Bir İnsanı Affetmek

Bir İnsanı Affetmek

Affetmek Erdemdir

Bir İnsanı Affetmek

“Elinizden geldiğince bağışlayın, biraz unutun, epeyce yaratın.”

Kurtlarla Koşan Kadınlar / Clarissa Estes

 

Gel anam gel patron çıldırdı. Kafayı yedi, tımarhaneye kapattık. Yüz kızartıcı suçun yoksa seni de affettik. Hatta unuttuk gitti. Unuttuk diye poker partisindeki yerine “sonsuza kadar rezerve” yazmadık ya, seni hepten hatırlamamaya karar verdik. Bugünden böyle “Bir bok böceğinin günlüğü”nü yazmaya başlayabilirsin.

Bir insanı affetmek… Orası kolay. Önce içimizi dökelim de… Meğer ne kadar oyalamışsın bizi. İşi gücü bırakıp senden medet ummuşuz. Kararmış köklerine sarılıp çaputlar takmışız ölgün yapraklarına. Bir de açtık ki gözümüzü ne görelim! Az kalsın rengine bürünüyormuşuz!

Kahve İçtik Üç Rekat da Kahkaha Attık

Seni yakamızdan düşürdükten sonra ilk iş olarak saçlarımızı taradık. Kahve içtik ve üç rekât da kahkaha attık. Mesela ben yazmaya ve yaratmaya devam ettim. Öteki yeni bir yağlı boya takımı aldı kendine. Diğeri kafasına koymuş, akademisyen olacak. Bizim salya sümük Emine biraz bocalıyor ama o da yeniden kitap siparişlerini vermeye başlayacakmış. Fal küresinde çıktı geçen gün. Dozun her geçen gün azalıyor.

Sait Faik’e özendim bu aralar. Ben de bir insanı affetmekle başlar her şey diyorum. Yine de ara sıra nefes almak ve üç beş kapıyı çalmak için dışarıya çıkmak dışında ilgimizi çeken bir şey yok dışarıda. Elimize para geçerse dünya turuna çıkacağız. Ben bahçeli bir ev almayı düşünüyorum. Ayağım toprağa basmalı. Öteki Lost adalarına gidecekmiş. Diğerinin kafasında yeni bir sergi projesi var. Salya sümük Emine’yi tımarhaneye sokan o yaratık boşuna sevinmesin. Haydutlar kraliçesini okuyordu geçenlerde. Çükünü kesip yasa koyucuların arasına yükselmesi uzun sürmez.

Dingin bir ruh; başını okşayacak kedi ve köpekler, kitaplar, yağmur sonrası toprak kokusu, biraz kahkaha, birazcık seks, acı bir kahve, hatırlı dostlar, bilim ve sanat… Bundan sonra yaşamımız böyle geçecek. Gerekli görürsek travmatik destek de alabiliriz. Gerçi çoğu psikolog akıl hastası gibi görünüyor ama belli etmemeye çalışacağız artık. Delireceksek de bazı şeyleri anlamış olarak delirmeliyiz. Bilgi çağında sürüngen bir deli olarak ölmek aptalca bir seçenek olurdu hani.

Küçücük bir ayrıntı daha var aslında. Bir insanı affetmek için önce onun yarattığı sanrılı çığlıklardan hepten kurtulmak gerek. İnsan ayak bağlarıyla hızlı koşamaz ki. Keşke ölümcül duygularınla kıvranırken başarabilseydik affetmeyi. Başaramadık. Eskisi kadar sancı çekmediğimiz bir dönemde affediyoruz seni. Övünülecek bir yanı yok bunun. Bizim oralarda: “Nasıl olsa götün kıyıya çıktı!” diye bir deyim vardır. Manası açık. Bir insanı affetmekle başlar her şey… Biraz kopya bir söz gibi dursa da önemli değil. Aslına bakarsan bir başarımız daha var. En azından seni yaşatmayı başaracak kadar insanlaşabildik. Ulaşamayınca ya da ayrılınca kan akıtan insansı şeytanlardan bahsediyorum. Kirli bir toplumun kanayan yarasına bir damla kan da biz akıtmadık. Aslında bu yüzden affettik seni. Belki de bugün seni hiç olmadığı kadar sevmemiz bundan!

Affetmek isteyip de affedememek nedir diye soracak olursan da, duyguların elindeki emziğin yasaklanmasıdır diyebilirim. Derin bir açlık hali. Seni doyuma ulaştıracak köprülerin yıkılışı. Öfkenin doğuşu! Ama buna sevgi denmez. Buna dense dense, aşağılık bir sırtlanın tesadüfen ele geçirdiği avın elinden kaçtığı an ortaya çıkan ölümcül bir öfke denir.

Günay Aktürk

Read more

Sevgi Çocuklukta Öğrenilir

Çocuklukta sevgi ve ilgi arayışının ardındaki gizli niyetleri anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Çocuğun Saf Sevgisi

“Kimsesizlik korkunç bir şey Başkomiserim. Annen baban yoksa çocukluk korkunç bir şey. Birileri sana ilgi göstersin istiyorsun, birileri seni sevsin istiyorsun, birileri seni takdir etsin. O insanın sana neden sevgi gösterdiğini anlayacak tecrüben yok. O gülen gözlerin, o tatlı sözlerin şefkatli dokunuşların arkasında nasıl pis bir arzu yatıyor, bunu fark edecek tecrübeye sahip değilsin.”

Ahmet Ümit / Kırlangıç Çığlığı, Ahmet Ümit

Çocuklukta sevgi ve ilgi arayışının ardındaki gizli niyetleri anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Sevgi çocuklukta öğrenilir. Bir insanın sevme biçimi, çocukluk yıllarında gördüğü ilgiyle, şefkatle ve temasla şekillenir. Çocuk, kendisine yönelen sevginin nedenini ve niyetini sorgulayabilecek tecrübeye sahip değildir. İlgi görmek ister, sevilmek ister, onaylanmak ister. Bu nedenle çocuklukta yaşanan sevgi eksikliği, insanı hayat boyu taşıyacağı bir boşlukla baş başa bırakır.

Sevgi görmeden büyüyen bireyler, yetişkinlikte sevgiyi çoğu zaman sahiplenme, kontrol etme ve zorla kabul ettirme biçiminde yaşar. Bu durum özellikle erkeklik algısı baskı ve hiyerarşi üzerine kurulan toplumlarda şiddet olarak geri döner. Kadın cinayetleri, aile içi şiddet ve zorla ilişki dayatmaları tesadüf değildir.

Sevgi çocuklukta öğrenilir; vicdan da sınır da merhamet de kendiliğinden oluşmaz. Ebeveynlerin vermediği sevginin bedeli, yıllar sonra toplumun başka bireyleri tarafından ödenir. Şimdi gelin bunu biraz daha Günayca anlatalım.

Çocuklukta sevgi gören ve sevgisiz büyüyen bireyler arasındaki farkı, toplumsal şiddet ve aile yapısı üzerinden anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Prescott şöyle diyor sevgili dostlarım: “Çocuklara karşı fiziksel sevgi gösteren ve evlilik öncesi seks ilişkilerine karşı anlayışlı davranan bir toplumun fiziksel şiddete başvurma olasılığı oranı yüzde ikidir. Bu ilişkilerin rastlantılara bırakılması halinde olasılık oranı bire 125.000’dir. Duruma göre değişkenlik gösteren bir olasılık oranının böylesine yüksek ve kesin sayıya ulaştığı başka bir alan bilmiyorum.“

Prescott, sanayi öncesi 400 toplulukta yaptığı incelemelerde, fiziksel sevgiye yer veren kültürlerde yetişen çocukların şiddete eğilimli olmadıklarını görmüştür. Çocukları fazla öpüp sevmeyen toplumlarda bile eğer yetişkinlerin seks ilişkileri baskı altında değilse gençler şiddete yönelmiyorlar.

Sevgi Görmüş İnsanın Hali Başkadır

Eh, 21. Yüzyılda hâlâ sürüngen beyniyle yaşamak isteyen varsa aşağılanmalara da katlanacak. Bakın kadın cinayetlerine, ya sevgili ya koca ya da ailedeki erkek bireyler. Sevgisiz büyümüş bir nesil. Cinsel arzularını yeterince tatmin edememiş, birkaç kadın dışında bir kadının elini bile tutmamış adamlar. Ahlaktan bahseden bir erkeğin, erkekliğinin yıllardır hiçbir işe yaramadığı için bu kadar hırçın olduğunu düşünüyorum. Bunu da bir erkek olarak söylüyorum.

Öyleyse dünyada iki tane erkek tipi var. Ben onları Bonobo maymunları ile şempanze türüne benzetiyorum. Birinde toplumsal ilişki uygar seviyedeyken ötekinde ruh hastalığı düzeyinde bir hiyerarşi söz konusu.

Sevgi çocuklukta öğrenilir. Sevmeyi de ilkin sevilme deneyimlerimizde geliştiriyoruz. Bir adamın cinayet işledikten sonra: “Ayrılmak istiyordu ben de öldürdüm.” sözlerinin altında aramamız gereken bit yeniği nedir? Zorla ve ölüm pahasına sevdirme psikolojisi. Ebeveynlerin yapmadıkları görevin diyeti yıllar sonra bir başkasının kanıyla ödeniyor.

Ne demiş Sokrates: “İlgilenemeyeceğiniz çocukları dünyaya getirmeyin. Çocuklar zevk tohumu değildir.” Suç ilk önce ailede olmalı. Çevre etkeni ve eğitim sistemi de meseleyle yakında alakalı. Kasabanın ortasında ölümcül bir hortum var ve çocuklar sokakta oyun oynuyor. Sizce kimin önlem alması gerekir? Aile, doğa olaylarına biat etmiş. Çevre, hortuma karşı aptalca bir saldırganlık içinde: nefesini içine çekip güçlü bir üflemeyle tehlikeyi geçirebileceğini sanıyor. Eğitim desen hortumun varlığından bile haberdar değil.

Sevgi çocuklukta öğrenilir. Ağaç da yaşken eğilir. Bilinç ve vicdan kendiliğinde gelip girmez insanın içine. Ahlaklı nesil için ahlaklı çiftler gerek. “Bir idik bin olduk!” demeye getiriyorum. Bir idik bin olacağız…

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Devletin Malı Deniz Diyen Domuz

Devletin malı deniz anlayışını temsil eden, teknede oturan domuz figürü ve çevresinde ahlaki çöküşü anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Onur Yitiminin Tuhaf İtibarı

Devletin malı deniz anlayışı, bireysel ahlaksızlıktan çok daha fazlasını anlatır. Bu yazı, kamusal mülkiyetin nasıl sıradan bir yağma alanına dönüştüğünü; itibar, çıkar ve toplumsal kabullerin nasıl çarpıklaştığını ironik ve sert bir dille ele alıyor.

Devletin malı deniz anlayışını temsil eden, teknede oturan domuz figürü ve çevresinde ahlaki çöküşü anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Stendhal, “Kırmızı ve Siyah” adlı kitabında diyor ki: “Devlet gemisinde herkes gemiciliğe ve kaptanlığa heves edecek çünkü parası iyi.” Ne de olsa itibarlı bir iş. Takım elbiseli kravatlı falan. Sakın ağzından kaçırıp da devletin malı deniz yemeyen domuz demeyesin! Diyenlerin de başlarına bir şey gelmiyor gerçi. Yedikleri için sanırım. Artık herkesin dilinde bir söz. Bir defa dile düşen bir düşünce, zamanla ahlak kuralı haline geliyor her nedense! Cehennemlik bir davranış da olsa, şık bir şapka gibi alıp geçiriyorlar başlarına!

Devam edelim. İyi yere kapak atarsan araba da verirler. Öğle yemeği en fazla üç lira. Sıkı pazarlık yaparsan bir liraya düştü say. Maaşı dolgun. Zaten maaşla geçinmeyeceksin ki. Onu bahşişe sakla. Vekillikte filan gözün olmasın. Eskisi kadar fosforlu değil. Sırtından sopayı eksik etmezler. En iyisi mi sen belediye başkanlığına oyna. Muhtemelen orayı da sana yedirmeyeceklerdir. Ama muhtarlık, hatta azalık bile iş görür. Aza olup da azma sakın ha. Hovardalık istemem!

Aslında bu iş için “itibar” ulvi bir gereklilik değil. Devlet gemisine binince anında yapışıyor alnına. Bu gemide ne hikmetse keriz görmek her gün daha da zorlaşıyor. Sen de çok para kazanmak istiyorsan deve götü yağlamasını öğrenmelisin. Bu günlerde bir söylenti dolaşıyor ortalıkta. Ben eskilerden örnek vereyim de sen ne olduğunu anla. Bunu bir nevi iç hesaplaşma yerine sayalım biz.

Pir Sultan Abdal‘ın iki köpeği vardır ve adları “Sarı Kadı” ile “Kara Kadı”dır. Düşmanları gidip iki kadıya söylerler. Adlarının köpeklere verildiğini duyan kadılar küplere binerler. Hemen Pir Sultanı tutuklatıp Sivas’a, huzurlarına getirirler. Köpeklerinin adlarını sorduklarında Pir Sultan gerçeği saklamaz. “Evet!” der: “Benim köpeklerimin adı Kara Kadı ve Sarı Kadı’dır. Ama onlar sizden daha iyidir. Çünkü benim köpeklerim haram yemezler.

At izi it izine karışmış. Sen bari haramzadelerden olma. Şaka canım bunca söylev. Anlayasın diye sözün manasını. Devletin malı deniz yemeyen domuz! Hadi bunu söyleyen söylüyor, çıkarı var kendince. Ya bir milletin böyle bir sözü içselleştirerek atasözleri listesine geçirmekteki başarısına ne demeli? İşte onu aklım almıyor. Bu atasözü kütüphanemdeki “Türkiye Türkçesinde Atasözleri” isimli kitapta 5930. söz. 5926. söz ne biliyor musunuz? “Devlet, sırtına binmediği eşeğe yem yedirmez!” Burası ne garip bir ülke yahu!

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Yaşlılara Merhamet Meselesi

Yaşlılara Merhamet Meselesi

Yaşlıya Saygı Rızıklandırır

Yaşlılara Merhamet Meselesi

Aslına bakarsanız doğada yaşlılar her zaman saf dışı edilirler. Doğa, zayıf halkaları sevmez. Sürüsünden kovulan yaşlı erkek aslanlara bakın. Ama bizde öyle değil. Sanırım baktık ki sıra bize geliyor: “Saygı duyalım bari.” demiş olmalıyız. İnsan merhametinin kudreti. Durun bir dakika! Ne merhameti? Kimden kime gelen merhamet? Ne demiş Yunus Emre: “İnsan iyiliği kadar taşlanır, merhameti kadar dışlanır.” Şu yaşlılara merhamet meselesine bir bakalım hele.

Bu toplumun çok acılı bir geçmişi var. Ne yazık ki katliamlar ülkesi. Yaşlı bir adam gördüğümde hep geçmişte nasıl bir insan olduğunu düşünürüm. Seksen darbesinden önce kimlerin canını yaktığını. Bu yüzden kolay kolay saygı duymuyorum insanlara. Eğer çok gerekli görmüşseniz, o merhamet duygusunu önce hak etmeniz gerekir.

Bir gün Sincan‘dan otobüse bindim. İçi ihtiyar doluydu, sakalları göğüslerinde… Kalkıp yer verecektim ama çivi gibi çakıldım! Bakışları merhametsizdi bu ihtiyarların. Etekli bir kadın görseler lince soyunurlardı ve sürüsüne bereket, örneği çoktu bunun.

Tecavüzcüler de yaşlandı artık. Barbarlar, “cehennemde yanın” diyenler. Bir kelle karşılığında cenneti garantilediklerini sananlar. Onlar yine aynı insanlar fakat biraz belleri büküldü o kadar! Ve burası Türkiye. Ve burada çok kan akıtıldı. Otobüstesin. Başında bir ihtiyar ve yorulmuş dizleri. Kalk ve yer ver! Burası Türkiye. Geçmiş hiç de uzakta değil.

Ama insanın yüreği gözlerine yansır. Hiçbir itirafçı, gözlerin anlattığı şeylerden fazlasını itiraf edemez. Ve ihtiyarların bakışları da epeyce içselleşmiştir! Gençliğindeki gibi oyun oynayamaz artık. Tabii ki saygı duymalısın. Fakat ağarmış saçlarını değirmende mi ağartmıştır gerçekten? Varı yoğu alın teri mi yoksa bir başkasının gözyaşları mıdır?

Çocuklara benzetirim onları. Bu yüzden ben de yaşlılara merhamet duyarım. Fakat insan yılan mıdır ki deri değiştirip tazelensin? Ortada mecazi bir yılanlık olduğu aşikar. Boyuna birilerinin ahını alıp duruyor insanlar. “Mezar mezar kaçasın inşallah.” sözü pek yaygındır bizim oralarda. Bol keseden merhamet dağıtacak olan varsa buyursun meydana. “Her şey affedildi!” diyorsanız o mezar alıntısı sizin için de söylenmiş sayılır. Ben karşılaştığım bakışlardaki itirafları dinlemeye devam edeceğim…

 

Günay Aktürk

Read more

En Az Üç Çocuk Yapın

En az üç çocuk doğurun

Önce Evlenin

En az üç çocuk yapın ama önce evlenin” diyorlar. Evlenmeden yatağa girmek yasak he mi kurban? Ne olacak, çocuk ters mi gelecek? Yoksa anası babası belli çocuklar yapmak niyetinde misiniz? Amaç bu mu yani? Anası babası belli çocukları da gördük canım. Büyüdüklerinde azman yavrularına dönüyorlar. Öyleyse keramet nikâhta değil. Bilgi ve ahlak dışında ne ile yetiştiriyorlar bu çocukları? Durun, oraya da geleceğiz.

En az üç çocuk doğurun

En az üç çocuk yapın!Ben üç deyim de varın siz beş anlayın. Ne kadar kalabalık olursanız o kadar iyi. Ondan sonra dolsun seçim sandıkları, dolsun fabrika mezbahaları. Otuz yıl sonra bire on vermiş olarak karşıma çıkarsanız kimse uğraşamaz artık bizimle. Böyle demeye mi getiriyorsunuz? Biz de bize diyorsunuz sanıyoruz da “olmaz yahu!” diye cevap vermeye kalkıyoruz. Ne saflık ama! Bire on vermeye çalışanlara bir diyeceğim var.

Bizler aynı tarlada biçilen buğday başaklarıyız. Aynı değirmende öğütülüyoruz. Aynı bağdan toplayıp üzüm gibi eziyorlar bizleri görmüyor musunuz? Niye bugün birbirimize zehir zıkkım bir haldeyiz? Kardeşin kanı kardeşe helal midir? Sana göre Âdem, bana göre bir hidrojen atomu, ne fark eder? Aynı kapıya çıkan bir cezaevi mahkûmuyuz ikimiz. Bizleri “siz” ve “biz” diye ayıranlara baksanıza: ne sizin gibi yaşıyorlar ne de bizim gibi. Hay Allah! Görüyor musun ağzıma dolandı senlik benlik şeytanı!

Ahlâk Nutukları

En az üç çocuk yapın ama önce evlenin! Aylık on bin lira askeri ücret verdiniz de evlenmedik mi? Açlık sınırının altında yaşarken sinirlerimizi ahlak nutuklarıyla mı aldıracaksınız? Planınız bu mu? Kader diyorsunuz. Başımıza ne felaket gelirse gelsin kader. Göçükte kader, vatan savunmasında kader, açlıkta kader…

Kaderi değiştirmek kulun elinde midir? Vallahi şaştım kaldım! Ne güzel kaderiniz varmış ki şükür ayağınızın taşa değdiğini hiç görmedik. Tesadüf mü yoksa ona da gizli gizli müdahale mi ediyorsunuz kadere? Ben cevabı buldum. Yoksulun kaderi ayrı, varsılın kaderi ayrı yazılıyor deyin gitsin. İnsanlığın şeytani gözleri açılmış olmalı ki artık yeryüzüne hakiki dervişler de ayak basmaz oldu.

En az üç çocuk yapın ama önce evlenin! Yoksulun bayramlık ağzı kalabalık olur. Kasırgadan gözlerimiz açılsa anında yapacağız çocuğu. Ne mi o? Tabii ki vergi kasırgası. Gözleri kasırgada açılanlarız bizler. Çok çocuk yapanın gözleri sisli havalara alışmış, sanıyor ki tüm dünya boz bulanık. Elektriğe bindir, havaya bindir suya bindir. Sat fabrikaları, attan indirip eşeğe bindir. Kağnı medeniyetindeyiz sanıyorlar. Sanıyorlar ki dünyanın bütün bacalarından tezek dumanı çıkıyor! Değil işte.

Kader! Rızkını verir! Verir de ne kadar istediğine bağlı. Karın tokluğu mu yoksa eşit paylaşım mı? Ne haddine ulan senin eşitlik? Cehennem ateşini görür gibiyim bak!

Sen Yap Biz Bakarız

En az üç çocuk yapın ama önce evlenin! Başa döndük. Şimdi evlenirsek çocuk yapmak icap eder. Üç çocuk yap beş çocuk yap. Sen yeter ki yap, biz bakarız diyorlar. Yan yan mı bakarsınız? Öyle imalı imalı! Bir de vecize döktürürsünüz ardından. Namussuzun biri çıkıp küçücük çocuğa nefsi kabarır, iyi hâl indiriminden kabarık dosyasıyla çay bahçesinde kendine yeni avlar arar! Ne yapalım yani? Mağaralarda mı saklayalım evladımızı?

Tamam. Kabul. Düzinelerce yapacağım, söz. Yapmayan namussuzun önde gideni olsun diyelim. Ama önce küçük bir anlaşma yapacağız sizinle. İlkin eğitim sistemini iyileştireceksiniz. Bilim öğreteceksiniz çocuklara. Akılcılığı, felsefeyi, edebiyatı öğreteceksiniz. Kaytarmadan, eğip bükmeden yapacaksınız bunu. Din de öğreteceksiniz. Bunu özellikle istiyorum sizden. İslam’ın özünü öğreteceksiniz onlara. Bunun yanında Hıristiyanlığı, Yahudiliği, eski Babil dinini, Sümer dinini, Mısır dinini öğreteceksiniz. Dinde zorlama yoktur. Çocuk kendi dinini kendi seçecek. Ve her şeyden önce kul değil birey yetiştireceksiniz. Düşünen, sorgulayan, reddeden bir birey.

Hapishanelerde kimse insanlığını hatırlamaz eğer içinde o insani mayanın kırıntıları yoksa içinde. Doldurt boşalt istasyonuna çevrilmiş bir halde hapishaneler. Eğer ortada suçlu yaratan bir mekanizma varsa, suç mahallini temizleyeceksiniz önce. Orası neresidir? Kanın aktığı yer midir? Acının beddua naralarıyla yankılandığı izbe sokaklar mıdır? Hayır. Suç mahalli ideolojilerdir. Nefret tohumlarının atıldığı sahte bir vaazdadır. Siyasetçilerin ağzında yuvalanır ve her eve naklen sunulur. Bütün bu sesleri susturabilirseniz düğünümde zeybek oynamanız için bizzat çağıracağım sizleri. Üç de yapacağım beş de yapacağım. Bütün bunları yapmaya niyetli misiniz? Niyetli misiniz?

 

Günay Aktürk

Read more

Rezil Uyku – Kısa Makale

rezil uyku kısa makale

Rezil Uyku

rezil uyku kısa makale

Mevsim kış. Sefaletin, cehaletin ve yabanıllığın hüküm sürdüğü sıradan ve ilkel bir akşam vakti… Küçük bir çocuğun bir köşede kendi halinde misket yuvarlaması gibi ağır ağır yanmakta soba. Üstünde güğüm, içinde su, o da kendi halinde fokurdamakta. Yükselen buğunun altında ıslık çalar gibi ninni tonunda bir ses duyulmakta. Evin yaşlı ninesi her zaman ki köşesinde, adına “rezil uyku” dedikleri doyumsuz bir horultunun kucağında uyuklamakta… Bastonlu dede köy odasına gitmiş. Saat henüz akşamın sekiz buçuğu.

Evin büyük kızının adı Hatice. On altısına yeni basmış. Odasına kapanalı beri Hasan’ı düşünüyor. Birkaç hafta önce çeşmede gördü ya bakalım bir daha görebilecek mi. Hatice’nin içi maden ocağı. Boyuna demir dövüyor küçük yüreciği. Derinlerde henüz adını koyamadığı ateşli bir hakikat yanıyor! Hormonlarının varlığından bihaber. Saf ve kutsal bir tonda algıladığı duygularıyla Hasan’a ait olmak geçiyor içinden. Geçiyor ama geçip gitmek bilmiyor. Ellerinden tutabilir mi? Ne ayıp şey ama! Göz göze geldiklerinde yüzü kızarmış da, suç işlemiş gibi nasıl da utanmıştı! Hasan’ın da ondan kalır yanı yok hani. Bıyıkları daha yeni terlemiş bir delikanlı. Konuşmak şöyle dursun, tek bir adımda bile aralarına binlerce kilometre girecek korkusuyla, ürkerek bakmıştı Hatice’ye. Şaşılacak bir durum ama doğru, Hasan’lar henüz kirlenmemişler! Tastamam temiz bir çağ olmasa da, iyiyi de kötüyü de herkes biliyor!

Odalarında yapayalnız, acılarından demleniyorlar. Demlendikçe de şenleniyorlar. Çağ elektrik çağı değil, sefillik çağı! Sevenin sevdiğinden başkasını da görmüyor gözü. Yüzüne kısa bir anlığına baktığı o muhteşem günden bu yana haftalar geçmiş aradan… Özlemin ezgisi sobanın üstünde kaynayan suyla sarmaş dolaş…

Peki ya şimdi öyle mi? Öyle olduğu pek söylenemez. Sis kalktı ve göz gözü görmeye başladı! Gir internete bak yüzüne. İster uzun uzun, ister kısa aralıklarla… Dün şurada şunu yemiş, evvelsi gün bilmem nerede çekilmiş cüretkâr pozlar, bugün hiç tadı tuzu yok… Haticeler ve Hasanlar birbirlerine yazgılı değiller artık. Çünkü yabancı sesler çalındı kulaklara ve bu sayede başkalarının da varlığı fark edilmiş oldu. Ali biraz boydan kaybediyor ama kaslarına diyecek yok. Hasan için Hatice olmazsa Elif var. Burcu’yu da unutmamalı ha, görmeyeli dilli dişli bir kadın olmuş. Herkes için değişmiş devir, bir selam, iş tamam. Bir kıvılcımla tescilli teşhis emre amade, olsa olsa aşktır adı. Bunalım dolanmalar…

Ateşli bir aşkın ortalama ömrü 76 saat. Ne suçu var insan doğasının? Kıtlıkta kısır döngü, bollukta bunca ganimet… Ayağını yorganına göre misali. İnsanın insana ulaşması kolaylaştıkça emek de ortadan kayboluverdi. Eskiden kış uykusundaki uysallığıyla gitgide saygınlaşan ihtiras, şimdilerde ele geçirdiği avını boğazlayıp atıveriyor bir köşeye. Salkım saçak indiği yabancı bir duraktan, çok daha yabancı bir durağa doğru bin perişan bir halde ayrılıyor. Beden dediğin nedir ki? Pisliğe bulanmış bir çöplükte bile çul bulabilir kendine. Fakat duygularımız her zaman yadırgamıştır yerini. Emeğin inşa ettiği asil köşklere layıktır o. Güçlü bir zelzele medeniyetimizi yerle bir edip tüm izlerini silmiş insanlığın. Sonra da her tutku kendi tutsağını yaratmış. Bugünlerde kimse kimseye sarılmak istemiyor.

Günay Aktürk
24.02.2019
Ankara

Read more

Aşk Kırık Bir İğnedir

aşk kırık bir iğnedir

Aşk Kırık Bir İğnedir

aşk kırık bir iğnedir

“Aşk kırk bir iğnedir, kırkı çıkar biri kalır.” derler. “Aşk kırk bir mumdur, kırkı yanar biri yanar.” da derler.”

Nurullah Ataç

Hava bulanırsa da yağmur yağar deyip de zeka seviyenizi düşürmeyeyim. Dil ne derse desin gönül bildiği yoldan şaşmaz. O ki en çok kendi şehrinde ıslanmayı sever. Doğal afet derler hani: doğal afet! Kapılır kimi zaman doğal bir afetin cazibesine. Bazen sel geçer üstünden, bazen çığ düşer üstüne. O kadar yanmıştır ki acıyı düşler olur. Kim nerede ve nasıl yakarsa yaksın, ilk afetin acısını özlemle hayaller. Elbette kan kusar kimi zaman. Kimi zaman koparıp atar bağlarını. Kaç kaçabildiğin kadar, zincirin de bir sonu var.

Sen düşünü kurmaya devam et emeksiz tutkunun. Geceleri kime sarılıyorsan o kadardır mahkumluğun. Bak gör istilayı: Saçlarını dizginsiz bir barbar şehvetiyle kavramış olan o eller her kime aitse, o soluksuz sıcaklık, o karnında gezinen ihtiraslı ellerin sahibi kimse… Kim olacak kocan, kocan elbette.

Öyleyse biten bir şeyler var. Öyleyse birileri yine aldatmakta kendini. Masumiyet ya iki taraflı olur ya da yalancıdır ikisi de. Biri düş zindanlarına kapatılmış, öteki Viyana kuşatmasından dönmüştür. Masada her akşam bir kap yal görmek ister kendi evinde. Tutkuları o gecelik doymuştur. Ama belli olmaz. Kuşatma başarısız geçmişse evdekine yönelir. Öyle şehvetli falan da olmaz. En kötüsü de budur zaten. Sana dokunur. Göğüs ve kalça surlarından hızlıca atlayıp hemencecik ele geçirmek ister şahı. Ne bir karşı koyuş, ne derince bir tırnak acısı… Beş dakika sonrası derin bir uykudur.

Ruhu doldurmayan beraberliklerde sadakatten daha önemli şeyler vardır. Zaten sevginin ve saygının bittiği bir evde sadakatsizliğin can yakması iki yüzlülüktür. İşgalci konumda iken kendini bir de tanrı olarak sunamazsın. Aynı şey tanrıça rolüne bürünmüş olanlar için de geçerlidir. İlginçtir! Herkes taparcasına bağlı olduğunu beyan eder ama kalplerindeki mabedin ilahı asla o kişi değildir.

Günay Aktürk

Read more

Büyük Adam Olmak | Günay Aktürk

Büyük adam olma fikrini sorgulayan alegorik sahne: bilgelik, savaş, iktidar, cehalet, çocuk ve satranç metaforlarıyla anlatılan toplumsal hikâye

Büyük Adam Nedir?

Ben küçükken bayağı iddialı bir çocuktum. Hayallerimin ardı arkası kesilmezdi. Gün oldu âşık olduğum edebiyat öğretmenime şiirler yazıp çalışma odasına astırttım, gün oldu matematik öğretmenime yazdığım eleştiri şiirleriyle zıvanadan çıkarttım onu. Şiir benim için hem saldırı silahı hem de savunma kalkanıydı. Bunun dışında dünyaya bakışım da oldukça farklıydı hani. Çocukça bile olsa kendi çapında bir mantık taşıyorlardı.

Çocukluk hayallerini temsil eden alegorik sahneler: erken evlilik reddi, masum aşk, ölüm korkusu, bilgi arayışı ve zenginlik düşleri

Dün gibi hatırladıklarımdan bazıları şunlar:

“Ben onlar gibi çocuk yaşta evlenecek kadar aptal değilim. Hayır hayır! Ne olursa olsun on altı yaşından önce evlenmek yok!”

“Büyüyünce mutlaka şu komşu kızıyla evlenmeliyim. Zaten başkasıyla da mutlu olamam. O da beni seviyor. Dün oynarken iki kez gülümsemedi mi.” (Bahsettiğim komşu kızı iki sene önce evlendi. Ogün bu gündür oyunlardan uzağım.)

“Babaannem ölürse yaşayacağımı sanmıyorum.”

“Eğer ileride çok zengin olursam ceketimin iç ceplerini pilot kalemlerle dolduracağım.”

– Hocam ben ileride çok bilgin bir insan olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?
– Çok okumalısın Günay.”

Bundan sonra dört ay boyunca sürekli olarak okudum. Ama hâlâ hiçbir şey bildiğim yoktu. Öğretmene tekrar gidip gayet ciddi bir tavırla bana neden yalan söylediğini sordum. Tabii ki ağlaya zırlaya. Sanırım on iki yaşlarındaydım.

Dere kenarında gizlice sigara içerken yanımdaki komşumuzun oğlu İsmail, büyüdüğümde sigara içip içmeyeceğimi sormuştu. Bunun malum bir cevabı var. “Aklını mı yitirdin be oğlum, tabi ki de içeceğim!”

Çocukluğumda kendimden çok şey bekleyip birçok şey olmak istemişimdir. Polis, öğretmen, felsefeci ve yazar bunlardan bazıları. Sonuncusu bayağı bir ilgimi çekmiş olmalı. Bir dönem bir sayfalık romanlar yazmıştım. Hatta birinde başkarakterimin hapse girmesiyle çıkması bir oluyor ve iki kelimeyle de romanın sonuna geliyorduk. Bunun üzerine sevgili ablam Canay, yazarlığımı ciddiye alıp bu bir sayfalık romanımı şöyle yorumlamıştı: “Hiç olmazsa cezaevinden çıkarken arkadaşlarıyla vedalaşsınlar.” Bir keresinde de babam başka bir romanımı okuyup aynen şöyle söylemişti: “Bu çocuk büyüyünce çok büyük adam olacak!”

Büyük adam nasıl olunur, söylemeyi unutmuştu ama. Ne vesikalık ne de boydan fotoğrafı vardı büyük adamın. Hiç kimse bu meçhul insanın fotoğrafını elime tutuşturmadığı için, her adıduyulmuşgillerin peşine takılıp gittim. Kimi bir yazarın veya şairin ya da bir devlet adamının hayranıyken, ben yine de yeni keşfettiğin hiç bir adıduyulmuşgillerden emin olamadım. O her kimse, ömrüm onu aramakla geçti.

Toplumsal çürüme alegorisi: ekmeğin aslanın ağzında olduğu bir dünyada siyasetçi, din tüccarı, savaş ve sahte büyük adam figürleri

Velhasıl ekmeği aslanın ağzında görünceye ya da çocukların boğazlandığını fark edinceye kadar sürdü bu arayış. Sonra bir gün nasıl olduysa oldu ve unutuverdim büyük adamlığı. Sanıyorum ki çocukluğumun o muazzam hayallerini büyüme sürecinde yavaş yavaş körelttiğim için olacak, mutsuzluk hastalığına yakalandım. Büyük adam, yiyecek ekmeği bile zor buluyordu çünkü.

Peki ya büyük adam karnını nasıl doyururdu? Çevreme bakındım anlayabilmek için. Gördüm ki hırsızı, arsızı, sapığı, dolandırıcısı, din tüccarı, savaş çığırtkanı. Öte yandan babama hak vermeden edemedim. Böyle bir dünyada büyük adam olmak, boyundan büyük işlere soyunmakla mümkün oluyormuş. Soyundukça üşüsen de önüne konulan pahalı kürklerle ısınmaya çalışmamakla! “Bildiğin yoldan şaşmamak” demiyorum. Nice insan zihni var ki doğru farz ettiği bir dizi bilginin yarattığı kötülükleri erdem diye yorumluyor. Bir insan nasıl anlar büyük adam olduğunu? Belki de bunu anladığı anda vazgeçiyor büyük adam olmaktan. Belki de büyük adamlık, büyük olmamayı istememekle oluyor…

Nasıl tanıyacağız büyük adamı? Diyelim ki şüphelendin birinden. Yüksekçe bir yere çıkmış, yalayıp duruyor elindeki mikrofonu büyük adam kılıklı. Önce sözlerine bakmalı. Ne anlatıyor, meramı ne? Öyle ele ayağa düşmüş sözler etmez sana büyük adam. Yenicedir sözleri. Kendi çağına uydurur eski bir kelamı. Zararlı olanları kesip atar.

Doğrusu, büyük adamların ortadan kaybolduğu ülkelerde kimsenin sözüne, edebine, ahlakına güvenilmez. Mesela yeraltında yaşayan beş gözlü köstebeklerden dem vurmaz büyük adam dediğin. Çünkü olmadığından şüphelenir de var diye konuşmaz. Sağ elinde mikroskobu, sol elinde teleskobu vardır. Mikroorganizma diye başlattığı sözünü, ışık yılı diye bitirir. Bilimsel konuşurken, vicdandan “tanrı” diye bahseder.

Eğer ki birileri sana irili ufaklı timsahların yoncalıkta otladığını söylüyorsa, oradan hemen uzaklaşmalısın. Tüm bunlardan nasıl bu kadar emin olabildiğimi soracak olursan… İzini buraya kadar sürdüm de ondan. Sonunda irili ufaklı sayısız büyük adam çıktı karşıma.

Kızını satranç kursuna götüren bir baba ile bilgelik ve softalık arasında sıkışmış toplum figürlerini anlatan alegorik sahne

Bir adam vardı, adı Mustafa. Öyle kitap falan okumaz, büyük şeyler düşünmezdi. Hatta evinde kütüphanesi bile yoktu. Yirmi yıl önce, şu bizim özgürlük düşmanı muhafazakar partiye oy verdiğini duyduğumda pek de şaşırmamıştım. Geçen gün çarşıda gördüm onu. Yanında on yaşındaki kızı vardı. Gidip selam verdim. Neler yaptığını sorduğumda, bana bu yazıyı yazmak için ilham veren o cümleyi kurdu: “Kızımı satranç kursuna götürüyorum.

O anda büyük adamlığın ne olduğunu fark ettim. Büyük adam herkesin tanıdığı biri olmak zorunda değildi. Üstelik herkesin tanıdığı, muhtemelen büyük adam da değildi. Kızını satranç kursuna götüren adamdı büyük adam.

Çünkü binlerce yıldır bilgelikle softalık savaş halinde. Tabuculuk softalıktır; yobazlık, kaburga kemiğinden kadınlar, fanatizm, otokrasi softalıktır. Bunlar toplumları geriye götürür. Beri yanda daha özgürdür bilge toplumlar. Çünkü bilim ve sanat vardır orada. Sanat, insanı ehlileştirir; daha anlayışlı, daha ılıman kılar.

İki kardeş tanrıya benzer bilgelikle softalık. Hangisinin taraftarı daha fazlaysa, o tanrı tarafından yönetilirsiniz. Kızını satranç kursuna götüren adam, bir taraftar daha kazandırmıştır bilge tanrıya. O çocuğun gelecekte dokunacağı insanları bir düşünün… Öyleyse birilerine ilham olandır büyük adam, dokunandır. Kaç kişiyi andınlatmışsan rütben de o derece yükselir.

Bir eylemin herkesin çıkarına olması, büyük adamlığın ön koşuludur. Peki, aklın özgürleştirilmesinde ne kadar pay sahibisiniz? Ne bırakacaksınız bu ülkenin gelecek kuşaklarına? Belki herkes tarafından tanınan birisinizdir. İnsanlar parmaklarıyla sizi gösterip: “Ne büyük adam be!” diyordur. Belki racon sahibi bir mafya babası… Peki, ne öğretiyorsunuz insanlara adam öldürmekten başka? Herkesin çıkarına mıdır bu?

Belki bir siyasetçisiniz. Hah, en yararsız olanlar da sizlersiniz. İki yüz kelimelik dağarcıklarıyla burunlarının ucunu bile göremeyen parlak fikirliler! Diyelim ki mankensiniz. Ya da büyülüyorsunuz güzelliğinizle. Faydası var mı kendinizden başkasına güzelliğinizin? Hoş, kendinize faydası ne ki? Üstelik o güzelliğin kendi emeğinizin ürünü olmadığını, ona doğuştan sahip olduğunuz düşünülürse…

Sosyal medya fenomenleri! Onlardan da softalık adına iyi malzeme çıkar hani. Zihnin büyümesinde olmasa bile, gerilemesinde epey yararlılar. Zengin takımını unutmayalım. Zenginlikle zeka en çok onlarda yamalı duruyor. Paralı ve güçlü olmanın saygı duyulması gerektiğini düşünüyor, hatta daha da ileri giderek kültürlü olduklarına inanıyorlar. Onlarla çok çalıştım. İnanın para insanı o kadar yanlış vehimlere kaptırıyor ki…

Bir de sanatçı takımı var. Meşhur olmanın topluma yön vermeye yeterli olduğunu sanan zavallılar. Mesleklerine o kadar yabancılar ki sanatçı olmanın muhalif olmaktan geçtiğini bile fark edemiyorlar. Hatta kendilerinden olanlara bile…

Büyük adam olma fikrini sorgulayan alegorik sahne: bilgelik, savaş, iktidar, cehalet, çocuk ve satranç metaforlarıyla anlatılan toplumsal hikâye

Bu ülkede pek çok insan pek çok şeye sahip de bir tek büyük adam ve kadın vasfına sahip değiller. Evet, onun izini yirmi yıldır sürüyorum. Neye sahip olmaları gerektiğini de çok iyi biliyorum. Bunlar da öyle sanıldığı gibi ruhani ya da ulaşılamayacak şeyler değil. Ama çaba gerektirir. Zirvedeki büyük adam tarifim ise budur artık; entelektüel bir yaşam, gelişmiş mizah yeteneği, naiflik; tarihten, felsefeden, edebiyattan ve bilimden anlamak; insanlık onur ve haklarına saygılı olmak; haddini bilmek, susmayı bilmek ve “ben”i susturabilmek…

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Kör Mucit

kör mucit

Kör Mucit

kör mucit

Benim de söyleyeceğim şeyler var. Söylenmeye değer şeyler öğrendim bu hayatta. Başka neden yazayım ki? Yazmak yerine yaşamımı daha başka şeylerle de doldurabilirdim. Zevk ve sefa ile sürüngen beynimin arzularını tatmin edebilirdim ve belki bu daha az çekilmez yapardı nefes almayı. Ama artık çok geç. Bir kez fark ettikten sonra bir daha unutamıyorsun uykularını kaçıran gerçekleri. Aslında çok sıradan şeyler onlar. Milyarlarca yıldır da varlar. Ama benim de bilgiyle tanışmamış ön gençlik yıllarım oldu. Anlayabiliyorum.

Bazı cümleleri yazarken dalıp gidiyorum. Çünkü alışılmış bir derinliğin karşısında beni uyanık tutacak tersi bir fikir yok. Üzüntü değil bu. Sanki sıfır noktasına inmiş gibiyim. Bana sıfır noktasının aşağılarda olduğunu düşündüren fikri düşünüyorum bu günlerde. Zihnime bulaştırdıkları onca tabuyu yavaş yavaş temizlerken oraya doğru indiğimi çok oluyor sezeli. Ne kadar derindeyim emin değilim çünkü bu derinliği kıyaslayacak başka bir derinlik verisi yok elimde. Daha önce hissetmedim bunu. En başından beri o sıfır noktasının altında ne olduğunu merak etmişimdir.

Bizde hakikat kapısı deniyor ona. Peki, o kapıdan sonra ne var? Hakikat kapısının son kapı olduğunu söylüyorlar. Buna sınır çizmekteki mantıksızlık, uzayın bir küpün içine sığabileceğine inanmak gibi bir şey. Tabii o uzayın bir zamanlar köpün milyarda birinden daha küçük olduğu gerçeği de ayrı bir bela. O sıfırın altında ne var? O hakikat kapısının arkasında ne var, boşluk mu? Duvar mı? Ya duvarın arkasında? Bizim felsefemiz bilinç sıçramalarını dört kapıya bölmüş durumda. Ya zihnimiz yalnız dört kapıyı görebilecek kadar sınırlıysa?

Korteks gelişmeden önce yalnız sürüngen beyin ve orta beyin vardı. Dünyada yalnız sürüngen beynin yaşadığı dönemlerde, bir canlı için yavrusunun ölümü sıradan bir şeydi onun için. Orta beyin sayesinde evlat acısını tanıdı hayvan ırkı. Şuan yalnız sürüngen beyne sahip olsaydık, dünyanın bütün gerçekliği sadece yemek-içmek, saldırmak-kaçmak ve de üremekten ibaret olurdu. Korteks ile beraber gelen “düşünme” edimi sayesinde bir dizi yeni gerçekler geliştirdik. Ama her şeyi anlamış olmadık bununla. Sadece sınırlarımız biraz daha genişledi o kadar. Shaw’ın deyimiyle: “Yaşam beyne doğru ilerliyor.” Tüm canlıların bir beyin geliştirdikleri gerçeğini görmezden gelemeyiz. Ama evrim hala devam ediyor ve soruyorum, korteksten sonra ne var? Beynin dördüncü katmanı eminim ki yeni sınırlar çizecek bize.

Şu: “şeriat-tarikat- marifet ve hakikat” kapılarını tekrar hatırlayalım. Bize bilgeliğe bu kapılardan geçebileceğimizi söyleyen korteks, yani düşünen beyindi. Yani beynin üçüncü sarmalı. Biz yaşamı yalnız bu dört kapıyla sınırlı tuttuk. Peki ama gün gelir de dördüncü bir katmak gelişirse ne olacak? O katman bize yeni şeyler söylediğinde; yaşama çok daha fazla kapılar ekleyiverirse ki bu çok olası bir fikir, biz o gün dünyada olmayacağız ve bana göre bir ihtimal kendi uygarlığımızı yok etmiş de olabiliriz. Ya da insanlık hala burada olsa da bilimin bu güne kadar biriktirdiği verileri yok edeceğiz. Daha önce bunun olduğuna dair güçlü inancım var. Şu anki bilgelik tanımımız için şimdiden huzursuzluk duymanızı istiyorum. Evet, bilgi bize gerekli ve zaten düşünen beyin de bizi buna zorluyor. Ama söylemek istediğim şey, hiçbir fikrin, kalıbın ve sınırın esiri olmamak.

Gelişebilecek en yetkin zihne gerçekten sahip olmak isterdim. Ama şimdiden bu gelişimin sadece beyinle devam edeceği konusunda da ciddi endişelerim var. Ya “beyin” de sadece bir ara geçişse? Tıpkı acıyı hissetmek için bir sinir sistemine sahip olmamız gerektiği gibi. Daha önce hiç sahip olmadığımız bir organ ya da mevcut organ üzerinde gelişecek ve ondan çok daha farklı tanımlanacak yeni bir katman. En nihayetinde evrimin neleri yaratabileceğini önceden kestirmek olanaksız. Ama yarım yamalak da olsa icat etmek onun mayasında var. Önce ilkel bir model yatıyor, sonra yavaş yavaş üzerinde oynamalar yapıp, eklemeler ve çıkartmalar yaparak iyice geliştiriyor onu. O bir bilince sahip değil. Kör bir mucit o. Ama buna rağmen o kadar ustalaşmış ki eninde sonunda doğru parçayı koyuveriyor yerine.

Yazmak istediğim şeyler bunlar. Bilim eninde sonunda daha önceden keşfedilmemiş bir gerçeğe ulaşır ama ilkin teori doğmadan da bilim neyi keşfettiğini anlayamaz. Keşke neyden şüphelendiğimi de bilebilseydim. Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bilimin bana öğrettiği gibi, iyice yerleşmiş hiçbir fikri tek gerçek bilgi diye kabul etmemek. Mesela Mert Çağrı Bakırcı’nın bu konuda bir sözü var. O da bir yerden alıntılamadıysa –alıntıladıysa da mühim değil- der ki: “kütle çekim kanunu, evrenin yasalarından biridir ve evrenin yasaları değişmedikçe bu gerçek de değişmez.” Gerçeğe bu gözle bakıp korteksimizi başımıza devşirelim. Her şey olası! Kapıları açık tutalım. Fikirleri ve kapıları sınırladıkça kör mucidimizden uzaklaştığımızı düşünüyorum.

Günay Aktürk

Read more

Yazarlık Çıtası

yazarlık çıtası

Yazarlık Çıtası

yazarlık çıtası

Yazarları da çıraklık ve ustalık dönemlerine göre eleştirmeli ve okumalı. Bir yazarın yirmili ve otuzlu yaşlarda yazdığı yazılar elbette bir olmayacaktır. Yirmi yaşından kırk yaşına kadar yazmış olduğu yüz binlerce cümlenin, okuduklarından elde ettiği tonlarca fikirlerin arasından bazı düşünce kırıntıları birikir. İşte bu biriken fikirlerin kitaplaşması da kırklı yaşlarla başlar. Bir yazarın en kıymetli çeyizi de işte bunlardır. Tabii ki mevzubahis yazarımız, aklı başında ve kendini sürekli geliştiren bir yazarsa.

Bu sadece roman yazarı içinde geçerli değil. Sanatın er dalında görebiliriz. Mesela Yunus Emre’yi ele alalım. Olgunluk çağına kadar yazdığı şiirlerin temasına bakın. Orada ağır bir ilahi aşk görürsünüz. Ama belli bir pişmeden sonra o şu söyleyecektir: “Yola baktım yol bozuk, her işim yanlış benim!” Yunus’un bu sözü bir dergahta kırk yıl piştikten sonra söylemiş olması tesadüf değil ve belli ki kendi kendiyle yüzleşmesi sancılı ve en üst seviyede olmuş.

Bir yazarın çıraklık dönemiyle ustalık döneminde yazdığı yazılar arasında dağlar kadar fark olsa da bu fikirler yine de küçük bir civcivken evrim geçirip antilopa dönüşmez. Sadece artık yanıldığına iyice emin olduğu fikirleri çıkartarak, bu fikirleri yenileriyle güncelleyip daha lezzetli ve gerçekçi eserler vermiş olur. Bu yüzden yazarının seksek yaşına doğru yazdığı “sefiller” romanı bu yüzden bu kadar canlıdır ve gerçek yaşamda bir yansıması vardır. Kitapları okurken böyle bir eleştiri zihniyetiyle okumakta yarar var.

Günay Aktürk

Read more