Bin Sayfalık Bir Hayatta Neden Sadece Elli Sayfa Yaşıyoruz?
Hayatın elli sayfası… Geriye kalan yüzlerce sayfa neyi anlatıyor peki? Bir hazırlığı mı yoksa çoktan tükenmiş bir hikâyenin uzatılmış dipnotlarını mı? İnsan çoğu zaman yaşadığını sandığı şeyin içinde değil, etrafında dolaşır. Asıl yoğunluk, asıl kırılma, asıl hatırlanan anlar hep sınırlıdır; geriye kalan ise bir tür bekleyiş, oyalanma ya da anlamını yitirmiş tekrarlar.

Şu sıralar sadece kitaplara verdim kendimi. Özellikle Nietzsche’ye. Mentalimin solunum yolları tıkandı galiba! Yine gaipten sesler getiriyor kırklı yaşlarımın üç harflileri: “Vay haline nefes darlığı çeken maratoncunun!” diyor. Sanırım uzunca bir süre çok fazla koştum ve unuttum bir yerlerde bitiş çizgisinin olduğunu… Tam bir şeye uzanacak oluyorsun: “Bunun için artık çok geç!” Diyorlar. Ya da “Henüz vakti gelmedi.” İkisi de yıpratıcıydı. Bir anda olandı en değerlisi.
Olacaksa, şöyle kendi halinde otururken olmalıydı olacak olan. “Bu noktaya gelene kadar yıllarca emek harcadım.” demek istemiyorum artık. Pek çok şeyi deneyimledim ve silip süpürdüm lezzetini çoktan. Tüm noktalar anlam kaybına uğradı sonunda. Geçenlerde okumuştum: “Eğer burada durup daha ileri gitmeyeceksek, niçin bu noktaya kadar geldik?” diyordu. Süre uzadıkça hazinenin kıymeti azalıyor mu ne!
Galiba zamanla şu oluyor: “Yolun yarısını tamamlamış olabilirim ama artık o şehre gitmek istemiyorum.” Ah yıllar önce bir kadın buna benzer bir şey söylemişti bana. “Seni o gün fazlasıyla istemiştim ama üç ayın sonunda artık hiçbir şey hissetmiyorum.” Şehirde gezip görecek yer kalmayınca başka şehirler çekiyor insanı. Tükettik yeni yerlerimizi elbirliğiyle. Eskiden daha çok inanırdım tekamüle, uzun soluklu konaklamalara, göl dibinde balık avlamaya. Siz hiç dalıp gitmediniz mi “sakin göllerin kuğusuyduk.” nameleriyle? Yoksa bu çağ sizi de mi kendine benzetti? Çünkü arzunuz nehirlerde yutulmak; azgın akışları ve kaosu arzuluyorsunuz.
“Kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya!” demişti Gülten Akın. Herkes nehirlere akın edince göllerdeki kuğular da dağıldı. Sanırım bu yüzden benim hiç öyle uzun yürüyüşlerim olmadı, keskin virajları hep yolun sonudur sandım.
Çocukluğumdan beri yol çeker beni; üstelik bu yolun hep ömürlük olması gerektiğine inanırdım. Aynı fikirde değildi yol arkadaşlarım. O yüzden o keskin virajlarda hep kırıverdiler direksiyonu uçuruma doğru. “Hadi şimdi git nereye gidiyorsan!” dediler. “Biz nehirde yıkanmak için aşağıya iniyoruz!”
Yürüdüm. Yol boyu gaipten yankılanan sesler bir türlü susmak bilmedi. Yine Nietzsche’ydi. “Yolu unuttun, şimdi yürümeyi de unutacaksın.” diyordu. Aslında her şeyi hatırlıyorum. Sadece gidilecek yerin gitmeye değer olup olmadığından kuşkuluyum, o kadar. Artık bir şeylere başlamak istemiyorum. Çoktan başlamış olan bir sürecin daveti daha cazip geliyor… Hele önden siz buyurun, postallarınız ne kadar sağlam görelim.
Ama heyhat; az önce fark ettim ki yaklaşan hiçbir şey yok bana doğru! Ne beyaz ışık ne tünelin içindeki tren farları. Tam bir şeylerden zevk alacak oluyorum, sonra diyorum ki: “Bu toprak verimsiz, boşuna köreltme ucunu kazmanın! Sen bir zamanlar daha iyilerine layıktın. İyileri geldi geçti ve kara deliklerin kurbanı oldu iyi zamanlar.” Şimdi yalnız enfekte olmuş bir dizi düşler var kafamın içimde. Hadi diyorum, mücadele et: “Bu da geçer!” diyor bağışıklığım: “Boşuna yorma beni!” O da alışkın bu düzeneğe: Fare, fare kapanı ve peynir! Olay hep aynı eksende dönüyor, final tahmin edilebilir. İhtimaller, sebep ve sonuç en başından belli değil mi?
Sanki hayatımız bin sayfalık bir roman ve tüm hareket ve heyecan ortadaki elli sayfada. Tolstoy yetmiş yaşında bisiklet kullanmayı öğrenmiş olabilir. Ben de yamaç paraşütünü düşünüyorum. Yükseklik korkuma güveniyorum bunun için! İşte insanı alçaltmaya ya da yükseltmeye başlatan nokta tam olarak burası.
















