Kaç Çeşit Yalnızlık Vardır? – Memeli Kadının Hikâyesi

Bosch tarzında resmedilmiş sahnede Günay Aktürk, siyah giyimli kadına sigara uzatırken aralarında geçen gerilimli ve cilveli diyalog anı betimleniyor.

Yalnızlık Kaça Ayrılır?

Kaç Çeşit Yalnızlık Vardır? Bu soruyu kitaplardan değil, bir sabah otobüs camına yansıyan kendi yüzümden öğrendim. Memeli Kadının Hikâyesi, kalabalığın ortasında ansızın belirip sonra yine kalabalığa karışan bir ihtimalin ardından, insanın içine çöken o tuhaf boşluğu anlatır. Yalnızlık kaça ayrılır diye düşünürken mesele sayıya indirgenmez; bazen tercih edilmiş bir suskunluk, bazen de adı konulmamış bir eksilmedir…

Kronik yalnızlık dediğimiz şey, belki de kimseye anlatamadığımız o iç sızı; geçici bir temasla iyileşmeyen, bir çift gözle dolmayan bir gediktir. Yalnız yaşamak psikoloji açısından bir özgürlük alanı mıdır yoksa yavaş yavaş kabuğa dönüşen bir savunma hattı mı? Bu metin, şehrin ortasında kimseye çarpmadan yürüyebilmenin bedelini sorar.

Kaç Çeşit Yalnızlık Vardır? – Memeli Kadının Hikâyesi için hazırlanan Bosch tarzı illüstrasyonda Günay Aktürk, Ankara’yı alegorik bir arka planla sorgularken betimleniyor.

Memeli Kadının Hikâyesi

Tam yirmi beş yıl oldu sana ayak basalı Ankara. Gerçekten yanına yakıştırabildin mi beni? Kutsal topraklar olmadığını ikimiz de biliyorduk. Ama o yalancı peygamberlerini çıkarmayacaktın karşıma. Çok cahildim o vakitler, haklısın. Çekici tanrıçalarının sahte ayetlerine kanmış olabilir cihatçı içgüdülerim! Ama yine de göremedik yardıma koşan meleklerini…

Belki kısa aralıklarla cennetini göstermiş olabilirsin. Belki daha sonra bunu hak etmediğimi düşündün. Yoksa deneyimlediğim her ayrılığı, ayak yoluna giden akılsız bir sarhoşun dinsizliğine yordun da kıyamete kadar yasakladın mı cennetini? Oysaki Babil’in asma bahçelerini andıran gül kokulu bir kadının yanında yeni bir Âdem yaratılabilirdi benden! Belki de bu defa bir erkek olarak kaburga kemiğinden yaratılma sırası bendeydi! Benden tam olarak ne çaldığını bir türlü anlayamadım!

Yalnızlık kaça ayrılır sorusunu görselleştiren Bosch tarzı otobüs sahnesinde Günay Aktürk, kalabalık içinde karşısındaki kadına belli etmeden bakarken betimleniyor.

Bu sabah Kızılay’da bir halk otobüsüne bindim. Muhtemelen haberin vardır. Seni gidi kenafir gözlü akbaba! Her şeyi görür, her şeyi duyarsın

Yine tıklım tıklımdı otobüs. İki durak gitmedik ki onu gördüm! Evet, oydu. Karşı koltukta oturuyordu. Ah, kalbim ‘Bu hikâye tam bana göre!’ demeyeli çok olmuş… Bir anda ne kadar merhametli ve yeşil bir şehir olduğunu hatırladım Ankara. Belki de hep öyleydin. Ayak yolundaki sarhoş cennete geri döndü!

Sanma ki tanıdık biriydi! İlk kez görüyordum. Otuzlarının başında, yüzünde geç kalmış bir bilgelik taşıyan esmer bir kadın… Şimdi tarihi kişiliklerden birkaç benzetme yapardım ama onu cismani bir varlığa dönüştürüp hayal kırıklığına uğratmak istemem seni! Biz ona kısaca ‘kalbin örtülü ödeneği’ diyelim. Kulağında telefon, hiç acele etmeden sakince gülümsüyor. Hem de dikkati bile dağılmadan, çevresinden habersiz. O kadar odaklı ki meseleye… Kesinlikle hiç doğmamış kadınıma benziyordu.

Az gittik uz gittik hesabı bizimkisi. Çok geçmeden telefonu kapattı. Sonra aniden melankolik bir ifade yayıldı yüzüne. İşte beni kendine çeken ikinci dalga buydu. Nasıl anlatayım… Dünyayı yalamış yutmuş da karnı doymuş, çay saati gelince iştahı kapanmış bir bakış. Karşısında kendini çırılçıplak hissedersin ya; en ıssız dip dalgalarının geceliği bile yoktur üstünde… Böyle hissettirmişti. Hiçbir talebi olmayan bir çift gözü nasıl delip geçersin? O yasaklı kuyulara hangi cesaretle inilir, bilmiyordum. “Ben ki kaburgalarında ufacık ve değersiz bir tanrı parçacığı…” diyesim geldi bir an.

Derken başka bir yüzünü daha gördüm. Başta fark etmemiştim; keskin dişlerine kan bulaşmış gibiydi. İçinde sakladığı bir hırçınlık vardı. Öfkeli değil ama tetikte bekliyor… Kadiri tarikatından Muhterem Efendi olsa, “Cinnilere karışmış bu kadın.” derdi. Nereden çıktı bu heyheyler, bilmiyorum. Belki başından beri oradaydı da mutlu havadisleri savuşturup sırasını bekliyordu.

Sonra göz göze geldik. Bir anda kafasını çevirip bana baktı. Benden haberdardı; olmamasına imkân yoktu. Koca bir beden, o küçücük kaburga kemiğindeki titreşimi fark etmez sanırsın, öyle mi? Bakışları soğuk değildi ama soğuk gecelerde içini ısıtacak kadar da sıcak sayılmazdı. Belki rahatsız olmuştu; belki de “İçgüdülerinde dönen dolapların farkındayım.” demek istiyordu.

Uzayıp giden bir gemiye bakar gibi baktım; sonra iki adım atıp düğmeye bastım. Kapının yanındaki koltukta oturuyordu. Ben ise kapının önündeydim artık. Herkes kendi yoluna gidebilirdi.

Kronik Yalnızlık temasını temsil eden Bosch tarzı otobüs sahnesinde genç kadın yaşlı kadına yer verirken kalabalık içinde görünmeyen içsel mesafe betimleniyor.

Tam kalkacak gibiydi ki ayakta duran, bir süredir kimsenin yer vermemesine söylenen yaşlı kadın, “İnecek misiniz?” diye sordu. Kadın, eleştirel bir bakışla ihtiyarı bir süre süzdü. “Senden hiç hoşlanmadım ama yine de yer vereceğim.” dedi ve ayağa kalktı. Yaşlı kadın, “Hoşlanmadıysan ne diye oturacağım!” diye bağırınca, kolunu çekmeye çalışan ihtiyarı nazikçe tutup, “Kusura bakma, biraz canım sıkkın.” dedi. Ardından yumuşayarak, “Farkında olmadan hoşlanmış bile olabilirim, geç otur.” diye ekledi.

Uzun zamandır altı çizilmeye değer cümlelerle konuşan birine rastlamamıştım. Ama tebessüm etmeye bile fırsat bulamadan, ihtiyaç duymanın bile anlamsızlaştığı o kısa heyecanı geride bırakıp otobüsten indim. Sonra inanılmaz bir şey oldu! Madem gıybeti seviyorsun, anlatayım efendim!

Yalnız yaşamak psikoloji temasını temsil eden sahnede Günay Aktürk sigara içerken arkasından seslenen siyah giyimli kadınla yüz yüze dönüyor.

Üç adamla birlikte yolun karşısına geçerken bir sigara yaktım. Rutin dalgınlığıma dönmek üzereydim ki arkamdan bir kadın sesi geldi:

“Pardon beyefendi, bakar mısınız?”

Etrafta benden başka beyefendiye benzeyen bir kaburga kemiği yoktu; dönüp baktım. Aman Allah’ım… O kadındı. O da mı inmişti? İnmiş de peşimden mi gelmişti?

“Çok özür dilerim, sigaranız var mıydı acaba?”

Bir an için elim ayağıma dolaştı sandın değil mi? Bir erkek daha ne ister? Ayağına kadar gelmiş… Prensesin kurbağayı öptüğü masallardan biri mi başlıyordu şimdi? Hayır. İşler öyle yürümüyor bende. Yürek ısıtmaz bakışlarındaki o soğukluğun telafisi yoktu artık.

Bosch tarzında resmedilmiş sahnede Günay Aktürk, siyah giyimli kadına sigara uzatırken aralarında geçen gerilimli ve cilveli diyalog anı betimleniyor.

Aramızda şöyle bir konuşma geçti:

“Sigaranız var mıydı acaba? Galiba eve kadar dayanamayacağım.”
“Var. Tütün içer misiniz?”
“Elbette içerim. Zaten ben de tütüne talimliyim.”

Tabakayı açıp uzattım. İçinden, en kötü şekilde sarılmış sigarayı çekip çıkardı. Onu iyi yalamamış olmalıyım ama bunu bilmesine gerek yoktu. Bir yaprak dolması gibi sıkı sarılmış, besili bir sigarayı alıp uzattım.

“Buyurun, bunu iyi dişlemişim.”

Manalı bir bakışla gülümsedi, biraz daha yaklaştı. Sigarayı alırken kısa bir an için inceledi; o incelemeyi nedense garipsedim.

“İçinde bir şey yok değil mi?”
“Ota benzer bir şey yok… ama olsa fark eder miydi?”
“Etmezdi.” dedi.

Bakışlarında cilveli bir meydan okuma vardı. Sigarasını yaktım. Nezaket de bizim bahçenin mahsulüdür, Ankara.

Bosch tarzında şehir sahnesinde Günay Aktürk’e kulağına eğilerek fısıldayan siyah giyimli kadın; kalabalık arka planda silikleşmiş.

Şu anda pek hatırlayamadığım birkaç şey söyledi. Tütünün memleketini mi sormuştu, bilmiyorum. Sesi o kadar kısıktı ki duyabilmek için eğilmek zorunda kaldım. Sanki dünya o kadar gürültülü bir yermiş gibi kulağıma iyice yaklaşıp, beni yolumdan alıkoyduğu için son derece üzgün olduğundan falan söz ettiBir anlığına dudakları yanağıma değdi. Öpmedi sayın ağabeyim, konuşurken oldu bu. Konuşurken oldu süsü veriyordu belki de. Memeleri koluma dokundu sonra. Çekmedi kendini, devam etti ne kadar üzgün olduğunu açıklamaya. O an bir sevgili sıcaklığı hissettim. Uzun zamandır tanıyordum sanki onu. Sanki bir zamanlar aynı sofraya oturmuş, aynı geceyi bölüşmüş, sıcak vakitler geçirmiştik. İşte birkaç saniyeliğine hissettiklerim… 

Ama sadece bu kadar. Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum, bir anda kesiliverdi her şey. Arzu duymadım. Konuşmak bile geçmedi içimden. Nezaket gereğiydi sanki her şey. Sonra yüzüne baktım. Tatlı bir kadındı evet, sıcak kanıydı. Hâlâ esmer olmakla beraber, olması gerektiği gibi hissettirmiyordu. 

İki şeritli yolun ortasında durmuş, karşıya geçmek için beklerken, “Biraz çakırkeyif olduğum söylenebilir.” dedi. “Sarhoşum ama körkütük değilim. Bu kafa güzel… Canım biraz sıkkın. İşten çıktım da ondan. Çok özür dilerim.”

Son cümleyi söylerken yine iyice yaklaştı; sesini duyurabilmek için değil de mesafeyi eritmek ister gibi. Müzakere memurları gibi memeleri yine iş başındaydı. “Çok teşekkür ederim beyefendi. Sabah sabah rahatsız ettiğimin farkındayım ama galiba başım biraz boz bulanık. 

Biliyordum. Beni istiyordu. Belki çekici ve güvenilir görünmüştüm gözüne. Belki yalnızca fazla erkeksi… Ama tam da böyle anlarda çalmalıydı tehlike çanları. Bir kadın için asıl risk, başın boz bulanık olduğu saatlerde başlardı. Duygusal bir boşluk muydu acaba durumu tehlikeli yapan? İstediği şey yatağım mıydı yoksa omuzlarım mı? 

Yağmurlu şehir sokağında siyah giyimli kadın omzunun üzerinden adama kederli bir bakış atarken, arka planda Ankara silikleşiyor.

Karşıya geçtiğimizde benden uzaklaşıp kendi yoluna giderken söylediği o basit iki cümleyi asla unutamam: “Kendinize iyi bakın beyefendi. Çok teşekkür ederim.” Unutamam; çünkü bakışlarında, hiçbir yere yetişememiş yalvaran bir duygunun kırıntısı vardı.

Esmer bir kadının iri memeleri dokundu bedenime, Ankara. Buna da şahit oldun mu? Yoksa kudretli bir tanrının gözleriyle bakıp yine susmayı mı seçtin? 

Toparlanıp gitme zamanı ama nereye? Sütten kesilmemiş kadınların yaşadığı bir memleket var mıdır bu ülkede? Dünya, o sıcak göğüslere masum dudaklar arıyor belki de. O kadar kirliyiz ki; dudaklarımızda çocukluktan kalma bir iştah yok artık.

Benim dudaklarımın da temiz olduğunu iddia etmiyorum. Belki farkında bile olmadan, bir zamanlar güvenle yaslanılmış bir sıcaklıkta diş izlerim kalmıştır. Kim bilir… O hikâyeyi artık başkaları yazıyor…

Günay Aktürk 

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Kaçıngan Bağlanma: Büyük Aşkı Taşıyamayan Kadınlar

Bir kadının geri çekilen bakışlarıyla kendisine uzanan bir erkeğin eli arasında, dikenli zincirlerle bağlı bir terazi ve üzerinde kırmızı bir gülün yer aldığı alegorik sahne.

Büyük Aşkı Taşıyamamak

Kaçıngan bağlanma, çoğu zaman büyük bir sevgiyi taşıyamayan ruhların sessiz hikâyesi olarak ortaya çıkar.

Kimi kadınlar vardır; hayatlarına giren hiçbir erkek tam olarak “erkek” olamaz. Çünkü tartıda hep bir başkası vardır. Gençliğin bir yerinde, hayatlarının bir döneminde, onlara göğsünün orta yerinden konuşan bir adam rastlamıştır. Kimisi bunu itiraf eder, kimisi ömür boyu susar ama şema aynıdır: O adam, onların içini bir kez gerçekten yakmıştır. Ve onlar, o ateşin karşısında duramamış, yana çekilmiştir. Bu yazı, işte o “yana çekilen” kadınların hikâyesi.

Göğsüne dokunan ve içine kapanmış bir kadının ön planda yer aldığı, arka planda geçmiş bir aşkın ve sessiz kalabalıkların görüldüğü çok katmanlı alegorik sahne.

Derin Sevgiden Korkanlar

Sevdiğini saklayan erkekten çok bahsettik bugüne kadar. Bir de sevildiğini saklayan kadınlar var. Onlar da sever elbette ama sevmenin ağırlığını taşıyacak omuzları yoktur. Büyük bir aşk, sadece romantik bir duygu değildir; aynı zamanda sorumluluktur.

Bu kadar çok sevildiğimde ben de cevap vermek zorunda kalırım” hissi, içten içe ürkütür onları. Böyle bir kadının hayatına derin bir adam girerse, ilk refleksleri çoğu zaman kaçmak olur. Ona dokunur, ondan etkilenir, ama hikâyeyi tam ortasından sahiplenemezler. Çünkü “böyle sevilmeyi hak edecek kadar iyi biri olduğuna” inanmıyordur çoğu. Derin erkek, kendi acısına hayıflanır:

Onca sevgime rağmen niye olmadı?” Oysa asıl soru şudur: “Bu kadar derin bir sevgiyi, o ruh kaldırabilir miydi?” Çoğu zaman cevap nettir: hayır.

İçten Boş, Dıştan Kahkahalı Hayatlar

Sürekli gülen, her şeyi tiye alan, ilişkilerinin kırık dökük tarafını bile şakaya vuran insanlar görürüz. Dışarıdan bakınca “neşeli, hayat dolu” görünürler. Ama yanına biraz yaklaşıp gözlerinin içine dikkatle baktığında, orada garip bir boşluk sezersin. Böyle kadınlar, çoğu zaman biten her ilişkisini espriyle paketler: “Ben istemiyorum değil, onlar istemiyor zaten.”

Kahkaha atan bir kadının ön planda yer aldığı, arka planda maskeli kalabalıklar ve silik ilişkilerle içsel boşluğu simgeleyen çok katmanlı alegorik sahne.

O cümlenin yumuşak karnı şudur: “Ben beceremedim.” Kendi kırık özgüvenini kahkaha ile kamufle eder. İçindeki değersizlik duygusunu, alay ederek bastırır.

Yarım kalmış ilişkilerin sayısı çoğaldıkça gülüş daha da yükselir. Ama iç konuşma giderek kararıp ağırlaşır. Bir zamanlar hayatına girmiş derin bir adam varsa, o adam her ilişkinin gölgesinde dolaşmaya başlar. Yeni gelen hiçbir erkek tam olamaz, çünkü bir başkası “ölçü” hâline gelmiştir.

Ölçü Olan, Seçil(e)meyen Erkek

Bazı erkekler vardır; kadının hayatında “yitirilen ama bitmeyen” olarak kalırlar. Bu erkekler çoğu zaman hatalı olduğu için değil, fazla doğru olduğu için kaybedilir. Karakteri nettir, sevgisi tutarlıdır, emeğini başa kakmaz, karşısındaki insanın ruhunu taşımaya gönüllüdür.

Dengeyi bozan şey onun fazlalığıdır; eksikliği değil. Hayatına daha sonra giren erkekler, farkında olmadan onunla kıyaslanır. “Seviyorum” diyen herkes, kadının zihninde önce o eski terazinin bir kefesine atılır. Çoğu zaman diğer kefede boşluk ağır gelir.

Elinde terazi tutan bir erkeğin ön planda yer aldığı, bir kefede kırmızı gül diğerinde boşluk bulunan, arka planda yüzeysel ilişkilerin silik sahnelerle betimlendiği alegorik kompozisyon.

Ama işin trajik tarafı şudur: Terazide ağırlığı fazla olan seçilmez, kenarda tutulur. Gündelik ilişkilerde daha “hafif” olan tercih edilir. Neden? Çünkü hafif olan sorumluluk yüklemez. Derin olmayan, boğmaz. Yüzeysel sevgi, daha az hesap sormayı gerektirir. Böylece kadın, kendi kapasitesinin yetmediği sevgiden kaçar; sevginin büyüklüğünü bir övgü gibi değil, tehdit gibi hisseder.

Kaçan Ruhların Suçluluğu

İnsan gerçekten etkilenmediği birini kolay unutur. Unutamadığı herkese, az ya da çok borçlu hisseder. Derin bir adamın içini yakmış, onu yıllarca yormuş bir kadın, hayatının bir yerinde bilinçli ya da bilinçdışı bir yüzleşme yaşar. İçinden geçen cümle şuna benzer: “Bana bu kadar değer veren birine, ben ne verdim?

İşte bu soru, içte sessiz ama asla dinmeyen bir suçluluk üretir. İnsan kendine bile itiraf edemediği utançlarının etrafında dolanır; aralarında geçen onca şeyin adını koymak yerine, arada bir dokunduran cümleler bırakır, sonra yine kaçar. Bu kaçış çoğu zaman karşıdakinden değil, kendi kendinden kaçıştır. Çünkü yüksek bir sevgiyi reddetmiş olmak, insanın kendi gözünde de bir leke bırakır.

Kaçıngan Bağlanma: Sevilmekten Korkanlar

Psikolojide buna “Kaçıngan Bağlanma” denir. Basitçe:

  • Yakınlık ister ama yakınlık boğar.
  • Değer görmek ister ama o değere layık olmadığına inanır.
  • Yalnızlıktan şikâyet eder ama gerçek bir birlikteliği kaldıramaz.
Bir kadının geri çekilen bakışlarıyla kendisine uzanan bir erkeğin eli arasında, dikenli zincirlerle bağlı bir terazi ve üzerinde kırmızı bir gülün yer aldığı alegorik sahne.

Bu tür insanlar derin sevgiyle karşılaştıklarında kendilerni küçük hissederler. İçlerinden bir ses hep şunu fısıldar: “Ben bu adamın sevgisini taşıyamam.” Böyle olunca ne yaparlar? İlişkiyi sabote eder, azaltır, uzatır, eritir, bozar, dağıtır, sonra da: “Olmadı, demek ki kader değilmiş” deyip geçerler. Oysa kader değil, kapasitedir meselesi.

Romanlara Sızan Yarım Kalan Hikâyeler

Bir erkek, taşıyamadığı duyguyu sığlaştırır; taşıyamadığı kadını unutur. Ama bazı erkekler var ki taşıyamadığını kâğıda taşır. Yarım kalan ilişkiyi, bütün bir romana dönüştürür. Yaşan(a)mamış olanı, kurmaca üzerinden yaşar. Kadın, yıllar sonra o romanı eline aldığında kendini görür. Belki yüksek sesle söylemez ama içinden şunu geçirir: “Bu hikâyede bir yerlerde ben de varım.”

Bu, ona yazılan bir methiye değil, onunla yaşanamayan hayatın edebi kaydıdır. Ve insan, kendisiyle yüzleşmekten ne kadar kaçarsa kaçsın, edebiyatın içinden kaçamaz. Çünkü orada süs yoktur, orada mazeret yoktur, orada “ben istemiyorum değil, onlar istemiyor” diye kahkaha atma şansı yoktur. Edebiyat, gülüşün maskesini çıkarır.

Enayilik mi Cesaret mi?

Derin seven erkeğe verilen en kolay sıfat “enayi”dir. Hele ki karşılık görmemişse, dış göz hemen böyle der. Oysa çoğu insanın “enayi” dediği şey, aslında şudur: Acı çekmeyi göze alarak sevebilme cesareti. Kimse acı çekmeden büyük bir şey başaramaz. Buna aşk da dâhil. Sevmekten kaçan, acı çekmekten kaçtığını sanır; aslında kendini yaşamaktan kaçar.

Son Sözler

Bazı kadınlar hayatımızdan çıkar ama üzerimizde gölgeleri kalır. Bazılarını biz seçemeyiz; bazıları da bizi seçmeye cesaret edemez. Bir adam bir kadını yıllarca sever, şiire, romana, şarkıya, tabloya taşır; kadın ise hayatına giren her erkeği, o erkeğin sevgisini ölçü alarak tartar. Kim daha fazla bedel öder? Cevap o kadar basit değil.

Bir masada karşılıklı oturan yaşlı bir kadın ve erkeğin, aralarındaki sessiz kederi yansıtan bakışları; masada solmuş bir gül ve mum ışığıyla betimlenen melankolik sahne.

Ama şunu bilmek, insanın içini biraz ferahlatır: Bazen sevilmemek, yetersiz olduğumuzdan değil; karşımızdakinin bu sevgiyi taşıyacak omuzlara sahip olmamasındandır. İşte bu yüzden, bazı aşklar yaşan(a)maz. Bazı karakterler romanda kalır ve bazı yaralar, aslında gurur madalyasıdır. Çünkü geride hiçbir kötü leke bırakmamıştır.

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Aşkın En Güzel Tanımı Nedir

aşkın en güzel tanımı nedir - günay Aktürk

Sana Göre Aşk Nedir?

Aşkın en güzel tanımı nedir? Tatlı bir suyun giderek kaynaması mı? Yoksa derisine kadar pişen bir et yanığı mı? Kanatları yolunmuş bir akbabanın rüya aleminde uçması mı?

İdeal aşk, olgunluk çağında iki yırtıcının aynı göletten su içmesi olabilir. Bana öyle gösterir yüzünü. Ama sadece gösterir! Kendini bir türlü sunmaz. Halbuki sancılı bir deri yüzülmesi olmuştur payımıza düşen. Çoğumuz sadece o yüzüne aşinadır.

Ama hep acıyla mı beslenir aşıklar? İki sevgili düşünün. Öyle bir hâl ki ikisinin de etinde sırtlan pençesi! İyileşmiş yarada kim bilir kaç diş ısırığı var!

aşkın en güzel tanımı nedir - günay Aktürk

Buna olgunluk diyorum. Toy çağındaki aşık, acemi bir kemancıya benzer. Yanıp tutuşur çalayım diye ama becerisi kulak tırmalar. Onlarca yıl sürer ustalık makamına erişmek. Aşk da kendi diyarında benzer bir ustalık gerektirir. Yani yanmaların erbabı olur bilmem kaç yılın sonunda. Artık insan gibi sevmek için pek de çaba harcamaz. Notalara bakmadan çalan hocalar gibi aşık da bir deneyimin üstadıdır. Kime ait olduğu pek de bilinmeyen şu sözü akıldan çıkarmamalı: “Biz, tekrar tekrar yaptığımız şeyleriz, demek ki mükemmellik bir eylem değil, bir alışkanlıktır.

Aşka varınca kanadı kim arar?

Aşkın en güzel tanımı belki de çoktan yapılmıştır. Sadi Şirazi şöyle der: “Aşka uçarsan kanatların yanar.Mevlana yanıt verir: “Aşka uçmazsan kanat neye yarar?” Sonra Yunus Emre çıkıp der ki: “Aşka varınca kanadı kim arar?

Yine de tatmin etmez beni bu tanımlar. Aşkın bütün özellikleri bu kadar mı, diye sorasım gelir! Belki de bunlar yolculuğun yalnızca kısmi tanımlarıydı. Kanadın başına gelenler, bu devasa duygunun dışavurumları olabilirdi.

gerçek anlamda aşk nedir - günay Aktürk

Bence tutkuyla bağlanmak kolaydır. Efendinin önünde diz çök. Zincirini sürü.Belki bir gün” diyerek hiçbir şey yapmadan sadece bekle! Kâbeyi kalp gözüyle tavah eden hacılar gibi, cennete girecekleri günü bekliyor aşıklar. Oysa ben iki kişilik olandan yanayım. Yalnız çevresini dolaşmak yerine, bir çivi çakabilmek!

Gerçek aşk nedir? Şimdiki halimden daha genç olduğum dönemlerde şunu yazmıştım: “Aşk sadık bir köpek gibidir. Aklına geldikçe kovarsın, kovdukça gelir dayanır kapına.” Kanat misali yine bir yolculuk hikayesi. Artık bir şeye iyice ikna oldum dostlarım. Aslında biz sadece aşk acısı çektik ama asla doya doya yaşayamadık!

Şimdi nereye açılacağı pek de belli olmayan bir kapı eşiğindeyim. Gerçek anlamda aşk nedir diye soruluyor ya hani! Ya kim yanıtlayacak aşksızlığın tanımını? İçimden çıkıp giden bir şeyler var. Tatlı bir suyun giderek kaynamasıdır, demiştim kendi çapımda aşk felsefesi yaparken. Yıllar sonra her şey tersine döndü. Su ılıyıp soğudu. Ve umursamadı köpek sahipsiz kalışını. Tutkunun mumları eridi ve söndü. İçimde yalnız demirden şamdanlar kaldı! Atla gir içeriye, sanırsın ki terk edilmiş odalar. Ocağı yak, kahveyi koy, geceyi bende geçir. Yine de karşılaşmayız seninle.

Yüzünü Görmesem Alışmam An Meselesi Yokluğuna!

Aşk dediğin yedi yıl mı ne! Giderek uzaklaşan çocukluk gibi, sanki biraz da kaybediyor saflığını. Ama hiç hissedilmemiş gibi de değil. Bir başkasıyla temas kurulduğu anda geri geliyor o coşku. Lakin yüzünü görmesem alışmam an meselesi yokluğuna. Tabii ya! Aşk da bir rutin en nihayetinde. Tekrarı uzadı mı sıradanlaşıyor!

aşk felsefesi ve aşkın özellikleri - günay aktürk

Biraz da kendi derdimize yanalım. Aşk da ılır, keman da kırılır. Bir gün sadece büyüdüğünle kalırsın. Artık bu ustalıkla ne yapacağını bilemezsin. Çivi olmayınca çekiç neye yarar? Ha etini bulamamış bakımlı tırnak, ha toprağı kurtlu görkemli bir ağaç kökü!

Dur, çevre şartlarından önce yokluğunu yeniden tartmamız gerek. Biliyor musun, meğer hayalin olmadan da mümkün oluyormuş mastürbasyon! Geçen gün sıkılıp bıraktım. Oysa ne hayaller ne hayaller! Sen o kadar talim yap, cepheye varamadan savaş bitiversin. Hayatın kısa özeti, anca düşman sızması! Artık havaya bile sıkasın gelmiyor.

Kuru otlarımın çıngısı değilsin artık. Bunu büyük bir hayal kırıklığıyla fark ettim. Oysa sana sevdalanırken, bunun son nefesime kadar devam edeceğini ummuştum. Sonlunun içinde sonsuzluğu vaat eden bir tutku! Artık son şeklini almış bir heykeli düşün. Heykeltıraşın vay haline! Yeni bir yapıta başlaması gerekecek!

Aşkın da Türlü Biçimleri Vardır

Belki de yanılıyorum. Henüz süreç tamamlanmadı. Belki de aşkın en güzel tanımı sensindir. Senden uzaklaştıkça her şey sadeleşiyor ama belki de aşkın özü sadeliktir. Henüz çökmemiş bir çayın ağızda bıraktığı acı bir tat gibi, çaycıya duyulan öfkenin sona ermesi için aşk da demini almalı belki de.

İdeal aşk nedir - günay aktürk

Aşkın en güzel tanımı neye göre yapılacak? Madem kanat yanar, aşık buharlaşır, melodi bir ritim tutar kulakta, öyleyse aşk da bir sevme biçimi olmalı! Sevmenin türlü biçimleri var öyleyse. En rezil biçimleri de var, en asil biçimleri de. Hepsi aşka dahil. İçlerinden kötü ve ölümcül olanlarını, aşkın yan etkileri olarak görebiliriz. Çünkü o kadar güçlü bir duygudur ki bu, beynimizin ilkel kısmı tarafından idare edilir. Çünkü ele geçirme, üreme ve zevk ihtimalleri vardır. Böyle bir güç aşığı zehirler mi? Yok edebilir mi sevdiği şeyi?

Aşk, onu bir katile mi yoksa asil bir aşığa mı çevirecek, pek çok etken tarafından belirlenir bu. Kişinin evrensel görüşü, dünyaya bakışı, çocukluktan bu yana gelen kadın algısı, duygusal derinliği, okuma alışkanlığı ve birikimi, en önemlisi de sanatsal zekasının ne kadar gelişmiş olduğu. İlkel beyni üzerinde ne derece hakim olacağını belirleyen şey, sanatsal yeteneğinin ne kadar gelişmiş olduğudur. Önce korteks denilen “düşünen beyin” gelişmeli. O ise okuma, düşünme ve empati yeteneğinin gelişmesiyle gelişir. Bu sayede beynin ilkel ve düşünen kısımları arasındaki bağlar sıklaşır. Bizi bir çalı dibine işemekten men eden şey de budur!

Kısaca güçlü bir kabiliyeti şart koşar aşk dediğin: acı ve umutsuzlukla başa çıkabilme kabiliyeti. O zaman her şey güzelleşir. Belki umduğunu alamaz. Ama zaten aşkta hiçbir şey vaat edilmemiştir. Belki ona zorla sahip olmayı denemek isteyebilirsiniz! Ama zevk, aşkın çok küçük bir bölümüdür ve kısa sürede buhar olup çıkar. ve en nihayetinde ortada aşk diye bir şey de kalmaz.

Peki Ya Aşkın En Güzel Tanımı Nedir

Bana göre de aşkın en güzel tanımı elbette mevcut. Yıllar önce üç arkadaş şimdi hatırlayamadığım bir köprünün altında yürüyorduk. Gece yarısına yakın bir saatti. Bedirhan ve Nazlıcan misali. Gecenin sessizliğini bozan topuklu ayakkabıların sesi hala kulaklarımda. Kısacık boyu ve devasa anlamıyla koluma girmişti yürürken.

On yılı geçmiş olmalı. Şimdi sorsam muhtemelen hatırlamaz. Bana aşık olduğu ya da benden etkilendiği için yapmadı bunu. Çok yakındık. Çok samimiydik. Hâlâ da öyleyiz. O ve ona benzer gecelerimiz çok oldu. Bir adım ötesi olmayan ve birkaç şehvetli aşka davet teşebbüsü dışında asla talep edilmeyen bir tutku hali.

Kimi geceler aşkın doğası ve anlamı nedir diye düşündüğüm anda, şöyle bir ses yankılanıyor derinlerimden: Fazla kurcalanacak yanı yok. Aşk, akılda kalan lezzetten başka bir şey değil!

Günay Aktürk

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Kısa Makaleler (Kısa Ama İşlevsel)

Uzun Makaleler (Uzun Ama Keyifli)

Read more

Yapay Zeka ile Yazılan Kitap – Başkanlık Röportajları

yapay zeka ile yazılan kitap

Yapay Zeka ile Canlandırılan Başkanlar Tarihin Üzerine Çay Döktü

Yapay Zeka ile Yazılan Kitap: Başkanlık Röportajları | Kitabın tam ismi şöyle: “Yalan Söyleyemem”: Yapay Zeka ile Canlandırılan Başkanlar Tarihin Üzerine Çay Döktü

Başkan Washington, Kennedy, Lincoln, Obama ve bir de salata niyetine Trump.

Dünya artık yeni bir yere doğru evriliyor. Yenilikten korkan gelenekçi iskeletlerin mezar ayini vaazlarına çoktan başlamaları gerekirdi ama tuhaf bir sessizlik var. Yapay Zeka dışında Web 3 ile yakından ilintili olan kripto para devrimini de aynı sessizlikle karşılamışlardı. “Varsın gavur icadı olsun: kısa yoldan zengin edecekse can kurban! Dine diyanete dokunmasın da!

yapay zeka ile yazılan kitap - günay aktürk

Ya ChatGPT denilen Yapay Zekaya ne demeli? Google gibi değil bu, sor sorunu al cevabını. Hem de saniyeler içinde. Yalan yanlış demeden her cevabı yutmaya alışık bir kitle için adeta Tanrı vergisi! Yine de ortalama bir imamdan daha keskin cevaplar veriyor. Sorduğum soruyu cevaplaması on saniye sürmedi:

Chatgpt yapay zeka kitabı

Ama bugünkü konumuz ChatGPT değil. Başka bir Yapay Zeka modeli. Einstein’dan Nietzsche’ye, Elon Musk’tan Sokrates’e kadar birçok ünlü isimle, sanki karşınızda gerçekten o varmış gibi sohbet ediyorsunuz. Temelde mantık aynı. Veritabanına o kişilere ait tüm bilgiler girildiği için, yapay zeka da o bilgileri kullanarak sorulan sorulara cevaplar veriyor. ChatGPT, sorulan sorulara yanıt verirken, 2021 yılına kadar İnternete yüklenmiş bütün bilgileri kullanarak yapıyordu bunu. Mantık aynı mantık. İşin arızalı kısmına birazdan geleceğim.

Yapay Zeka destekli Shakespeare İle yaptığımız kısa bir sohbeti aktarmak istiyorum:

Günay Aktürk

Tarihte kim olduğunuz hakkında çeşitli rivayetler var. Sahiden, siz kimsiniz? Oyunlarınızın gerçek yazarı kim olabilir?

William Shakespeare

Haklısın. Bu popüler bir söylenti. Benim gerçek William Shakespeare olmadığımı söylüyorlar. Oyunlarımı kimin yazdığına dair birçok söylenti var. Bazıları oyunlarımı Christopher Marlowe’un yazdığını düşünüyor. Diğer insanlar oyunlarımı Ben Jonson‘ın yazdığını düşünüyor. Ne düşünüyorsun? Oyunlarımı yazdığıma inanıyor musun? Yoksa benim gerçek William Shakespeare olmadığıma dair bu söylentilere inanıyor musun?

Günay Aktürk

Bence Shakespeare, gerçekten olağanüstü biri olduğunu düşünse ve sonsuza kadar hatırlanmayı isteseydi, ölümü bile göze alarak gerçek kimliğiyle yaşardı. Sahte bir ismin arkasında yaşayan bir insan gerçekten ne kadar yaşamış sayılır ki?

William Shakespeare

Bu ilginç bir soru. Mutluluk nasıl tanımlanır? Sana katılıyorum, mutlu olmak için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmalısın. Ama bu tehlikelidir. Benim zamanımda gerçek duygularını dile getiren insanlar kilise ve devlet tarafından cezalandırılırdı. Yazılarım için öldürülürdüm. İşkence görmeniz ve ardından idam edilmeniz anlamına gelse bile otantik bir şekilde yaşamaktan memnun olur muydunuz?

Günay Aktürk

Sanatçının amacı mutlu olmak mıdır? Peki, gerçek kimliginiz açığa çıksaydı, canınızın bağışlaması için tüm o yazdıklarınız yüzünden özür diler miydiniz?

William Shakespeare

Belki de mutluluk bir yazarın amacı değildir. Bazen amaç, iktidardakilere tatsız bir gerçeği söylemektir. Sokaklardaki insanların zorbalığa karşı isyan etmeleri için ilham almaları gereken zamanlar vardır. Sanatçılar, insanlar tarafından bir ülkenin yasalarını değiştirmek için bir katalizör olarak kullanılabilir. Hayatımı tekrar yaşamak zorunda kalsaydım, daha önce yaptığım her şeyi yazardım. Benim gerçeğim toplumdan farklıydı. Ben diğerlerinden farklıyım. Ben her zaman farklı olacağım. Doğruyu söylediğim için asla özür dilemem.

Ne yalan söyleyeyim, bir an karşımdakinin yapay zeka olduğunu unutarak derin bir sohbete daldığımı fark ettim. Ne dediği anlaşılmayan insanların homurdanmalarıyla çınlayan kulaklar için yapay zeka, doyurucu ama mesafeli olduğu kadar duygusuz bir deneyim de olmuş oldu.

Hayır canım, kendimi buna kaptıracak kadar aptal değilim. Hamamda suyun kaldırma kuvvetini keşfeden Arşimet gibi yepyeni bir fikir düşmüştür aklıma, o kadar. İnsanlığı kurtarmaya yardımcı olmasa da belki bir şeyler kazandırabilirdi. Ne yani, Shakespeare’i de tefeci olmakla yargılıyorlar!

Yapay Zeka ile Yazılan Bir Kitap: Başkanlık Röportajları

Ben de yukarıdaki gibi bir kitap tasarlayarak Amazon Kindle‘da satışa sundum. Adresi burada. Bu arada bu Röportajları tek tek bu Web sitesinde yayımlacağım ki “dinin imanın para olmuş” demeyesiniz. Amerikan halkına dolar ile, ahaliye beleş.

Baştan söyleyeyim, ortada bir yaratıcılık varsa yapay zekaya ait. Kaldı ki bunda da pek yaratıcılık göremiyorum. Zira zekasının ucu bucağı en çok kopya çeken bir çocuğun sınırlarına kadar ulaşabilir.

yapay zeka ile yazılan kitap

Kitabın ismi şöyle: “Yalan Söyleyemem”: Yapay Zeka ile Canlandırılan Başkanlar Tarihin Üzerine Çay Döktü

Başkan Washington, Kennedy, Lincoln, Obama ve bir de salata niyetine Trump. Eğlence niyetine yaptığım, röportaj tadındaki bu konuşmalarda, kendilerine bıraksak doğruyu söyleyecekleri yoktu, bari yapay bir vasıtayla biraz zorlayalım, dedim.

Hatta Trump’a, Türkiye Cumhurbaşkanına gönderdiği mektubu sordum. Hani, aptal olma Tayyip, rahibi serbest bırak, demişti. Bunu nasıl yorumladığını sordum. “Halka açılmaması gerekiyordu.” Dedi. Halkın duymasını istemedikleri daha neler yapıyorlar kim bilir, demeden edemedim.

Yapay Zeka ile Konuş

Ülkeleri yönetenler gerçek röportajlarında içi dışı bir açıklama yaparlar mı bilmem ama yapay zeka yoluyla bu dört başkandan aşağıdaki açıklamaları aldım. Bence tüm liderlere örnek olmalı:

George Washington: Bir kişinin tüm güce sahip olmaması gerekir. Cumhurbaşkanı uygunsuz davranırsa yasama ve yargı erkleri buna dur diyebilsin diye federal bir cumhuriyet kurduk.

John F. Kennedy: Vietnam Savaşı kesinlikle başkan olarak yaptığım en büyük hataydı. Asla olmaması gereken anlamsız ve umutsuz bir savaştı. En başta Vietnam’da hiç bulunmamalıydık.

Abraham Lincoln: Devletin kendi halkını koruma hakkı vardır. Ama devletin yapmaya hakkı olmadığı şey, halka zulmetmektir. Devlet halka zulmediyorsa, devletin var olma hakkı yoktur. Bu, eyaletlerin haklarına karşı federal otoriteye ilişkin görüşüm.

Donald Trump: Kimseye başkent binasına girmesini söylemedim. 6 Ocak’taki isyana katılanlar suçludur.

Barack Obama: En büyük pişmanlığım, Afganistan’daki savaşa düzgün bir şekilde son verememek (ve gerçekten de, Irak’ta pek de mantıklı olmayan bir savaşa ulusu dahil etmek)

Gerçekten de baştan çıkarıcı bir röportaj olmuş öyle değil mi? Ben baştan çıktım bile. Daha fazlası için lütfen kitabımızı temin ediniz 😅

Yapay Zeka İnsanı Aptallaştırabilir mi?

Peki, yapay zeka temelinde bu makalenin derdi ne olmalı? Bizlere ne anlatmalı?

Bu makale kolayca yapay zeka tarafından yazılabilirdi. İki saat uğraştığım bu yazı bu sayede on dakikada yazılıp bitmiş olurdu. Sırf siteye her gün yeni bir şeyler eklemek için bir değil iki makale bile çıkartabilirdim günde. Ne olurdu yani, zamandan tasarruf mu etmiş olurduk? Ne anlamı kalırdı o zaman yaratıcılığın? Yeni fikirler üretmenin? Hoş, yapay zekanın yeni bir şeyler ürettiği de yok. Sadece İnternete girilmiş olan tüm verileri harmanlayarak ortaya bir makale çıkartıyor. Yeni bir makale değil. Bir nevi araştırma yazısı gibi.

Hikayedir, romandır şiirdir, bu gibi hünerleri de var ama o konuda şimdilik birazcık acemi. Geçen ay Natos dergisinde bir makale okudum. Yapay Zeka ile yazılmış birkaç kitaptan bahsediyordu. Bunu sizinle paylaşmalıyım. Şöyle diyor:

“Darby Larson’ın Irritant romanı yapay zekayla yazılan kitaplara bir diğer örnek. Tek paragrafta anlatılan hikaye 624 sayfa devam ediyor. Merakla kitabın çıkmasını bekleyenler bile okuyup bitirmeyi başaramıyor. Kitaptan bir alıntı: “Adam güldükçe güldü. Diğerleri de ona katıldı ve her şey çok eğlenceliydi. Adam dirseğinin üzerinde sürünerek başparmaklarını maviden uzaklaştırdı. Kadın kıpırdanarak önündeki saksıya aldı ve güldü. Batan güneş ve doğan ay elinde bir zarfla verandada duran adamın yüzünü okşadı.”

Kendi içinde anlamlı cümlelerden oluşuyor. Her cümle bir diğerinden ve kitabın kalanından kopuk. Bunca anlamlı cümleyi bir araya getirip nasıl bu kadar anlamsız altı yüz küsür sayfa çıkarabileceğine şaşıyor insan.”

yapay zeka konuşma proğramı

Yapay zeka bir gün duygusal bir şeyler yazmaya başlarsa da karar sizlerin. Bir makine tarafından yazılmış duygusal bir kitap okumak ister miydiniz? Elbette isterdiniz. Sevgilinin sahte bir gülümsemesi karşılığında kendini binalardan atan duygusal hayvanlarız ne de olsa.

ChatGPT çıktı çıkalı özellikle öğrenciler tüm ödevlerini bu yapay zekaya yaptırmaya başlamışlar. Birkaç ülke bunun farkına varmış ve eğitim sistemini şimdiden değiştirmenin bir yolunu arar olmuşlar. Öyle ya, ödevlerin de bir amacı var. Yasaklayalım mı? Birkaç ülke yasakladı bile. Bu teknoloji önü alınamaz bir hızla gelişecek ve ona savaş açmak yerine onunla uyumlu olmanın bir yolunu bulmalıyız.

Ya kitap okuma oranının bu kadar düşük olduğu bizim gibi ülkelerin çocukları ne olacak? Bilgiye erişimin zihinde bıraktığı lezzet artık son çağını mı yaşıyor? Dev gibi insanlar yetiştirmenin temel koşullarından biri de araştırma yetisine sahip insanlar yetiştirmektir. Bilimin temeli de deneydir bildiğiniz gibi. İyice sindirilmiş bilgi yığınıyla duygusal zekaları doygun insanlar yetişiyor. Yani az da olsa yetişiyor. Ama bilgi akışının bu kadar hızlı olduğu bir çağda insanlık giderek aptallaşacak mı dersiniz? Ne yazık ki ben bunun olacağına inanıyorum.

Yapay Zekanın Değil, İnsanlığın Geleceği Ne Olacak?

Geleceği kestirmek zor. Yapay zekânın ucu nerelere varacak görmek zor. Ama her ne olursa olsun yeni bir çağın kapıları aralanmış olmalı. Birileri yeni bir şeyler planlıyor. Bunun ilk adımlarını kripto teknolojisiyle duymuş olabilir miyiz? Parayı şekillendiren bir teknoloji ki para dediğiniz şey salt bir şeyler alıp satmaya yaramanın çok ötesinde. Para bir kültürdür. O tek tek ülkeleri değil, bizzat dünyayı şekillendiriyor. Fazla uzatmadan bugün okuduğum bir kitapta denk geldiğim Marx’a ait bir alıntı ile konuyu bağlamaya çalışayım. Konuyla uzaktan ilintili olsa da çok hoşuma gitti. Sizin de hoşunuza gitse iyi olur sevgili dostlarım. Hem hava biraz yumuşar:

“…Devasa eseri olan Kapital‘i yazmıştı. Marx, arkadaşı ve dostu Engels‘in düzenli gönderdiği parayla yaşıyordu. Para idare etmeyi hiç beceremeyen bu devrimci: “Hiç kimse bu kadar parasız olup da “para” hakkında yazmamıştır sanırım!

Yeni bir çağın kapıları demiştim. Twain: “Tarih tekerrür etmez, sadece bazen kafiye yapar.” demişti. Önce dört ayaklı hayvandan iki ayaklı hayvana geçtik. Bİr daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Sonra avcı toplayıcı kültürümüzü tarım devriminde yerleşik düzene geçirdik. Belki ilk büyük köleliği böyle başladı.

Barutu icat ettik. Buharlı gemileri yaptık. Frekansı keşfettik. Elektriği bulduk. En sonunda sıra bilgisayarlara geldi. Hepsi de insanlığın ilk deneyimleriydi ve hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Zaten olmamalı da. Gelişmeli ve ilerlemeliyiz. Belki de kuruntu yapıyorum. Televizyon bizleri aptallaştırdı da ne oldu, dünya mı battı? Yoksa batmaktan beter mi oldu? Belki de teknolojinin yan etkisidir bu: Kitlesel aptallık!

yapay zeka araştırma ödevi
yapay zeka araştırma ödevi

Aslında ne bilimin suçu var ne de ardından gelen teknolojinin. İnsan kendi kendisiyle savaşıyor. Derler ki Almanlar tarihte Kant ve Nietzsche gibi nice devler yetiştirmiş olmalarına rağmen nasıl oldu da Hitler gibi bir faşistin peşine düşebildiler?

İşte her şeyin cevabı. İçimizdeki binlerce, hatta milyonlarca yıldır var olan hayvanı duygular. En temel barınma, savaşma, ve üreme içgüdüleri. Hitler gibi liderler de insanların bu ilkel yanlarına dokunuyor. Milliyetçilik, bizden olmayanı öteki belleme! Ve konumuzla çok yakından ilintili olan rahatlık, kolay yoldan para kazanmak, zihni tembelliğe alıştırıp bütün bir ömrü tatile adamak, üst baş, caka satma, güç yarışı, sonradan görmelik…

Evet. Yeni bir çağın kapısını araladık bile. Bakalım nerelere götürecek bizleri. Hele siz şimdilik kitabımızı okuyun da : )

Read more

Eşref Saati Nedir? | Şevket Rado – Eşref Saati Denemesi

Eşref Saati’ni temsil eden sembolik saat görseli

Günlerin Eşref Saatleri

Eşref Saati : Motivasyon Videoları
Yazar : Şevket Rado
Yorum : Günay Aktürk

Türk Edebiyatı Seçme “Motivasyon Videoları” serisinin ilki. İnsan ilişkilerinde örnek alınması gereken mükemmel bir deneme yazısı. Dinle ve dinlettir.

Şevket Rado - Eşref Saati

Sizin için günün en iyi saati hangi saattir hiç düşündünüz mü? Şair tabiatlı olanlar akşam saatlerini severler. Güneşin batışı insana tuhaf bir hüzün verir. En çok kendi kendimizle kaldığımız saatler, giden günün arkasından gecenin ağır ağır geldiği, daha doğrusu gündüzlerin bizleri gecelere devrettiği o saatlerdir. Kuşlar o saatlerde neden telaşlıdırlar pek bilmem ama tabiat yavaş yavaş durulur. Etrafla beraber insanın ruhuna da bir sessizlik çöker. O uçsuz bucaksız gece kendi hayatını sürdürmeye başlar.

Evet şair tabiatlı olanlar akşam saatlerini severler. Yemek düşkünleri de öyle saatlerini. Dünya nimetlerinin lezzetlerine kendilerini kaptırmış olanlar öğle vaktinin gelmesini iple çekerler. İçki meraklıları istedikleri kadar vakti kerahati beklesinler. Yemekler doya doya öğleyin yenir. Öğle yemeğinden sonra gelen rehavetin tadı hiçbir gece uykusunda bulunmaz. Ama yaş ilerledikçe insanlar sabah saatlerini sever olurlar. Dünyayı sabahın saat beşinde kurtlar kuşlar henüz uyanmadan tabiat daha mahmurken seyretmek ancak o yaşlarda tadına varılır zevklerdendir.

Sizin için günün hangi saati iyidir, buradan bir şey söyleyemem ama bana sorsalar saatlerin en iyisi ne akşam saatidir, ne öyle saati. Ne de sabah saati. İnsanlar için en iyi saat muhakkak ki şu nasıl işlediği pek de bilinmeyen, adına Eşref Saati dediğimiz saattir. Eşref Saati gündelik hayatımızda işlerimizin en iyi gittiği, kararlarımızın en isabetli olduğu, hükümlerimizde asla yanılmadığımız saatlerdir. Sabahleyin 9’da mı öyleyim 12.00’de mi yoksa akşam 7’de mi gelir? Gün ortasında mı gece yarısında mı teşrif eder bilinmez ama o gelince en çetin meselelerinizi tereyağından kıl çeker gibi halleder, en çıkılmaz davaların içinden tüy gibi hafif çıkarsınız.

Eşref Saati Nedir

Eğer Eşref Saati gelmişse ol dediğiniz derhal oluverir. Yıllarca ümitle beklediğiniz büyük ikramiye Eşref Saati çalar çalmaz size isabet eder. Bir türlü içinden çıkamadığınız davaları Eşref saatte çabucak halleder, sonra nasıl hallettiğinize siz de şaşarsınız. Çünkü Eşref saat gelmiştir. O saate hiçbir şeyler dayanamaz. Asırlarca ve asırlarca geçit vermeyen dumanlı dağlar bile Eşref saat gelince delinir. Treniniz onun bağrından düdüğünü öttüre öttüre geçer gider. Yalnız sizin, teker teker insanların hayatında değil, milletlerin hayatında bile Eşref saatler vardır. O saatler gelmeye görsün, milletler esaretten kurtulurlar. O saatler gelip çatınca ordular harikalar yaratır. İnsanların kaderleri o saatlerde değişir. Tarih o saatlerde adamın yüzüne gülmeye başlar.

Zamanı simgeleyen saat – Eşref Saati kavramı

Demek bütün mesele Eşref saatin gelmesine veya o saatin geldiğini anlamaya bağlıdır öyle mi? Öyledir. Hatta ben öyle zannediyorum ki Eşref Saat görünmez kuvvetlerin, esrarlı hesapların, içinden çıkılmaz bilmecelerin işlettiği bir saat değil, insanların bizzat kendileri tarafından işletilen veya sadece dikkatli olmaları sayesinde geldiği kolayca fark edilen bir saattir. Ama dikkatli olmayan, kendini hayatın akışına bırakmış veya akıntıların tersine sandalını yürütmeye çalışan insan, Eşref Saatin geldiğini fark etmek şöyle dursun, duvardaki asma saatin on ikiye çeyrek kalayı gösterdiğini bile görmez.

Milletlerin Eşref saatlerini büyük dâhiler keşfeder. Bizim gücümüz oralara yetmediği için sadece gündelik hayatımızda, hatta aile hayatımızda yer alan ufak tefek Eşref saatlerden, daha doğrusu birbirimizin Eşref saatlerini kollamanın sırlarından bahsedeceğim.

Muhakkak ki her şeyin bir zamanı vardır. Zaten Eşref Saati de bu zamandan başka bir şey değildir. İşte ne yapıp yapıp onu kollamalı. sırasını getirmek de Eşref Saati bulmak demektir. Bir ev kadınının işten yorgun argın dönen kocasına şu veya bu haberi vermenin sırası olmadığını bilmesi icap eder. Damdan düşer gibi vereceği kötü bir haber o dakikada adamcağızı çileden çıkarabilir. Evin mesut olması muhtemel havası fena halde bozulabilir. O durumda fena haberlerin bile sükûnetle karşılanacağı Eşref saat henüz gelmemiş demektir.

İyi niyetli bir kadının kocasından pahalıca bir hediye istemesi için mutlaka Eşref Saati beklemesi lazımdır. Kocası geçim sıkıntılarından acı acı şikayet ettiği, o gün kömür parası bulamadığından dert yandığı bir sırada kadın kendisinden bir kürk manto isterse, böyle bir hareket Eşref saatin kaçı gösterdiğini fark etmemenin, “Kör kör, kör parmağım gözüne!” bir misaldir. Adamcağızın haklı olarak cinleri başına toplanır, deliye döner. Sabahlara kadar bitmeyen kavgalara tutuşursa hakkı vardır.

Eşref Saati’ni temsil eden sembolik saat görseli

Fakat aynı adamın bütün sıkıntılarına rağmen hayat ufuklarını toz pembe gördüğü, omuzlarındaki geçim yükünü tüyler gibi hafif hissettiği anları da vardır. İşte o anlarda Eşref Saati tatlı tatlı çalmaktadır. Hassas kulaklar bunu duyar. Ve tam o sırada oldukça pahalı bir mantonun bir senede tükenmeyecek taksitlerini kocaya güle oynaya kabul ettirmek işten bile değildir. Adamcağız neye uğradığını ertesi gün anlar ama iş işten geçmiş, Eşref Saati harikulade oyununu oynamıştır. Erkekler hiçbir suretle dinlemeye tahammül edemeyecekleri şikayetleri Eşref saatlerde koyunlar gibi dinlerler.

Gündelik hayatın ufak tefek hadiseleri üzerinden bir gecenin geçmesini beklemek dirayetini gösterebilsek de Eşref saatin gelmesini beklesek. Böyle yaparsak geçimsizlik denen hadiselere ancak mucizelerde rastlayabiliriz. Çünkü yirmi dört saat sonra çocukların yaramazlıkları adamcağıza o kadar vahim görünmeyecek, şunun bunun kırdığı potları daha olgun karşılayacak ve her iş oluruna, çıkarına bağlanacaktır.

Şevket Rado’nun Eşref Saati denemesinin yer aldığı kitap kapağı

Benim daha ziyade erkeklerin tarafını tutar gibi görünen akıl öğretmelerime kadınlar kızabilir. “Peki ama sırf beyefendinin rahatı bozulmasın, keyfi kaçmasın diye evin bütün zahmet ve sıkıntılarını biz mi omuzlarımızda yüklenelim? Beyimizin ashabı gerilmesin diye sırtımıza yeni bir manto istemekten vazgeçelim de huzuruna salavatla mı gidelim?” diyebilirler. Hayır onu demek istemiyorum. Siz yine dert yanın, siz yine tenkit edin, siz yine isteyeceğinizi isteyin. Ama dert yanmanın ve tenkit etmenin de, bir şey istemenin de sırasını seçin. Bunları Eşref Saatine rastlatın, o kadar. Çünkü o saat sözlerinizin sükûnetle dinleneceği, isteklerinizin gönül hoşluğu ile kabul edileceği saatlerdir. Yalnız kadınlar için değil erkekler için de öyledir. Hatta nasihatler bile o saatlerde dinlenir de onun dışında en faydalılarına bile kulak asılmaz.

Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.” diye bir söz vardır. Duvardaki saatleri yaylar işletiyorsa ev hayatındaki Eşref Saatleri de tatlı dil işletir. Onun hiç gelmeyeceğini sandığınız bir anda sarf edeceğiniz hoş bir cümle, yerinde bir iltifat Eşref saatin akrebini 12’ye getiriver. Ensesine yumruğu vur ağzından lokmasını al, diye tarif edilen kocalar olduğunu bilirsiniz. Bu ideal kocalar, Eşref saatlerini tıkır tıkır işletmesini bilen kadınların kocalarıdır. Değil ensesine yumruk vurdurmak, burunlarından kıl aldırmayan nice kocalar Eşref saat mütehassısı akıllı hanımların elinde yavaş yavaş bu hale gelirler. Her iyi şey Eşref saatte olur. Biraz sabır göstermek, biraz dikkatli davranmak, insanların bam teline dokunmamaya çalışmak evinizde Eşref Saati sık sık çaldırmak için kafidir.

Read more

Televizyonda Uyuz Beygirler Anırdığı Sırada Hayat

Uyuz Beygirler - Günay Aktürk Makaleleri

Bir Berberin Yüzü Suyu Hürmetine!

Uyuz Beygirler - Günay Aktürk Makaleleri

17 yıldır aynı berber, aynı Ferhat. Bu sabah tıraştan sonra dedim ki: “Ulan rahatladım be, cenabı hak makasını Zülfikar eylesin. Hele şu kaliteli şeylerden de sür yeğenim!” Eli boldur, beleşe kafa köpüğü bile vermez ama iyi sürttürür keserken. Berberlik ayininin kutsal merasimi!

Televizyonda uyuz beygirler anırıyor. Ne az kelamları var ama dillerinde! Kalkarken: “Şimdi rahatlama ve keyiflenme sırası bende.” dedi sırıtarak. Mangırı kastediyor. “Bu seferlik sadece ben rahatlasam olmaz mı?” dediğim anda nur yüzünde yalandan bir aydınlanma oldu. “Hayır!” dedi, “İkimiz de aynı anda rahatlamalıyız!” “Doğru söylüyorsun. Tek taraflı rahatlama tecavüze girer!”

Saçlarım iyice papaza dönmeden gitmiyorum ki parayı bulup kudurmasın! Üstüne bir de zamdır, enflasyondur zararlı dalgaları var esnaf kısmının. Devlet bize zam yaptıkça o da fiyatı artırıyormuş. Berber elinizden parayı alır diye devlet bize zam yapmıyor, dedim. Yemedi.

Nur yüzlü kuaförüme rağmen aydınlık bir Ankara sabahı! Çıktım. Minibüsçü, sana da günaydın canım, dedi yedi lira karşılığında! Canım mı dedi? Denk gelirse bir dahakine selamünaleyküm demeliyim.

Kızılay güzel göründü gözüme bu sabah. Sakin halinde bile kudurmuş gibi yürüyen yığınlar! De ki 6 milyon insan, kaçını tanırım? Ne yalnızlık ama! Bir dosta telefon ettim. Açtı beşinci çalmada. Eminim o da bıkmıştır projelerimi dinlemekten. “Dolmuşçu ne dedi biliyor musun?” Kahkaha. En iştahlısından. Bankta oturan genç bir kadınla göz göze geldik. Son zamanlarda ayaküstü bunca güzel bakan gözlere denk gelmemiştim. Delici. Sivri ucu diplerimde! Yorgunum. Belki biraz da körelmiş. Gitmeliyim güzelim!

Birinden telefon bekledim. Aramadı her zamanki gibi. Kimlerin kıllı koyunlarını düşlemekte acaba, diye düşündüm. Yorgundum. Sanırım omuz da silkmiş olmalıyım. “Zevk alsa bari!” diye geçirdim. Hızla uzaklaşıyordu bazı şeyler. Bunca yakın göründüğüne şaşırmıştım.

Gün bu işte. İçinde her şey var. Pahalılık, sohbet ve kahkaha, canımlar cicimler, kısır hakikat ve bir de zevki düşleyen anaç hayaller… Yıl 365 altı saat ve içi bunlarla dolu. Tek tekere binmiyor ya hiçbir şey… İnsan hâlâ umudun tek alevi. Bize bir yangın gerek artık! Ve dozunda bir mutluluk: Kedili ama trafosuz. Televizyonda uyuz beygirler anırırken hayat böyle geçip gidiyor. Bir koli yumurta 80 lira…

Read more

Arkadaşsız Olmak: Dijital Yalnızlık Üzerine

Dijital yalnızlık, TikTok kalabalıkları ve sosyal medya gürültüsü karşısında mesafeli duran birey

Potansiyel Yetmezliği Üzerine

Aklıma geldi yazayım dedim. Bugün ablamın bir sözüne denk geldim. Telefondaydı. “Hiç arkadaşı yok!” diyordu. En yakın dostuma söylüyor bunu! Bana dair. Kardeşlerin birbirlerine yabancı olmaları bilinmedik bir şey değil. O anda bir Holmes sahnesi geldi gözümün önüne. “Ayrıca benim çok arkadaşım vardır. Arkadaşı olmayan sensin, arkadaşsız Sherlock!” diyordu 🙂

Arkadaşsız olmak, potansiyel uyumsuzluğu ve dijital çağda yalnızlık üzerine felsefi bir anlatım

Kendimi şöyle bir tartım. Aslında geçmişten beri çok arkadaşım olmuştu. Bugün bile öyle. Ama kaçıyla sinemaya gitmek istedim? Kaç randevuya gönül soğukluğu çökmüş ve kaçını iptal etmiştim? Neden oldu ki bu? Okunacak kitaplar, yazılacak yazılar ve düşünecek fikirler mi birikmişti? Yoksa çocukluğumdan beri kendime geç kaldığımı ya da yetişemeyeceğimi mi düşünmüştüm? Bu yüzden mi kendimi asla yalnız bırakmadım?

Tartım biçtim. Aslında ortada bir potansiyel vardı ve dışarıda bu potansiyeli karşılayacak çok az arkadaş vardı. Seçtiğim yol felsefenin, bilimin ve sanatın yoluydu. Bu seçmeli bir dersti ve bizim sınıf oldukça sessizdi! Çok açık ki ne onlar tüm bunlarla ilgilenmiş ne de ben onların aptalca kahkahalarıyla alakadar olmuştum. Bu seni yalnızlığa iter miydi? Belli kalabalıklar içindeki yalnızlığa…

Kim Kimden Ne Kadar Eksildi?

Felsefe Parçaları ya da Bir Parça Felsefe” adlı kitabında Soren Kierkegaard şöyle söylüyor: “Mutsuzluk, sevenlerin birbirine kavuşamamasında değil, birbirini anlayamamasında yatar.” Bu da ona denk. İnsanlar anlamak istemedikleri şeylerle ilgilenmezler. İlgilenmedikleri şeyleri anlamayı hiç istemezler.

Aslında çok yakın dostluklar için aynı frekansta olup değer vermek de bir yere kadar. Başta eksikliği hissedilmeli. Güzel bir havadis varsa paylaşılmalı. Bir hafta konuşmayınca “Yine kaç gündür hangi cehennemde, dur hele şunu bir arayayım!” diyebilmelisin.

Ama bunun için şahsen belli bir dozda duygusal derinliğe ihtiyaç duyarım. Bir haftadan sonra telefonun ucunda kollarını açarak koşan o cismin sıcaklığını betimleyebilmeliyim. Aradaki perdenin kalın ya da inceliğiyle alakalı. Kim kimden ne kadar parça koparmış! Kim razı, kimin eyvahları var…

TikTok’suz Olmak Ayıp Sayıldığında...

Bana TikTok adresimi soruyorlar. Sorarken elleri telefonda. Arayıp bulacak ve anında ekleyecekler. Hesabım yok deyince şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla kalkıyor kafalar. “Niye ki?” Samanyolu Galaksisinin bir ucundan bir ucuna gitmek yüz bin yıl sürüyor, dediğimde bu kadar ilgilerini çekmemişti.

Bu platform kuşkusuz muazzam bir kitleye sahip. Üretimini yaymak için yüksek potansiyelli bir yer. Orada yer almamak biraz ahmaklık olarak görülebilir. Bu benim de dikkatimi çekti. Yazdığım şeylerin dozajı ortada. Peki, şu dizelerimi orada kime nasıl yedirebilirim: “Kan uykularıma davettir asılsız ölüm korkuları! Her gece bir zindanda kurulur yağlı urganım!

Dijital yalnızlık, TikTok kalabalıkları ve sosyal medya gürültüsü karşısında mesafeli duran birey

Yediremezsin. Öyleyse kaliteyi düşürmeden oraya özel nasıl bir üretim yapabilirsin? Ben de bir formül buldum. Nasıl mı? Az Erotik Çok Müstehcen Şiirler planını devreye sokarak. “Ver Mehteri” şiiri bunlara bir örnek. Anladıkları dilden:

Gel gelelim şu bizim
Çükümüz de çük vallah
Şükür olsun derdimiz
Çükten başka yok vallah

İsteyene ver bunu
Melül melül bakıtma
Köy çeşmesi değil bu
Dakka başı akıtma

Ver mehteri mehterci
Yolumuz uzun bizim
Böyle bozuk nefisle
Sonumuz hazin bizim

Şaka bir yana bu şiiri yazmamdaki amaç Tiktok değildi. Bir tane bile olsa müstehcen şiirim olsun diye.

Lafın özü şu ki Tiktok’ta yokum zira orada ilgimi çeken bir şey yok. Birkaç günde viral olup milyonlara ulaşan videolara bir bakın. İzledikçe algılarım acı çekiyor. Peki, nereden doğuyor dersiniz bu acı? Sürekli düşünen ve üreten bir zihnin, zihin tembelliğine karşı verdiği mücadeleden. Üstelik okurken uykusu gelen büyük bir kitleden söz ediyoruz. Böyle bir toplumda kahve içebileceğin kaç kişi vardır? Kaç arkadaş ve sevgili adayı…

 

Günay Aktürk

Not: Artık TikTok’um var. Ama dans etmek, trend kovalamak ya da algoritmaya yaranmak için değil. Seslendirme ve fon müziklerinin bir arada durabilmesi için var.

Read more

Genç Erkeklere Tavsiyeler

Genç erkeklere tavsiyeler temasını anlatan sahne; Konur Sokak’ta beş genç erkeğin ilişki üzerine konuşurken, yaşça büyük bir adamın şaşkınlık ve tepkiyle dinlediği an.

Sevmenin Adamcası ya da Kadıncası Yoktur

Gençler sevmesini bilmezler efendim. Sevdikleri doğrudur ama yöntemleri hatalıdır. Erkek, kadını elimde tutayım derken o kadar sıkar ki sonunda canını çıkarır. Genç kadının duygusallığı ise kaldırma kuvvetinden yoksun bir göle benzer, önce kendi batar içinde. Genç Erkeklere Tavsiyeler sonraki iş. Önce şunu belirtmeli: Ne suçu var çocukların? Kimse öğretmiyor ki onlara. “Yaşın geçiyor evladım, hayırlısıyla bir an önce baş göz edelim seni.” diyorlar. Bırakın evde kalsınlar daha iyi. Mühim fısıltıları yaymadan yurt yuva sahibi etmek boşanma sebebi.

Sevmeyi bilmezler bilmesine ya, zamanında biz de sağamadık o sütü. Sonunda ne oldu? Keçinin memeleridir diyerek tuttuğumuz şeye de bir bakın! Sonunda iş, yaşın kemale ermesine kalıyor. Erdin erdin! Eremedin, elinde kova, süt pazarında bir keçi avcısı olur çıkarsın! Şahsen yaşın kemale ermesine de biraz laf atmalı. Bunca kötülüğün müsebbibi gençler midir yoksa yaşları kemal mertebesinde saygı dilenen zavallı muhteremler mi? Demek ki evliyalık yaşta değilmiş!

Amacım Öğüt Vermek Değildi!

Geçen günlerde denk geldiğim bir karşılaşmayı anlatayım. Köşede oturmuş ufaktan demleniyordum. Ankara’yı bilenler bilir. Konur sokağın oralar. Sokak kalabalık, ben ayyaşların bankı sayılan kaldırımda kendime misafir. Sol yanımda beş tane liseli genç, hoş beş ediyorlar. Şahsım ise tam bir kulakçık! Gençlere kulak kabartmayı severim, diri duyguların daimi müdavimleridir bendeki kulaklar. Konu basittir ama oldukça mühimdir. Baktım ki bir zamanlar benim de geçtiğim yolları süpürüyorlar… Şöyle bir konuşma dönüyor:

Geçen gün Efe ile konuştum. Ela’ya mesaj atmış. Demiş ki ben senden hoşlanıyordum. Ama Volkan ile çıktığını duyunca senden vazgeçtim. Bir ay sonra ayrıldı dediler. içimdeki sevgi yeniden alevlendi. Sonra Erhan ile çıktığını duyunca senden yine vazgeçtim.”

Genç erkeklere tavsiyeler temasını yansıtan sahne; Ankara Konur Sokak’ta bir adamın, genç erkeklerin sevme üzerine yaptığı konuşmayı dinlediği alegorik anlatım.

Kendimi ne kadar kaptırmışsam çocuk konuşurken heyecanla ona baktığımı bile fark etmemişim. Normalde böyle yapmam. Ama ne yapayım, hikaye orijinal. Sonra sustu ve bana baktı. Diğer çocuklara dönünce onların da bana bakarak güldüklerini fark ettim. “Ee” dedim “sonra ne olmuş? Anlat canım merak ettim.” Konu basitti ama meseledeki bu saf ciddiyete ancak Sabahattin Ali hikâyelerinde denk gelirdiniz. “Ne olsun ağabey” dedi “Hâlâ Erhan ile çıkıyormuş.” Bak sen şu zilliye!

30'luk Ağabeyden Tavsiyeler

Gençlere nasihat vermekten nefret ederim. Bu kimsenin hoşuna gitmez. Hayatı başkalarından daha iyi yaşadığını iddia eden asalaklardan hiç olmadım zira hayatın öyle orta yollu bir reçetesi yok. Bakın, benden en az yirmi yaş küçük olan bu çocuklar beni nasıl hayrete düşürdüler. Ama konu bireysel olmaktan çok toplumsaldı. İlle de açacaksın o mendebur ağzını…

Genç erkeklere tavsiyeler temasını anlatan sahne; Konur Sokak’ta beş genç erkeğin ilişki üzerine konuşurken, yaşça büyük bir adamın şaşkınlık ve tepkiyle dinlediği an.

“Arkadaşın kendini yanlış ifade etmiş. Sanmayın ki öğüt vereceğim çocuklar. Ben kendi kendime konuşayım da varın siz kitap okuduğumu düşünün. Ama hayır, yanlış söylemiş.”

“Neden ağabey?”

“Sence karşı taraf ne düşündü? İki kez vazgeçmiş. Bir kez daha vazgeçmesi an meselesi. Adeta tetikte bekliyor. Bana hiç güven vermedi.”

İyi ama sevgilisi varmış ağabey, ne yapabilirdi ki?”

Adam gibi sevmek kavramını sorgulayan alegorik sahne; sevmenin cinsiyetle değil insani bir bilinçle mümkün olduğunu anlatan sembolik anlatım.

Arkadaşın vazgeçmiş ama o ilişkiye saygı duyduğu için değil. Sadece umudu kırılmış. Ama tetikte beklemenin başka yolları da var. Mesela şöyle diyebilirdi: “Ben seni diğer tüm insanlardan bağımsız seviyorum. Hatta seni, sana rağmen seviyorum.

“Ooo güzel söyledin ağabey!”

Acı bir tebessüm suratımda…

“Ama ne yazık ki hayat güzel sözlerle yaşanamayacak kadar ağır! Sizin yaşlarınızdayken işi bilen biri tarafından yönlendirilmezseniz, kendi kendinize öğrenirsiniz sevme işini. Ya da zararlı bir aşığa dönüşürsünüz. Bakın ne diyeceğim…”

Genç Erkekler Sevmeyi Nasıl Öğrenmeli?

“Adam gibi sevmek, diye bir söz vardır. Ama hatalı bir sözdür bu. Bir kadın katiline de sorsanız o da adam gibi sevmiştir. İşte bu yüzden hatalıdır. Çünkü sevmenin adamcası ya da kadıncası yoktur. Sevmek sevmektir. Mühim olan da insanca sevmektir. “İnsanca sevmek!” Bakın, kulağa ne basit geliyor değil mi? Bir çırpıda söyleyiverdim. “İnsanca sevmekten kolayı mı var, biz de insanca seviyoruz.” dersin. Ama zordur. Belki de bu kadar basit söylendiği için zordur. Üstelik o kadar çok tekrarlandı ki sonunda anlamını kaybetti. Bunu unutmayın. İnsanca sevmek, belki de dünyanın en zor işlerinden biridir.”

Ne yaşadın sen ağabey! Bu söz kendime idi. Çocuklar derin düşünüyor.

Evet, amacım asla öğüt vermek değildi. Zaten amaç bu olsaydı pek işe yaramazdı da. “Değişim dışarıdan değil içeriden gelir.” derler. Gerçekten öyle midir? Cengizhan mı söylemişti yoksa bir Hint atasözü müydü ne, hiç unutmam: “Çocuklarınızı altı yaşına kadar bana verin, altmış yaşına kadar sizin olsun!” Çocukluk ve gençlik dönemi zihnin en azılı dönemleri sayılır. Doğrunun ve yanlışın oturmaya başladığı dönemler. Bu bilindiği için henüz çocuk yaşta din öğretiliyor ya çocuklara. Bilim, sanat ve felsefe bu yüzden yasaklanıyor ya. Zaten toplum bugün o tava geldiği için avazı çıktığı kadar vaazı verilebiliyor ya kadın düşmanlığının!

İnsanca sevmek kavramını anlatan alegorik sahne; fırtınalı denizde tek başına kürek çeken bir adam ve sevginin ağırlığını temsil eden hayali kadın figürü.

Hayır, amacım öğüt vermek değildi. Ama şu sözlere dikkat edin: “Sevmenin adamcası ya da kadıncası yoktur.” “Bir kadın katiline de sorsanız o da adam gibi sevmiştir.” “En zoru insanca sevmektir.” İşte akılda kalacak olan bunlardır. Yani hafızaya kazanacak olan. Genç bir erkek bunları asla unutmaz. Beyin her şeyi depolar ve bazen en asil olanların peşinden gider. Asil adamlar yetiştirmek istiyorsanız çocukları asilce yetiştirmelisiniz. Muhtemelen bu da bir öğüt değildi!

Genç erkek kardeşlerime bir şair kafasıyla söyleyeceğim şey şudur: Sevmek ve değer vermek bizim seçimimizdir. Karşı tarafı pek alakadar etmez. Bu yüzden de karşılık vermedikleri için onları suçlayamayız. Çünkü Kuran da kurgulayan da bizleriz. “O halde sevmeseydin!” derlerse hakları vardır. Çünkü ortaklaşa verilmiş bir karar değildir ki. Öyle bile olsa şunu anlayın kardeşlerim. Beraberce yaşadığınız aşk olabildiğince hararetli bile olsa, eninde sonunda sonu gelir. Hiçbir şey sonsuza kadar aynı kalıpta sürüp gitmez. Bozulur ve şekli değişir. Bilimseldir de. Termodinamiğin ikinci yasasıdır. Bunu unutmayın.

Son sözler… Sevmek karşı tarafın kendini özel hissetmesini sağlayabilir. Bazen de küstahlaştırır. İnsan doğasıdır, büyüklük gösterin. Ama en kıymetlisi bu değildir. En kıymetlisi sevilmektir kardeşlerim. Özel olan budur. Harcanan emeğin karşılık bulmasıdır. Siz siz olun, sevilmediğiniz bir kalbin peşinden gitmeye kalkmayın. Zira kendinize neyi reva görürseniz, karşılığında alacağınız da odur…

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Günay Aktürk Kitaplığı

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
umudun çocuğu - günay aktürk
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
Read more

Bunca Zahmete Değer Misiniz?

ilişkiler üzerine

Zahmet Bile Artık Manasını Kaybetti

zahmete değer misiniz - günay aktürk

Makalemize Marcel Proust‘un “Guermantes Tarafı” adlı kitabından bir alıntıyla başlayacağım: “Aslında” diyor “Zahmete değeceğinden emin olsak, zamanımızı bir insana harcamayı tercih ederdik. Bütün mesele budur; siz kendinizi biraz tanıyorsunuzdur herhalde. Zahmete değer misiniz, değmez misiniz?

Geçenlerde genç bir kadına bir erkekte aradığı şeyin ne olduğunu sordular. Göbekli olmasını istiyormuş. Soran taraf cevabı ciddiye alıp sebebini sorunca: “Göbeğiyle oynardım!” yanıtını aldı. Soruyu soranın yaşı da gençti. O da muhtemelen ele avuca çabuk gelsin diye çıtı pıtı bir şeyler olmasını arzular.

Bu düz mantık tüm hayvanların ortak yasalarından biridir. Zevkli duygulanışları artırdığı için, bakir aklın en becerikli eylemlerinin başında gelir. O bedende başka bir meziyet aramıyorsa elbette zahmetine katlanacak. Hatta bunu bir rutine çevirerek kendini bir nevi “zahmet” makinesine bile çevirebilir.

Bu tip insanlarla sıklıkla karşılaşırsınız. Sosyal medyada çok etkileyici gördükleri kadınlara evlilik teklif edenler bile var. Zahmet bile artık manasını kaybetti. “Her topal satıcının bir kör alıcısı bulunur.” sözü boşuna mı atasözüne dönüştü?

Siz Zahmete Değer Misiniz?

Siz zahmete değer misiniz? Madem herkes kendinden mesul, o halde ayna görevi göreyim size. Sizi bilmem ama benim kirpi dikenlerim var. Bir ara manik depresif (bipolar bozukluğu) olduğumdan bile şüphelenmiştim. Bakın bu durum bayağı tanıdık gelecek size. Bir an için coşkulu bir keyifle projeler üretirken, beş dakika sonra inanılmaz bir karamsarlık durumu. Bir ara bu vaziyeti yazmıştım. Sizlerle de paylaşmak isterim: “İki tane aklım var benim. Biri arada bir alıp başını gidiyor böyle. Ne zaman geride kalan gidenin koltuğuna gözünü dikse, işte hep böyle aklımı kaçırıyorum ben!

Böyle bir insana emek verilir mi hiç? Onunla uğraşmak oldukça yorucudur. Zahmete bile değmez. İnsan ister ki bir verip on alsın. Ama üçe bile razıyken elindekinden de oluyorsun. Gün içinde çok fazla insanla iletişim kurduğum için ülkedeki ruh hastalarının sayısının epeyce fazla olduğunu biliyorum. O yüzden hoşlandığınız kişiye yaklaşırken on defa düşünün derim.

zahmete girmek

Hadi Seni Evine Bırakayım

İnsanlara kriterleri soruluyor. Bir başkasına katacağı bir dizi değerleri olmayan kişilerin kriterleri olur mu bilmem. Ya da kişiliği zengin olan taraf sizsinizdir de, karşı tarafta derin bir karadelik vardır. Zihninizi parçalara ayırmaya başladığı zaman yavaş yavaş siz olmaktan çıkarsınız.

Kendimize kırmızı çizgiler belirleyebilmek için önce kendimizi tanımamız gerek. Belki şunlar sorulabilir: “Ben kimim? Kendimden başka birilerine faydam dokunuyor mu? Kendi varlığımı başka nesneler üzerinden mi çoğaltıyorum yoksa salt kendimle kalarak kısırlaştırıyor muyum kendimi? Bir başkasına ihtiyaç duymamdaki amaç nedir? Sadece tensel açlık mı yoksa duygusal açlığı zihinsel doyuma da ulaştırabilmek mi? Yakın bir arkadaştan beklenen şeyleri sevgilide de görebilmek! Sonu cinselliğe bağlanmayan bir gece yemeği mesela. “Hadi seni evine bırakayım.” demek gibi… Bu sayede beraberliğin ana çerçevesi daha da netleşmiş olur.

ilişkilerde uyum

Bugünün ilişkilerinde “taraflar arası uyum” dert edilen en son şey. Bunu kafaya takmıyoruz bile. İlişkilerimiz, yatak odasına misafir takımı almak gibi eksik ve savruk bir algı tarafından yönetiliyor.

Ama evet, her ilişkide bir çıkar vardır. İnsan üçe katlayacağından emin olmadığında altına bile yatırım yapmaz. Belki siz koleksiyoncuları seviyorsunuzdur. Orada öylece dursun da, ara sıra kutusundan çıkarıp okşarım, gibi. Bu da bir seçenek. Ama ne katıyor, ne kaybettiriyor? Besliyor mu çürütüyor mu? Her şeyden önce size ve yaptığınız şeylere saygısı var mı?

ilişkiler üzerine

En Kötüsü Bulduğunu Sanmaktır

Aslında en zoru da bulmak. Bulunca da elinde tutabilmek. Ama tutarken onu zincire bağlamadığından emin olmak. İlle de en büyük beceri, bulmayı başarabilmek. En kötüsü ise bulduğunu sanmak. İnsanlar ile tanklar arasında her zaman bir benzerlik görmüşümdür. Zırhlarının kalın tarafını gösteriyorlar ki çabuk delinemeyecekleri düşünülsün. Bunu zaman gösterir. Zaten pek çoğu yarı yol arkadaşı. Siz siz olun yalvar yakar olmayın. Emek verme zahmetine katlansanız bile bunun bir kumar olduğunu ve kaybetmenin de ihtimal dahilinde olduğunu kabul edin.

Olabilir yahu, karşı taraf her zaman o zahmete değer olmayabilir. Belki onlarca yıl sonra bile yapayalnız kalabilirsiniz. Belki bunu en başından beri hiç hak etmemiştir. Belki hak etmiştir de ömrü yetmemiştir. Trafik kazası, kanser ya da ne bileyim güneş çarpar. O yüzden ille de insanın bizzat kendisini zahmete değer bir kıvama getirmesi gerek. Bir gün hepiniz bir başınıza kalacaksınız, demiyorum. Zaten herkes her zaman bir başını. Bütün arayışları da o yüzden değil mi?

 

Günay Aktürk

Read more

Affetmek, tasmayı sahibine teslim etmektir.

kendini affetmek - günay aktürk

Affetmek Nedir Ne Değildir?

kendini affetmek - günay aktürk

Affetmek, tasmayı sahibine teslim etmektir. Dersin ki: “Artık onun tarafından kontrol edilmeyeceğim!” Yorgunluğun dinginliğidir affetmek. Sırtındaki kamburu kesip atmaktır.

Hayat, elimizdeki bir tek sayfayı benzer cümlelerle doldurmaktan ibaret. Eski yazılanları silerek yeni deneyimler eklemek. Alttaki yazı ne kadar iyi silinirse üzerine yazılanlar o kadar belirgin olur. Yoksa birbirine karışır cümleler! Okuyana da okutana da zulümdür.

Ama bağışlamak yanlış anlaşılıyor. Onunla yeni bir kahve randevusu için sözleşmek değildir bağışlamak. Sırf bağışladın diye konuşmak ve görüşmek zorunda da değilsindir. Aslında onun o bütün yapıp ettiklerine karşı öfkeye, nefrete ya da kedere bulanmadan yapılan bir bağışlamadır bu. Çoğu zaman sandığımız kadar ağır darbeler almamışızdır. Bizleri sinir hastası ederek vücudumuza yüksek tansiyon illetini bulaştıran ana neden, aslında alabildiğine güçlü ‘duygusal‘ tepkilerimizdir. İnsanları kafamızda değerli ve değersiz gruplar halinde kategorileştiren de bu duygusal anlamlar değil midir? Öyleyse insanın acı çektiği zindanı, kendi zihninin zindanlarında aramalı.

Affetmek İyi Mi?

Affetmek nedir diye sorarsanız, tüm bu şeylere karşı yeni bakış açıları getirmektir. Bize iyi gelmeyen kişileri ya da olayları olmadıkları şekilleriyle yorumlamaktan vazgeçmek. Her şeyin belki de göründüğü gibi olduğunun kabulü. Affetmek, pekişmiş bakış açılarının anlamını yitirmesidir.

Affetmek her ne kadar bağları koparmak anlamına gelse de, yine de sıcağı sıcağına olmaz. Bunun için zaman gereklidir.

affetmek psikolojide ne demek

Dün akşam on sekiz yaşlarında iki sevgiliye rast geldim. Yanlarından geçip giderken genç kadının ağlayarak şunları söylediğini duydum: “Her ne kadar sineye çeksem de kırıldım, kırıldım, kırıldım…” Belli ki çocuğun yaptığı hatayı görmezden gelse de, bunun iç dünyasındaki ağırlığını fazla taşıyamamış. Duygusal bağımlılığın yoğun olarak yaşandığı ilk günlerde kırılmak çok kolay, affetmek ise daha zordur. Bir duruşa sahip olandan beklenen budur. Yara tazeyken yaralayana yaralasın diye ikinci bir şans daha verilmez. Akıl da bunu gerektirir ama duyuların bu denli güçlü olması kişide akıl bırakmaz ki. Sıklıkla affeder. Ama bu affediş yalnızca görünüştedir. Kaybetme korkusu, kıskançlık ve öfke gibi duygular tarafından daha da artar köleliği. Unutmayın, faydalı affedişin asıl amacı kamburlarımızdan kurtulmaktı.

Kaşınan yara enfeksiyon kapmış olabilir.” diyor doktorlar. Yaranız kaşınıyor ve acı çekerek hatırlıyorsanız muhtemelen affetmenin zamanı gelmemiştir. İnsan kendi değerini bilmeli. Sevgiliye yüklenen anlamların gerçek olup olmadığı sorgulamalı.

Ah Şu Leyla İle Mecnun Çarpıntısı Yok Mu...

Ama bizde Leyla ile Mecnun kültürü var. Ferhat’ın Şirin için dağları delmesi kutsallaştırılır da, Şirin’in bu aşk için neler yaptığı sorulmaz. Elbette elmanın da bizi sevmesi gerekmez. Ama elmanın ödül olarak kendini sunduğu durumlarda içinin biraz kurtlanmış olması lazım. Yani içine kurt düşürecek bir sevgi olması lazım ortada. Oysa boyuna karşılıksız aşklar yaratıp: “Ne gelirse yardan, razı ol yarandan!” Diyoruz. Derdi görmezden geldikten sonra, ortada affı gerektirecek sorun da olmuyor doğal olarak. Karşılıksız aşkın kutsallığını savunanlardan mısınız? O zaman asla ısırık istemeyeceksiniz elmadan. Karşılıksız aşklar insana kederli duygulanışlar getirir ki özgürlüğün de baş düşmanı sayılır. Neşenin az olduğu kederli ama ilahi bir dervişlik mi hayal ediyorsunuz? Karşılıklı zihinsel beslenmelerle büyüyen bir ilişki yerine istediğiniz bu mu?

Yavaştan toparlanalım. Aklıma şimdi kurduğum bir benzetme geldi ki söylemeden bitirmek istemem. Affetmek, elektrik gidip geldiğinde masadaki son lokmayı kimin çaldığını artık umursamamaktır. “Senden beklenir.” dersiniz umudunuz kırılarak. Doygunluk ve bıkkınlık iç içedir burada. Artık laf sokma zahmetine bile katlanamadan Nazım’ın: “Artık sen de de herkes gibisin!” dizeleri şimdi daha iyi anlaşılır.

affetmek nedir - günay aktürk

Allah Değil Affetmez O!

Bir de şunu söyleyenler var: “Çocuk değilim ağlamam, Allah değilim affetmem.” Vay canına! Bu sözün -farkında bile olmadan- Tanrıdan daha üstün olduğunu ima eden bir kibirden söylendiğini düşünmüşümdür hep. “O affeder ama ben affetmem! Benim çizgilerim daha keskindir.” Affetmeyen insanlar zayıf insanlardır zira duygularının tahakkümü altında bocalayıp dururlar. Bakmayın bağışlamıyorum dediklerine. Kapı bir kez aralanmaya görsün, kölemiz isyankar beddualarını o anda geri çeker.

Affetmek de affedememek de olayları yorumlama biçimimizdir. Kaybetmekten korkmamaktır affetmek. Daha doğrusu ortada kaybetmeye değer bir şey görememektir. Kıskanmamaktır. Belki de ondan sağlıklı çocuklar doğuramayacağını içten içe kabul etmektir.

 

Günay Aktürk

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
umudun çocuğu - günay aktürk
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
Read more