Ver Mehteri – Günay Aktürk

Ver Mehteri şiirinin her kıtasını alegorik sahnelerle betimleyen, çok katmanlı Bosch tarzı karanlık ve hicivsel illüstrasyon

Ver Mehteri Şiiri

Ver Mehteri, bendeniz Günay Aktürk’ün alaycı, sert ve taşlayıcı diliyle cinsellik, iktidar, cehalet ve yozlaşma arasındaki ilişkiyi hedef alan bir dörtlükler şiiridir. İlk bakışta müstehcen görünen bu metin, aslında bedene tapınan uygarlığın ahlaki ve düşünsel çöküşünü hicveder.

Şair: Günay Aktürk
Kategori: Az Erotik – Çok Müstehcen Şiirler
Şiir Fon Müziği: Love in Mexico – Carmen María & Edu Espinal

Şairin Özel Notu

Bu şiir ilk bakışta penisi ve onun marifetlerini övüyor gibi görünse de insanda tebessüm yaratıyor olmasının tek nedeni, yapısı itibariyle, üreme aygıtının buna müsait olmasıdır. Ama sizlerin bunu alayla karışık bir aşağılama şeklinde algılamanız yerinde olur. Bununla birlikte kendisini (penisi) tastamam reddetmiyoruz da. Bir Çin Atasözü şöyle der: “Hayatta üç şey güzeldir; et yemek, ete binmek, etin içine et koymak!

Boş bir kafa şeytanın çalışma odasıdır!” demiş Platon. Amacımız, insanlara bu cinsel aygıtla tam olarak ne yapacaklarını öğretmek değildir. Ama onu kullanırken daha özverili olmalarını; onunla Hitler tarzı küçük bıcırıklar yaratmamalarını ya da ona refakat ederken bir Karındeşen Jack’e dönüşmemelerini isteyebiliriz.

Ver Mehteri şiirinin her kıtasını alegorik sahnelerle betimleyen, çok katmanlı Bosch tarzı karanlık ve hicivsel illüstrasyon

Erkek çocuklarımızı eril dünyanın rezil sapkınlarına dönüştürmemek bizim elimizde. Bu durum kız çocuklarımız için de geçerli. Bunu cinsiyet gözetmeden ele almalıyız. Sadede penise ya da vajinaya tapan ve tüm yaşamını buna göre uyarlayan bir uygarlık sonunda sakat çocuklar doğurmaktan öteye gidemeyecek gibi görünüyor! Lakin bu sakatlık daha çok kafada başgösterecektir.

Elbette kaslı vücudunuz ve iri kalçanızla övünebilirsiniz. Bunda bir beis yoktur. Ama dünyanın içinde çırpındığımız bu bataklıkla sadece ilkel araç gereçlerinizle savaşamazsınız. Dünyanın hiçbir yerinde çalınan emeğe karşı penis ya da vajinasıyla mücadele vermiş ve kazanmış bir halk yoktur.

Savaşmayıp da sevişirsek daha mutlu bir toplum olabiliriz, diye düşünebilirsiniz. Mutlaka öyledir. En nihayetinde cinsellik mutluluk getirir. Ama cehalet de yapıyor bunu. Üstelik bilim ve felsefe olmadan gelen mutluluk sadece cinselliği sömürmeye yaryor. Sonrası aldatma, taciz, tecavüz ve şiddet…

Not: Kullanım kılavuzu için evinize bir kütüphane kurunuz.

Günay Aktürk

Ver Mehteri Şiiri Sözleri

Ey yarenler yarenler
Malı arşa değenler
Kerhaneye yollansın
Sevmeden kalp verenler

İnsan var yaşamalık
İnsan var döşemelik
Bize düştü bir kenef
Tam sıçıp işemelik

Tüm kasıklar dolunca
Yatar boylu boyunca
İrisinden el çeker
Dirisini bulunca

Anca boşa sevinsin
Bozulmamış kâsesi
Hak yolunu neylesin
Bok yolunda gayesi

Gel gelelim şu bizim
Çükümüz de çük vallah
Şükür olsun derdimiz
Çükten başka yok vallah

Dikilir direk gibi
Sanki çok gerek gibi
Mantar boyu devrile
Sokar engerek gibi

İsteyene ver bunu
Melül melül bakıtma
Köy çeşmesi değil bu
Dakka başı akıtma

Çok adamı harcadı
Her cisme uyar bu
Vallah şeytan icadı
Kızak gibi kayar bu

Ver mehteri mehterci
Yolumuz uzun bizim
Böyle bozuk nefisle
Sonumuz hazin bizim

Günay Aktürk
13.05.2017

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Genç Erkeklere Tavsiyeler

Genç erkeklere tavsiyeler temasını anlatan sahne; Konur Sokak’ta beş genç erkeğin ilişki üzerine konuşurken, yaşça büyük bir adamın şaşkınlık ve tepkiyle dinlediği an.

Sevmenin Adamcası ya da Kadıncası Yoktur

Gençler sevmesini bilmezler efendim. Sevdikleri doğrudur ama yöntemleri hatalıdır. Erkek, kadını elimde tutayım derken o kadar sıkar ki sonunda canını çıkarır. Genç kadının duygusallığı ise kaldırma kuvvetinden yoksun bir göle benzer, önce kendi batar içinde. Genç Erkeklere Tavsiyeler sonraki iş. Önce şunu belirtmeli: Ne suçu var çocukların? Kimse öğretmiyor ki onlara. “Yaşın geçiyor evladım, hayırlısıyla bir an önce baş göz edelim seni.” diyorlar. Bırakın evde kalsınlar daha iyi. Mühim fısıltıları yaymadan yurt yuva sahibi etmek boşanma sebebi.

Sevmeyi bilmezler bilmesine ya, zamanında biz de sağamadık o sütü. Sonunda ne oldu? Keçinin memeleridir diyerek tuttuğumuz şeye de bir bakın! Sonunda iş, yaşın kemale ermesine kalıyor. Erdin erdin! Eremedin, elinde kova, süt pazarında bir keçi avcısı olur çıkarsın! Şahsen yaşın kemale ermesine de biraz laf atmalı. Bunca kötülüğün müsebbibi gençler midir yoksa yaşları kemal mertebesinde saygı dilenen zavallı muhteremler mi? Demek ki evliyalık yaşta değilmiş!

Amacım Öğüt Vermek Değildi!

Geçen günlerde denk geldiğim bir karşılaşmayı anlatayım. Köşede oturmuş ufaktan demleniyordum. Ankara’yı bilenler bilir. Konur sokağın oralar. Sokak kalabalık, ben ayyaşların bankı sayılan kaldırımda kendime misafir. Sol yanımda beş tane liseli genç, hoş beş ediyorlar. Şahsım ise tam bir kulakçık! Gençlere kulak kabartmayı severim, diri duyguların daimi müdavimleridir bendeki kulaklar. Konu basittir ama oldukça mühimdir. Baktım ki bir zamanlar benim de geçtiğim yolları süpürüyorlar… Şöyle bir konuşma dönüyor:

Geçen gün Efe ile konuştum. Ela’ya mesaj atmış. Demiş ki ben senden hoşlanıyordum. Ama Volkan ile çıktığını duyunca senden vazgeçtim. Bir ay sonra ayrıldı dediler. içimdeki sevgi yeniden alevlendi. Sonra Erhan ile çıktığını duyunca senden yine vazgeçtim.”

Genç erkeklere tavsiyeler temasını yansıtan sahne; Ankara Konur Sokak’ta bir adamın, genç erkeklerin sevme üzerine yaptığı konuşmayı dinlediği alegorik anlatım.

Kendimi ne kadar kaptırmışsam çocuk konuşurken heyecanla ona baktığımı bile fark etmemişim. Normalde böyle yapmam. Ama ne yapayım, hikaye orijinal. Sonra sustu ve bana baktı. Diğer çocuklara dönünce onların da bana bakarak güldüklerini fark ettim. “Ee” dedim “sonra ne olmuş? Anlat canım merak ettim.” Konu basitti ama meseledeki bu saf ciddiyete ancak Sabahattin Ali hikâyelerinde denk gelirdiniz. “Ne olsun ağabey” dedi “Hâlâ Erhan ile çıkıyormuş.” Bak sen şu zilliye!

30'luk Ağabeyden Tavsiyeler

Gençlere nasihat vermekten nefret ederim. Bu kimsenin hoşuna gitmez. Hayatı başkalarından daha iyi yaşadığını iddia eden asalaklardan hiç olmadım zira hayatın öyle orta yollu bir reçetesi yok. Bakın, benden en az yirmi yaş küçük olan bu çocuklar beni nasıl hayrete düşürdüler. Ama konu bireysel olmaktan çok toplumsaldı. İlle de açacaksın o mendebur ağzını…

Genç erkeklere tavsiyeler temasını anlatan sahne; Konur Sokak’ta beş genç erkeğin ilişki üzerine konuşurken, yaşça büyük bir adamın şaşkınlık ve tepkiyle dinlediği an.

“Arkadaşın kendini yanlış ifade etmiş. Sanmayın ki öğüt vereceğim çocuklar. Ben kendi kendime konuşayım da varın siz kitap okuduğumu düşünün. Ama hayır, yanlış söylemiş.”

“Neden ağabey?”

“Sence karşı taraf ne düşündü? İki kez vazgeçmiş. Bir kez daha vazgeçmesi an meselesi. Adeta tetikte bekliyor. Bana hiç güven vermedi.”

İyi ama sevgilisi varmış ağabey, ne yapabilirdi ki?”

Adam gibi sevmek kavramını sorgulayan alegorik sahne; sevmenin cinsiyetle değil insani bir bilinçle mümkün olduğunu anlatan sembolik anlatım.

Arkadaşın vazgeçmiş ama o ilişkiye saygı duyduğu için değil. Sadece umudu kırılmış. Ama tetikte beklemenin başka yolları da var. Mesela şöyle diyebilirdi: “Ben seni diğer tüm insanlardan bağımsız seviyorum. Hatta seni, sana rağmen seviyorum.

“Ooo güzel söyledin ağabey!”

Acı bir tebessüm suratımda…

“Ama ne yazık ki hayat güzel sözlerle yaşanamayacak kadar ağır! Sizin yaşlarınızdayken işi bilen biri tarafından yönlendirilmezseniz, kendi kendinize öğrenirsiniz sevme işini. Ya da zararlı bir aşığa dönüşürsünüz. Bakın ne diyeceğim…”

Genç Erkekler Sevmeyi Nasıl Öğrenmeli?

“Adam gibi sevmek, diye bir söz vardır. Ama hatalı bir sözdür bu. Bir kadın katiline de sorsanız o da adam gibi sevmiştir. İşte bu yüzden hatalıdır. Çünkü sevmenin adamcası ya da kadıncası yoktur. Sevmek sevmektir. Mühim olan da insanca sevmektir. “İnsanca sevmek!” Bakın, kulağa ne basit geliyor değil mi? Bir çırpıda söyleyiverdim. “İnsanca sevmekten kolayı mı var, biz de insanca seviyoruz.” dersin. Ama zordur. Belki de bu kadar basit söylendiği için zordur. Üstelik o kadar çok tekrarlandı ki sonunda anlamını kaybetti. Bunu unutmayın. İnsanca sevmek, belki de dünyanın en zor işlerinden biridir.”

Ne yaşadın sen ağabey! Bu söz kendime idi. Çocuklar derin düşünüyor.

Evet, amacım asla öğüt vermek değildi. Zaten amaç bu olsaydı pek işe yaramazdı da. “Değişim dışarıdan değil içeriden gelir.” derler. Gerçekten öyle midir? Cengizhan mı söylemişti yoksa bir Hint atasözü müydü ne, hiç unutmam: “Çocuklarınızı altı yaşına kadar bana verin, altmış yaşına kadar sizin olsun!” Çocukluk ve gençlik dönemi zihnin en azılı dönemleri sayılır. Doğrunun ve yanlışın oturmaya başladığı dönemler. Bu bilindiği için henüz çocuk yaşta din öğretiliyor ya çocuklara. Bilim, sanat ve felsefe bu yüzden yasaklanıyor ya. Zaten toplum bugün o tava geldiği için avazı çıktığı kadar vaazı verilebiliyor ya kadın düşmanlığının!

İnsanca sevmek kavramını anlatan alegorik sahne; fırtınalı denizde tek başına kürek çeken bir adam ve sevginin ağırlığını temsil eden hayali kadın figürü.

Hayır, amacım öğüt vermek değildi. Ama şu sözlere dikkat edin: “Sevmenin adamcası ya da kadıncası yoktur.” “Bir kadın katiline de sorsanız o da adam gibi sevmiştir.” “En zoru insanca sevmektir.” İşte akılda kalacak olan bunlardır. Yani hafızaya kazanacak olan. Genç bir erkek bunları asla unutmaz. Beyin her şeyi depolar ve bazen en asil olanların peşinden gider. Asil adamlar yetiştirmek istiyorsanız çocukları asilce yetiştirmelisiniz. Muhtemelen bu da bir öğüt değildi!

Genç erkek kardeşlerime bir şair kafasıyla söyleyeceğim şey şudur: Sevmek ve değer vermek bizim seçimimizdir. Karşı tarafı pek alakadar etmez. Bu yüzden de karşılık vermedikleri için onları suçlayamayız. Çünkü Kuran da kurgulayan da bizleriz. “O halde sevmeseydin!” derlerse hakları vardır. Çünkü ortaklaşa verilmiş bir karar değildir ki. Öyle bile olsa şunu anlayın kardeşlerim. Beraberce yaşadığınız aşk olabildiğince hararetli bile olsa, eninde sonunda sonu gelir. Hiçbir şey sonsuza kadar aynı kalıpta sürüp gitmez. Bozulur ve şekli değişir. Bilimseldir de. Termodinamiğin ikinci yasasıdır. Bunu unutmayın.

Son sözler… Sevmek karşı tarafın kendini özel hissetmesini sağlayabilir. Bazen de küstahlaştırır. İnsan doğasıdır, büyüklük gösterin. Ama en kıymetlisi bu değildir. En kıymetlisi sevilmektir kardeşlerim. Özel olan budur. Harcanan emeğin karşılık bulmasıdır. Siz siz olun, sevilmediğiniz bir kalbin peşinden gitmeye kalkmayın. Zira kendinize neyi reva görürseniz, karşılığında alacağınız da odur…

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Günay Aktürk Kitaplığı

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
umudun çocuğu - günay aktürk
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
Read more

Günay Aktürk Youtube Şiir Kanalı Fragmanı

Günay Aktürk youtube Şiir Kanalı Fragmanı

Neyzen Tevfik'ten Nazım Hikmet'e

Günay Aktürk kimdir? Edebiyat alanında “Şiir” “Roman” “Öykü” ve “Deneme” yazarlığının dışında yaklaşık iki yıldır şiir seslendiriyorum. Elbette bunun evveliyatı 2005 yıllarına kadar dayanıyor. “Neyzen Tevfik“, “Nazım Hikmet“, “Can Yücel“, “Ömer Hayyam“, “Cemal Süreya” ve “Özdemir Asaf” bunlardan birkaçı. Bunun dışında dünya Edebiyatı serimiz de var.

* Şiir, roman ve deneme demiştik. İlk kitabım 2004 yılında öldürülen bütün çocuklar adına Berkin Elvan’a adadığım “Umudun Çocuğu” adlı şiir kitabımdır: ▶ https://bit.ly/umuduncocugu

* İkinci kitabım ise, üzerinde üç sene emek harcadığım “Sanrılar” adlı romanımdır. Doğrusu bu kitap beklediğimin de üzerinde bir potansiyele ulaştı. Bir ara yuva bile yıkacaktı, desem abartmış olmam. Kitap: “Aşk Nedir?” diye sorarken, daha da derinde “insan neden aldatır?” sorusuna bir yanıt arıyor. Bulabildi mi yoksa bulamadı mı, orası okurun kararı: ▶ https://bit.ly/sanrilarr

* Son kitabım ise 2020 çıkışlı “İnsan İnsanın Geleceğidir” adlı deneme kitabı. Aslında o kitap ileride çıkartmayı planladığım “düşünen Madde” kitabının ön çalışmasıydı. Ne demiştik? “Akılda filizlenen fikir asla toprağa düşmeyecek!” ▶ https://bit.ly/gnykitap

Evet! Aslında bütün bu yapıp ettiklerim arka bahçeye bir nefeslik gül tarlası! Öyle, nefes almak için. Daha doğrusu nefes almaya değer bir sebebimiz olsun diye. Edebi kişiliğimden de öte sıkı bir okur olduğumu düşünürüm. Zaten bütün bunlar hep o yüzden başlamadı mı! Önce düş vardı ve felsefe ondan sonra geldi. Bugün bu satırları yazdığım mekanın hem yatak odası, hem de kitaplarla dolu bir kütüphane olması tesadüf değil…

Okumak, yazmak ve düşünmek bize kaldı. Bahçıvanlık gibi: Bahçeye dadanan zehirli otlardan haber vermek. Sizin payınıza da var bir şeyler. Birbirimizin omuzları üzerinde yükseleceğiz. Bir gün mutlaka…

Bilgi ve şiir ile kalın…

Read more

Paulo Coelho Simyacı KİTAPTAN ALINTILAR

kitaptan alıntılar - Paulo Coelho - Simyacı

Kitaptan Alıntılar

Sesli Kitap : Simyacı
Yazar: Paulo Coelho
Yorum : Günay Aktürk

Dünya Edebiyatı serisinin 65. videosu. Bu defa Brezilyalı roman ve söz yazarı. Paulo Coelho ve Simyacı kitabından alıntılar. Yorum: Günay Aktürk | Dinle ve dinlettir.

Simyacı - Seçme Alıntılar

  • “Kötülük” dedi Simyacı, “insanın ağzından giren şeyde değildir. Kötülük oradan çıkandadır.”
  • İnsan sevdiği için sever. Aşkın hiçbir gerekçesi yoktur.
  • – Öyleyse neden yüreğimi dinlemek zorundayım?
    – Çünkü onu susturmayı başaramazsın.
  • Hissedilen her şeye cümle kurulamıyor. Yüreğin neredeyse hazinen de oradadır.
  • Düşümü gerçekleştirmekten korkuyorum. Çünkü o zaman yaşamak için bir sebebim olmayacak.
  • Değeri bilinmeyen her lütuf felakete dönüşüyor. Artık hayattan hiçbir şey beklemiyorum.
  • Her şeyi basitleştirmek gibi bir saplantımız var. Basit şeyler en olağanüstü şeylerdir ve yalnızca bilginler anlayabilirler bunları.
  • İster hayatımız, ister ekin tarlalarımız olsun, sahip olduğumuz şeyleri yitirmekten korkarız.
  • Her zaman aynı insanları görürsek onları yaşamımızın bir parçası olarak sayarız. Yaşamımızın bir parçası saydıkça da onlar bizim yaşamımızı değiştirmeye kalkışırlar. Bizi görmek istedikleri gibi değilsek hoşnut olmazlar, canları sıkılır. Çünkü efendim, herkes bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine bildiğine inanır.
  • Arkanda bıraktığın şeyleri düşünme! Çünkü ben ne geçmişte, ne de gelecekte yaşıyorum. Benim yalnızca şimdim var ve beni sadece o ilgilendirir.
  • Ben de herkes gibiyim. Dünya gerçeklerine oldukları gibi değil de olmalarını istediğim gibi bakıyorum.
  • Yakında adımı unutacak…

 

SİMYACI – Paulo Coelho

Read more

Bunca Zahmete Değer Misiniz?

ilişkiler üzerine

Zahmet Bile Artık Manasını Kaybetti

zahmete değer misiniz - günay aktürk

Makalemize Marcel Proust‘un “Guermantes Tarafı” adlı kitabından bir alıntıyla başlayacağım: “Aslında” diyor “Zahmete değeceğinden emin olsak, zamanımızı bir insana harcamayı tercih ederdik. Bütün mesele budur; siz kendinizi biraz tanıyorsunuzdur herhalde. Zahmete değer misiniz, değmez misiniz?

Geçenlerde genç bir kadına bir erkekte aradığı şeyin ne olduğunu sordular. Göbekli olmasını istiyormuş. Soran taraf cevabı ciddiye alıp sebebini sorunca: “Göbeğiyle oynardım!” yanıtını aldı. Soruyu soranın yaşı da gençti. O da muhtemelen ele avuca çabuk gelsin diye çıtı pıtı bir şeyler olmasını arzular.

Bu düz mantık tüm hayvanların ortak yasalarından biridir. Zevkli duygulanışları artırdığı için, bakir aklın en becerikli eylemlerinin başında gelir. O bedende başka bir meziyet aramıyorsa elbette zahmetine katlanacak. Hatta bunu bir rutine çevirerek kendini bir nevi “zahmet” makinesine bile çevirebilir.

Bu tip insanlarla sıklıkla karşılaşırsınız. Sosyal medyada çok etkileyici gördükleri kadınlara evlilik teklif edenler bile var. Zahmet bile artık manasını kaybetti. “Her topal satıcının bir kör alıcısı bulunur.” sözü boşuna mı atasözüne dönüştü?

Siz Zahmete Değer Misiniz?

Siz zahmete değer misiniz? Madem herkes kendinden mesul, o halde ayna görevi göreyim size. Sizi bilmem ama benim kirpi dikenlerim var. Bir ara manik depresif (bipolar bozukluğu) olduğumdan bile şüphelenmiştim. Bakın bu durum bayağı tanıdık gelecek size. Bir an için coşkulu bir keyifle projeler üretirken, beş dakika sonra inanılmaz bir karamsarlık durumu. Bir ara bu vaziyeti yazmıştım. Sizlerle de paylaşmak isterim: “İki tane aklım var benim. Biri arada bir alıp başını gidiyor böyle. Ne zaman geride kalan gidenin koltuğuna gözünü dikse, işte hep böyle aklımı kaçırıyorum ben!

Böyle bir insana emek verilir mi hiç? Onunla uğraşmak oldukça yorucudur. Zahmete bile değmez. İnsan ister ki bir verip on alsın. Ama üçe bile razıyken elindekinden de oluyorsun. Gün içinde çok fazla insanla iletişim kurduğum için ülkedeki ruh hastalarının sayısının epeyce fazla olduğunu biliyorum. O yüzden hoşlandığınız kişiye yaklaşırken on defa düşünün derim.

zahmete girmek

Hadi Seni Evine Bırakayım

İnsanlara kriterleri soruluyor. Bir başkasına katacağı bir dizi değerleri olmayan kişilerin kriterleri olur mu bilmem. Ya da kişiliği zengin olan taraf sizsinizdir de, karşı tarafta derin bir karadelik vardır. Zihninizi parçalara ayırmaya başladığı zaman yavaş yavaş siz olmaktan çıkarsınız.

Kendimize kırmızı çizgiler belirleyebilmek için önce kendimizi tanımamız gerek. Belki şunlar sorulabilir: “Ben kimim? Kendimden başka birilerine faydam dokunuyor mu? Kendi varlığımı başka nesneler üzerinden mi çoğaltıyorum yoksa salt kendimle kalarak kısırlaştırıyor muyum kendimi? Bir başkasına ihtiyaç duymamdaki amaç nedir? Sadece tensel açlık mı yoksa duygusal açlığı zihinsel doyuma da ulaştırabilmek mi? Yakın bir arkadaştan beklenen şeyleri sevgilide de görebilmek! Sonu cinselliğe bağlanmayan bir gece yemeği mesela. “Hadi seni evine bırakayım.” demek gibi… Bu sayede beraberliğin ana çerçevesi daha da netleşmiş olur.

ilişkilerde uyum

Bugünün ilişkilerinde “taraflar arası uyum” dert edilen en son şey. Bunu kafaya takmıyoruz bile. İlişkilerimiz, yatak odasına misafir takımı almak gibi eksik ve savruk bir algı tarafından yönetiliyor.

Ama evet, her ilişkide bir çıkar vardır. İnsan üçe katlayacağından emin olmadığında altına bile yatırım yapmaz. Belki siz koleksiyoncuları seviyorsunuzdur. Orada öylece dursun da, ara sıra kutusundan çıkarıp okşarım, gibi. Bu da bir seçenek. Ama ne katıyor, ne kaybettiriyor? Besliyor mu çürütüyor mu? Her şeyden önce size ve yaptığınız şeylere saygısı var mı?

ilişkiler üzerine

En Kötüsü Bulduğunu Sanmaktır

Aslında en zoru da bulmak. Bulunca da elinde tutabilmek. Ama tutarken onu zincire bağlamadığından emin olmak. İlle de en büyük beceri, bulmayı başarabilmek. En kötüsü ise bulduğunu sanmak. İnsanlar ile tanklar arasında her zaman bir benzerlik görmüşümdür. Zırhlarının kalın tarafını gösteriyorlar ki çabuk delinemeyecekleri düşünülsün. Bunu zaman gösterir. Zaten pek çoğu yarı yol arkadaşı. Siz siz olun yalvar yakar olmayın. Emek verme zahmetine katlansanız bile bunun bir kumar olduğunu ve kaybetmenin de ihtimal dahilinde olduğunu kabul edin.

Olabilir yahu, karşı taraf her zaman o zahmete değer olmayabilir. Belki onlarca yıl sonra bile yapayalnız kalabilirsiniz. Belki bunu en başından beri hiç hak etmemiştir. Belki hak etmiştir de ömrü yetmemiştir. Trafik kazası, kanser ya da ne bileyim güneş çarpar. O yüzden ille de insanın bizzat kendisini zahmete değer bir kıvama getirmesi gerek. Bir gün hepiniz bir başınıza kalacaksınız, demiyorum. Zaten herkes her zaman bir başını. Bütün arayışları da o yüzden değil mi?

 

Günay Aktürk

Read more

Abdurrahim Karakoç – Anadolu Sevgisi (Şiir Dinle)

abdurrahim karakoç

Anadolu Şiiri

Şair : Abdurrahim Karakoç
Şiir : Anadolu Sevgisi
Yorum : Günay Aktürk

En güzel şiirler serisine bir yenisi daha. Bu kez Abdurrahim Karakoç ve Anadolu Sevgisi adlı şiiri. Sözleri aşağıdaki gibidir. Yorum: Günay Aktürk | Dinle ve dinlettir.

Anadolu Sevgisi - Sözleri

Sen bizim dağları bilmezsin gülüm,
Hele boz dumanlar çekilsin de gör.
Her haftası bayram, her günü düğün,
Hele yaylalara çıkılsın da gör.

Bilmezsin ovalar nasıldır bizde;
Kağnılar yollarda, yoncalar dizde…
Saydıklarım damla değil denizde,
Hele bir ekinler ekilsin de gör.

Görmedin sen bizim mavi suları,
Karlar eriyince kırar yuları…
Köpük olur beyaz, sel olur sarı;
Hele taştan taşa dökülsün de gör.

Sen bizim köyleri görmedin ki hiç,
Yolları toz, çamur, evleri kerpiç.
O kirli kabukta, o en temiz iç;
Hele bir yakından bakılsın da gör.

Anlamaz, bilmezsin sen bizim halkı,
Sevgiyi bulasın, yakına gel ki…
Kalıplar gerçeği göstermez belki
Gönül perdeleri sökülsün de gör.

Abdurrahim Karakoç

Günay Aktürk Kitapları

umudun çocuğu - günay aktürk
Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
Read more

Affetmek, tasmayı sahibine teslim etmektir.

kendini affetmek - günay aktürk

Affetmek Nedir Ne Değildir?

kendini affetmek - günay aktürk

Affetmek, tasmayı sahibine teslim etmektir. Dersin ki: “Artık onun tarafından kontrol edilmeyeceğim!” Yorgunluğun dinginliğidir affetmek. Sırtındaki kamburu kesip atmaktır.

Hayat, elimizdeki bir tek sayfayı benzer cümlelerle doldurmaktan ibaret. Eski yazılanları silerek yeni deneyimler eklemek. Alttaki yazı ne kadar iyi silinirse üzerine yazılanlar o kadar belirgin olur. Yoksa birbirine karışır cümleler! Okuyana da okutana da zulümdür.

Ama bağışlamak yanlış anlaşılıyor. Onunla yeni bir kahve randevusu için sözleşmek değildir bağışlamak. Sırf bağışladın diye konuşmak ve görüşmek zorunda da değilsindir. Aslında onun o bütün yapıp ettiklerine karşı öfkeye, nefrete ya da kedere bulanmadan yapılan bir bağışlamadır bu. Çoğu zaman sandığımız kadar ağır darbeler almamışızdır. Bizleri sinir hastası ederek vücudumuza yüksek tansiyon illetini bulaştıran ana neden, aslında alabildiğine güçlü ‘duygusal‘ tepkilerimizdir. İnsanları kafamızda değerli ve değersiz gruplar halinde kategorileştiren de bu duygusal anlamlar değil midir? Öyleyse insanın acı çektiği zindanı, kendi zihninin zindanlarında aramalı.

Affetmek İyi Mi?

Affetmek nedir diye sorarsanız, tüm bu şeylere karşı yeni bakış açıları getirmektir. Bize iyi gelmeyen kişileri ya da olayları olmadıkları şekilleriyle yorumlamaktan vazgeçmek. Her şeyin belki de göründüğü gibi olduğunun kabulü. Affetmek, pekişmiş bakış açılarının anlamını yitirmesidir.

Affetmek her ne kadar bağları koparmak anlamına gelse de, yine de sıcağı sıcağına olmaz. Bunun için zaman gereklidir.

affetmek psikolojide ne demek

Dün akşam on sekiz yaşlarında iki sevgiliye rast geldim. Yanlarından geçip giderken genç kadının ağlayarak şunları söylediğini duydum: “Her ne kadar sineye çeksem de kırıldım, kırıldım, kırıldım…” Belli ki çocuğun yaptığı hatayı görmezden gelse de, bunun iç dünyasındaki ağırlığını fazla taşıyamamış. Duygusal bağımlılığın yoğun olarak yaşandığı ilk günlerde kırılmak çok kolay, affetmek ise daha zordur. Bir duruşa sahip olandan beklenen budur. Yara tazeyken yaralayana yaralasın diye ikinci bir şans daha verilmez. Akıl da bunu gerektirir ama duyuların bu denli güçlü olması kişide akıl bırakmaz ki. Sıklıkla affeder. Ama bu affediş yalnızca görünüştedir. Kaybetme korkusu, kıskançlık ve öfke gibi duygular tarafından daha da artar köleliği. Unutmayın, faydalı affedişin asıl amacı kamburlarımızdan kurtulmaktı.

Kaşınan yara enfeksiyon kapmış olabilir.” diyor doktorlar. Yaranız kaşınıyor ve acı çekerek hatırlıyorsanız muhtemelen affetmenin zamanı gelmemiştir. İnsan kendi değerini bilmeli. Sevgiliye yüklenen anlamların gerçek olup olmadığı sorgulamalı.

Ah Şu Leyla İle Mecnun Çarpıntısı Yok Mu...

Ama bizde Leyla ile Mecnun kültürü var. Ferhat’ın Şirin için dağları delmesi kutsallaştırılır da, Şirin’in bu aşk için neler yaptığı sorulmaz. Elbette elmanın da bizi sevmesi gerekmez. Ama elmanın ödül olarak kendini sunduğu durumlarda içinin biraz kurtlanmış olması lazım. Yani içine kurt düşürecek bir sevgi olması lazım ortada. Oysa boyuna karşılıksız aşklar yaratıp: “Ne gelirse yardan, razı ol yarandan!” Diyoruz. Derdi görmezden geldikten sonra, ortada affı gerektirecek sorun da olmuyor doğal olarak. Karşılıksız aşkın kutsallığını savunanlardan mısınız? O zaman asla ısırık istemeyeceksiniz elmadan. Karşılıksız aşklar insana kederli duygulanışlar getirir ki özgürlüğün de baş düşmanı sayılır. Neşenin az olduğu kederli ama ilahi bir dervişlik mi hayal ediyorsunuz? Karşılıklı zihinsel beslenmelerle büyüyen bir ilişki yerine istediğiniz bu mu?

Yavaştan toparlanalım. Aklıma şimdi kurduğum bir benzetme geldi ki söylemeden bitirmek istemem. Affetmek, elektrik gidip geldiğinde masadaki son lokmayı kimin çaldığını artık umursamamaktır. “Senden beklenir.” dersiniz umudunuz kırılarak. Doygunluk ve bıkkınlık iç içedir burada. Artık laf sokma zahmetine bile katlanamadan Nazım’ın: “Artık sen de de herkes gibisin!” dizeleri şimdi daha iyi anlaşılır.

affetmek nedir - günay aktürk

Allah Değil Affetmez O!

Bir de şunu söyleyenler var: “Çocuk değilim ağlamam, Allah değilim affetmem.” Vay canına! Bu sözün -farkında bile olmadan- Tanrıdan daha üstün olduğunu ima eden bir kibirden söylendiğini düşünmüşümdür hep. “O affeder ama ben affetmem! Benim çizgilerim daha keskindir.” Affetmeyen insanlar zayıf insanlardır zira duygularının tahakkümü altında bocalayıp dururlar. Bakmayın bağışlamıyorum dediklerine. Kapı bir kez aralanmaya görsün, kölemiz isyankar beddualarını o anda geri çeker.

Affetmek de affedememek de olayları yorumlama biçimimizdir. Kaybetmekten korkmamaktır affetmek. Daha doğrusu ortada kaybetmeye değer bir şey görememektir. Kıskanmamaktır. Belki de ondan sağlıklı çocuklar doğuramayacağını içten içe kabul etmektir.

 

Günay Aktürk

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
umudun çocuğu - günay aktürk
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
Read more

İncitme Şiiri – Abdurrahim Karakoç

İncitme Şiiri’ni simgeleyen, kırmamaya ve incitmemeye dair hüzünlü ve sade bir sahne

İncitme Abdurrahim Karakoç | Günay Aktürk Yorumuyla

İncitme Şiiri Abdurrahim Karakoç’un en bilinen şiirlerinden biridir. Bu sayfada Abdurrahim Karakoç’un “İncitme” adlı şiirinin tam metni yer almakta; şiir, Günay Aktürk tarafından yorumlanarak seslendirilmiştir.

İncitme Şiiri – Abdurrahim Karakoç (Metin)

Gölgesinde otur ama
Yaprak senden incinmesin.
Temizlen de gir mezara
Toprak senden incinmesin.

Yollar uzun, yollar ince.
Yol kısalır aşk gelince.
Yat kurban ol İsmailce
Bıçak senden incinmesin.

Burdayım de ararlarsa.
Doğru söyle sorarlarsa.
Tabutuna sararlarsa,
Bayrak senden incinmesin.

İncitme Şiiri’ni simgeleyen, kırmamaya ve incitmemeye dair hüzünlü ve sade bir sahne

İl göçsün göçtüğün vakit.
Yol yansın geçtiğin vakit.
Suyundan içtiğin vakit,
Kaynak senden incinmesin.

Toz konmasın sakın sana.
Hakkı geçer halkın sana.
Gücenmesin yakın sana,
Uzak senden incinmesin.

(Yasaklı Rüyalar)

Abdurrahim Karakoç

Read more

Kime Sorsan Herkes Peygambergillerden

firavunun soyu - günay aktürk

Firavunun Soyu Ya Da Soylu Firavunlar!

firavunun soyu - günay aktürk

Kimse kendi soyunu firavuna dayandırmıyor. Kime sorsan herkes peygambergillerden. Eğer soyları kurumuş bir dere yatağını andırıyor ve hiç de gelecek vaat etmiyorsa, o zaman şehre bakarlar. Zira yazıda yabanda kalmış ve kabri henüz ziyaret akınına uğramamış birkaç yatır bulunur. Eğer onlar da çoktan ata diye sahiplenilmişse, o zaman şehrin bizzat kendisi yatırlaştırılır. Evliyalar şehri diye anılan kentleri hatırlayın. Öyle ya, şehrin ulu kimyası onun da özüne kutsal bir ululuk bulaştırmıştır!

Bütün bunlar kuşkusuz evliya aşkından değil. Tapılası olup saygın görünmek. Bu sayede en boktan sözünüz bile dinlenir. Bir de bakmışsınız kitlelere hitap ediyorsunuz. Ben de bir zamanlar Bektaşi Veli’nin soyundan gelmiş olmayı arzulardım. Hiç değilse Horasan’dan göçmüş olsaydık. Ama bugün bunların hiçbir önemi yok.

saygın görünmek - günay Aktürk

Saygın görünmek için ille de peygamber soyundan gelmeniz şart değil. Pandeminin ilk aylarında bir sabah metroya doğru yürürken tuhaf bir tartışmaya şahit oldum. Birkaç kişi maske takmadığı için genç bir adamla tartışıyordu. Genç adam elini cebine götürüp telefonunu çıkarttı. Bunu yaparken kendinden emin ve biraz da ahmakça görünüyordu. Sonra Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ile çekilmiş bir fotoğrafını gösterip yeğeni olduğunu söyledi.

Virüsün başkanla ne alakası vardı? Bay Korona’nın, başkanın yeğenine dokunmayacağını mı anlatmak istemişti? Varlığını bir başkasının gölgesi altında sürdürmeyle alakalı bu durumdu! Başkan tanınan ve şehrin yarısı tarafından sevilen biriydi. Eh, bir yeğen olarak o da ucundan bucağından Yavaşgillerdendi. Dünyada bunun kadar küçük düşürücü bir şey olamaz diye düşündüm.

Firavun mu Yoksa Musa mı?

Kimse kendi soyunu firavun ailesine dayandırmıyor demiştik. Kötülüğün bir kangren gibi yayılmış olmasına rağmen firavuna lanet okunması da ayrı bir garîbe! Ama biz başkalarının gücü ve saygınlığıyla övünme hastalığına tekrar dönelim.

Bizim kasabanın bir derneği var. Yıllar önce kitap almak için gitmiştim. İçeride kasabadan on, on beş kişi vardı. İçlerinden özellikle bir tanesi bu makalenin konusu olacak. Bakışlarını hiç unutmuyorum. Soğuktu. Deliciydi. Bilhassa da küçümseyici… Parçalayacak gibi diktiği gözlerini bir an bile kırpmadan: “Allah’a inanmayan adamın anasına babasına da saygısı olmaz yeğenim.” Dedi.

Kendi fikri miydi bu? Bir ata öğüdü gibi tarihe geçecek kadar güçlü bir sav mıydı? Yoksa sadece kalıplaştığı için mi ezberinde tutma zahmetine katlanmıştı. Bence sadece sevgi ve merhamet için Tanrı inancını şart koşan hastalıklı bir fikirdi. Öyleyse dua edelim de Tanrıya sadakatleri hiç zedelenmesin! Yoksa başımıza taşlar yağar!

kendini beğenmişlik

Orada yaşça hepimizden büyük ve saygı duyulan bir adam: “Ben de ateistim. Senin fikrine göre benim de anama babama saygım yok.” Dedi. Cevabı ne mi oldu? “Estağfurullah hocam, size asla öyle bir şey söylemem.

Ama bana söylersin. Çünkü beni en son çocukken görmüşsün. Adımı kendi adınla andığın zaman gurur duyacağın bir sebebin de yok. Peki, ötekine? Ona olmaz. Çünkü karşında senden daha fazla saygı duyulan bir adam var. Bu yüzden çelişkili fikirler her patikada aynı hızda yol alamıyor.

Dahası var. Konuşmanın bir yerinde hacı torunu olduğunu üstüne basa basa söyledi. Firavunu değil de Musa’yı sahiplenmekle aynı amacı taşıyor. Fakat daha sonra anlaşıldı ki Kur-an’ı Kerim’i dahi okumamış. Başarı dedesine ait. O yoklukta kalkıp hacca kadar gitmiş. Hatim indirmiş. Torunu dedesini tutkuyla sahiplense de yolundan gittiği pek söylenemez. Başkalarının gücünü ve saygısını kullanarak haksız “manevi kazanç” ya da daha doğru bir tahlille “manevi doyum” elde etmenin bir doyuruculuğu yok. Bu zayıf insanlara göre bir iş.

Terk Edilmeli Bu Kabile Kafası

Gölgede duranın gölgesi olmaz.” Demişler. Gölge sahibi olmak istiyorsanız kendi cismani varlığınızı kullanın. Geleceğe bir yol açın ve o soy sizinle başlasın. Eskiyi tekrar etmenin geleceğe pek faydası yok. Geçmiş söyleyeceğini söylemiş. Ama hatırlamakta faya var. Üstelik geçmiş yanılabilir. Eksiğini tamamlayıp yanlışını düzeltmeden olduğu gibi alırsak neyin başarısına ulaşacağız?

Aslında soy olarak düşünmek de kabile kafasıyla alakalı. Ama en ideali; kabileye, ırka ya da kan bağına göre birleşerek yürümek değil. Oradan sadece yerel ve bölgesel başarılar çıkar. Ya da başarısızlıklar. İdeal olanı, insanlığı tek başına bir ırk olarak görüp yürümek. Onu en küçük parçalarına kadar ayırmadan.

Isaac Newton bu konuya sağlam bir açıklama getirmiş ve demiş ki: “Eğer daha uzağı görebiliyorsam bu, benden önceki devlerin omuzlarında durduğum içindir.” Binlerce yıldır biriken bilgi birikimini kullanarak insanlığa yeni bir şeyler sunabilmek! Başarı budur. Edebiyatta da böyledir bu. Büyük eserler, insanlığın ortak sorunlarına odaklanmış yapıtlardan oluşur. Sefiller, Suç ve Ceza, Savaş ve Barış, İki Şehrin Hikayesi, Gazap Üzümleri gibi… Hatta kutsal olarak atfedilen kitaplar bile klasiklerdendir çünkü onlar da ortak sorunlara odaklanmıştır. Kişiyi geliştirir geliştirmez orası ayrı.

firavunun soyu

Bugün kendi soyunu İsa’ya dayandıranlar var mıdır bilmiyorum ama –bence buna kuşku bile yok- dayansa ne olacak diye düşünmeden edemiyorum. Peygamber soyundan bile gelsen, kendi öz saygını bir başkasının varlığıyla kanıtlamaya çalışmak acizliktir diye düşünüyorum. Sanırım bu, o kişiye güvenilemeyeceğinin en büyük kanıtı olarak görülmeli.

İlle de hatırlanmak mı istiyorsunuz? O halde Dostoyevski’ye kulak verin. “Başkaları için kendinizi unutun, o zaman sizi de hatırlayacaklardır.” İşte size, saygıyı hak etmeniz için gerekecek esaslı yol!

Günay Aktürk

Read more

Babam Derdi Ki – Füruğ Ferruhzad

Babam Derdi Ki şiirini alegorik biçimde resmeden Bosch tarzı sahnede, kadın ve erkek figürleri toplumsal beklentiler ve sansürlenmiş aşk metaforlarıyla gösteriliyor.

Babam Derdi Ki Şiiri Üzerine Kısa Bir Okuma

Babam Derdi Ki kadına, erkeğe ve aşka dair kuşaktan kuşağa aktarılan kalıpların nasıl birer içsel sansüre dönüştüğünü gösteren çarpıcı bir şiirdir. Bu şiirde kadın bedeni ve erkek imgesi, bireysel arzudan çok, öğretilmiş beklentilerin nesnesi hâline gelir. “Babam derdi ki” ifadesi, yalnızca bir ebeveyni değil; geleneği, toplumun buyurgan sesini ve sorgulanmadan aktarılan yargıları temsil eder.

Babam Derdi Ki şiirini alegorik biçimde resmeden Bosch tarzı sahnede, kadın ve erkek figürleri toplumsal beklentiler ve sansürlenmiş aşk metaforlarıyla gösteriliyor.

Babam Derdi Ki - Sözleri

Babam: “Kadın uzun saçlı, iri gözlü olmalı!” derdi.
Ama annemin ne uzun saçları vardı
ne de iri gözleri.

Annem erkeğin güzel olmaması
gerektiğine inanırdı.
Ona göre güzellik erkeklere yakışmazmış.
Erkeğin ellerinin kaba,
yanaklarının ise kavruk olması gerekirmiş.

Ama babam hem güzeldi hem de çekici.
Ne elleri kabaydı
ne de kavruk yanakları vardı.
Onlar yan yana mutlu değillerdi.

Zira kafalarındaki
karşı cinse ait düşünceleri
yaşamlarındaki karşı cinsle
tam bir çelişki içindeydi.

Onlar asla kadın aşık olmalı
ve erkek bu aşka değer olmalı demediler…
onlar aşkı -bu gereği-
yaşamlarında sansür ettiler.

Ve ben yıllarca hurafeler içinde savaşarak
anladım ki aşksız ne uzun saçlarım güzeldir
ne de iri gözlerim…

Ne de kaba elleri
ve kavruk yanakları ile bir erkek
benim mutluluğumu garanti edecek!

Füruğ Ferruhzad

Bunlara da Bakabilirsiniz

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
umudun çocuğu - günay aktürk
Read more