Vejetaryen olmak

Vajetaryen olmak

Sizden Gelenler

Vajetaryen olmak

Şu söz İnstagram hesabımda dünün paylaşımı idi: “İnsanlar ağıl hayvanlarından sırf daha güçlü diye, insan hayatı bir ineğinkinden daha mı değerlidir?” Harari’nin Homo Deus kitabından. Oturup saatlerce yanıt arayabilirdik buna. Bunu düşünürken vejetaryen olmak ile alakalı gerçekten esaslı bir soru geldi. Aslında oldukça mutlu etmişti beni bu soru çünkü birilerinin dikkatini çekmesi gerekiyordu bu sorun. Önce soruyu olduğu gibi aktaralım.

“Merhabalar efendim, vakitsiz bir zaman, lakin sizinle son paylaştığınız yazı hakkında konuşup öğreten, yol gösteren, olmanızı rica edeceğim. Tabii siz de arzu ederseniz.

Bu hayvanların kurban edilişi, kesilmesi, yenmesi uzun zaman önce benim aklımı kurcalayan bir mevzu haline gelmişti. O zamanlarda vegan vejetaryen olmak gibi kavramlarını detaylıca inceledim. Ama öte yandan ablamın söyledikleri de kafamda taklalar atar oldu. Ben artık hayvansal ürünleri tüketmek istemediğimde bunun doğamıza aykırı olduğunu ve vücudumuzun ihtiyaç duyduğu bir besin olarak niteledi. Hatta eğer hayvan yemek kötü bir olguysa, veganların da bitkisel ürünleri yemelerini etik bulmuyordu. Çünkü koparılan bir elma ölü sayılır demişti.
Yani Sayın, Aktürk : ) biz ne yapmalıyız?

Sevgiler saygılar efendim kendinize güzel bakın.”

Peki, bunu nasıl yorumlamalıyız? Dayanağımız ne olmalı? Tabii ki doğanın en büyük yasalarından biri olarak bildiğimiz, doğal seçilimin baskısıyla kendince bir düzen kurmuş olan evrim kuramını izleyerek. Bu sayede meseleye sağlıklı bir yön tayin edebiliriz kanısındayım.

Derviş der ki: “Karıncayı bile incitmem deme! “Bile”den incinir karınca; Söz söylemek irfan ister, anlamak insan…” Ne güzel. Bütün bu kötülüğün içinde birilerinin hala insan olma yolunda ilerlediğini görmek ne güzel. Biz de vejetaryen olmak konusunda neler koyabilmişiz ortaya bakalım.

Genişletilmiş cevabımızı da böylece vermiş olalım.

Vejetaryen Olmak

Sevgili Dosta cevaben:

Merhabalar. Gerçekten güzel ve zorlu bir soru. Es geçmemek için biraz uzunca yorumlayacağım bunu : )

İranlı usta yazar Sadık Hidayet de vejetaryendi ve “Ben kardeşlerimi yemem.” diyordu. Aslında evet, bizler hem etçil hem de otçul hayvanlarız. Doğamızda vejetaryenlik yok. Besin değeri yüksek ama Çin’de yedikleri böcekler kadar değil.

Bilim insanları insan beyninin, tarihte eti pişirip yedikten sonra kademeli olarak geliştiğini fark ettiler. Biliyor musunuz, avcı-toplayıcı atalarımız daha ilkelini yapmışlar. Avcı denildiğine bakmayın, aslında leş yiyicilermiş. Daha çok yırtıcı hayvanların önünden yürütebildiklerini yiyorlar yani. Sonra av aletleri geliştikçe tarzı da değişiyor.

İnsan doğası bazında düşünüldüğünde avcılık da, et yemek de gayet normal şeyler. Tabii zevk için yapmamak kaydıyla. Ama bazı algıları biz değiştiriyoruz. Etik olan ya da olmayan davranışlarımızı belirleyen de bizleriz. Ama yarın her şeyin anlamını kökten değiştirebiliriz de. Mesela Roma İmparatorluğu döneminde suçluları yırtıcı hayvanlarla dövüştürdüklerini biliyoruz. Halk tarafından coşkuyla karşılandığı zevkli bir vahşet tablosu! Tabii bu vahşet insanların artık bu gibi olayları tasvip etmediği güne kadar devam ediyor.

Yani şuraya geliyorum ki bir sabah kalkıp: “Ben artık kardeşlerimi yemeyeceğim.” diyerek vejetaryen olmak sanmam ki uzun ömürlü olsun. Bu daha çok içimizdeki merhametle alakalı. Eğer hayvan eti yemek size acı çektiriyorsa yemezsiniz ve bu sizin seçiminiz olur. Öyle ki kimse de bu ahlak anlayışınızı çürütmeye kalkmamalıdır. Bir hayvan türü olarak insan doğasında da etçillik vardır ama onu ötekilerden ayıran şeylere odaklanalım. Vicdan, suçluluk ve sorumluluk gibi duyguların “düşünce” yolu ile tartılması sonucu yeni değerler yaratabiliriz ve bunda hiçbir sakınca ve ahmakça yön yok.

Tanrıya Kurban Adamak

Asıl bir şeyleri sorgulayacaksak din adına doğayı mezbahaya çeviren hastalıklı halimizi sorgulamalıyız. Tanrıya hayvan yolu ile “kan” sunmanın aşağı yukarı on bin yıllık tarihi var. Fakat o dönemdeki atalar doğayı anlayamıyordu. Doğal felaketleri de. Sevgili tanrımız yine başımıza iş açmasın diye kesebildikleri kadar hayvan kestiler. Hatta Sümerlilerin insan kurban ettikleri de biliyoruz. Fakat bugün bilim sayesinde doğayı anlayabiliyoruz ve bu vahşete artık son verebiliriz. Tam da bu noktada Homo Deus kitabından okkalı bir alıntı yapabiliriz.

“Mezopotamya kökenli kökenli Gılgamış Destanı, tanrıların dünyayı yok etmek için gönderdiği büyük tufandan nereyse tüm insan ve hayvanları helak ettiğini anlatır. Tüm bu olanların ardından artık kendilerine adak sunacak kimseler kalmadığını fark eden tanrılar, açlık ve susuzluktan çileden çıkarlar. Şans o ki tanrı Enki’nin telkinlerini dinleyen sadık müridi Utnapishtim, ailesini, akrabalarını ve hayvanlarını da alarak ormana sığınmış ve kurtulmayı başarmıştır. Sular çekilince sığındığı yerden çıkan bu Mezopotamyalı Nuh, ilk iş tüm hayvanlarını tanrılara kurban eder. “Tanrılar çeşnilerin kokusunu aldı / Tanrılar tatlı kokusunu aldı / Tanrılar adaklara sinekler gibi üşüştüler.”

Mezopotamya’da anlatılan bu yorumdan neredeyse bin yıl sonra yazılan Eski Ahit’de de benzer bir hikaye anlatılır, sığınağından çıkar çıkmaz “Nuh Tanrı’ya bir sunak yaptı. Orada bütün temiz sayılan hayvanlarla kuşlarla yakmalık sunular sundu. Güzel kokulardan hoşnut olan Tanrı içinden şöyle dedi: “İnsanlar yüzünden yeryüzünü bir daha lanetlemeyeceğim.”

İşi dini boyutlarla ele alacaksak “kurban” yeni bir olay değil. Görüldüğü gibi çok tanrılı dinlerin tek tanrılı dine bıraktığı bir miras. Tanrıya kurban adamanın kökeninde insanoğlunun korkusu ve bilgisizliği yatıyor. Bugün geldiğimiz noktada ise dini bir ritüele dönüşmüş durumda.

 

Vahşet ve Merhamet Duyuları

Lise yıllarındayken çiftlikteki tavukları kesip pişirme işlerini ara sıra ben yapardım. Normal gelirdi bu bana. İçimde acıma duygusu da yoktu. Fakat zamanla bunu yapamamaya başladım. Bir canlının canını almak çok ağır geliyor bugün.

Ne yapmalıyız? Doğamızı kabullenmeliyiz. Yeterince merhamet birikmişse zaten yediklerimizi de geri çıkartırız. O zaman kişisel olarak etten de uzak durabiliriz. Zevk için ya da dini tapınmalar için zaten hayvan öldürmüyoruz. Yani bu konuda belli bir duyarlılığa sahip insanlar demek istiyorum. Bitkilerin de canı var evet. Onlar da canlı. Ağaçlar da öyle. Hatta birbirleriyle haberleşiyorlar.

Hayvan eti yemek kötü bir şey midir? Şöyle düşünelim. Ağılımızda bir inek var, onu kestik ve yedik. Peki, bu hayvan doğada henüz evcilleşmemiş olarak yaşasaydı (bugün o ağırlıktaki hayvanların yüzde doksanı evcilleştirilmiş durumda) yırtıcı bir hayvanın saldırısıyla öldürülmüş olsa daha mı az vahşi olacaktı? Aslında doğada vahşi diye bir şey var mı, onu da sorgulamalı. İyilik ve kötülük, eğri ve doğru, siyah ve beyaz… Bütün bunlar insan türü olan Homo Sapiens’in olayları yorumlama şeklinden ibaret.

Genelde kendi çıkarlarımıza göre çıkarımlarda bulunuyoruz. Bu çıkarlar bazen duyusal acıdan kaçmak amacı güderken bazen de zevk dürtümüzü kamçılıyor. Bence en ideal yaşam doğayı benimsemek, hayvanları da kuzenlerimiz olarak görmek. İnsan kuzenini yer mi? Bir uçak kazası sonrası, bir hafta sonra açlıktan ölmemek için ölmüş arkadaşlarını yiyen insanlara şahit oldu dünya.

Evrimin altın kuralı şudur: En güçlü, en güzel ve en zeki olanlar değil, doğaya en iyi uyum sağlayanlar hayatta kalır. Eğer öyle bir darboğaza gelir ve sırf et yememek için açlıktan ölürseniz, zaten geriye ne vejetaryenliğin önemi kalır ne de hayvan sevgisinin : ) Aslında bütün mesele türün hayatta kalmasıyla ilgili. Siz hayvan eti yemezseniz sizin yerinize diğer hayvanlar yapacaktır bu işi.

Tolstoy diyor ki: “Biz hem kurtların doymasını, hem de koyunların sağ kalmasını istiyoruz.” Mecazını yine tartışırız ama düz mantıkla fazlaca fantastik bir istek. Bunun için önce kurtları evcilleştirmek, hayvan eti yemenin de etik olmadığını kurda öğretmemiz gerek. İnsan önce kendi türü olan insanı boğazlamaktan vazgeçecek ve ancak ondan sonra onu masaya oturtup vejetaryenliği tartışacağız. Kendi türünü katleden öteki türlere ne yapmaz!

Sevgiyle ve bilimle kalın : )

 

Günay Aktürk

Read more

İyilik İle Kötülüğün Simgesi

İyilikle Kötülüğün Simgesi

İki Köpek

İyilikle Kötülüğün Simgesi

Yaşlı Kızılderili reisi torunuyla birlikte kulübesinin önünde oturmakta ve az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izlemektedir. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtır. On iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup dururlar. Bunlar dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğidir… Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünmektedir.

Dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden özellikle siyah ve beyaz olduğunu anlamak ister. Bir gün dedesine bunun sebebini sorar. Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazlar ve “Onlar benim için iki simgedir evlat.” der.

Neyin simgesi?” diye sorar çocuk. Dedesi: “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; “Mücadele varsa, kazananı da olmalı” diye düşünür ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini daha ekler: “Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?” Bilge reis, derin bir gülümsemeyle torununa bakar ve “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem!” der.

Read more

Bahadın Kasabası – Anadolu’da Bir Alevi Kasabası

Gün batımında Anadolu’da bir köye doğru yürüyen yalnız bir insan; arkada kerpiç evler, ateş başında toplanan insanlar ve gündelik yaşam sahnesi

Bahadın Kasabası Nerededir?

Bahadın Kasabası Anadolu’nun derinliklerinde, inancını ve kültürel hafızasını yüzyıllar boyunca korumayı başarmış Alevi yerleşimlerinden biridir. Bu kasaba Sorgun’a 21, Yozgat’a 55, Çorum’a 140, Çankırı’ya da 228 Km’lik bir uzaklıktadır. Konum itibariyle Bermuda şeytan üçgeni olarak da anılır bu iller. Kimilerine göre de “Amele Üçgeni”dir. Demek ki uzakta olması evladır.

2002 nüfus sayımındaki nüfusu 5093’tür. 2015’teki ise 2082’dir. Göç vermiştir dışarıya. Yazın dolup kışın boşalır. İçinde beş katlı bir lise, sağlık ocağı, PTT, Ziraat Bankası (Bir zamanlar açıktı, nüfus düştüğü için kapandı) lokantalar, birahaneler, tavuk çiftlikleri, kültür evi, Yaşlı Bakım Evi, Açık hava müzesi (Arif Baş Müzesi) vardır. Her sene Temmuz Ağustos aylarında “Geleneksel Bahadın Bahar Şenliği” yapılır ve bu şenliklerde birbirinden değerli sanatçılar ağırlanır. Bunun dışında yine gelenek haline gelmiş bir de pilav şenlikleri düzenlenir. Bahadın Kasabası bu aylardaki nüfusunu on bine kadar çıkarır.

Bahadın Kasabası girişinde asılı “BİZDE İNSAN VARDIR, KADIN MI ERKEK Mİ SORULMAZ” yazılı pankart, toprak yol, eski evler ve Anadolu kasaba atmosferi

Yazar Ve Şairleri

Bizim penceremizden bakıldığında övünülecek bir husustur bu. Bir belde sahip olduğu yazarçizerleriyle de ayrıca değer kazanır. Kendi damarına sahip çıkıyordur çünkü. İçselleştirdiği “insani değerlerini” kültürel mirasında aramalı. Bu miras kendini bir yandan inanç düzleminde gösterirken, diğer yandan da ozanlık geleneğinde açığa çıkartır.

Yirmi yaşındaki Bahadın’lı bir gencin eğer ki türkü dinlerken gözleri doluyorsa bu önemsenmelidir. Çünkü Anadolu’nun sazında insani öğretiler gömülüdür. Sevmenin ve insan olabilmenin dışa vurmuş hali. Bu öğretilerden kendi payına düşmüş olanı alıp alamadığı çok önemli. Çünkü bu insanlardan daha sonra: “Keşke sizden daha fazla olsaydı.” denilen bir topluluk doğacaktır.

Bahadın Kasabası’nın kuşbakışı görünümü, kırmızı kiremitli evler, dar sokaklar, ağaçlık alanlar ve Anadolu bozkırıyla çevrili yerleşim dokusu

Bahadın’lı şair ve yazarları şöylece sıralayabiliriz:

Aşık İbrahim
Yusuf Ziya Bahadınlı
Arif Baş
Elvan Özcan
Eyup Aktürk
Haydar Eroğlu
İbrahim Eroğlu
Hacı Özkan
İsmail Aktürk
Pakize Altan
Ragıp Özcan
Sadık Güvenç

Burada delilikle veliliğin yakın ilişkisinden dolayı, zihin dünyamda önemli bir yeri olan, Evlan Hoca adıyla da bilinen Elvan Özcan’dan iki kıta şiir eklemek istiyorum:

Başı selamet mi yoksa hasta mı
O da benim gibi kara yasta mı
Siyah zülüf ela gözler süslü mü
Gözaltından bakışlımdan ne haber

Gurbet elde efkâr geldi dayandı
Gönül gaflet uykusundan uyandı
Seher vakti amberlere boyandı
Göğsü Elvan nakışlımdan ne haber

Bahadın’lı şairler dedin mi pirim Eyüp Aktürk’ten de bir şeyler yazıp çizmeden olmaz. Aslında o bir şairden çok fazlasıdır. Zaten kendisini şair olarak da tanımlamamıştır fakat ortaya çıkarttığı eserler o istese de istemese de şair yapıyor onu. Henüz otuz altı yaşındayken kaybettiğimiz Eyüp canımız için Bahadın kasabasına bir de Cemevi yapılmıştır. Yaşı aklınızı karıştırmasın. O yaşında bile matematik profesörlerine ders veren derin bir kafaya sahipti.

Bahadın Adı Nereden Geliyor

16. yüzyılda Anadolu’da yoksul Alevi köylülerinin, kadın ve erkeklerin birlikte Osmanlı fermanını okuyan atlı tahsildara baktığı tarihsel sahne

Sadık Güvenç’in Bahadın Söylenceleri isimli kitabından:

“XVI. yüzyıl, tarih kitaplarında Osmanlı İmparatorluğu’nun doruk noktasına ulaştığı yıllar (yükselme dönemi) diye anılır. Osmanoğulları’ndan Yavuz Sultan Selim, Kuyucu Murat bu dönemlerde yaşamışlardır. Mısır fatihi diye de anılır Yavuz Sultan Selim. Onun bir yönü daha var ki işte Bahadın’ın ve daha nice Bahadın gibi yerleşim yerlerinin ortaya çıkmasına neden olan da budur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun İran devleti ile yıllardır sürüp giden sorunları vardır Sultan Selim İran seferi edecektir Ne var ki Anadolu’da da iç karışıklık çıkmasından korku olmaktadır.

Sivas yöresinde (Erzincan, Tokat, Dersim) güya İran Şahı (Şah İsmail) ile birleşmek için kazan kaldırıldığı gerekçesiyle yoksul Anadolu köylüsü üzerinde yoğun bir baskı başlatılır. Sözü edilen kazan kaldırma olayının iç yüzü yine tarihçilerin bildirdiğine göre yoksul köylünün aracı, tefeci, mültezim elinde bunalması, elindekini daha fazla kaptırmamak için sesini yükseltmesidir.

Canlarından başka kaybedecek bir şeyleri kalmayan yoksul Türkmenler köylerine gelen tahsildara resti çekince karşılarında kolluk güçlerini bulurlar.

Demirci Veli

Bu göç dalgasının sürükleyip getirdiği kişilerden biriydi emirci Veli. Çoluk çocuğuyla birlikte o da baba ocağını terk etmiş ta buralara gelmişti. Aylardır aç susuz yürümekten canları çıkmıştı.

Kimin evinde bir lokma yiyecek var ki bu göçmenlerle paylaşsın? Bulabilirlerse ot yiyordu herkes. Gündüz ormanlarda, derelerde dinleniyorlar, geceleri rast gele yürüyorlardı. İşte böyle böyle geldiler Çomak Dağı’nın eteklerine kadar. Çomak Dağı’nın kuytusuna sığındılar. Su boldu, ot da vardı. Beklediler korkuyla, gelen giden var mı diye… Pek de ses soluk çıkmıyordu.

O zaman oraların yabancısı olan adamlar oraların adını ne bilsinler? Biraz dinlenmek için konakladıkları bu yere “dinlenilen yer” anlamına gelen “Sekiyurt” adını verdiler. (Sekilenmek: Azıcık oturup dinlenmek.) Oralar artık onların yurduydu. (Bu arazi Gülveli diye anılıyor bu günümüzde. Gülveli denilen araziyle Büklüce denilen arazi arasında da Ev Deresi denilen arazi vardır. Buraya neden Ev Deresi deniliyor acaba? İlk yerleşimle bir ilgisi olmalı.)

Kıyımdan kaçan başka aileler de gelip buraya sığındılar. Birbirlerine destek oldular. Sırt sırta, omuz omuza yabanın kurduna kuşuna karşı durdular.

16. yüzyılda Çomak Dağı eteklerinde göç eden yoksul Alevi ailelerin dinlenirken betimlendiği, ön planda Demirci Veli ve ailesinin yer aldığı tarihsel sahne

Ailelerin çoğalması, o yeri kendilerine yurt edinmeleri çevrede eskiden beri yaşayan, çoğunluğu Rum, Ermeni olan diğer köylüleri rahatsız etmeye başladı. Öyle ya tarlalarına, otlaklarına, sularına başka ortakçılar geliyordu. Yörede ne kadar malk mülk sahibi varsa alttan alta bu Sekiyurtlulara karşı birleşmeye başladılar. Sekiyurtluların koyunlarını, keçilerini çalmaya, çobanlarını dövmeye başladılar. Onları yıldırmak, buralardan buralardan sürmek istiyorlardı. Bu kılıç artıklarını kendi mallarına ortak eecek değillerdi ya…

Demirci Veli, demir döverdi. İşlemeli kılıçlar, kamalar, at nalları, örkler, sabanlar yapardı. Herkesin ona işi düşerdi. İşinin ehliydi. Gün görmüştü. Herkesi dinler, herkesin yarasına ilaç olurdu. Çevredeki varsılların kendilerini istemediğini biliyordu. Sekiyurtlulara diyordu ki: “Biz kimsenin ekili tarlasına konmadık. Kimsenin bir tek dikili ağacına göz koymadık. Buraların yarısı çalılıktı,yarısı bozdu, dişimizle tırnağımızla buraları adam ettik. Kimse bizi buralardan kımıldatamaz. Birlik olalım. İşinize gücünüze aman vermeyin.”

Yazıya yabana giderken yalnız gitmeyin. Birbirinize göz kulak olun. Çobanları gece yalnız koymayın. Su uyur düşman uyumaz. Uyanık olun. Birbirinize arka çıkın. “

Böyle diyordu Demirci Veli. Sekiyurt’lulara cesaret veriyordu. Delikanlıları yanına topluyor, onlarla sohbet ediyor, buralarda kalıcı olduklarını, artık buranın kendi yurtları olduğunu onlara anlatıyordu.

Bahattin

Delikanlıların içinde en atılganları Bahattin idi. Gözünü budaktan esirgemezdi.

– Biz de silahlı gezelim Veli Baba, koyunlarımızı mı çaldılar, biz de onların atlarını çalalım. Çobanlarımızı mı dövdüler, biz de onların çobanlarını öldürelim, diyordu.

Demirci Veli: Bahaddin’im, silahlı gezeceksiniz. Size zarar verene siz de zarar vereceksiniz. Ama suçsuz günahsız çobanlara, bekçilere dokunmak yok, kendi işiyle gücüyle uğraşan tarlada tapandaki köylülere dokunmak yok, diye uyarıyordu.

16. yüzyılda Anadolu’da Demirci Veli’nin genç Bahattin’i silahlı mücadelede masumlara dokunmaması konusunda uyardığı tarihsel sahne

Bahattin, kendi gibi yiğitlerden bir birlik oluşturdu. Nerede bir baskın, hırsızlık, haksızlık duyduysa, duyar duymaz oraya koştu. Haksıza haddini bildirdi, yoksulu sevindirdi. Bahattin’in ününü duyanlar onun yanına koştular. Göç devam ediyordu. Yeni gelenler vardı Sekiyurt’a. Sekiyurt’ta bir düzen kurulmuştu artık. Ocak yanıyor, aş pişiyor, demir işliyordu. Aylar yıllardır aç susuz, hasta sayrı dolaşan bu insanlar burada güven bulmuşlardı. Bahattin’in gözü karalığından ürken çevredeki yerli halk sesini kesmişti.

Bahattin, kendi gibi yiğitlerden bir birlik oluşturdu. Nerede bir baskın, hırsızlık, haksızlık duyduysa, duyar duymaz oraya koştu. Haksıza haddini bildirdi, yoksulu sevindirdi. Bahattin’in ününü duyanlar onun yanına koştular. Göç devam ediyordu. Yeni gelenler vardı Sekiyurt’a. Sekiyurt’ta bir düzen kurulmuştu artık. Ocak yanıyor, aş pişiyor, demir işliyordu. Aylar yıllardır aç susuz, hasta sayrı dolaşan bu insanlar burada güven bulmuşlardı. Bahattin’in gözü karalığından ürken çevredeki yerli halk sesini kesmişti.

16. yüzyılda Bahattin’in çevresinde toplanan yiğitlerle birlikte Sekiyurt’ta düzen kurduğu, ocakların yandığı ve göçmenlerin güven bulduğu tarihsel sahne

“Koca Osmanlı’ya rest çeken bu adamlardan korkulur. Bunlar bizi çiğ çiğ yerler, diyorlardı.

Bahattin’in yiğitliği üstüne türküler söyleniyordu. Eşkıyanın, uğursuzun ayağı kesilmişti oralardan. Darda kalan, sığınacak yer bulamayıp gelen Bahattin’e sığınıyordu. Yolda belde karşılaşan göçmenler birbirlerine “Biz Bahattin’in yanına gidiyoruz.” diyorlardı.

Bu göçmenlerin kimi Bahaddin’in yanında kaldı, kimi de daha batıya, başka yerlere gitti. Kalanlar oraya Sekiyurt yerine “Bahattin” dediler. Çocuklarına Bahattin adını verdiler.

Yiğit, korkusuz, savaşçı anlamlarına gelen ve Moğolca bir sözcük olan Bahattin, zamanla söylemesi daha kolay olan “BAHADIN” biçimini aldı.

* Bahadın Söylenceleri. Sadık Güvenç (Bahadın Kültür Derneği Yayınları Kültür dizisi: 6 Mart 2004)

Biraz Derine İnelim

Efendim derler ki bazı toplumlar asi ve aykırı oldukları için zamanla azınlığa dönüşürler. İnançları başka, ırkları başka, akıl hocaları daha başkadır. Sana benzemezler. İstersin ki sana benzesinler. Senin gittiğin yerlere girip çıkarak senin dilinden konuşsunlar. Bir kötülük yaptığın zaman da ses çıkartmasınlar buna. En çok da bu yüzden ona benzemeni isterler. Kontrol edemediklerini önce karalar sonra da tez zamanda derbest ederler.

Tek tipleştirmeye çalışmak tuhaf bir hastalıktır. Herkesin birbirine benzediği toplumlar dışarıya kapalı toplumlardır. Kapısı içeriden kilitlenmiş olanın yeni fikirlere de kapalı olacağı çok açıktır. Bu yüzden içeride kan gövdeyi götürür.

Anadolu’da bir Alevi cemevinde kadın ve erkeklerin birlikte semah döndüğü, geleneksel kıyafetler ve izleyici canlarla çevrili sahne

Kısa bir hatırlatma yapalım. Sana benzemelerini istediğin toplumlara benzemek ister miydin? Sürdüğün yolu bırakıp onların yoluna girmek gibi mesela! Bunu asla yapmadın ve belki de gerçekten yapmamalısın. Özgür iradene kalmış. Özgür iradene! Yani bir başkasının kullanmaya yeltendiği zamanlarda tahammül edemediğin özgürlükten bahsediyorum. Ama bunun için önce empati yapmak gerek. Sempatiyi doğuran da bir nevi empatidir.

İnanç, Gelenek Ve Görenek Bağlamında Bahadın

Şimdi gelelim Bahadın’ın tarlalarına! Bu kasabanın sınır tarlalarından itibaren içeriye doğru bir ışık hüzmesi yayılır. Bu sınır tarlaları aynı zamanda dış dünyanın karanlığına karşı gözle görülür bir set görevi görür. Burada yaşayan halk Işık İşçileri ve dolayısıyla da Işığın Çocuklarıdır. (Işık evleriyle karıştırılmamalıdır!)

Geçmiş ile bugün arasında kısa bir bağ kuracak olursak, Osmanlı döneminde de “Sıraçlar” ve “Işık Taifesi” diye anılmışlardır. Bu nedenledir ki (Topkapı sarayına gidilecek olursa) Osmanlı defterlerinde bile izlerine rastlanır. “Tez zamanda” diyerek bir hışımla çıkartılan fermanlarda görülür ki sistemin adaletsizliğine ta o zamanlardan başkaldırmışlarıdır.

Şimdi bakalım kimlerin yolunu tutuyormuş Bahadın insanı.

Bu kasabanın halkına göre sürdükleri yol, bilim ve insanlık yoludur. “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır!” zira. Demek ki yol Hacı Bektaş Veli’nin yoluymuş. “Eline, beline, diline hakim ol.” felsefesi vardır ortada. Olmadığın zaman düşkün ilan edilirsin. Cemden ve dahi toplumdan dışlanman lazım gelir. Bozuk düzende, demiştir, sağlam çark olmaz. Demek ki Pir Sultan Abdal’ın yoludur. Baba, dede diye anar fikir hocalarını. “Bu düzeni baştan sona değiştirmenin bir yolunu bulmalıyız.” demiştir Abdal Pir Sultan. Bu yüzden de sayısız kez bozuk düzenin zulmüne maruz kalmıştır.

“Aynayı tuttum yüzüme, Ali göründü gözüme.” demiştir Hilmi Baba. Peki ama ne demektir bu? Aynada görünen suretin Ali ile ne tür bir bağlantısı vardır. Ali soydaş değildir ki bizimle. Ali Arap’tır. İmam Buhari’nin kitaplarında görürüz onu. İslam düşmanlarını Zülfikar’ıyla yola getirmiş bir halifedir. Bakın Hz Ali Ozan Emekçi’nin dizelerinde nasıl can bulur.

İki Ali vardır, sizinki Arap
Gönüllerde düştür, bizim Ali’miz
Sizin Ali, devri eyledi harap
Mazluma yoldaştır, bizim Ali’miz

Sizin Ali, kana kine doymadı
Bizim Ali, hiç bir cana kıymadı
Sizin Ali, Hakkı insan saymadı
Temsili Zerdüşttür, bizim Ali’miz

Sizin Ali, düşman müziğe meye
Bizim Ali, saki olur dünyaya
Sizin Ali, yönün döndü kayaya
Kıblesi güneştir, bizim Ali’miz

Sizin Ali, taptı ganimetlere
Bizim Ali, ortak oldu dertlere
Sizin Ali, ruhun verdi kurtlara
Emekçi’ye baştır, bizim Ali’miz

Boschvari alegorik bir sahnede iki Ali figürü; biri şiddet ve ganimetle çevrili karanlık alanda, diğeri emek, müzik ve ışıkla çevrili huzurlu bir ortamda betimleniyor

Zamanın pek de uzak olmayan bir geçmişinde sahip çıktık ona. Ortada Yezit tarafından katledilmiş bir sahabe vardı. Zulüm nereden ve kime karşı gelirse gelsin mazlumdan yanadır alevi halkı. Gerçi şimdi her yer bir Kerbela. Bunu canımızda hissettiğimizden o canı her çağda paramparça etmeye çalışıyorlar. Biz de dedik ki: “Yahu kıymayın bize, biz de Müslümanız. Bakın, biz de Ali’nin yolundan gidiyoruz.” Artık katledilmemek için. Ama hiçbir işe yaramadı bu…

Siz babalara, dedelere kulak verin. Ali’yi sırlamışız bizler. Aynada Ali’yi görmenin anlamını kavrayabilmek için Vahdet-i Vücudu bilmek gerek. Ali’yi koyacak yeri buldun mu, Aleviliğin de özüne ulaşmış olursun.

Hararet nardadır sacda değildir
Keramet baştadır taçta değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te Mekke’de Hac’da Değildir.

Bir başka özü de budur Aleviliğin. “Benim Kabem insan, dinim sevgidir.” Aksini söyleyen zerre anlamıyordur Alevilikten. Ömer Hayyam’dan daha bilge olduğunu iddia eden biri varsa çevirsin yönünü öte tarafa. Ne demiştir bilge Hayyam:

“Dün özledim de seni coştum birden bire
Çıktım senin yerin dedikleri göklere
Bir ses yükseldi ta yukarıda, yıldızlardan
Gafil, dedi: bizde sandığın tanrı sende!”

Mağara girişinde oturmuş ilkel bir insanın ateş başında yıldızlı gökyüzüne bakarak düşündüğü tarih öncesi sahne

Doğrudur! Bahadın’lı bir alevi olarak bu felsefeyi savunmak benim de görevimdir. Genelde böyle olmaz. Genelde Aleviliğin tanımı hep Alevi olmayanlarca yapılmıştır. Ama sizler onun kolayca anlaşılır bir şey olduğunu mu sanıyordunuz yoksa? Alevi ne demek? Alevilik ne demek? Onu her zeka kavrayamaz. Kavradığını düşünen Nesimi’nin şu dizelerini açıklayıversin: “Eğer sual eder isen sırrımdan / Cümlemizi var eyledi varından” “Kandilde balkıyan nurdan gelirim” Bu yolun aynı zamanda Nesimi’nin yolu olmasının yanı sıra o da bunun bedelini derisi yüzülmek suretiyle ödemiştir.

Ben size bu felsefenin doruk noktasını söyleyeyim. Açın kulaklarınızı. Aleviliğin önce bilim yolu olduğunu boşuna söylemiyorum. Aşağıdaki söz Hallacı Mansur’un sözüdür.

“Kâinatın içinde bir zerre noktacık!
Noktanın içinde, nokta onun içinde.
Hem kâinatın içinde, hem kâinat onun içinde.
O’ndan ama O değil.”

Hallacı Mansur, En-el Hakk dediği için 922 yılında Bağdat’ta Abbasi halifesi Muktedir’in emri üzerine derisi yüzülerek katledilmiştir. Aleviliği anlamak isteyen Mansur’a baksın. Çerinden çöpünden ayıkladığımda ulaşabildiğim nihai sonuç Panteizm felsefesi olmuştur. Çok fazla asimilasyon girişimine maruz kaldığı için bir yanı Şiiliğe, bir yanı Islama’a benzer.

İşte Anadolu’nun derinliklerinde yaşayan Bahadın insanı, izlerini sürdükleri ve birçoğunun katledildiği o baba ve dedelerin torunlarıdır. Yani tam olarak kimlerin? Bin yıl öncesinden En-el Hak dedikleri, saz çalıp semah döndükleri ve “bilim ve insanlık yolunu” tuttukları için zulüm gören bir halkın torunları. Bir bin yıl daha geçse bu yoldan dönmeyecekleri, ara sıra peyda olan toplum direnişlerinde bir adım öne çıktığından bellidir. Yaz aylarında yapılan bahar şenliğimizin amacı sade bir şenlik fikriyle doğmuş değildir. Cem (bir) olmaktır. Cemden olmaktır. Ve her şeyden önce insan kalabilmektir! Hani şu son zamanlarda (aslında her devrin karanlık dönemlerinde) sıklıkla unutulan insanlık…

Gün batımında Anadolu’da bir köye doğru yürüyen yalnız bir insan; arkada kerpiç evler, ateş başında toplanan insanlar ve gündelik yaşam sahnesi

Ve yolcu bu sözümüz sana. İyi dinle bizi. Yolumuz ve inancımız tıpkı bir padişahlık gibi babadan oğula geçmez. Işık insanına dâhil olmak, ışığı içinde yaşatanlara özgüdür. Bize mezhebimizi soracaksan, yolumuzdan çok uzaktasın demektir. Bizi anlayamamışsın. Bizi görememişsin. Ne çığlığımızı, ne sevincimizi ne de demimizi paylaşmamışsın demektir. Ama gelmek istersen git diyemem sana. Fakat önce kulak vermelisin Nesimi’ye:

“Sorma Be Birader Mezhebimizi
Biz Mezhep Bilmeyiz Yolumuz Vardır
Çağırma Meclis-İ Riyaya Bizi
Biz Şerbet İçmeyiz Dolumuz Vardır
Bizim Söyleyecek Sözümüz Vardır”

Geldiğin hak kapısı. Durduğun Mansur darı. Döktüğün varsa doldur. Ağlattığın varsa güldür. Yıktığın varsa kaldır. Gel gelme! Dön dönme! Gelenin malı, dönenin canı! Gördüğünü ört, görmediğini söyleme. Sen sana sahip ol, seni senden aldık sana verdik. Bu yol öyle bir yoldur ki ateşten gömlek giyemezsin, demirden leblebi yiyemezsin.”

İyi bir insan olursan, bir gün sen de Bahadın’ı görebilirsin : )

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Fikir Pazarında Din Felsefesi

Fikir Pazarında Din Felsefesi

Siyasete Alet Edilen Her Din Bozulmaya Mahkûmdur

Fikir Pazarında Din Felsefesi

İşte aşırılığın gidebileceği en son nokta. Çok yoksul bir fikir pazarı kurulmuş. Bunun perde arkasında yaşanan çok daha ahlaksız yansımaları olduğu su götürmez bir gerçek. Bu fotoğraf da muhtemelen kadınları köle pazarında satmak için götürülürken çekilmiş bir kare. İnsan ilk baktığında bunun bin yıl öncesine ait bir kare olduğuna inanmak istiyor ama bu bugünün gerçeği. Kaçıncı asırda yaşadığımızın hiçbir önemi yok: nasıl bir medeniyet kurduğumuzun da. Hatta teknoloji çağında yaşıyor ya da yakın gezegenlere uzay araçları gönderiyor da olabiliriz.

Lakin bu fotoğraf bizim en zayıf halkamız, inceldiğimiz nokta. Bir medeniyet kendi içinde böylesi bir kare barındırırken, bir an için medeniyetimizin en gelişmiş ülkelerinin bir muz kabuğuna bastığını düşünün. Ülkesini vahşet ve gericilikle idame ettiren ülkelerin bir anda dünyayı istila ettiklerini hayallemek çok mu fantastik bir kurgu?

Yaşadığımız dünyaya dönüp biraz analiz yapalım. Temelde bütün rejimlerin tek amacı kendi ordularını kurmaktır. Cumhuriyet rejimi bizim için en idealiydi lakin tarihimize baktığımızda ne görüyoruz? Katliamlarla dolu. Peki, bu rejimin suçu muydu bu? Yetmiş yıla yakın bir zamandır gerçek Cumhuriyetçiler tarafından yönetilmedik. Cumhuriyetin ilkelerinden ziyade satılmışlığın ve ırkçılığın rejimiyle yönetildik.

Üstelik bu, uzaya araçlar gönderen sözüm ona uygarlığımızın en tepesindeki ülkenin bize attığı çalımlar sayesinde mümkün oldu. Bugün bile kendini hala kadın satın almak için sıraya geçmiş bir köle pazarında zanneden zihinler var.

fikir felsefesi

Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları (özellikle kadınlar) zannediyorlar ki şeriat gelirse bütün pislik temizlenecek. Hayır. Bu fotoğrafa önce kendileri bürünecek. Dinler kullanılmaya o kadar müsaittir ki onda sevgiyi arayan sevgi ayetlerini bulabilir ama kölelik arayan da yine en alasını bulur. Ama bizler din felsefesinden çok uzağız. Çünkü bizden nasıl inanmamız isteniyorsa o şekilde yol sürüyoruz. Sorgusuz bir yolun getirdiği nokta da tam olarak burası.

İslam ahlakının yerle bir olduğu bir ülkede şeriatın gelmesi demek yıkım demektir. Arap Sünniliğiyle sarhoş olmuş Cumhuriyet düşmanları işte bunu göremeyecek kadar derin bir uyku halindeler. Gerçekler çok açık. Dünyada artık İslam’ın ilk yayıldığı yıllardaki Mekke döneminden çok uzaktayız. Devir Medine devri. Din artık peygamberin önünüze serdiği dinden çok uzaklarda. Din Yezidin dini.

Hatırlayın (eğer ki unutmuşsanız) Yezit ki ilkin cami yaptırıp din ve peygamber aleyhine vaazlar vermişti. Kerbela ortada. Hz Ali çoktan katledilmiş, ateş toplarıyla günlerce topa tutulmuştu Kâbe. İlk Müslüman kıyımı orada oldu ki beş yüz ün üzerinde kadına tecavüz edildi. Yezidin dine hâkim olduğu keşmekeş bir ortam… İste bugünkü ahlak da tam olarak o günden kalma bir ahlak. İşte bu yüzden İslam ülkeleri belini doğrultamıyor. Tecavüzün, yolsuzluğun ve gericiliğin hep bir inanca sahip olduğunu söyleyenlerce yapılmasının asıl nedeni, dini kendi çıkarlarına göre yorumlama anlayışından. Böyle bir anlayış değil dinin, hiçbir inanç ya da fikir akımının takipçilerine ahlaklı bir yol haritası çizemez.

Siyasete alet edilen her din bozulmaya mahkûmdur. Çünkü siyaset yoluyla iktidara gelen kişi gücü de eline almış olur. Toplumlar da din ve milliyetçilikle yönetildiği için eninde sonunda o inanç eğilip bükülecektir. Bir dini başka bir yolla bu kadar hangi güç yozlaştırabilir ki? Bir zamanlar Katolik kilisesi insanların öldüklerinde Araf’tan çabucak çıkabilmeleri için para karşılığında sertifika (bilet) satmaya başlamıştı! O ülke eğer ki kilise tarafından yönetilmek yerine Hıristiyanlık kendi kabuğuna çekilerek (siyasetten uzaklaşarak) kendi inancını yaşamış olsaydı böyle bir ahlaksızlık yaşanır mıydı? Devlet denilen güç buna izin verir miydi? Öyleyse bu gücü (siyaseti) inancın başından savmak gerekir. Ama ondan önce halkın bilinç düzeyini yükseltmek gerekir ki günü geldiğinde hiç kimse din kisvesi altında başa geçip kimseyi kandıramasın.

İnanca sahip çıkmanın ve bozulmasının önlenmesi için tek bir yol var: Cumhuriyete sahip çıkmak! Çünkü o, dinin yozlaşmasını engelleyebilecek tek araç. Ondan da önce beni dinleyen ve okuyanlara tek tavsiyem, hiçbir gücün ve liderin (bu her alan için geçerli) kanatları altına girmemeleri. Hiçbir şeyi bağımlılık haline getirmemeleri. Her kişi ve her fikir, aralıksız mantığın kontrolü altında denetlenmeli. Şiddetle eleştirilmeli. Onu ne kadar sahiplenmiş olursak olalım unutmayalım ki o da hata yapabilir. Bizim eleştirisel tavrımız onu da doğru şekle sokacaktır. Tabanı tarafından denetlenmeyen her fikir tıpkı bir siyasi parti gibi bozulmaya mahkûmdur.

 

Günay Aktürk

Read more

Dedeme | Eyüp Aktürk ( Şiir )

Dedeme Eyüp Aktürk ( Şiir )

El-Aman

Dedeme Eyüp Aktürk ( Şiir )

Şeyla gözlerinden süzülen mana
Harap etti beni yıktı el-aman
Kaybolan pırıltı çözülen sima
Beni ateşlerde yaktı el-aman

Bakışları gizli yalvarış gibi
Sanki bu âlemden yol veriş gibi
Ayrılan dostuna gül veriş gibi
Manalı manalı baktı el-aman

Üstü başı kirin pisin içinde
Unutulmuş toprak tozun içinde
Yüreği kederli hüzün içinde
Gözlerinden yaşı aktı el-aman

Kalkamaz ayağa tutmaz dizleri
Kaybetmiş ferini görmez gözleri
İnan yıkar bir gün ahı sizleri
Derin derin için çekti el-aman

Suyunu içemez verilmeyince
Çiçek bile kurur derilmeyince
Sual edip halin sorulmayınca
Yarasına tuzlar ekti el-aman

Biçare adama etmeyin zulüm
Sizi de yakalar bir gün bir ölüm
Düşmüş yüreğine koyu bir yalım
Kaderine boyun büktü el-aman

Göz pınarı doldu gayri akmıyor
Hiç bir acı artık yürek yakmıyor
Kefen bile bedenini sıkmıyor
Yüreğine hançer soktu el-aman

Eyup Aktürk

Read more

Özgür Adam Şiiri

Özgür Adam Şiiri

Özgür Adam Şiiri

Özgür Adam Şiiri

Özgürlüğü acıyla karıp, hadi git, demişler insanoğluna.
Ama tel örgülerle çizmişler özgür adamın sınırlarını!
Bir devlet yetmez gibi ırkımı korumaya,
Yüzlerce devlet kurmuşlar kan göletlerinde.

Haritası kan ile çizilmişken yurtların,
Bunca tel örgü, bunca kan ile boyanabilirdi ancak.

Çünkü kardeş kanı dökmüşüz
kardeşçe yaşayamayız diye.
Yetmiş iki renkten yetmiş iki millet yaratmışız.
“insan ırkı” yetmemiş sanımızı tarif etmeye…

Geçmişin baharı ne gülistan ne güllük,
Bu kadar halk, bunca zulümden doğabilirdi ancak.

Günay Aktürk

Read more

Issız Şiiri

ıssız şiiri günay aktürk

Issız Şiiri

Sesleriniz geliyor uzaklardan.
Siz bu dünyanın yerlileri,
hem barbarım ben hem ilk insan.
Ruhumun kirli denizinde
yaşlı ve mendebur insan kalıntıları.
Nasıl olunuyorsa bir başına ve yalnız
işte öyle.
Dağılan ben toparlayan ben!

Köreldikçe köreliyor tüm arayışlar.
İşte bu her gün biraz daha hızlanıyor.
Yangında ateşe hasret, susuzlukta çöle!
Artık neyi aradığımı bile hatırlamıyorum.
Suya acıkır gibi her işim ters.
Yanımda yönümde yaşam yok.
Her çıkış kendime bir yolculuk!
Bakan ben görünen ben!

Dolaştım yirmi yedi yıllık bir yaşamı yalnız.
Bulup bulup yitirdim umudu.
Çıktım insan keşfine yettiğinde aklım,
vardığım her yer bir deniz kenarı!
O kadar ıssız ki dünya,
kaçan ben kovalayan ben.

Günay Aktürk

Read more

Sakallı Celal Kimdir?

Ankara Lisesi’nde Sakallı Celal’in tulumla lağım tamir ettiği sırada müfettişler ve bürokratlarla yüzleşmesini anlatan, mizahi ve alegorik sahne.

Sakallı Celal Nasıl Bir Figürdü?

Bu yazı, Sakallı Celal’in yaşamını bir anekdotlar toplamı olarak değil; erken Cumhuriyet döneminin bürokratik, ideolojik ve sınıfsal çelişkilerini açığa çıkaran aykırı bir figür olarak ele alır. (Alıntıdır)

Sakallı Celal bir Paşa’nın oğludur, zengin bir ailedendir. Galatasaray lisesini bitirmiştir, iyi Fransızca bilir, pantolonu yamalıdır, ayaklarında koca koca galoşlar vardır, başında kasket, elinde Fransızca gazeteler…

Bir ara memurluğa niyetlenir. Ankara Lisesinde Müdürlük yaparken mektebin lağımı tıkanır. Bakanlığa bildirir ama “idare et” cevabı gelir. Bunun üzerine tulumu giyer, kolları sıvayıp tamirata başlar. Tam bu sırada müfettişler gelmesin mi? Adamlar sanki suç üstünde yakalamış gibi bakana koşarlar. Sayın Bakan çok kızar: “Cumhuriyet müdürü tulumla lağıma mı girer!” diye fırça atar.

Sakallı savunmasına: “Lağım patladığını haber verdim idare et’ dediniz. Ben idareciliğin necasete oturmak olduğunu sizden öğrendim. Tuluma gelince, çukura setreyle girecek değildim ya!” yazar.

Ankara Lisesi’nde Sakallı Celal’in tulumla lağım tamir ettiği sırada müfettişler ve bürokratlarla yüzleşmesini anlatan, mizahi ve alegorik sahne.

O günlerde hızlı bir değişim yaşanmaktadır. Bir zamanlar sakalsızlara bıyıksızlara “ecnebi” gözüyle bakanlar, sabah akşam berber kovalar, dolgun yanaklarını pudra ve pomatlarla parlatırlar. Celal de mevki kaygısıyla değişenlerin aksine saçını sakalına katar. Marks gibi dolandığı yetmez gibi devlet erkanına “Burjuva kalıplarına tıkılan maskaralar, gülünç oluyorsunuz.” diye laf atar. Ağzına geldiği gibi konuşur, başını derde sokmaktan korkmaz.

Bir ara polisler üzerinde tabanca yakalar ve kimlik sorarlar. Sorarlar ama Celal’de kimlik ne arar? Polis: “Sen kimsin, necisin?” diye sıkıştırınca “Ben Japon’um.” diye kafa yapar.

– Ama Türkçe konuşuyorsun?
-Ben, Türkçe bilen Japon’um.
-Peki, bu silahla ne yapacaksın?
-Polisleri vuracağım.
-Niçin?
Düzenin devamı için. Dün hilafeti savunuyordunuz, bugün Cumhuriyeti. Yarın kime yamanacağınızı nereden bilmeli?

Sakallı Celal’in polisler tarafından çevrildiği, elinde tabanca tutarken bilgece ve alaycı bir ifadeyle karşısındakileri süzdüğü alegorik sahne.

Lakin CHP Genel Sekreteri Recep Peker tarafından arkalandığı için içeride tutamazlar. Hoş, yeri gelsin gelmesin her sözü Bolşeviklere çıkartır, komşudaki ihtilalcilerden çok şey umar. Hatta pılısını pırtısını toplar Rusya’ya kaçar ama aradığını (ne arıyorsa) orada da bulamaz. Alıştığı gibi konuşunca onu fena hırpalar ve yaka paça sınır dışı ederler.

Celal üretmez, çalışmaz kimseye hayrı dokunmaz. Arabaya binmez, tramvay beklemez, parayla pulla işi olmaz. Gemilere daima biletsiz dalar, onu çabucak yakalar eline süpürgeyi sıkıştırırlar. Frenk seyyahları La Martin’in eserlerini orijinalinden (ve ezbere) okuyan bir çımacıyla karşılaşınca çok şaşırırlar.

Yapı Kredi Bankası‘nın kurucusu Kazım Taşkent, Celal’e sahip çıkar, ona Kuledibi’nde bir oda açar. Herkes kanarya beslerken o fareleri ağırlar, hatta onlar için minyatür bir lunapark hazırlar.

Sakallı Celal’in eldivenle çatal silerken, gazete kâğıdına sarılı bir hayvanı tuttuğu; etrafında valiz, kitaplar ve sıçanların yer aldığı alegorik sahne.

Asla yıkanmaz, suya sabuna dokunmaz. Sıçanlarla iç içe yaşamasına rağmen mikrop fobisini aşamaz. Kokudan yanına yaklaşılmaz ama eldivensiz bir şeye dokunmaz. Kimsenin elini sıkmaz, kapıları tekmeyle, perdeleri bastonla açar. Kedi köpeğe bayılır ama onları gazete kağıdına sararak okşar. Elbiselerini lime lime oluncaya kadar kullanır, yağ bağlayınca çıkarıp çöpe atar. Gel gelelim davetlerde bile çatalı bıçağı alkollü pamukla siler, üstelik bunu ev sahibinin gözüne baka baka yapar. Yanında devamlı bir valiz taşır. İçinden sefer tasları, çalar saatler, tarihi geçmiş gazeteler ve Fransızca kitaplar çıkar.

Orhan Karaveli / Sakallı Celal
Pergamon Yayınları 2004

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Memleket Meselesi

memleket meselesi günay aktürk

Memleket Meselesi

memleket meselesi

Asla sonu gelmeyecek olan bir sorundur şu memleket meselesi . Anadolu ateşi tanımını boşuna keşfetmemişler. Ülkemi cayır cayır yanan ateşlerde kavuruyorlar. Ama gündem tıpkı bir kara borsa gibi her saniye yeni bir değişime gebe. Keşke bu değişim geriye doğru akan zehirli suları taşımasaydı yurduma. Arkama dönüp bakıyorum da, çocukluğumdan beri her gün ama her gün, güne yeni bir haberle uyanıyormuşum.

Aklıma çivi gibi kazınmış bazı görüntüler var. Özellikle de gazetecilere düzenlenen suikast haberleri aklımın paslı çivileri arasında. Kaç yıl geçti hala söküp atamıyorum onları. 1993 yılında henüz dokuz yaşındaydım. O yıl Sivas Madımak’ta cehalet hortladı. Aslında o hortlayan canavar hep dünyadaydı ama ben onunla yeni tanışıyordum. Bir şey söyleyeyim mi? O katliam belki de zihnime indirilen ilk ve en ağır darbeydi.

Otuz üç kişinin diri diri yakıldığını ailemle birlikte televizyondan izlemiştim. Bizim gibi saz çalan, türküler söyleyen, şiirler okuyan ve semah dönen insanlardı. Tanımıyordum hiç birini de ama kokularını alıyordum bir şekilde! Korkuyordum. Annem de korkuyordu. Bir süre sessizlik oldu. Babam tam bir şeyler söyleyecek oldu… Sustu… Vahşetten kime sarılaydı insan? Devletin gözü önünde gelişmişti her şey. Babam susuyor ve devlet baba izliyorken, vahşetten kime sarılaydı insan?

Zihnimin paslı çivilerine bir kardeş daha eklendi yıllar sonra. O katliamda ölen şair Özlem Şahin’in odasının duvarına astığı bir kartta yazan şu sözler: “Belki yaşlanacağım ama asla büyümeyeceğim!” İnsan olmak bu olabilir miydi? O senenin sonlarına doğru güneydoğuda –sanırım Hakkâri olmalıydı– askerleri gösteren bir haber izlemiştim. Askerlerin üstlerinde kalın üniformaları vardı ve mat bakışlarıyla çay içiyorlardı. O çiviyi de söküp atamıyorum.

Sınıra çok uzak bir şehirde yaşamama rağmen orada yaşanan şiddetli çatışmalarla bütünleşti o haber karesi. Korkuyordum. Zihnimde doğan hangi fikirler korkutmuştu beni bilmiyorum ama çocukluğun o korunaksız acizliğiyle, beni temsil etse de etmese de baştaki iktidara ama daha çok da devlet fikrine sığındığımı hatırlıyorum.

“Memleket meselesi!” “Anadolu ateşi…” Tıpkı bir kara borsa gibi her saniye değişiyordu gündem. Doksan üç senesi bitmek bilmedi. O yıl üç Başbakan gördü canım ülkem. Yanlış hatırlamıyorsam Demirel, İnönü ve Tansu Çiller’di bunlar. İyi mi ettiler kötü mü ettiler bilmiyordum ama iyi ettilerse neden biri çıkıp biri iniyordu ki? Beceremiyorlar mıydı bu işi acaba? Televizyon da bir onu tutuyor bir ona sallıyordu.

Dünyada Güzel Şeyler de Oluyor Oğlum

memleket meselesi günay aktürk

Devrimci dedikleri ama haklarında hiçbir bilgi sahibi olmadığım gençler öldürülüyordu. Uğur Mumcu o sene öldürüldü. Eşref Bitlis’i de hatırlıyorum. “PKK yurt çapında eylemlere girişti” diyordu televizyon. Ha! Rıfat Ilgaz, Abidin Dino ve Hulusi Kentmen amcaya çok üzülmüştüm.

Babam ozan İsmail, “O güzel insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler!” diyen bir adamın kitabından alıntılar yapıyordu bana. “Dünyada güzel şeyler de yaşanıyor oğlum” diyor ama pek fazla örnek veremiyordu buna. İyiye ve güzelliğe inanıyordu lakin inancı Turgut Özal’ın şaibeli ölümünün önüne geçemedi.

Babam bana küçücük bir kasabada, küçük bir televizyon kutusundan izlediğimiz kötü haberlerle her şeyin daha iyi olacağını öğretmişti! Peki ama elimizi suya sabuna sokmadan nasıl olacaktı ki bu? İyiyi ve güzeli taşıyan katır kağnısının şoförü hani, neredeydi?

Aslında evet siyasetin dışında kulağa eğlenceli gelen hoş şeyler de yaşanmıyor değildi hani. Arzum onan Avrupa güzeli seçildi ve genelev işletmecisi Matild Manukyan İstanbul vergi rekortmeni oldu! Devlet yönetimi iyice işkillendirmeye başlamıştı beni! Daha başka ne mi oldu? Yılbaşına doğru televizyon bozuldu.

Sonra bir anda bombalar patlamaya başladı. Otobüs durakları, hava alanları, garlar, meydanlar her yer ama her yer bombalanıyor, insanlar ölüyordu. Yıllarca evlerinden çıkmayan insanlar daha da kapanmışlardı evlerine. Bu neslin çocukları olan biz savaş görmemişler iliklerimize kadar hissetmiştik savaşı.

Ama bir şeyler değişmeye başlamıştı bende. Zamanında o kadar çok korkmuştum ki artık korkuyu tanıyamıyordum. Bir gün öncesinde bomba patlattıkları bir durağın önünden geçerken ölüm korkusu da yoktu. Hayır hayır bu kesinlikle hissizleşme değildi. Delicesine yaşamak istediğim halde öldürülecek olma ihtimalinin ürkekliğine yabancıydım bugün.

Artık televizyon izlemiyorum. Bitmez memleket meselesi bu memlekette! Bu ülkeyi yöneten bir başkan var. Ondan eminim. Ama sandığınız gibi değil. O başkan bu ülkede yaşamıyor. Bu ülkede nefes almıyor. Hatta dilimizi bile konuşamıyor. Bizim gibi ülkelerde Başbakan, Cumhurbaşkanı ve iktidarlar gelip geçicidir ama başkan aynı başkandır. Emperyalizmdir o.

Darbeler yapar, suikastlar düzenler, hükumetleri devirir… Bazen Madımaktaki ateş olur, bazen yanı başımızdaki İşid. Bazen karısını öldüren bir kadın düşmanıdır o, bazen bir uyuşturucu kaçakçısı. Bazen eğitimsizlik, bazen işsizlik… Eğer onunla tanışmak istiyorsanız televizyonunuzu açmanız yeterli. Yansımalarını her karesinde göreceksiniz.

 

Günay Aktürk / Memleket Meselesi

Read more

Hoşçakal Bu Son Mektup

Hoşçakal Bu Son Mektup

Köpecik Uyuyor

Hoşçakal Bu Son Mektup

O uyurken ne yapıp edip bir şeyler yazmalı. Belki yenice görünecek son bir mektup daha. Ona… Postalamasam da olur. Mühim olan yazılması. Ama yazı masasına oturmak gelmiyor içimden. Çünkü bunu yapınca ille de ille ciddi bir şeyler koyasım geliyor ortaya. Oysa belki de sırf karalayıp atmak yeterli olacaktır. Bu yüzden bu satırları balkonun demirlerine oturmuş bir halde yazıyorum. Yani ciddiye almaz görünerek.

İçimden hoşçakal demek gelse bari… İşin o yüzünde ciddiyetsizlik var lakin her an aşağı düşebilirim. Ama zararı yok. Nasılsa en fazla en acemi hırsızın bile bir zıplayışta çıkabileceği kadar yüksekteyim. Lakin canımın yanmasını istiyorum. Kolumdan tuttuğu gibi aşağı çekecek birilerine ihtiyacım var. Bu bir silkelenme isteği de olabilir. Belki düşersem bir an için kendime gelirim de şaşkın bakışlarla sağa sola bakınıp, “ne oluyor yahu!” derim. Yoksa asla kendime gelemeyeceğim.

İnce hastalığı bilir misiniz? Yani veremi? Artık iyileştiriyorlar mı ne, çoktandır veremden ölen görmedim. Eski çağlardan kalma küflü bir hastalık gibi görünüyor gözüme. Çaresi mi bulundu yoksa artık kimseler derin düşünemiyor mu? Ya da adı değişti de travma mı oldu?

Şu sıralar bende bir gariplik var. Ama kimde yok ki? Görünürde sapasağlamım. O kadar ki domuz gribi bile giremez içime. Ama yine de hasta hissediyorum kendimi; bitkin, çok düşünmüş… Vücut, aldığı besinlerle daha çok güç kazanır ya hani, bendeki besinsizlik başka bir şey olmalı. Bundan ne sonuç çıkartacağımdan emin değilim. Ama bekleyin.

Mevsim geçişlerinin organlarımız üzerinde kurduğu baskıdan olacak (ne kadar bilimsel olduğunu hak getire) tam bir baş belası oluruz bazen. Bana göre ince hastalık denilen veremin de buna benzer bir etkisi var. En çok vücuda hasar veriyor zira. Öyleyse arıtım borularına ihtiyacımız var. İç sıkıntılarımızın pisliğini zihnimizden ve vücudumuzdan akıtacak bir boruya. Acaba şu su borusuna yaslansam akıtır mıyım içimdeki pisliği tepe taklak? Neşe mi gerek bize? Bir ışık mı? Her taraf yangın yeriyken ne ışığı, ne sevinci? Ah bir kalkabilsem ayağa masaya yumruğumu vuracağım da…

Köpecik uyuyor, bu ter yığını da dayanılacak gibi değil. Nefes alacak bir baloncuk oksijen bile yok havada. Balkon demirlerinden uzaklaşmalı. Zaten çok da ciddi görünmüyordu. İşte gelip oturdum yazı masama. Mektuba soyunmak üzereyim. Şu kurşun kalemin ucunu da amma sivriltmişim ha! Bunu ne zaman yaptığımı hatırlamıyorum. Demek ki çok olmuş yazmayalı. Peki, şimdi ne yapacağız? Mektup için bile olsa malzeme gerek. Kafamı kemiren bir sıkıntı var aslında. Kemirmekten çok uğultular yaratan bir basınç! İçimden bir ses, bu çığlığın mektubumsu bir tasvire ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Öyleyse aklıma geldikçe kovaladığım iyi bir koşucu için yazılmalı bu son mektup! Aynı zamanda veremimin de yaratıcısı.

Geçen gün bataklığın oradaki yol ayrımına kadar kovaladım onu. Nefes nefese kalınca durdum. Durmak biraz iltifat, boylu boyunca kapaklandım desem yeridir. İki hırçın nefes arasında kovalıyor mu yoksa kaçıyor muydum belirsizdi. Köpüğe bulanmış bir Arap atı gibiydim. Ona mı yazmalıyım şimdi? Ya da sıcaklar daha da bastırmadan gölgeye mi çekilmeliyim? İki defa vazgeçtim ondan. Sessizce terk ettim onu. Peki, o ne yaptı? İkisinde de öfkeyle, daha da artan bir kuşkuyla acıdı bana. Yaklaştı. Üşüdü. Ağladı… Üçüncüsü yok artık. Olsa da güvenemez bana. Ben olsam güvenebilir miydim? Güvenmek çok onur kırıcı…

Bu yazı masasının başına oturmaya gelmiyor. Daha da ciddileşiyor hayat. Ama bir yerden başlamalı. Öyleyse “Merhaba!” diyelim. “Merhaba canım.” Canım mı dedim? Ne hakla? Aklı başında adam hangi yüzle teşebbüs edebilir buna? Bedeni terk eden son nefes gibi hayatından sessizce çıkıp giden ben değil miydim? Hem de iki kez. Kimsede bir dirhem can kalmadı, kendine gel. En iyisi, “Merhaba hanımefendi!” diye başlamak. Evet, bu daha gerçekçi… Böyle devam edelim.

Çünkü Kırıntıların Kaldı İçimde

Merhaba canım. Söze nasıl başlarsam başlayayım bu yine de canını acıtacak, biliyorum. Köpecik uyuyor. O uyurken sana dokunmak istiyorum ama yine terk edeceğimden korkuyorum. Yine de yapmalıyım bunu. Sana yine merhaba demeliyim. Çünkü kırıntıların kaldı içimde. Küçük parçalar halindeler ve üstelik mayalanmış kutsal ekmek kırıntılarına benziyorlar.… Ben o parçaların üzerinde uyuyorum yıllardır. Fark ettiğim andaysa kâbusa dönen ve gittikçe büyüyen bir korku olarak yaşıyorum seni.

Sen nasıl yorumluyorsun bunu? Yine canım cehenneme mi? Eminim kan kusuyorsundur bana. Seviyorum dediği halde çekip giden ikiyüzlü güvenilmez bir adam olarak yorumluyorsundur. Hem de bir hoşçakalı bile çok görerek. Sakin olmalısın. Başka sözler duymalıyım senden. Zira yeterince kan kustuk. Orta bir yolu yoksa bu gidişin, işte asıl o zaman çığ düşmeli aramıza.

Yazdıkça saçmalayasım geliyor. Buz gibi suyun altına mı girsem acaba? Ne yapılması gerektiğini kestiremiyorum bir türlü. Aslında otuz altı saattir uykusuz olmasam bu kadar tere bulanmazdım.

Gücüm gittikçe tükeniyor. Bilirsin bu halleri ya da daha çok bilmeni umuyorum. Sana, içimde kuduz bir köpek beslediğimi söylemiştim. Hani şu köpecik. Ona ancak böyle seslendiğimde mümkün oluyor vahşiliğini unutmak. Evet, derin bir uykuda şimdi. Güçlü olduğum zamanlarda önüne bir kap yal koyup karnını doyuruyorum. O farkına bile varmadan basıyorum iğneyi. Bu onu günlerce uyutuyor. Ama uykusuz geçen günlerimde onu da senin gibi ihmal ediyorum. İğnenin etkisi geçip başını kaldırdığında rengi bile değişiyor dünyanın. Salyaları ağzımda köpürüp dişlerim daha da keskinleşince peşine düşüyorum senin.

Ama sana zarar vermemek için ilk sapaktan dönüp başlıyorum o köpekle boğuşmaya. Çünkü o senin yok edilmeni istiyor. Ona göre ikimize de zarar veriyormuşsun. İnanabiliyor musun buna? Aklını kaçırdı zavallı. Bu kayıp zaman dilimi ise sana “terk edilmek” olarak yansıyor. Hâlbuki karanlık bir yer altı dehlizinde senin için yabani bir hayvanla boğuşuyorum. Böyle anlarda veremin kokusunu duyuyorum. Saçlarım şimdiden beyazladı bile. Yakınlarda bir değirmen olmalı, kan kokusunu alabiliyorum. Çünkü kanlarımız dehlize karışıyor. Kutsala kan sıçradı bir kez…

Fark ettim de köpeciği doyurmakla aç bırakmak arasında meğer hiçbir fark yokmuş. İki halde de eninde sonunda saldırıyor. Onu yok edebilmenin yolunu bulamadım henüz. Lakin bir kez konuşmayı denedim. “Bak köpecik”, dedim”, “biliyorum, sen benim savunma mekanizmamsın. Beni korumaya çalışıyorsun ama onu karantinaya almaktan vazgeç artık. O tehlikeli değil. Sadece birazcık yorgun o kadar.”

Başını okşadım. Pamuktan da yumuşak tüylerini… Az kalsın elimi kopartıyordu mendebur! Her zaman olduğu gibi ilk o saldırdı. Dişlerinin acısını hala hissedebiliyorum kafamın içinde. Uyandığımda biraz ötemde yatıyordu. Başını okşamadan önce iğnesini yapmıştım. Etkisini göstermiş olmalı. Nasıl yuvalanmış, nasıl ev bellemişse inini, beni bile yaklaştırmıyor yanına.

Şimdi tatilde olmalısın. Dün gidecektin. Orada nem de vardır şimdi. Olsun. Hem hastalığına da iyi gelir. Beni düşünme sakın. Bu sayede daha az berbat geçer tatilin. Seni sevdiğimi söylemiş miydim? Her ne kadar senin beni sevdiğinden kuşkulansam da seviyorum seni ey mayalanmış ekmek kırıntım… Bunu eminim sen de düşünüyorsundur.

Hemen öfkelenme, dinle ve yavaş konuş. Köpecik uyuyor. Uyanmasını istemeyiz değil mi? Seninle üç dört ay gibi kısa bir beraberliğimiz oldu. Bu tam tamına iki sene önceydi. Sen bana gerçek mutluluğu yaşattın. Sevmek, demiştim, yaşamın en güzel hediyesi. Hele ki aynı duygularla karşılık bulmak!

Çivi Gibi Çakılan Sözler

Ama senin beni sevebilme marifetin o kadar kısa sürdü ki canım, bu muammayı bu güne kadar hiç cevaplayamadım: kısa sürdüğü için mi aldattın beni? Hem yüreğinle ve hem de bedeninle? Zihnime çivi gibi çaktığın o sözün manası nasıl acıtmıştı canımı biliyor musun: “Seninleyken onunla da görüştüm.” “Ben gerçek sevgiyi onunla yaşadım.” “Çok acı çekiyorum.” Sanırım o sıralar tesadüfen geçiyordum oradan.

Sahiden! Seninle düzenli bir ilişkimiz de yoktu. Bedenimizin tatminsizliği mi bitirmişti bu ilişkiyi? “Zaten cinselliği çıkartırsan ilişkiden geriye pek faza bir şey kalmıyor.” Bari bunu söylemeseydin. Senin hem kafası karışık, hem mutsuz ve hem de doyumsuz bir kadın olduğunu düşündürdü bana bu sözün. Sana göre o sıralar bana bir şans vermiştin. Hem de tüm bu sözlerine rağmen.“Git, gelme dedin. Aslında beni ona gönderen sendin.” Her git dediğimde bir başkasının kollarına gideceğini düşünmek umut verici sevgilim!

Sıcaktan saçmalamaya başladığımı kabul etmiyorum. Gerçek olan şu ki sen kötü bir insandın. Güvenilmezdin. Beni o gün çıkartacaktın hayatından. Seni iki kez terk etmişsem, iki kez geldiğimi de görmelisin. Yüzlerce kez güvenmeyi denedim fakat asla affedemedim seni. Ama belki bir kez ağladığını ya da acı çektiğini görsem belki affedebilirdim. Bu da varsın benim avanaklığım olsun.

Gerçek sevgiyi sorguluyorsun bu günlerde. Gerçek sevginin ancak karşılık beklemeden mümkün olabileceğini savunurken, bir sevgili olarak senin de sorumlulukların olabileceğini görmüyorsun. Aklanma çabası mı tüm bu savunma girişimlerin? Ne yaparsam yapayım beni sev, ben bile kendime güvenemiyorum demek mi bu? Köpecik diyor ki: “Bir daha aldatılmak için mi koşuyorsun ona? Seni zavallı hayvan! Eninde sonunda parçalarına ayıracağım seni!

Daha ne kadar köpüğe bulanabilirdim ki? Artık sözün sonunu getirmeliyim. Köpecik uyanmak üzeredir. Gideyim de karnını doyurayım bari. En son iğneyi üç gün önce vurmuştum. Uyuşmaya karşı yavaş yavaş bağışıklık kazanıyor, üstelik elimde başka iğne de kalmadı. Bu seni can gözüyle son hatırlayışım. Kendine dikkat et. Geceleri daha çok uyu. Mahzenden tıkırtılar geliyor. Sessiz ol, kaçmaya hazırlan. “Kimseyle konuşmuyorum köpecik, şu iğrenç kedi yine gelmiş bataklığımıza. Kovalıyorum gitmiyor lanet olası.”

Zavallı sersem köpek, hala sendeliyor. Birazdan iyice uyanmış olur. Artık onu yenemem. Buraya geldiğinde benliğimiz birleşmiş olacak. Seni bir daha asla istediğim gibi hatırlayamayacağım. Git artık. Uzaklaş. Geceleri daha çok uyu. Ve artık bırak peşimi. Hoşçakal.

Geldin mi köpecik? Kahve yapayım mı sana da? Evet, yine gelmiş şeytanın talebesi. Nasıl da çirkin bir yaratık öyle? Evet, haklısın. En başından beri de haklıydın zaten. Bataklığımızı kirletiyor! Sen onu boş ver de, uyurken ne de güzel hırlıyordun yahu! Rüya mı gördün, anlatsana! Ah iyice oturmuş boğazına, gel, zincirini çözelim. Hava da ne kadar da sıcak değil mi bugün?

 

Günay Aktürk / Hoşçakal

Read more
Powered by Gelecek Internet