Ağlama Duvarı Hikayesi

Ağlama Duvarı önünde kuşkuyla taşlara bakan yaşlı Yahudi ve arkasında not alan gazeteci, zamanın sembolleriyle Bosch tarzı alegorik sahne

Ağlama Duvarı: Dua, Umut ve Sessiz Taşlar

Kudüs‘e atanan bir Amerikalı gazeteci, Ağlama duvarının önünden gelip geçerken, bir Musevinin her gün duvarın önünde diz çöküp dua ettiğini fark etmiş. Haftalarca aynı manzarayı görünce dayanamamış ve sonunda adamla bir röportaj yapmaya karar vermiş.

Ağlama Duvarı önünde kuşkuyla taşlara bakan yaşlı Yahudi ve arkasında not alan gazeteci, zamanın sembolleriyle Bosch tarzı alegorik sahne

Adamdan izin aldıktan sonra teybini açmış ve konuşmaya başlamış:

“İsminiz?”
“David. Polonya Yahudisiyim. Atmış beş yaşındayım. Smalla’da bir manav dükkanım var. Evliyim. İki çocuğum Tel Aviv’de bir çiçek serasında çalışıyorlar…”
“Sizi her gün burada, Ağlama Duvarında, dua ederken görüyorum.”
“Evet, her sabah dükkanımı açmadan önce buraya gelir, dünya barışı ve ulusların kardeşliği için dua ederim…Öğle tatilinde yine gelir; bu kez yeryüzündeki acıların ortadan kalkması ve bütün insanların refaha kavuşması için dilekte bulunurum. Aksam da eve dönmeden önce yine uğrar, bu kez iyi ve dürüst insanların esenliği için dua ederim. Cumartesi günlerimin tamamını da burada geçiririm, aynı şeyler için dua ederek.”

“Çok güzel. Ne kadardır sürüyor bu?”
“İsrail kurulup da buraya göç ettiğimden bu yana. Yani kırk yıldan fazla oldu.”

Gazeteci etkilenmiştir. Duygulu bir ses tonuyla sorar:

“Kırk yıldır burada dua ediyorsunuz. Bunca yıl sonra nasıl bir duygu var içinizde? Nasıl hissediyorsunuz?”

Yaşlı Musevi; ümitsiz, bitkin ve üzgün bir ifadeyle duvara bakar ve kırgın bir ifadeyle cevap verir:

“Bilmiyorum. Sanki duvara konuşuyormuşum gibi bir duygu var içimde!”

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Anneannemin Anısına

anneannemin anısına

Nihayete Ermiş Bir Ömrün Anatomisi

anneannemin anısına

 “Bugün, bir kadının davul zurnayla çıktığı eve yas ve matem havasıyla girmesinin ne anlama geldiğini gördüm. Mezara indirilen bir ölünün, insanda yaratabileceği en derin duyguları gördüm. Akşam olup da taziyecilerin evlerine çekildiğinde gecenin sessizliğini ve o sessizlikte insanın neler düşünebileceğini gördüm. Toprağın altında uyuyan bir bedenin hiç de tek başına uyumadığını gördüm ilk defa. Kırkını aşmış kız çocukları gördüm; hala eksik, hala yetim ve hala çocuk gördüm onları. Bir torundum onların yanında ben. Kırk yerinden bölünmüş teyzelerimi gördüm. Annemi gördüm, anneannemi gördüm. Ve ben ölümü hiç bu kadar yakından görmemiştim…“

Dünyaya geldiğinde yoksuldu, kimsesizdi. Sonra evlendi henüz küçük bir çocukken. Yedi çocuğu oldu. Tam takır bir ülkenin yoksul insanlarından yalnızca biriydi o. Bilirim, yağ bulunsa tuz bulunmazdı o yıllarda. İki yama eksikse giydiğin o eski şalvarda, kim ne diyebilirdi saltanatına… Hani bir de şu tüm kadınların ortak çilesi vardır. “Bir o eksikti” diyemeyecek kadar beni öfkelendiren o melanet! Erkek olan da bilir amma kadın olan iki kat daha fazla bilir bunu. Yani kadınlarını döven o asalak erkek zihniyetin kurbanlarından bahsediyorum! Sanırım kadınımız erkek, erkeğimiz de kadın değildi o yıllar! Bugün suçluluk hisseden her kimse hemen asmalı kendini soğuk odalarda.

Velhasıl uçurdu yedi çocuğunu da yuvasından. Çocuklar uçtular uçmasına ya, hangi kuş kartal kanadına sahipti ki? Yaşamın çetin olması karşısında bocalayan kuşların derdi yine geldi vurdu analarını! Çocuklar kendi başlarının çaresine bakacak kadar büyümüşlerdi oysa. Ben çok iyi biliyorum ki şayet anneannem bu yaşına kadar yaşamışsa, çocukları tek dayanağı olduğu içindi. Eskinin kadını en çok nerede delirir bilir misiniz? Ben bilirim. Ya ahırda delirir ya tandırda! Bu yüzden birçok Anadolu kadını kendini ya ahırda asmıştır ya da tandırda. Yakınlarım pek ihtimal vermezler ama aslında ben çok duygusal ve derin düşünen bir insanım. Hiçbir söz ya da iz olmamasına karşın ben anneannemin en azından sekiz on kez bu kendi canına kıyma eylemini tasarladığı inancındayım. Bu konuda onun ruhsal dünyasına inebildiğimi düşünüyorum.

Albert Camus der ki: “Yaşama nedeni denilen şey aynı zamanda iyi bir ölme nedenidir de!” Yani hep çocuklarını düşünmesi, onların dertleriyle kendini yiyip bitirmesi, bazı şeyleri daha da hızlandırdı. (Bu arada çocuklarının durumunda abartılacak bir durum da yoktu.)

Onun yaşamı kadar insana ilham olacak birçok yaşantı var biliyorum. Bu da onlardan bir tanesi işte! Zorluk ve yokluk içinde geçen gençlik yıllarından feraha çıkan bir yaşamın, böyle hazin bir sona ulaşması yaşamın laneti olsa gerek. Yaşlılık tam manasıyla üzerine her türlü hastalığı çeken yapışkan bir madde değil! Hastalık denen o virüsü gençliğinde alıyor insan. Bunu bilmeyen yok. Anneannem de o kadar biriktirmişti ki bu hastalığı elbet çıkacaktı bir tarafından. Yer altındaki magmaya benzer keder. Günü geldiğinde patlayıverir ve taşıdığı yaşamı hiç acımadan yok eder.

Bir gün ansızın düşüp bayıldı! Kalktı, bir zaman yürüdü ve sonra tekrar düştü! Bu son düşüşü olmuştu onun. Sekiz sene boyunca dünyanın tüm renklerinden uzak yaşayacağı günün başlangıcıydı o gün. Artık görmeyen gözleri ve tutmayan ayaklarıyla bir yatakta tam sekiz sene geçirdi!

Anımsıyorum da bir gün kız arkadaşımla apansız gidip çalmıştım kapılarını. İki gün sonra biz dönerken, “ben bu kızı çok sevdim, bak anneanne bile diyor” demişti. Yüzünü hiç görmeden sırf parmaklarını suratında gezdirerek kendince tanıyıp sevmiş, belki bir de evlat sıcaklığını hissetmiş, evlenmemizi dilemişti. Ne bilirdi ki torunu daha kendini bile bulamamış bir ışık işçisinden ibaretti…

Bir hafta sonra üç ay olacak onu kaybedeli. O şimdi beş katlı görkemli bir okulun üstündeki bir mezarlıkta, çocuk seslerinin hemen yanı başında uyuyor. Oysaki mezarlıklar, sadece bizim için mezarlıklar! Onun içinse artık dünyanın içinde herhangi bir toprak parçası…

Bir daha asla canı yanmayacak onun. Mesela ülkenin gidişatına bakıp sıkmayacak dişlerini. Ekmeğe zam gelmiş, fırtına bastırmış, kömür bitmiş ona ne! Ölüm bizim için korkutucu yalnız, onun için lafü güzaf. Biz canlı organizmalar da hala ağızda kuyruk boğazda bıçak debelenirken o bir daha hastalanmayacak; üzülmeyecek, düşmeyecek, özlemeyecek… Özlenecek kuşkusuz. Toprağındaki yabani otlar temizlenecek, sulanacak… Ama onun bizim tarafımızdan özlenmesi bile, biz buralarda ayağımızı topraktan kesene kadar sürecek yalnız.

Şimdi dileyen dilediğince konuşabilir. İsteyen susar, isteyeninse aklı başına gelir. Tüm bunlar yaşamın bu tarafında artık ne işe yarar bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki toprak tüm bu gürültüleri artık iletmeyecek altında yatıyor olana! Bilinciyle beraber o eski defterler de kapandı. Yaşamına tanıklık eden son kişi de öldüğünde sessizliğe bürünecek her şey. Ama o güne kadar bütün bir ömrün çırılçıplak yaşanmışlığıyla apaçık, o hep doludizgin konuşan, lafını esirgemeyen, açık sözlü ve güçlü bir kadın olarak anımsanacak!

Günay Aktürk
8 Kasım 2016 / Ankara

Read more

İyinin ve Kötünün Yüzü Aynıdır

İyinin ve kötünün yüzü temalı Bosch tarzı illüstrasyon, Leonardo da Vinci Son Akşam Yemeği sahnesinde aynı kişinin hem İsa hem Yahuda olarak tasvir edilmesi

Son Akşam Yemeği

Leonardo da Vinci “Son Aksam Yemeği” isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı. İyiyi İsa’nın bedeninde, kötüyü de İsa’nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda‘nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı.

Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.

İyinin ve kötünün yüzü temalı Bosch tarzı illüstrasyon, Leonardo da Vinci Son Akşam Yemeği sahnesinde aynı kişinin hem İsa hem Yahuda olarak tasvir edilmesi

Aradan üç yıl geçti. “Son Akşam Yemeği” neredeyse tamamlanmıştı ancak Leonardo da Vinci, henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı. Leonardo’nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı.

Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı. Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.

Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu. Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.

Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi: “Ben bu resmi daha önce gördüm!”

“Ne zaman?” diye sordu Leonardo da Vinci. O da şaşırmıştı. “Üç yıl önce.” dedi adam. “Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı. Bir ressam beni İsa’nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti…”

İyinin ve kötünün yüzü aynıdır… Her şey insanın yoluna ne zaman çıktığına bağlıdır…

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Yaktın Beni Kül Eyledin – Günay Aktürk

Gençlik tutkusu, diz çöken erkek figürü ve büyüye dönüşmüş sevdanın etrafını saran grotesk varlıklarla anlatılan Bosch tarzı alegorik sahne

Yaktın Beni Kül Eyledin

Yaktın Beni Kül Eyledin, Günay Aktürk’ün gençlik dönemine ait, tutku ile deneyimsizliğin iç içe geçtiği bir aşk şiiridir. Şiir, saf sevgi zannedilen duyguların zamanla bir yanılgıya dönüşmesini ve bu yanılmanın bıraktığı içsel yanışı dile getirir.

Gençlik tutkusu, diz çöken erkek figürü ve büyüye dönüşmüş sevdanın etrafını saran grotesk varlıklarla anlatılan Bosch tarzı alegorik sahne

Hormonsal Edepsizlik

Huzurlarınızda tam da yirmi yaşlarına yakışır dozda bir şiir. Biraz arabesk sosu ekelenmiş olduğunu itiraf edebilirim. O çağlarda gönül, bedeni aşıp da içindekileri göremezdi ki! Aslında içindekilere odaklanıyor fakat hiç de mecazi anlamda değil. Hormonsal edepsizlik. Sadece saf bir sevgi sandık onu. Önünde eğilirken erdemin yüceliğinden bahsettik. Fakat nedense yalnız büyülendiğimiz kadına yetecek kadar insani erdem vardı elimizde. Bu bizi kuşkulandırmadı bile. Tek asil köleliğin sevdiğimiz kadının önünde eğilmek olduğunu sandık. Diz çöktük önünde. İçimizdeki yakıcı madde artık yakamaz olduğunda ise doğrulup kalktık. Ortada ne erdem kalmıştı ne de yücelik. Olup olacağı tam olarak buydu. Fırtına dindi ve baraka onarıldı.

Bugün otuz beş yaşındayım. Kaç kez onardım bu barakayı bir bilseniz… Kasırgalar geldi geçti ama kuşlar misali eninde sonunda konacak bir saçak bulabildik kendimize. Anladım ki yücelik denilen şey, sevme eyleminin tutkulu bir alışkanlık haline getirilmesindeydi. Ama böyle bir insan olmayabilirdim. Uğrak verdiğim o “hormonsal edepsizlik” rıhtımında bambaşka işler çevirebilir, mesela tek gözümü kör edip azılı ve azgın bir korsana da dönüşebilirdim. Öyleyse yaşasın peşine düştüğümüz erdemlere:) Şimdi gönül rahatlığıyla on beş yıl öncesine dönebiliriz.

(Ocak 2020)

Yaktın Beni

Cilven ile nazın ile
O tertemiz özün ile
Her şakanda dozun ile
Yaktın beni kül eyledin

Seni sevmek sana azdı
Sonbaharım senle yazdı
Aşkın bana büyük hazdı
Yaktın beni kül eyledin

Yanmaz idim görmeseydim
Anmaz idim sevmeseydim
Keşke gönül vermeseydim
Yaktın beni kül eyledin

Günay Aktürk
2004

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Kötürüm Bir Dostluğun Şiiri – Günay Aktürk

Kötürüm Bir Dostluğun Şiiri’nde kopan dostluğu, yarım kalan yolu ve yokluğun yarattığı boşluğu betimleyen alegorik şiir görseli

Kötürüm Bir Dostluğun Şiiri

Kötürüm Bir Dostluğun Şiiri, Günay Aktürk’ün zamanla yozlaşan, inancını ve ahlaki bağlarını yitiren bir dostluğa yönelttiği sitemkâr ve sorgulayıcı bir metindir. Şiir, dostluk kavramının içinin nasıl boşaltıldığını, söz ile öz arasındaki kopuşu dörtlükler aracılığıyla ele alır.

Kötürüm Bir Dostluğun Şiiri’nde kopan dostluğu, yarım kalan yolu ve yokluğun yarattığı boşluğu betimleyen alegorik şiir görseli

Ey beni kendine el gören yoldaş
Ben gibi bir dostun var mıdır acep
Sevgisi gönlünde can veren yoldaş
İkrarsız dost sana yar mıdır acep

Nerde o kültürün inancın nerde
Bir zaman döndüğün semahın nerde
Zay ettin sevgiyi görünmez ser’de
Görmez mi gözlerin kör müdür acep

Nasıl da değişmiş kirlenmiş özün
Uymuyor sözüne bir diğer sözün
Dostluk kervanın da görünmez izin
Dönmezsin bu yola dar mıdır acep

Günay’ım canımda candın bir zaman
Şimdiyse kaybolmuş içinde sevdan
Yolun mu tutuldu kapandı kardan
Bir hatır sualin zor mudur acep

Günay Aktürk

Bunları da Okuyabilrisiniz

Read more

Gaflet Uykusu – Günay Aktürk

Gaflet Uykusu şiirini temsil eden alegorik Bosch tarzı sahnede, kabir, çürümüş dünya ve uyanış yolunda yürüyen insan figürü

Gaflet Uykusu

Gaflet Uykusu, insanın kendi körlüğüyle kurduğu uzun ve sancılı bir alışkanlığı anlatır. Bu şiirde uykuda olan beden değil, bilinçtir. Kabir korkusuyla terbiye edilmiş bir inanç düzenine karşı, ölümü ve hiçliği soğukkanlılıkla karşılayan bir ses konuşur. Dünya çürümüş, bağlar tarumar olmuş; dört kıtaya yayılan sefalet artık gizlenemez hâldedir. Şair, hakikatin karşısında suskun kalan gözleri sorgular ve asıl azabın, uyanmayı reddetmek olduğunu söyler. Gaflet Uykusu, insanın kendine söylediği yalanlarla yüzleştiği, rahat inkârın parçalandığı bir varoluş metnidir.

Gaflet Uykusu şiirini temsil eden alegorik Bosch tarzı sahnede, kabir, çürümüş dünya ve uyanış yolunda yürüyen insan figürü

Bana kabir arama be can dostum
Kefenim toprağa bağlar mı sandın
Dinimle bağımı çok oldu kestim
Kabrimin azabı dağlar mı sandın

Çürümüş dünyanın bağı tarumar
Dört kıtada sefalet var acı var
Âlemden âleme fani göçü var
Âlemin sahibi sağlar mı sandın

Enel Hak ilminde Mansur olalı
Gözümde perdeler sırrı göreli
Hak sırının menzilinde duralı
İki âlem gönlüm eyler mi sandın

Günay’ım hakikat hiçlikse eğer
Bak da gör dediğim körlükmüş meğer
Boş imiş kör göze verdiğim değer
Gaflet uykusuna doyar mı sandın

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Bir Sadık Hidayet Hikayesi

Bir Sadık Hidayet Hikayesi

Bir Eşeğin Ölüm Vakti

Bir Sadık Hidayet Hikayesi

Ah! Vücudum acıdan titriyor. Bu acımasız, zalim iki ayaklı hayvana verdiğim bütün hizmetlerin karşılığı bu işte. Bugün son günüm, bu da benim son tesellim! Sıkıntı, acı ve dert dolu bir hayattan sonra, taşınmaz yüklere, üst üste inen sopalara, yoldan geçenlerin zincirlerine, lanetlerine katlandıktan sonra, Allah’a şükür bu berbat hayata veda ediyorum.

Burası Şemiran Yolu. Bugün sahibimin dikkatsizliği yüzünden bir araba kazasında bacaklarım ezildi. Bu durumda olmamın nedeni bu. Bana vurup aptalca şeyler söyledikten sonra, yaralı gövdemi yol kenarına sürükleyip orda bıraktılar – tek başıma. Nallarımı ve postumu hala kullanabileceklerini unuttular herhalde. Galiba benden umutlarını kestiler.

Bana vaktinde yiyecek getirirler mi? Hayır… Büyük acılar içinde ve aç açına ölmem gerekiyor, çünkü artık işlerine yaramam.

Ah! Acı gittikçe keskinleşiyor ve yaralarımdan hala kan boşanıyor. Bize egemen olan, hayatlarımızı rezillik, utanç, acı ve sıkıntıyla dolduran, doğal, içten ve dostça duygularımızı inciten, bedenlerimizi durmadan yaralayan, ve hayatlarımızı tatsız ve acınacak hale getiren bu insan soyu nasıl bir canavar! Dıştan bakılınca bize benziyor; sonunda, bizim gibi, o da ölüyor. Bu açıdan, aramızda fark görünmüyor; ama o sanki tahtadan ve taştan yapılmış, çünkü hiç duygularımız yokmuş gibi kırbaçlıyor bizi. Eğer acı hissedebilseydi bize karşı merhametli olurdu.

İnsanların kullandığı bu işkence aletleri doğal değil. Onları kendileri yapmışlar. Avrupa’da ve Birleşik Devletler’de hayvanların haklarını savunmak için “Himaye Dernekleri” adı verilen dernekler kurulduğundan beri, ara sıra hayvanların haklarını savunmak ve insanların onlara acımasız ve adaletsiz davranışlarını durdurmak için özel yasalar çıkarıldı. Bu canavarlar bu derneklere bağlı olanlarla aynı olabilir mi? İmkansız! Aynı olsaydılar kalpleri taştan olmazdı.

Doğabilimciler onlarla bizim aramızda büyük bir fark görmüyor ve onlara memelilerin başı gözüyle bakıyor. Ama Descartes, tanınmış filozoflardan biri, hayvanların hareketli makinelerden başka bir şey olmadığını kanıtladığını düşünüyor. Başka bir deyişle, teknolojinin sağladığı avantajla, hayvan yapmak mekanik olarak mümkün. Bu boş düşüncenin ardına düşen başka filozoflar ona karşı durdular. Onların arasında Schopenhauer bizi savundu.

Ahlak Kuralları

Ahlakın temel ilkesinin sadece kendi türüne değil öteki hayvanlara da acımak olduğunu öne sürüyor; yazdığı ahlak kitabında da bizim duygularımızı ve zekamızı bir dereceye kadar açıkladı. Başka biri de bazı annelere çocuklarının bir kuşun başını kopardığını ya da oyun oynarken bir köpeği ya da kediyi yaraladığını görmenin eğlenceli geldiğini söylüyordu. Bu, çürümenin kökü, zulmün, baskının ve suçun temeli. Aslında bize yapılan adaletsizlik bazı annelerin çocuklarını yanlış eğitmelerinin bir sonucu.

Yazık! Bizim dilimiz yok ve sefaletimizin nedeni de bu. Sadece Aristoteles bizim hayatımızın gerçeğini bulmuş. Diyor ki: “İnsan konuşan hayvandır.” İnsanların konuşma yeteneği olduğu içindir ki biz açgözlü ve bencil bir yığın canavarın hevesinin ve şımarıklığının kurbanı oluyoruz. Neden insanlar bu filozofları izlememişler? Çok açık ki insanların niyetleri kişisel yararları üzerine kurulu. Bu özellikle hepsi de Descartes’ın izleyicileri olan ve bize cansız nesnelermişiz gibi davranan katırcılar için doğru. Hayvanlara acımak temel olarak Doğu’da gelişen bir düşünce. Ayrıca, bütün peygamberler hayvanlara karşı zulmü yasaklamıştır. Okumuşlar, bilgeler, manevi değerler üzerine yazan yazarlar ve hatta şairler hayvan hakları konusunda birleşiyor.

Örneğin Hakim Firdevsi, Allah ruhuna huzur versin, şöyle diyor: “Sırtında tohum taşıyan karıncaya işkence etme, çünkü o yaratık canlıdır ve hayat onun için tatlıdır.” Ama bütün bu sözler, insanların acımasızlığını, sınırsız tamah ve hırsını önleyip sınırlayacak bir yasa olmadığı için, hiçbir sonuç vermedi. Eğer bacaklarım Batı’da ezilseydi, bu abes acıyı dindirirlerdi ya da beni uyuturlardı!

Ah! Beni acıdan ve açlıktan kurtarın! Keşke iyi bir iklimde çayırlarda kendi türümden hayvanların arasında özgür yaşama ve kaderimin belirlediği günde ölme özgürlüğüm olsaydı. Ama şimdi esaret altında aç ve sıkıntı içinde ölüyorum. Bu iki ayaklı yaratığın köleleştirdiği dilsiz bir hayvanın hayatının berbat sonucu bu. Onların tutuşturduğu ateşte yanmak zorundayım. Ah! Sabrım tükendi…! İnsanlar mazlumların katilleri. Neden evcilleşmemiş ve yırtıcı hayvanları alıp hizmete koşmuyorlar ki? Biz evcil hayvanların tek günahı, zararsız olmamız ve günlük yiyeceğimizi elde edemememiz.

Dünya gözüme gittikçe kararıp bulanıklaşıyor. Gövdem açlığın verdiği acıdan gittikçe dermansızlaşıyor. Birinin ayak seslerini duyabiliyorum. Belki de mutsuzluğuma üzülüp bana yiyecek getiren sahibimdir. Hayır. Sadece bir çocukmuş, bana taş atıp kaçtı.

Ne kadar çabuk ölürsem, ebedi adaletin önünde bu acımasız tirandan intikamımı o kadar çabuk alabileceğim.

Sâdık Hidâyet
Hidâyetname

Read more

Beynim Bir Sürüngen

beynim bir sürüngen

Beynim Bir Sürüngen

beynim bir sürüngen

Evrenin bir parçası olduğumuz dışında hiçbir şeyde ne kalıcılık, ne kutsalık ne de gerçeklik var. Bizzat sevginin varlığı bile beynin salgıladığı kimyasaldan fazlası değil. Hepimiz yıldız tozuyuz. Atom yığını… Bu atomlar bizi bu gezegende birleştirerek ‘insan’ formunda bir bedene soktu.

Evrim var evet. Lakin evrim, kainatın bu gezegendeki eli yavaş, tembel bir çömlek işçisi. Bizi sürekli en ideal kalıba sokmaya çalışıyor. Tabii eğer biz de uslu durur ve uyum sağlarsak. Onun işi bu. Ama bilincimiz üzerinde tuhaf bir etkiye sahip. Dolaylı yoldan görüyor o işi. Bize bir beyin bahşetmiş ya, bilerek yapmamış bunu.

Peki ya bilinç?

İnsanı küstahlaştıran binlerce göz sinirlerine sahip! Ama pek de iyi görmüyor gözü. Ancak çok yakındaysa ve onu bir şeylere benzetmişse, birkaç kalıba sokabiliyor sezdiği şeyi. Bilinç bilgiyle beslenir. Ne kadar doyurursa karnını o kadar iyi görür.

Bilincin cilası sanattır. Onu sakinleştirir. Uysallaştırır. Çünkü karnı doymuştur artık. Kötülük zevk vermez ona. Sanat, Korteks ile sürüngen beynin bağlarını arttırır ve eskiden bir kadınla sevişirken zevk alıyorken, şimdi onun saçlarını okşamanın yeni bir zevk olduğunu keşfetmiştir.

Aç bilinç saldırgandır, sürüngendir. Yalnız tüm hayvanların ortaklaşa kullandığı sürüngen beyni geliştirdikten sonra bir bilince sahip olmanın anlamı nedir ki?

Günay Aktürk

Read more

Fırtına Kopanda | Bekir Kilerci

bekir-kilerci-intikam-sesleri-kimdir

Bekir Kilerci Kimdir

Fırtına Kopanda…

Bir işçi çocuğu olarak doğdum, bir işçi çocuğu olarak yaşadım ve sınıfımın savaşçısı olarak öleceğim…

Bu dizeler, Burhaneddin Akdoğdu‘ya yani Kaldıraç dergisinde kullandığı ismiyle Bekir Kilerci‘ye aittir.

Yazdıklarıyla; biz ortaklarını, devrimci insanı, devrimci kişiliği, hayatı, devrimi anlatan, devrim mücadelesi içinde öğrenmekten ve öğretmekten tereddüt etmeyen, Anadolu devriminin renklerine kendini de katan Bekir Kilerci, 13 Aralık 1997’de işkencede Katledildi.

Savaşçının Türküsü Kitabından

bekir-kilerci-intikam-sesleri-kimdir

Fırtına Kopanda

I

Çıraktım,
ustanın şarap parası için
çırpı bedenimi ateşe attım.

İşsiz kaldı babam
Hıncını dayakla çıkardı anamdan.

Bizden biri öldü ilaçsızlıktan,
bir zengin piçi araba sürdü üzerime,
giremedim ışıklı mağazalardan içeri
bir kere bile..

Parasızlıktan,
çocuklarının yüzüne bakamadığından,
incecik yaşlar indi de çenesine
Mehmet, astı kendini bir gece.

II

Kara geceler gibi ağırlaşıyor da
milyonların yüreği
burjuvaların suratını dağıtmaya yetmiyor
binlerin emeği.

Ama biz milim rüzgarının esmediği günleri de biliriz.
Biliriz bir gök patlamasıyla yarılır da
kainatın yüzü
bir fırtına kaplar tüm yer yüzünü…

Ahh!
İntikam sesleriyle çınlıyor sokaklar.
Oyy
O fırtına kopanda,
bedenim o rüzgarın önüne
bir mermi gibi sekende
Siz aşağılık asalaklar,
nereye kaçacaksınız o günde?

III

Milyonların nasırlaşmış yüreklerinden
insaf dileyeceksiniz de,
patlayan kazan başında
haşlanmış derisiyle
kardeşimin cesedini göstereceğim
Sizlere.

İnsaf diye inlediğinizde
göçük altında gömdüğünüz
madencilerin seslerini dinleteceğim.
Bir daha insanlığın başına
bela olmayasınız diye,
hepinizin kafasını taşlarla ezeceğim.

Bu kinimi aşırı bulanlara ise
tek söyleyeceğim:
“Ben bu kadar vahşi olmayı
Siz burjuvalardan öğrendim!”

Bekir Kilerci

Read more

Bizden Olan – Bekir Kilerci

bizden olan bekir kilerci

Bizden Olan - Sözleri

bizden olan bekir kilerci

Bir yerde insanları toplaşmış görünce
yaklaş hemen “bizden olan.”
Dokun hemen birinin koluna.
“Hayrola?” de “Vukuat mı var yine?”

Doğru ya da yanlış,
düşünceni açıkla.
“Ben bunu kabullenemem.” de.
Çekiştir bir kaçının yakasını paçasını
“Biz buna sessiz kalamayız.” de.

Yaklaş bakışları duru birine,
onunla dolaş alanı.
Dinle ve anlamaya çalış insanları.
Birlikten ve mücadeleden söz edenleri
onayla hemen, bas yaygarayı:
“Yalan mı arkadaş? Yalan mı?”

Birisi anımsatırsa yenilgi günlerini
en lakayt sesinle “Hadi lan oradan!” diyerek
bas kıçına tekmeyi.

Alandan asla tek başına ayrılma.
Bakışı duru olanla çay içmeye git.
Hele birkaç kişi iseniz kanıtla onlara,
kırk yıllık dostsunuz siz.
Ve adresleri almayı
randevulaşmayı asla unutma.

Gece kalınca tek başına
kağıt kalem gerek sana.
Öğrenelim bizler de
neler olmuş yine
ve analım seni:
“vay hergele,
yaşamın façasını bozmuş.” diye.

Bekir Kilerci

Read more
Powered by Gelecek Internet