Alevilikte Kadın: İnançta Eşitlik ve Kadının Yeri

Alevilikte kadın üzerine Günay Aktürk imzalı dergi yazısının yayımlandığı sayfa görüntüsü

Alevilikte Kadının Yeri Nedir? İnanç, Gelenek ve İnsan Anlayışı

Kadına nasıl bakıldığı, bir inancın kendisini nasıl gördüğünü ele veren en sessiz aynadır. Kimi toplumlarda kadın, korunması gereken bir sınır; kimi zaman günahın başlangıcı; kimi zaman da susması beklenen bir gölgeye dönüştürülmüştür. Bu yüzden “Alevilikte kadının yeri nedir?” insan anlayışının nerede başladığını da sorgulayan bir kapı aralar.

Alevi yolu, insanı kadın ya da erkek olarak ayırmadan “can” kavramı içinde anlamlandırır. Bu yaklaşım, dışarıdan bakıldığında sıkça sorulan “Alevi kadınların özellikleri nelerdir?” ya da “Aleviler neden farklı yaşar?” gibi soruların da temelini oluşturur. Çünkü burada mesele görünüşten çok, insanın meydandaki varlığıdır. Cem’de yan yana duran kadın ve erkek, yalnızca bir ritüelin parçası değil; eşitliğin gündelik hayata dönüşmüş hâlidir.

Alevilikte kadın üzerine Günay Aktürk imzalı dergi yazısının yayımlandığı sayfa görüntüsü

Arap Sünniliğiyle yoğrulmuş bir inanç doğrultusunda yasak elmayı yiyerek Adem’i yoldan çıkartan günahkar Havva inancı, günümüz kadınına hangi pencereden bakıldığını da apaçık ortaya koyuyor. Kadını, dokuz nefisli cinsel bir obje olarak gören anlayış, onu tepeden tırnağa kapatan, eğitimden ve iş hayatından soyutlayan, erkekten aşağı bir statüye koyarak toplumdan tecrit eden bir girişime dönüşüyor. Kadına güvensizliğin başlıca nedeni de budur. Bu durum her ne kadar dinin yarattığı bir dışavurum olarak görünse de, kapitalist sistemin yarattığı bir kadın modelidir.

Marx; “Her topluma egemen kültür, egemen sınıfın kültürüdür.” diyor. Egemen sınıfların yarattığı kültür, bir toplumu yönetme amacı taşıdığı için adalet gözetmemiştir. Erkek gücü üzerine kurulu sınıflı toplumlarda yapılan şey, en basit örneğiyle, kadının erkeğin kölesi haline getirilmesidir. Günümüz dünyasının üçüncü sınıf ülkelerindeki durum maalesef böyledir.

Alevi – Bektaşi kültüründe ise kadının özel bir yeri vardır. Hatta bu özelliğinden dolayı farklı mezheplerdeki kadınlardan daha özgür olduğunu söyleyebiliriz. “Bizim erkeğimiz kadın, kadınımız erkektir,” felsefesi, Aleviliğin en temel özelliklerinden bir tanesidir. Erkekle kadının eşit olduğu; “Aslanın erkeği de aslandır, dişisi de aslandır” ifadesi ile açıklanır. Din, dil ve ırk ayrımı gözetmeyen alevi felsefesi için insan değerli bir varlıktır. Bu felsefenin içinde insanlar “can” kavramıyla tanımlanırlar. Bu tanımın içinde kadın ya da erkek ifadesi yoktur.

Cem’de, cenazede ve düğünlerde kadın ile erkek yan yanadır. Hiçbir erkeğin hiçbir kadından üstünlüğü yoktur. Kimi insanların savunduğu, fiziksel yapılarından dolayı erkeğin kadından üstün olduğu fikrini şiddetle reddeder. Bu farklılığın, erkeğin evrimsel süreç içinde, iş bölümündeki tarihsel rolünden (avlanma gibi) kaynaklandığını savunur. Bu ise erkeğe kadın karşısında bir üstünlük sağlamaz.

Alevilikte Evlilik

Alevi inancına göre birden fazla evlilik yapmak yasaktır. Dahası, düşkünlük nedenidir. Kadını dövmek ve aldatmak da birer düşkünlük nedenidir ki Alevilikten dışlanmayı gerektirir. Birer İslami yaptırım olan hülle ve imam nikâhı gibi uygulamalar da uygulanmaz. Bazı dedelere göre düşkünlük nedeni sayılır. Karı kocalardan haksızlığa uğrayan kişi ister kadın olsun ister erkek, görgü Cem’inde hakkını arar. Buna “Mansur darına durmak” denir.

Suçlu taraf düşkün ilan edilir, aksi halde boşanmak yasaktır. Görgü Cem’i, asırlardır nesilden nesile günümüze kadar süregelmiş bir halk mahkemesidir. Bu anlamda evlilik kurumu için Alevilik, bundan asırlar önce iki tarafın da hakkını gözeterek, deyim yerindeyse, çağdaş hukuk sistemini yakalayabilmiştir.

Yeri gelmişken halk mahkemelerini birazcık açalım. Haksızlığa uğrayan ya da buna şahit olan kimse durumu dedeye iletir. Dedeyi olaydan haberdar etme cem esnasında olduğu kadar cem dışında farklı bir ortamda da olabilir. Konu, cem sırasında gündeme getirilir ve yargılama başlar. Halk mahkemelerindeki genel kural, çözümün cem sırasında çözülmesidir. Tabi istisnai olarak tarafların karşılıklı rızalarıyla da çözülebilir.

Dede tarafları dinler, cemdeki canların da görüşünü alarak kararını açıklar. Dedenin düşkün olarak itham edildiği durumlarda ise, bu dedenin bağlı olduğu piri veya pirinin de bulunduğu dedeler tarafından yargılanır. Dedenin vereceği karar kesindir. Halk mahkemesini en kısa yoldan bu şekilde açıklayabiliriz.

Bir Alevi erkeği için karısı dışındaki tüm kadınlar birer bacı ve kardeştir. Buna en güzel örneği yine Cem’den verebiliriz. Bilindiği gibi Cem’lerde tüm canlar birbirlerine bacı ve kardeştirler. Burada Hacı Bektaşi Veli’den güzel bir örnek verebiliriz;

Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,
Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde!
Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok,
Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde

Alevilikte Başörtüsü

Alman araştırmacı A. J. Dierl şöyle diyor;

“Alevî kadınlar dini törenlerde başörtüsü kullanmadıkları gibi yaşmak, çarşaf, peçe ya da yüz örtüsü (ummanda olduğu gibi) takmazlar. Kadın tecrit (soyutlama) edilmemiştir, erkeklerin toplantılarına serbestçe katılabilir, onlarla yemek yiyebilir, dinsel-kültürel toplantılarda konuşma yapabilir. Çiftlerin, yani kadın ile erkeğin birlikte yaptığı dansların yanı sıra, Alevî yaşamında modern ya da eski Türk müziği tarzında müziklere de yer vardır, içki yasak değildir. Bir konferans ya da konuşmada inşallah gibi tumturaklı dinsel sözler nadiren kullanılır. Ali ile ilgili vecizelerde fazla kullanılmaz.”

Buradan da anlaşıldığı üzere, başörtüsü, çarşaf gibi Aleviliğe temelden yabancı olan yaptırımlar yoktur. Bu daha çok İslam kültüründen doğan bir anlayıştır ki erkeği tahrik etmemesi için uygulanır. Bu noktada kişisel bir yorum yapacak olursak, erkeğin tahrik olması pamuk ipliğine bağlanmış gibi görünüyor. Oysa insan özgürlüğünün kutsallığı, görmezden gelinecek bir mesele değildir. Kaldı ki elimizden gelse edep yerlerini bile yedi kapılı zindanlara kapatacağız. Oysa insanoğlunun edep yerleri düşünceleridir. Bir kadının edep yerleri açık olduğu halde düşünceleri temiz ise o kadın giyiniktir! Oysa kirli düşüncelere sahip bir bedene on kat çul da giydirsen ne fayda…

Son olarak Hacı Bektaşi Veli’nin; “Kadınlarınızı okutunuz” sözüyle, Aleviliğin kadına vermiş olduğu önemi bir kez daha görüyoruz. Üçüncü dünya ülkelerinde kız çocuklarının okutulmadığı, hatta bunun sistematik bir plan dâhilinde yapıldığını düşünürsek, Aleviliğin, egemen sınıfın yozlaşmış egemen kültürü karşısındaki dirayetini de görmezden gelemeyiz. Asırlardır katliamlara, sindirmelere ve asimilasyona maruz kalan Alevilik, aynı zamanda zulme direnişin de sembolü olmuştur. Ceminiz kırklar cemi, sevgi inancınız, barış yolunuz olsun. Gerçek hizmet erenlerinin demine devranına hü.

Günay Aktürk

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

En/Gerekli Olan

en gerekli olan

En/Gerekli Olan

en gerekli olan

Ne olmalı biliyor musun Roza? İç sesini duyabileceğin biri olmalı hayatında. Duvara dayanmış bir bardak olmalı hislerin: en gizli yakarışlarını bile hissedebilmelisin onun.

Kimsenin kendisini anlamadığından şikayetçi herkes. Anlaşılmadan önce anlamak gerek oysa. Kendimiz dışında en çok kiminle vakit geçirdik son zamanlarda?

O her döndüğünde onu limanda bekleyen kişi olmak, dalıp gittiği yerleri işgal etmekten çok daha değerlidir! İnsan esaslı seçimini yorulduğu yeri terk ettiğinde değil, yorgunluğu geçip de tekrar o yere ayak bastığında verir. Her nereye bırakmışsa onu orada bulamaz ama o yerde karşısına mutlaka bir yabancı çıkar.

Herkes aynı anda hem yolcudur hem durak. Ama herkes yalnızca yürürken duranı, dururken de yürüyeni fark eder.

Yüreğine dokunacak sıcak bir el aramakta insanlar Roza. Fakat nerde yüreğiyle övünen biri varsa, tam da bileğinden kesiktir elleri. Isıtmakta beceriksizdir yanaklarını okşayan elleri. Gözler ilkin beğenilmek arzusuyla açılır ya, zamanla kendini hiç de borçlu hissetmeden kapanıverir.

Kullanılmayan organlar gün gelir körelir. Bir gün hepten yitirecek işlevini kulaklarımız. Bir de ne istediğini bilmeyen insanlar vardır. Onlar mı? Onlar sizin hangi yöne gideceğinizi sizden iyi bilirler!

Bu ölümlü diyarında bize ölümsüzlüğü aratan sebep ne ola ki? Yıkıcı bir kasırgaya dayanabilmenin tek koşulu ona alışmakken, bir yandan kollarımızı açıp bir yandan da gözlerimizi kapatmak avanaklık değil midir? Arzular da medeniyetler gibi bir yıkılıp bir yükselirler. Hal böyleyken gitgide değişen ve kabaran yeni beklentilerin yanında verilen sözlerin değeri nedir ki?

Bir burun, bir dudak, bir çift de göz… Güzellik dediğin, hoş bir görüntünün ruhumuzla uyumlu yerleşkesinden başka nedir? Güzellik denilen o soylu şehir de ihtiraslarımızın boyutuyla ölçülmüyor mu? Ve öyle ironiktir ki güzellik de her zaman “sahipli” diye tanımlar kendini!

Bazen kaybolur insan. Aslında kaybolmaz da, aradığını zanneder. En kötüsü de lanet okuyacak kadar kirlenmektir: “şimdi bir yılan türüdür o en/gerekli olan” demektir. Oysa bilmez ki her mutlu başlangıç akıbetiyle birlikte çıkar yola.

Günay Aktürk

Read more

Victor Hugo İltifat

victor hugo iltifat

Victor Hugo İltifat

victor hugo iltifat

Yıl, 1887… Gazetecinin biri, Victor Hugo’ya soruyor: “Eserleriniz ve siz bugüne de çok olumlu eleştiriler aldınız, çok övüldünüz. Bunlar arasında sizi en çok hangisi hoşnut etti?”

Hugo anlatıyor: “Karlı bir kış gecesiydi. Eş dostla yiyip içmiştik. Mesafe kısa diye, evime yaya olarak dönüyordum. Fena halde sıkışmıştım. Hızlı adımlarla, malikanemin bahçe kapısına vardım. Kapı kilitliydi. Var gücümle uşağıma seslendim: ‘İgooooooor!’ Defalarca haykırmama karşın İgor’un beni duyduğu yoktu. Sidik torbam Atlas Okyanusu büyüklüğüne ulaşmıştı. Altıma kaçırmak üzereydim. Yaşlılık işte.

Çaresiz, bahçe duvarına yanaştım, etrafa bakındım, görünürde kimse yoktu, pantolonumu indirdim ve su dökmeye başladım. Tam o sırada arkamda bir at arabası durdu. Hiç kıpırdamadan, sessizce işiyordum. Arabacı nefret dolu bir sesle ‘Seni haddini bilmez, buruşuk o… çocuğu! O işediğin, Sefiller’in yazarı Victor Hugo’nun duvarıdır!’ dedi.

İşte, hayatımda duyduğum en iltifat dolu söz buydu.”

Read more

Hangi Çağın Erdemi

Hangi Çağın Erdemi

Hangi Çağın Erdemi

Hangi Çağın Erdemi

Bu adamın beni derinden sarsabileceğinin bu sabaha kadar farkında bile değildim. Ama Sadizmin aşağılık öğretilerinden dolayı değil. Ya da kurgu boyunca bir kadına karşı işlenen iğrenç zorbalıklar yüzünden de değil. Zaten o işkenceleri öyle bir ruhsuzlukla işlemiş ki, kadının çektiği acıları okuyucuya ulaştıramamış ya da en azından ben hissedemedim onu. Bu da şunu gösteriyor ki, “De Sade” de kendi çağının kurbanı olmuş. Çağının ötesinde yaşayan bir aydın olmak diye deyim var bilirsiniz. Belki kendi çağının en ileri görüşlü aydını gibi algılanıyordu ama bugün yaşasa bu çağın canisi olurdu. Bu birinci notu aklınızda tutun.

İkincisi, insanlığın “erdem” diye nitelendirdiği o güzel huylarının aslında pamuk ipliğine bağlı olduğunu fark ettik. Lakin bu başka türlü bir uyanış. Yani bir insani özelliği uygarlık olarak bir kez geliştirdikten sonra artık geçmişte yaşayan halkları “barbar” olarak görmek gibi bir küstahlığa sahibiz. Zira biz medeni insanlarız! Ama erdem sahibi bir toplumun an gelip de yeniden barbarlaşabileceği gerçeğine yabancı değiliz. Dahası, bu barbarlıktan rahatsız olacak grupların da giderek azalabileceği!

Ben bu muyum peki? O çokça gururlandığım derin hissiyat ve iyiliksever Günay hangi çağda doğarsa doğsun yine de aynı Günay mı olacaktı? Ben 21. Yüzyılda yaşıyorum ve tek amacım yazarlığımı sürdürüp bir gün boynumun vurulacağını da sezerek anarşist ve dinden uzak bir dünya görüşüyle efendi sınıfının tam karşısında duruyorum. Lakin beş yüz sene öncesinin İngiltere’sinde bir soylu olarak da doğabilirdim. En büyük soysuzların, soyluların içinden çıktığını bir şiirimde yazmıştım. Başka bir çağın aşağılık bir katili de olabilirdim. Ya da bir papaz olurdum ve tıpkı bu kitaptaki gibi inançlı kadınlara tecavüz de edebilirdim.

Tüm bunlar kendi öz varlığımda bir çıban gibi çıkabilecek kötülükler. Bugün bana en büyük ahlaksızlık olarak görünen barbarlık, başka bir çağda en büyük zevkim olabilirdi. Eğer ben bugün böyle değilsem, içimdeki iyilik ağacının kötülük ağacından daha fazla sulanmasındandır ve bu sulama ne devlet ne de din tarafından yapıldı. Bunu bana ailem yaptı. Zaten onlar da içinde yetiştikleri Alevi kültürünün ürünü değiller miydi?

Bu toplum ne kadar ahlaksız olursa olsun, insanın hangi kaynaktan beslendiği önemli. Bu da demek oluyor ki insan hangi çağın çocuğu olursa olsun her şeyden önce hangi kaynaktan beslendiği araştırılmalı. 21. Yüzyılda yaşıyorum ve berrak bir kaynağım var. Keşke herkes bu kaynaktan beslenebilse…

Günay Aktürk

Read more

Cumhuriyetin İlk Cep Kılavuzları (Türkçe Sözlük)

Cumhuriyetin İlk Cep Kılavuzları

Cumhuriyetin İlk Cep Kılavuzları

Cumhuriyetin İlk Cep Kılavuzları

Bu küçük cep kılavuzu tam tamına 82 yaşında. Yani tam olarak 82 yıl 5 ay 4 günlük. Bu kılavuza dokunmak bir fosilin nefes aldığını hissetmek gibi bir şey. Bakın ön sözünde ne yazıyor:

Bir endeks olarak hazırlandığı için bu Kılavuzda bir takım Türkçe sözler eksik, bir takımlarının da anlamlarından bir kısmı yazılmamış görülecektir. Bütün Türkçe sözlerin bütün anlamlarıyla gösterileceği kitap, Büyük Türk Sözlüğüdür. Türk Dil Kurumu, bir yandan da bu sözlük üzerindeki çalışmalarını sürüp götürmektedir. Daha yıllarca çalışma isteyen bu Büyük Sözlüğü ortaya koyabildiğimiz gün, Türk Dilinin yeni bir bayramı olacaktır.”

Aslında burada başka bir mana da var. Cep kılavuzları 1933 yılında hazırlanmaya başlanmış. Referans olarak gösterilen Büyük Türkçe Sözlük de tam manasıyla tamamlanmış değil. Büyük bir sancıyla kendi kozasını örmeye çalışan bir Cumhuriyetten bahsediyoruz. Sancı diyorum çünkü durum gerçekten vahim. Harf devriminin yapıldığı seneye kadar Osmanlı Devletinin son yüz elli yıllık geçmişinde sadece 417 kitap basılmış. Erkeklerin yüzde yedisi, kadınların binde dördü okuma yazma biliyor. Medreselerde Türkçe yasak! Bu okuryazarların yalnız subay ve gayrimüslimlerden oluştuğunu düşünürsek, bu küçük cep kılavuzu bile o dönem için ne kadar değerli bir yapıt! Saray halkın dilinden anlamıyor, halk da sarayın dilinden. Zaten Osmanlı Devletinin eğitim anlayışı da birey değil kul yetiştirmekti.

Cumhuriyetin İlk Cep Kılavuzları osmanlı

Peki, o günden bu güne neler yaşandı? Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Dil Kurumunun Türkçeyi geliştirme çabalarını düşündükçe, bugünkü TDK un savruk ve ileri derecede yobaz çalışmalarını görmek öfkelendirici. Türk Devletlerinin kaderindendir. Bu devletleri kuran öncüler yurtlarını ve halklarını o kadar sahiplenmişlerdir ki onların samimiyetlerinden kuşku bile duymuyorum. Lakin bu Devletler çok geçmeden yobaz softalarca sanki bir örümcek ağı gibi bütün devlet kademelerini sarıyorlar. Atalarının on sekiz devlet kurmuş olmalarıyla övünenler bir de neden yıkıldığıyla ilgilenseler ya!

Şimdi de bugünkü Türk Dil Kurumunun çalışmalarına bakalım. Cahil, cehaletini nasıl sergiler? Eskiden daha hafif şikâyetlerimiz vardı. Mesela “Twitter” kelimesini ele alalım. Nedir Türkçe karşılığı? Neden bu karşılıkla anılmıyor? Bu ve bunun gibi yabancı kelimeler Türkçeye girdikleri ilk anda Türk Dil Kurumu tarafından müdahale edilmek zorunda. Bir zamanlar Arapça ve Farsça karıştırılıp Osmanlıca denilen bir dil çıkartılmıştı ki o dil de zaten Fransızca ve İtalyanca kelimelerce istila edilmişti.

Eskiden beri yakınıp durduğumuz bu sıkıntının rengi ve boyutu da zamanla değişti. Bizim tembel TDK iş yapma becerisini tersten anlayıp, “müsait” kelimesinin karşılığını, “Flört etmeye hazır olan, kolayca flört edebilen (kadın)” olarak tanımlayarak iş yapar hale geldi! Argo deyimleri Atasözü olarak kendi internet sitesinde yayınlayan bir kurumdan bahsediyoruz.

türkçede müsait kelimesinin anlamı

Genel müdür koltuğuna oturtulan nice insan var bugün. Ne öğrendiler peki bu güne kadar? Bir fizikçiyi idare edebilmek için o idarecinin de bir fizikçi olması gerek. Bir ilahiyat mezununun dini bir kurumu denetlemesi göze çarpmaz da, koskoca bir üniversitenin dekanlığını yürütemez. Aynı şekilde kara bir softa da bırakın dili geliştirmeyi, daha da zifte batırır Türkçeyi.

Bu kademelere getirilen insanları siz de yakından tanırsınız. Her gün iş yerinizde, sokakta vs karşılaşıp da asla laf anlatamadığınız insanlar onlar. Aradaki fark ise, birisi pahalı kunduralar giyerken ötekisi takunya giyiyor olmasıdır hepsi bu. Şimdiki TDK un örneği verilen geçmişteki uygulamalarına bakarak yaptığı şeyin ne olduğunu sorabilirsiniz. Ne olacak, Cumhuriyetin tozunu almak! Aslında tam olarak bu da değil. İnsan hangi düşünceyi savunursa savunsun yine de yararlı olmak istediği için yapar eylemini lakin herkes aşılandığı şeyi aşılar! Ve onun doğru olduğunu zanneder.

Read more

Şili Diktatörü Pinochet

Şili Diktatörü Pinochet

Şili Diktatörü Pinochet

Şili Diktatörü Pinochet

Şili diktatörü Pinochet, bir gün kılık değiştirip sinemaya gitmiş. Salonda yerine oturmuş. Kimse onu tanımamış.

Derken ışıklar sönmüş, Film başlamış. Filmin bir sahnesinde Pinochet’nin görüntüsü gelmiş perdeye.

Sinemadaki bütün seyirciler, ayağa kalkıp alkışlamaya ve Pinochet lehinde tezahürata başlamış.

Pinochet, durumdan gayet memnun yayıldıkça yayılmış. Keyfi yerinde, gururla perdeye bakıyormuş.

Yan tarafındaki adam eğilerek Pinochet’nin kulağına şunları söylemiş:

– Arkadaşım, salon sivil polis dolu. Bu pezevenk için kendini astırmaya değmez. Ayağa kalk ve sen de alkışla.

Read more

İnsan Portresi – Korkmazgil

hasan hüseyin korkmazgil

Örnek Bir İnsan Portresi

Korkmazgil - Şiirin Sözleri

Demek hiç aç kalmadın sen öyle mi,
açıkta kalmadın ha?
Kirinden gömleğinin
dirseğinin yamasından
eziklik duymadın ha?
Bravo be
aşkolsun şu adama vallahi!

Demek hiç sövmediler anana avradına
hiç kimseye sövmedin ha?
Bir gececik olsun çekip kafayı
Şakır şakır oynamadın
hıçkırarak ağlamadın öyle mi?
Bravo be
aşkolsun şu adama vallahi!

Demek yalnızlıktan böğürmedin hiç
akrep sokmuş gibi sıçramadın geceleri ha?
Hiç sevmedin öyle mi?
Kendini öldürmeyi, çekip gitmeyi
büyük işler becermeyi düşünmedin ha?
Bravo be
aşkolsun şu adama vallahi!

Demek bu musluklar hep bu ellerde
bu düzen bu dünya bu gidiş:
sen hep böyle mutlu kişi örnek vatandaş
giden ağam gelen paşam, öyle mi?
Bin yaşasın seni sokmayan yılan
sen mi kaldın düzeltecek, öyle mi?
Haksızlığa uğramadın taşlanmadın ha?
ne şamın şekeri, ha
ne arabın yüzü, ha?
Yaşadın da bunca yıl şu bataklıkta
gül sandın bu kokuyu öyle mi?
Hadi be hırbo sen de
Adam mısın sen de be!

Hasan Hüseyin Korkmazgil

Read more

İyi Adamın Sorguya Çekilmesi

İyi Adamın Sorguya Çekilmesi Bertolt Brecht

İyi Adamın Sorguya Çekilmesi | Bertolt Brecht

İyi Adamın Sorguya Çekilmesi Bertolt Brecht

I

Öne çık: Duyduk ki
İyi bir adammışsın.
Satılık değilmişsin ama
Eve düşen yıldırım
Satılık değildir o da.
Dönmezmişsin bir kez söylediğinden.
Neymiş söylediğin?
Onurluymuşsun,
söylermişsin düşünceni açıkça.
Hangi düşünceni?
Yürekliymişsin.
Kime karşı?
Bilgeymişsin.
Kimin için?
Düşünmezmişsin kendi çıkarını.
Kiminkidir o zaman düşündüğün?
İyi bir arkadaşmışsın.
İyi insanlar da var mı arkadaşların arasında?

II

Dinle şimdi:
Biliyoruz düşmanımız olduğunu.
Onun için bir duvar önüne götüreceğiz şimdi seni.
Ama hizmetlerini,
dahası iyi yanlarını da göz önünde tutarak
iyi bir duvar seçeceğiz sana.
Ve seni iyi tüfeklerden fırlayacak
iyi kurşunlarla vurup
İyi bir kürekle iyi toprak atacağız üstüne.

Bertolt Brecht

Read more

İnanç İle Gelen Korku | Aslanlı Heykel

İnanç İle Gelen Korku Aslanlı Heykel

Aslanlı Heykel

İnanç İle Gelen Korku Aslanlı Heykel

Birbiri üstüne istiflenmiş soru işaretlerinden artık bıkkınlık gelmişti Erdal’a. Her gün bu parka gelir, saatlerce düşünürdü. İnsanların gözlerine bakınca, o küçücük ışıltıdaki inancı görüyordu. İnanmış olma halinin insana mutluluk veren bir yanı olduğu doğruydu ya, kendisi neden onlar kadar mutlu değildi? Sanki ruhlarını çepeçevre saran her türlü boşluktan arınmış, sanki her şey yolunda ve her cevap anlaşılmıştı! Bu kadarla kalsa iyiydi. O ışıldayan inancın içinde bir de korkuyu görüyordu. Ama bu nasıl mümkün olabilirdi ki? İnsanın tutunduğu bir inançtan korkması neyle açıklanabilirdi? Şayet kendisi de o korkuya sahip olmazsa, inancın tamamlanamayacağını düşünmeye başlamıştı artık.

Büyük bir boşlukta içi içini yiyordu. Acaba gerçekten var mıydı tanrı? Varsa neredeydi şimdi? Görebiliyor muydu bu düşüncelerin içinde kıvrandığını? Görüyorsa neden bir işaret vermiyordu? Neyi bekliyordu hala? Çok kızıyordu şu dinlere de! Hepsi de kendince farklı bir söylem yaratmış, birinin söylediğini öteki sürekli yalanlıyordu. Hangi yoldan gidilecek, hangi iz sürülecekti? Düşündü düşündü ve düşündü…

Az sonra ihtiyar bir adam oturdu yanına. Erdal, kısmen de olsa tanıyordu onu. Her gün bu parka gelir, yolun tam karşısındaki geniş alana yapılmış aslan heykelini seyrederdi. Hem de gözlerini kırpmadan yapardı bunu. Her seferinde de bu banka, Erdal’ın yanına otururdu. Heykelin o garip cazibesi Erdal’ın da gözünden kaçmamıştı. Hatta evvelsi gün insana korku mu yoksa cesaret mi verdiğini düşünmüş, cevabından da tam olarak emin olamamıştı. Velhasıl iki adam akşama kadar heykeli seyredip tek kelime bile etmeden ayrılıyorlardı parktan.

Bugün bozulacaktı artık bu sessizlik. Erdal böyle bir ihtiyaca gereksinim duymamıştı ama ihtiyarın canı konuşmak istiyordu bugün. Yutkundukça daha da ağırlaşan sözcükleri taşımaktan yorulmuştu belki de. Kafasını baktığı noktadan çevirmeden öylece konuştu.

– Her gün bu parka gelip yan yana oturuyoruz ama tek kelime etmişliğimiz bile yok. İstersen tanışalım. Benim adım Rıza. Şu yokuşun başında sahaf dükkânım var. Ara sıra gelir, oturduğum banktan insanların yaşamlarını seyrederim.

Kafasındaki kemirgenler anında buhar olup uçtular. Ne yalan düşüne, bu Erdal’ın da ihtiyaç duyduğu bir gereksinimdi. Aynı içtenlikle cevap verdi.

– Benim adım da Erdal. Açıkçası bu güne kadar birilerinin yaşamımı seyrettiğinin farkında bile değildim.

İhtiyar Erdal’a bir süre mutlu bir tebessümle bakıp arkasına yaslandı.

– Sürekli düşünüyorsun. Sürekli karşıdaki heykele bakarak dalıp gittiğini görüyorum. Söyle bakalım genç adam, nedir seni bu kadar düşündüren şey?
– Sen de bakıyorsun ama.
-Ama ben huzurla bakıyorum.
– Galiba haklısın. Bir parça huzursuz olduğum doğru. Sebebini bilmiyorum ama çok düşündürüyor beni bu heykel.
– Peki, ne görüyorsun baktığında?
– Korkuyu görüyorum. Gerçi görülemeyecek gibi değil ya.
– Korku! İçgüdüsel ya da bizzat fikren korkular… Şimdi sana hangisinin hükmettiğini merak ettim.
Sesine açıkça umutsuz bir titreşim çöreklenmişti Erdal’ın:
– Ortak korkularımız! Gördüğün şu aslan insanın özünü yansıtan acımasız bir ayna benim için… Bu insanlar mutsuzluğumun yaratıcıları. O kadar çirkin, o kadar ikiyüzlüler ki insana olan inancım kayboldu. İnsanlıktan çıkmamak için inanca olan inancımı da kaybetmek istemiyorum.

Derin bir nefes aldı ciğerlerine:

– Bana öyle geliyor ki inancımın yaratıcıları da yine bu insanlar. Ama insansız bir inanç daha ne kadar ayakta kalabilir ki?
– İnancını kendin inşa edersin genç adam. Ama mutlu ve iyi bir insan olmayı, insana ve insanlığa duyduğun inancı kaybederek başaramazsın.
– İnanç bir insanı mutlu etmeye yeterli mi? Doğrusu ondan da pek emin değilim ya!

İhtiyar, neleri görüp nelere kör olduğunu incelemek için Erdal’ın bakışlarına yoğunlaştı. Yaşam bin bir çakıllı bir yoldu ki herkes geçerdi bu yoldan. İlk geçen her zaman her şeyi fark edecek diye bir kesinlik yoktu. Ama tersi de kesin değildi.

İnançsız İnsan İkiye Ayrılır Genç Adam

– Neden korkuyorsun bu kadar inanmaktan?
– Korkmaktan da öte cevap yoksunu sorular galiba. Sorun inançta mı yoksa inançsızlıkta mı? İsterdim ki insanlar çıkarları uğruna kötülük yapmasınlar. Ezilen ve zulmeden olmasın. Ama yaşanıyor işte. İnsan hangi insani değerlerden uzaklaşıyor ki bunlar oluyor? İnançsız olmakta mıdır dersin sebep?
– Dünyaya kötülüğü yayanlar inançsız insanlardır! Bunu mu diyorsun yani?
– Öyle bir şey söylemedim. Ama düşünsene, insan kendisini cezalandıracak bir yasanın ya da ilahi varlığın olmadığını düşünmeye başladığında ne yapar? Artık onu ne durdurabilir?
– Vicdanı durdurabilir. Seni bir cinayet işlemekten alıkoyan şey cehennem korkusu olduktan sonra nasıl ispatlayabilirsin iyi niyetli olduğunu?
– Nedenmiş o?
– Çünkü kötülük yapmana engel olan şey vicdan azabı değil, cehennem korkusu olacak o zaman.
– Yani diyorsun ki insan her şeyden önce güçlü bir vicdanla donatmalıdır kendini.
– Hepsi bundan ibaret değil. İnsanlık adına yapılabilecek en büyük vahşet bir cana kıymaktır. “Allah’ın yarattığı canı yalnız Allah alabilir.” diye öğretiliyor değil mi? Peki, Allah adına cana kıymak da ne oluyor?
– Din öyle emrediyor.
– Öyle mi dersin? Ama bir taraftan da: ”Bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmektir.” diyor. Bunun dinle alakası yok. Bunun dini kullananlarla alakası var. İnançsız insan ikiye ayrılır genç adam. Vicdanlı inançsızlarla vicdansız inançsızlar. İnsanların neye inandıklarını söylediklerine bakma sen. Ne yaptıklarına bak.

Tüm bu sohbet esnasında orta yaşlarda bir çöpçünün ilgisini çekmişti bu konuşmalar. Bir süredir hem yerleri süpürüyor hem de konuşmaları dinliyordu.

– Haklı olabilirsin. Evet, haklısın da. Ama yine de bana öyle geliyor ki inanç da yavaş yavaş yok oluyor.
– Allahtan korkuyor musun?
– Hayır, neden korkayım ki?
– Madem inanç yok oluyor, öyleyse neden hala itaat ediyorsun? Neden itaat etmeye devam ediyor insanlar?

– Sence Allaha inanmak için Ondan korkmak mı gerekir?
Daha fazla dayanamayan çöpçü öfkeyle bağırmaya başlar:

– Allah’tan korkmayan kâfirdir! Korkmadığını söylüyorsun ya, yolunu şaşırmışsın sen. Allah-u Teâlâ buyuruyor ki: ”Allahtan korkun! Biliniz ki Allah’ın azabı çok çetindir!”

Bakışları dehşet saçıyordu.

– Deccal gibi konuşuyorsun! Kâfir!

Çöpçü etrafı temizleyerek yavaş yavaş uzaklaşırken, Erdal’da çöpçünün arkasından baka kaldı. Beklemediği bir tepki değildi bu. Biraz gergin ve ciddi bir tavırla ihtiyar adama çevirdi kafasını.

– İşte tüm mesele de tam olarak bu! Neden korkuyor ki? Deccal gelse de ölecek, gelmese de. Kimin için endişeleniyor? Kendisi için mi, yoksa insanlık için mi? Çöpçünün yüzüne bakınca korkuyu gördüm. Aynı korkuyu insanların gözlerinde de görüyorum. Ama inanç senin tek yaşam kaynağın ve sen o inançtan korkuyorsun! Bu korkuyu gördükten sonra nasıl korkmayayım inanmaktan söylesene!
– Sana korkuyu anlatayım genç adam. Şu ölümlü dünyada inancı ölüme karşı bir silah olarak kullanmayı öğrendi insanoğlu. Çünkü başka bir yol bulamamıştı. Bilgisizdi, açıklayamıyordu. Karşıdaki aslan heykeli var ya, bütün sorularının cevabı işte o heykelde saklı.

Böyle bir cevabı hiç mi hiç beklemiyordu Erdal. Şaşırmıştı. Sorgulayan bakışları konuşup da konuyu dağıtmaktan çekinir gibi iyice kısılmış, saygıyla devamını bekliyordu sözün.

Bu sırada aslan heykelinin tam önünde dört beş yaşlarında bir çocuk hem aslan heykeline bakıyor, hem de korku içinde ağlıyordu. Annesiyse sevecen bir gülümsemeyle çocuğuna sarılarak korkmamasını salık veriyordu.

– Heykelin önündeki şu ağlayan çocuğa bak! İşte inanç da böyle bir şey! Aslan heykelini inanç ya da din olarak düşün. Yetişkin bir insan aslana bakınca korkmaz. Sence çocuk aslanın taştan yapılığını bile bile neden korkuyor?
– Çünkü onu gerçek bir aslan zannediyor.
– Hayır, taştan yapıldığının farkında!
– Neden korkuyor öyleyse?
– Çocuk heykelden değil, heykelin taşıdığı anlamdan korkuyor. Yani yırtıcı bir aslandan! İşte inanç da tıpkı buna benzer. Bazı insanlar gerçekten iman sahibi oldukları ya da neden inandıklarını bildiklerinden değil, yaratıcının olası azabından korktukları için itaat ederler ona.
– Sırf cezalandırılmaktan mı korkuyoruz? Korkunun nedeni bu mu yani?

Yaşlı adam evet anlamında kafasını salladı. Gayet mantıklıydı bu düşünce. Tekrar heykele baktı Erdal. Sanki heykelden de ötelere bakıyordu. Peki, öyle bile olsa ne işe yarardı ki bu? Korkarak ibadet etmeleri karşılığında onları ödüllendirecek bir tanrı düşünülebilir miydi gerçekten? Erdal’a göre asıl mesele bu da değildi. Az önceki çöpçüyü hatırladığında, azabın görünmezden değil dünyadaki gönüllü halifelerden geldiğini çok iyi kavramıştı artık. Ama insanın olduğu yerde yine insana duyulan inanç nasıl ayakta kalacaktı, işte bunun bir yolu bulunmalıydı.

Günay Aktürk

Read more

Babadan Oğula Bir Bakış | Bir Yaşam

Babadan Oğula Bir Bakış Bir Yaşam

Babalar ve Oğullar : )

Babadan Oğula Bir Bakış Bir Yaşam

Parmak hesabı bir sevdaydı benim için dörtlükler. İlk deneyim. İlk kafiye. Çocukluktan kalma… Yedi ya da sekiz heceli olması zorunluydu sanki: Gü-nay-ım-gör-ki-e-zel-de / ah-tım-kal-dı-çok-gü-zel-de… Babama özenmiş olmalıydım. Çocukluğumun bazı gecelerinde yanan beyaz bir lambanın ışığını hatırlıyorum: uykulu bakışlarımın ötesinde bulanık ve puslu bir siluet yazı yazardı boyuna: Babam. Görüntü iyice netleştiğinde ağzı yarı yarıya açık ve bir elinde kâğıt bir elinde kalem, derin bir düşünceye dalmış görürdüm onu.

Hangi sözcüktü acaba onu bu kadar düşündüren? Acaba gecenin bir yarısı yine kara kızı anımsamıştı da, ay gibi parlayan bu duyguyu mu tanımlamaya çalışıyordu? Olabilirdi. Bari ışığı kapatsaydı. Hatırlıyorum. Uyandığımı fark edip bana bakardı. Lakin o kadar titiz çalışırdı ki bakarken bile suratındaki o düşünceli ifadeyi kaybetmez ve yalnızca: “Uyandırdım mı oğlum?” der ve devam ederdi yazmaya.

Bu hali öfkelendirirdi beni. Yatağın içinde bir sağa bir sola debelenip, sabah yaz şunu, derdim. Başını bile kaldırmadan, “Olsun!” derdi. Ne demekti yani olsun? Uykusuz kalma yat, dememiştim ki. İlkokul çağındaydım en fazla. Onun bu halleri zamanla kalıtımsal bir mirasa dönüştü benim için. Benim de kara kızlarım oldu. Şirin mi şirin, acımasız, tuzaklarla dolu… İlk şiirlerimi yarattı onlar, ilk hayal kırıklıklarımı, ilk deneyimlerimi… Ama uykusundan uyandırmadım hiçbir çocuğu, içimdeki o emekleyenden başka…

Sonra uzadı kolu diyeceklerimin. Yedi sekiz hecenin içine sığdıramadım sözcükleri, duyguları… Serbest bırak bizi, dediler. Dinledim, duydum, dönüştüm. Kafiye uydurmak geçmedi içimden satır sonlarında. Sadece duygular vardı; sevinç, mizah, arzu, intihar ve öfkeli doğumlar… Hepsi de yaşımca mutlak bir sancının çocuklarıydı. Zaman akıp gidiyordu. Daha da uzamak istediler. “Kan uykularıma bir davettir asılsız ölüm korkuları” diye dizdim başı sonu serseri dizeleri. Sonra da: “her gece bir zindanda kurulur yağlı urganım” diye sürdüresim geldi. Sürdürdüm de. De…

Dipsiz Kuyular

Bir bedeli vardı bunun. Ki o bedel daha sonra koskoca bir roman yazdırtacaktı bana… Yazdım da. Teoride hiçbir şeyden anladığım yoktu. Sadece “yaz” diyordu içimdeki “kâhya!” Yazdım. Bana göre kendi çağını kat kat aşan bir yaşta yazmıştım “Boztepede beş sene” romanını. Yirmi altı yaşındaydım ve geriye dönüp baktığımda ne kadar ciddi bir eylem olduğunu fark edebiliyorum. Cesaret ve küstahlık bir aradaydı çünkü. Ama ünlü bir yazarın oğlunu kıskandıran bir roman oldu çıktı. O günlerdeki kız arkadaşım göndermiş. Nasıl öfkelenmiştim benden habersiz böyle bir işe soyunduğunu duyduğumda. Ama yorumunu duyunca öfkem duruldu. Kendime geldim. Küçümseyici bir tavırla: “ya roman yazsın ya şiir kardeşim” demiş. Sanırım beni değil de romanı eleştirse bu kadar durulmazdım. Zira bunda çok mana gizliydi…

Felsefeyle tanıştım. Zihnimi ustalaştıran dipsiz bir dildi bu. Derin düşünmenin de bir bedeli vardı lakin henüz aklımı kaçırmış değilim. Sanrılar görmüyorum. Delirmek zor zanaat. Derken Kelime yığınlarıyla bir sözleşme daha imzaladık. Öykü yazmamı teklif ediyordu. Hatırlıyorum o günü. Dün gibi değil, az önce olmuş gibi. Anlatayım.

Dolmuşa bindiğimi anımsıyorum. Mayıs ayı. 2011. Dalgındım. Acı çekiyordum. Âşıktım zira. Karakızgillere dahil bir kadın. Ulus’a gidiyordu dolmuş! Yani öyle olmasını umuyordum. Gitmiyormuş. Bana gidiyormuş gibi gelmişti. Her neyse. Artık inmem gerektiğini düşündüğüm sırada neden, “inecek var” demediğimden emin değilim. Zaten inmem gereken hiçbir durakta da inesim gelmiyor nedense. Bir saniyemi bile ziyan etmemek için aklımdan çıkartmıyordum o kadını. O dolmuşun içinde, o kadının beni neden sevmediğini sormakla meşguldüm. Ama oldum olası çok lüzumlu görünmüştü gözüme öyle deme! Belki şiirde yeni bir çığır açacaktık. Edebiyatımızın en verimli aşkı olacaktı kim bilir… Peh! Babamın kara kızına çekmiş olmalı. Kader işte! Olur öyle şeyler…

İlk Öyküler

Bir kartal heykeli gördüm. Özel bir şirketin mi yoksa bir kamu binasının önü müydü ne, işte çevresi duvarlarla çevrili öyle bir binanın bahçesinde duruyordu. Çok büyüktü. İşte ilk öykümü o kartal heykelini, bir aslan heykeli olarak kurgulama sonucu yazmış oldum. O anda zihnime musallat olan aşk duyguları da kader bilinmezliği de silinip gitti. Bu öyküyle inancı sorgulamış olacaktım. Mahallemin birisi aşktı ya, inanç da öteki mahallemdi. Düşündüm: inanca dayalı korkuları düşündüm. Sonra bir gün dedim ki: “insanın bir yaşama nedenine sahip olabilmesi için ya âşık olmaya ihtiyacı vardır ya da bir inanca sahip olmaya.”

İkisini de bahçemde yetiştirmeyi beceremedim. Aklıma üşüşen ne kadar fikir varsa hepsi de aykırı yüzünü gösteriyordu bana. Babamın aksine meseleleri kestirip atarak hep aynı yorumu tekrarlamak tatmin etmiyordu beni. Derince bir kuyuyla karşılaşmışsam eğer, üzerine tahta koyup geçip gitmeyecektim onu. Kim eşmişti onu oraya, hangi amaçla? Dibinde ne vardı? Görmeliydim. Babamın aksine… Ama ona da zaman zaman bir iyilik yapıp gösteriyordum gördüklerimi. Cevabı hiç değişmiyordu: “olsun!”

Bir gün tanrının yokluğuna dair kuşkularımı dile getirmiştim. Aynı kafadaydık çünkü. Baba, demiştim, huzursuzum. Sanırım tanrı beni duymuyor. Sanırım o yok.” Huzursuzluğumun üzerinde durmasını umarken, “ee sana ne bundan” demesin mi? “Sana ne, yaşamana bak sen. Evlen. Çalışan bir kız al. Birinizinki boğazınıza gider birinizinki kiraya. Hani şu mühendis kız vardı ne yaptın onu? Bütün sülalen tanıyor, getir biz de tanıyalım. Ayrıldın mı yoksa? İyi halt ettin. Sapsız balta gibi nereye kadar? Sana da yurt yuva lazım değil mi? Bırak artık şu ışığı, evreni, yıldızları. Yıldızlar akşam yemeğinde önüne bir kap yemek mi koyuyor? Yat uyu biraz. Sabah akşam okuyup yazıyorsun. Gözlerin kör olacak sonunda. En iyisi sana bir avrat bulayım ben. Biz de köye gideriz artık. Hüseyin’in malları yine bağa girmiş. Elli kere dedim ki sokma şunu kümese. Avrat ne olacak bunun sonu? Soyumuzu kurutacak bu oğlan…”

Benim bu yaşamda gördüğüm bir ışık vardı. Bir melodi. Bu dünyaya ait olmayan bir his, tanımlanamaz bir güçle kendine çekiyordu beni. Anlamasını umardım. “Ben bu çocuğun kafasından bir şey anlamıyorum” demek yerine, hangi çağın çocuğuysan bana oraları anlat, demesini… Aslında aramızdaki sorun çağ farkından kaynaklanmıyordu. Çünkü bana önerdiği yaşam dedemin de inandığı bir gerçekti ve babasının çağında yaşayan insanların çocuklarından ne kadar geri oldukları tartışmaya değer bir mesele.

Şiir yazmaya ona özenerek başladım ben. Artık pek fazla şiir yazmıyor. Geceleri ışıklar da kapalı. Ama beni uyandırdığı günden beri zaten uyumuyorum ki ben. Üstelik yazdıklarımı da okuduğu yok. Yaşamından kısa bir kesiti anlattığım “kurt hikâyesi” ni bile zar zor okuttum. Aramızda asla ciddi bir geçimsizlik, kavga gürültü de yok hatta bu tür bir yaşamdan garip bir haz almaya bile başladık. Herkes halinden memnun görünüyor. Lakin sanırım benim yaşamım artık onu pek ilgilendirmiyor. Atacağım yanlış bir adımda elbette sonuna kadar yanımda duracaktır ama Hüseyin’in mallarının üzüm bağını tahrip etmesi, orta yaşlardaki bir evladın yavaş yavaş yaşlandığını izleyememekten daha ilgi çekici olsa gerek.

Çiftliğin Çitleri

Şimdi bunları yazıyorum. Birazdan yıldızlar yine zihnimin önüne bir kap yemek koyacaklar. Herkes aynı yoldan yürümez ama herkes herkesi derin bir nefes aldığı mola yerinde anlar. Şu satırlarla bitirelim bu yazıyı:

“Baba söndür artık şu ışığı. Bak uyuyamıyorum. Otuz üç yaşındayım artık. Saçlarım da beyazladı. Belki bir gün asarlar beni kâfirliğimden. Biliyorum çiftlik işleri bitmez, üstelik Hüseyin de yeni inek almış diyorlar. Üzüm de bol bu sene, sen de haklısın. Ama bir önerim var benim. Çiftliğin etrafını çitlerle çevirelim…”

Günay Aktürk

Read more
Powered by Gelecek Internet