İyinin ve Kötünün Yüzü Aynıdır

İyinin ve kötünün yüzü aynıdır

Son Akşam Yemeği

İyinin ve kötünün yüzü aynıdır

Leonardo da Vinci “Son Aksam Yemeği” isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı. İyiyi İsa’nın bedeninde, kötüyü de İsa’nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda‘nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı.

Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.

Aradan üç yıl geçti. “Son Akşam Yemeği” neredeyse tamamlanmıştı ancak Leonardo da Vinci, henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı. Leonardo’nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı.

Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı. Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.

Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu. Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.

Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi: “Ben bu resmi daha önce gördüm!”

“Ne zaman?” diye sordu Leonardo da Vinci. O da şaşırmıştı. “Üç yıl önce.” dedi adam. “Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı. Bir ressam beni İsa’nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti…”

İyinin ve kötünün yüzü aynıdır… Her şey insanın yoluna ne zaman çıktığına bağlıdır…

Read more

Yaktın Beni Kül Eyledin – Günay Aktürk

Gençlik tutkusu, diz çöken erkek figürü ve büyüye dönüşmüş sevdanın etrafını saran grotesk varlıklarla anlatılan Bosch tarzı alegorik sahne

Yaktın Beni Kül Eyledin

Yaktın Beni Kül Eyledin, Günay Aktürk’ün gençlik dönemine ait, tutku ile deneyimsizliğin iç içe geçtiği bir aşk şiiridir. Şiir, saf sevgi zannedilen duyguların zamanla bir yanılgıya dönüşmesini ve bu yanılmanın bıraktığı içsel yanışı dile getirir.

Gençlik tutkusu, diz çöken erkek figürü ve büyüye dönüşmüş sevdanın etrafını saran grotesk varlıklarla anlatılan Bosch tarzı alegorik sahne

Hormonsal Edepsizlik

Huzurlarınızda tam da yirmi yaşlarına yakışır dozda bir şiir. Biraz arabesk sosu ekelenmiş olduğunu itiraf edebilirim. O çağlarda gönül, bedeni aşıp da içindekileri göremezdi ki! Aslında içindekilere odaklanıyor fakat hiç de mecazi anlamda değil. Hormonsal edepsizlik. Sadece saf bir sevgi sandık onu. Önünde eğilirken erdemin yüceliğinden bahsettik. Fakat nedense yalnız büyülendiğimiz kadına yetecek kadar insani erdem vardı elimizde. Bu bizi kuşkulandırmadı bile. Tek asil köleliğin sevdiğimiz kadının önünde eğilmek olduğunu sandık. Diz çöktük önünde. İçimizdeki yakıcı madde artık yakamaz olduğunda ise doğrulup kalktık. Ortada ne erdem kalmıştı ne de yücelik. Olup olacağı tam olarak buydu. Fırtına dindi ve baraka onarıldı.

Bugün otuz beş yaşındayım. Kaç kez onardım bu barakayı bir bilseniz… Kasırgalar geldi geçti ama kuşlar misali eninde sonunda konacak bir saçak bulabildik kendimize. Anladım ki yücelik denilen şey, sevme eyleminin tutkulu bir alışkanlık haline getirilmesindeydi. Ama böyle bir insan olmayabilirdim. Uğrak verdiğim o “hormonsal edepsizlik” rıhtımında bambaşka işler çevirebilir, mesela tek gözümü kör edip azılı ve azgın bir korsana da dönüşebilirdim. Öyleyse yaşasın peşine düştüğümüz erdemlere:) Şimdi gönül rahatlığıyla on beş yıl öncesine dönebiliriz.

(Ocak 2020)

Yaktın Beni

Cilven ile nazın ile
O tertemiz özün ile
Her şakanda dozun ile
Yaktın beni kül eyledin

Seni sevmek sana azdı
Sonbaharım senle yazdı
Aşkın bana büyük hazdı
Yaktın beni kül eyledin

Yanmaz idim görmeseydim
Anmaz idim sevmeseydim
Keşke gönül vermeseydim
Yaktın beni kül eyledin

Günay Aktürk
2004

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Kötürüm Bir Dostluğun Şiiri – Günay Aktürk

Kötürüm Bir Dostluğun Şiiri’nde kopan dostluğu, yarım kalan yolu ve yokluğun yarattığı boşluğu betimleyen alegorik şiir görseli

Kötürüm Bir Dostluğun Şiiri

Kötürüm Bir Dostluğun Şiiri, Günay Aktürk’ün zamanla yozlaşan, inancını ve ahlaki bağlarını yitiren bir dostluğa yönelttiği sitemkâr ve sorgulayıcı bir metindir. Şiir, dostluk kavramının içinin nasıl boşaltıldığını, söz ile öz arasındaki kopuşu dörtlükler aracılığıyla ele alır.

Kötürüm Bir Dostluğun Şiiri’nde kopan dostluğu, yarım kalan yolu ve yokluğun yarattığı boşluğu betimleyen alegorik şiir görseli

Ey beni kendine el gören yoldaş
Ben gibi bir dostun var mıdır acep
Sevgisi gönlünde can veren yoldaş
İkrarsız dost sana yar mıdır acep

Nerde o kültürün inancın nerde
Bir zaman döndüğün semahın nerde
Zay ettin sevgiyi görünmez ser’de
Görmez mi gözlerin kör müdür acep

Nasıl da değişmiş kirlenmiş özün
Uymuyor sözüne bir diğer sözün
Dostluk kervanın da görünmez izin
Dönmezsin bu yola dar mıdır acep

Günay’ım canımda candın bir zaman
Şimdiyse kaybolmuş içinde sevdan
Yolun mu tutuldu kapandı kardan
Bir hatır sualin zor mudur acep

Günay Aktürk

Bunları da Okuyabilrisiniz

Read more

Gaflet Uykusu – Günay Aktürk

Gaflet Uykusu şiirini temsil eden alegorik Bosch tarzı sahnede, kabir, çürümüş dünya ve uyanış yolunda yürüyen insan figürü

Gaflet Uykusu

Gaflet Uykusu, insanın kendi körlüğüyle kurduğu uzun ve sancılı bir alışkanlığı anlatır. Bu şiirde uykuda olan beden değil, bilinçtir. Kabir korkusuyla terbiye edilmiş bir inanç düzenine karşı, ölümü ve hiçliği soğukkanlılıkla karşılayan bir ses konuşur. Dünya çürümüş, bağlar tarumar olmuş; dört kıtaya yayılan sefalet artık gizlenemez hâldedir. Şair, hakikatin karşısında suskun kalan gözleri sorgular ve asıl azabın, uyanmayı reddetmek olduğunu söyler. Gaflet Uykusu, insanın kendine söylediği yalanlarla yüzleştiği, rahat inkârın parçalandığı bir varoluş metnidir.

Gaflet Uykusu şiirini temsil eden alegorik Bosch tarzı sahnede, kabir, çürümüş dünya ve uyanış yolunda yürüyen insan figürü

Bana kabir arama be can dostum
Kefenim toprağa bağlar mı sandın
Dinimle bağımı çok oldu kestim
Kabrimin azabı dağlar mı sandın

Çürümüş dünyanın bağı tarumar
Dört kıtada sefalet var acı var
Âlemden âleme fani göçü var
Âlemin sahibi sağlar mı sandın

Enel Hak ilminde Mansur olalı
Gözümde perdeler sırrı göreli
Hak sırının menzilinde duralı
İki âlem gönlüm eyler mi sandın

Günay’ım hakikat hiçlikse eğer
Bak da gör dediğim körlükmüş meğer
Boş imiş kör göze verdiğim değer
Gaflet uykusuna doyar mı sandın

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Bir Sadık Hidayet Hikayesi

Bir Sadık Hidayet Hikayesi

Bir Eşeğin Ölüm Vakti

Bir Sadık Hidayet Hikayesi

Ah! Vücudum acıdan titriyor. Bu acımasız, zalim iki ayaklı hayvana verdiğim bütün hizmetlerin karşılığı bu işte. Bugün son günüm, bu da benim son tesellim! Sıkıntı, acı ve dert dolu bir hayattan sonra, taşınmaz yüklere, üst üste inen sopalara, yoldan geçenlerin zincirlerine, lanetlerine katlandıktan sonra, Allah’a şükür bu berbat hayata veda ediyorum.

Burası Şemiran Yolu. Bugün sahibimin dikkatsizliği yüzünden bir araba kazasında bacaklarım ezildi. Bu durumda olmamın nedeni bu. Bana vurup aptalca şeyler söyledikten sonra, yaralı gövdemi yol kenarına sürükleyip orda bıraktılar – tek başıma. Nallarımı ve postumu hala kullanabileceklerini unuttular herhalde. Galiba benden umutlarını kestiler.

Bana vaktinde yiyecek getirirler mi? Hayır… Büyük acılar içinde ve aç açına ölmem gerekiyor, çünkü artık işlerine yaramam.

Ah! Acı gittikçe keskinleşiyor ve yaralarımdan hala kan boşanıyor. Bize egemen olan, hayatlarımızı rezillik, utanç, acı ve sıkıntıyla dolduran, doğal, içten ve dostça duygularımızı inciten, bedenlerimizi durmadan yaralayan, ve hayatlarımızı tatsız ve acınacak hale getiren bu insan soyu nasıl bir canavar! Dıştan bakılınca bize benziyor; sonunda, bizim gibi, o da ölüyor. Bu açıdan, aramızda fark görünmüyor; ama o sanki tahtadan ve taştan yapılmış, çünkü hiç duygularımız yokmuş gibi kırbaçlıyor bizi. Eğer acı hissedebilseydi bize karşı merhametli olurdu.

İnsanların kullandığı bu işkence aletleri doğal değil. Onları kendileri yapmışlar. Avrupa’da ve Birleşik Devletler’de hayvanların haklarını savunmak için “Himaye Dernekleri” adı verilen dernekler kurulduğundan beri, ara sıra hayvanların haklarını savunmak ve insanların onlara acımasız ve adaletsiz davranışlarını durdurmak için özel yasalar çıkarıldı. Bu canavarlar bu derneklere bağlı olanlarla aynı olabilir mi? İmkansız! Aynı olsaydılar kalpleri taştan olmazdı.

Doğabilimciler onlarla bizim aramızda büyük bir fark görmüyor ve onlara memelilerin başı gözüyle bakıyor. Ama Descartes, tanınmış filozoflardan biri, hayvanların hareketli makinelerden başka bir şey olmadığını kanıtladığını düşünüyor. Başka bir deyişle, teknolojinin sağladığı avantajla, hayvan yapmak mekanik olarak mümkün. Bu boş düşüncenin ardına düşen başka filozoflar ona karşı durdular. Onların arasında Schopenhauer bizi savundu.

Ahlak Kuralları

Ahlakın temel ilkesinin sadece kendi türüne değil öteki hayvanlara da acımak olduğunu öne sürüyor; yazdığı ahlak kitabında da bizim duygularımızı ve zekamızı bir dereceye kadar açıkladı. Başka biri de bazı annelere çocuklarının bir kuşun başını kopardığını ya da oyun oynarken bir köpeği ya da kediyi yaraladığını görmenin eğlenceli geldiğini söylüyordu. Bu, çürümenin kökü, zulmün, baskının ve suçun temeli. Aslında bize yapılan adaletsizlik bazı annelerin çocuklarını yanlış eğitmelerinin bir sonucu.

Yazık! Bizim dilimiz yok ve sefaletimizin nedeni de bu. Sadece Aristoteles bizim hayatımızın gerçeğini bulmuş. Diyor ki: “İnsan konuşan hayvandır.” İnsanların konuşma yeteneği olduğu içindir ki biz açgözlü ve bencil bir yığın canavarın hevesinin ve şımarıklığının kurbanı oluyoruz. Neden insanlar bu filozofları izlememişler? Çok açık ki insanların niyetleri kişisel yararları üzerine kurulu. Bu özellikle hepsi de Descartes’ın izleyicileri olan ve bize cansız nesnelermişiz gibi davranan katırcılar için doğru. Hayvanlara acımak temel olarak Doğu’da gelişen bir düşünce. Ayrıca, bütün peygamberler hayvanlara karşı zulmü yasaklamıştır. Okumuşlar, bilgeler, manevi değerler üzerine yazan yazarlar ve hatta şairler hayvan hakları konusunda birleşiyor.

Örneğin Hakim Firdevsi, Allah ruhuna huzur versin, şöyle diyor: “Sırtında tohum taşıyan karıncaya işkence etme, çünkü o yaratık canlıdır ve hayat onun için tatlıdır.” Ama bütün bu sözler, insanların acımasızlığını, sınırsız tamah ve hırsını önleyip sınırlayacak bir yasa olmadığı için, hiçbir sonuç vermedi. Eğer bacaklarım Batı’da ezilseydi, bu abes acıyı dindirirlerdi ya da beni uyuturlardı!

Ah! Beni acıdan ve açlıktan kurtarın! Keşke iyi bir iklimde çayırlarda kendi türümden hayvanların arasında özgür yaşama ve kaderimin belirlediği günde ölme özgürlüğüm olsaydı. Ama şimdi esaret altında aç ve sıkıntı içinde ölüyorum. Bu iki ayaklı yaratığın köleleştirdiği dilsiz bir hayvanın hayatının berbat sonucu bu. Onların tutuşturduğu ateşte yanmak zorundayım. Ah! Sabrım tükendi…! İnsanlar mazlumların katilleri. Neden evcilleşmemiş ve yırtıcı hayvanları alıp hizmete koşmuyorlar ki? Biz evcil hayvanların tek günahı, zararsız olmamız ve günlük yiyeceğimizi elde edemememiz.

Dünya gözüme gittikçe kararıp bulanıklaşıyor. Gövdem açlığın verdiği acıdan gittikçe dermansızlaşıyor. Birinin ayak seslerini duyabiliyorum. Belki de mutsuzluğuma üzülüp bana yiyecek getiren sahibimdir. Hayır. Sadece bir çocukmuş, bana taş atıp kaçtı.

Ne kadar çabuk ölürsem, ebedi adaletin önünde bu acımasız tirandan intikamımı o kadar çabuk alabileceğim.

Sâdık Hidâyet
Hidâyetname

Read more

Beynim Bir Sürüngen

beynim bir sürüngen

Beynim Bir Sürüngen

beynim bir sürüngen

Evrenin bir parçası olduğumuz dışında hiçbir şeyde ne kalıcılık, ne kutsalık ne de gerçeklik var. Bizzat sevginin varlığı bile beynin salgıladığı kimyasaldan fazlası değil. Hepimiz yıldız tozuyuz. Atom yığını… Bu atomlar bizi bu gezegende birleştirerek ‘insan’ formunda bir bedene soktu.

Evrim var evet. Lakin evrim, kainatın bu gezegendeki eli yavaş, tembel bir çömlek işçisi. Bizi sürekli en ideal kalıba sokmaya çalışıyor. Tabii eğer biz de uslu durur ve uyum sağlarsak. Onun işi bu. Ama bilincimiz üzerinde tuhaf bir etkiye sahip. Dolaylı yoldan görüyor o işi. Bize bir beyin bahşetmiş ya, bilerek yapmamış bunu.

Peki ya bilinç?

İnsanı küstahlaştıran binlerce göz sinirlerine sahip! Ama pek de iyi görmüyor gözü. Ancak çok yakındaysa ve onu bir şeylere benzetmişse, birkaç kalıba sokabiliyor sezdiği şeyi. Bilinç bilgiyle beslenir. Ne kadar doyurursa karnını o kadar iyi görür.

Bilincin cilası sanattır. Onu sakinleştirir. Uysallaştırır. Çünkü karnı doymuştur artık. Kötülük zevk vermez ona. Sanat, Korteks ile sürüngen beynin bağlarını arttırır ve eskiden bir kadınla sevişirken zevk alıyorken, şimdi onun saçlarını okşamanın yeni bir zevk olduğunu keşfetmiştir.

Aç bilinç saldırgandır, sürüngendir. Yalnız tüm hayvanların ortaklaşa kullandığı sürüngen beyni geliştirdikten sonra bir bilince sahip olmanın anlamı nedir ki?

Günay Aktürk

Read more

Fırtına Kopanda | Bekir Kilerci

bekir-kilerci-intikam-sesleri-kimdir

Bekir Kilerci Kimdir

Fırtına Kopanda…

Bir işçi çocuğu olarak doğdum, bir işçi çocuğu olarak yaşadım ve sınıfımın savaşçısı olarak öleceğim…

Bu dizeler, Burhaneddin Akdoğdu‘ya yani Kaldıraç dergisinde kullandığı ismiyle Bekir Kilerci‘ye aittir.

Yazdıklarıyla; biz ortaklarını, devrimci insanı, devrimci kişiliği, hayatı, devrimi anlatan, devrim mücadelesi içinde öğrenmekten ve öğretmekten tereddüt etmeyen, Anadolu devriminin renklerine kendini de katan Bekir Kilerci, 13 Aralık 1997’de işkencede Katledildi.

Savaşçının Türküsü Kitabından

bekir-kilerci-intikam-sesleri-kimdir

Fırtına Kopanda

I

Çıraktım,
ustanın şarap parası için
çırpı bedenimi ateşe attım.

İşsiz kaldı babam
Hıncını dayakla çıkardı anamdan.

Bizden biri öldü ilaçsızlıktan,
bir zengin piçi araba sürdü üzerime,
giremedim ışıklı mağazalardan içeri
bir kere bile..

Parasızlıktan,
çocuklarının yüzüne bakamadığından,
incecik yaşlar indi de çenesine
Mehmet, astı kendini bir gece.

II

Kara geceler gibi ağırlaşıyor da
milyonların yüreği
burjuvaların suratını dağıtmaya yetmiyor
binlerin emeği.

Ama biz milim rüzgarının esmediği günleri de biliriz.
Biliriz bir gök patlamasıyla yarılır da
kainatın yüzü
bir fırtına kaplar tüm yer yüzünü…

Ahh!
İntikam sesleriyle çınlıyor sokaklar.
Oyy
O fırtına kopanda,
bedenim o rüzgarın önüne
bir mermi gibi sekende
Siz aşağılık asalaklar,
nereye kaçacaksınız o günde?

III

Milyonların nasırlaşmış yüreklerinden
insaf dileyeceksiniz de,
patlayan kazan başında
haşlanmış derisiyle
kardeşimin cesedini göstereceğim
Sizlere.

İnsaf diye inlediğinizde
göçük altında gömdüğünüz
madencilerin seslerini dinleteceğim.
Bir daha insanlığın başına
bela olmayasınız diye,
hepinizin kafasını taşlarla ezeceğim.

Bu kinimi aşırı bulanlara ise
tek söyleyeceğim:
“Ben bu kadar vahşi olmayı
Siz burjuvalardan öğrendim!”

Bekir Kilerci

Read more

Bizden Olan – Bekir Kilerci

bizden olan bekir kilerci

Bizden Olan - Sözleri

bizden olan bekir kilerci

Bir yerde insanları toplaşmış görünce
yaklaş hemen “bizden olan.”
Dokun hemen birinin koluna.
“Hayrola?” de “Vukuat mı var yine?”

Doğru ya da yanlış,
düşünceni açıkla.
“Ben bunu kabullenemem.” de.
Çekiştir bir kaçının yakasını paçasını
“Biz buna sessiz kalamayız.” de.

Yaklaş bakışları duru birine,
onunla dolaş alanı.
Dinle ve anlamaya çalış insanları.
Birlikten ve mücadeleden söz edenleri
onayla hemen, bas yaygarayı:
“Yalan mı arkadaş? Yalan mı?”

Birisi anımsatırsa yenilgi günlerini
en lakayt sesinle “Hadi lan oradan!” diyerek
bas kıçına tekmeyi.

Alandan asla tek başına ayrılma.
Bakışı duru olanla çay içmeye git.
Hele birkaç kişi iseniz kanıtla onlara,
kırk yıllık dostsunuz siz.
Ve adresleri almayı
randevulaşmayı asla unutma.

Gece kalınca tek başına
kağıt kalem gerek sana.
Öğrenelim bizler de
neler olmuş yine
ve analım seni:
“vay hergele,
yaşamın façasını bozmuş.” diye.

Bekir Kilerci

Read more

Vejetaryen olmak

Vajetaryen olmak

Sizden Gelenler

Vajetaryen olmak

Şu söz İnstagram hesabımda dünün paylaşımı idi: “İnsanlar ağıl hayvanlarından sırf daha güçlü diye, insan hayatı bir ineğinkinden daha mı değerlidir?” Harari’nin Homo Deus kitabından. Oturup saatlerce yanıt arayabilirdik buna. Bunu düşünürken vejetaryen olmak ile alakalı gerçekten esaslı bir soru geldi. Aslında oldukça mutlu etmişti beni bu soru çünkü birilerinin dikkatini çekmesi gerekiyordu bu sorun. Önce soruyu olduğu gibi aktaralım.

“Merhabalar efendim, vakitsiz bir zaman, lakin sizinle son paylaştığınız yazı hakkında konuşup öğreten, yol gösteren, olmanızı rica edeceğim. Tabii siz de arzu ederseniz.

Bu hayvanların kurban edilişi, kesilmesi, yenmesi uzun zaman önce benim aklımı kurcalayan bir mevzu haline gelmişti. O zamanlarda vegan vejetaryen olmak gibi kavramlarını detaylıca inceledim. Ama öte yandan ablamın söyledikleri de kafamda taklalar atar oldu. Ben artık hayvansal ürünleri tüketmek istemediğimde bunun doğamıza aykırı olduğunu ve vücudumuzun ihtiyaç duyduğu bir besin olarak niteledi. Hatta eğer hayvan yemek kötü bir olguysa, veganların da bitkisel ürünleri yemelerini etik bulmuyordu. Çünkü koparılan bir elma ölü sayılır demişti.
Yani Sayın, Aktürk : ) biz ne yapmalıyız?

Sevgiler saygılar efendim kendinize güzel bakın.”

Peki, bunu nasıl yorumlamalıyız? Dayanağımız ne olmalı? Tabii ki doğanın en büyük yasalarından biri olarak bildiğimiz, doğal seçilimin baskısıyla kendince bir düzen kurmuş olan evrim kuramını izleyerek. Bu sayede meseleye sağlıklı bir yön tayin edebiliriz kanısındayım.

Derviş der ki: “Karıncayı bile incitmem deme! “Bile”den incinir karınca; Söz söylemek irfan ister, anlamak insan…” Ne güzel. Bütün bu kötülüğün içinde birilerinin hala insan olma yolunda ilerlediğini görmek ne güzel. Biz de vejetaryen olmak konusunda neler koyabilmişiz ortaya bakalım.

Genişletilmiş cevabımızı da böylece vermiş olalım.

Vejetaryen Olmak

Sevgili Dosta cevaben:

Merhabalar. Gerçekten güzel ve zorlu bir soru. Es geçmemek için biraz uzunca yorumlayacağım bunu : )

İranlı usta yazar Sadık Hidayet de vejetaryendi ve “Ben kardeşlerimi yemem.” diyordu. Aslında evet, bizler hem etçil hem de otçul hayvanlarız. Doğamızda vejetaryenlik yok. Besin değeri yüksek ama Çin’de yedikleri böcekler kadar değil.

Bilim insanları insan beyninin, tarihte eti pişirip yedikten sonra kademeli olarak geliştiğini fark ettiler. Biliyor musunuz, avcı-toplayıcı atalarımız daha ilkelini yapmışlar. Avcı denildiğine bakmayın, aslında leş yiyicilermiş. Daha çok yırtıcı hayvanların önünden yürütebildiklerini yiyorlar yani. Sonra av aletleri geliştikçe tarzı da değişiyor.

İnsan doğası bazında düşünüldüğünde avcılık da, et yemek de gayet normal şeyler. Tabii zevk için yapmamak kaydıyla. Ama bazı algıları biz değiştiriyoruz. Etik olan ya da olmayan davranışlarımızı belirleyen de bizleriz. Ama yarın her şeyin anlamını kökten değiştirebiliriz de. Mesela Roma İmparatorluğu döneminde suçluları yırtıcı hayvanlarla dövüştürdüklerini biliyoruz. Halk tarafından coşkuyla karşılandığı zevkli bir vahşet tablosu! Tabii bu vahşet insanların artık bu gibi olayları tasvip etmediği güne kadar devam ediyor.

Yani şuraya geliyorum ki bir sabah kalkıp: “Ben artık kardeşlerimi yemeyeceğim.” diyerek vejetaryen olmak sanmam ki uzun ömürlü olsun. Bu daha çok içimizdeki merhametle alakalı. Eğer hayvan eti yemek size acı çektiriyorsa yemezsiniz ve bu sizin seçiminiz olur. Öyle ki kimse de bu ahlak anlayışınızı çürütmeye kalkmamalıdır. Bir hayvan türü olarak insan doğasında da etçillik vardır ama onu ötekilerden ayıran şeylere odaklanalım. Vicdan, suçluluk ve sorumluluk gibi duyguların “düşünce” yolu ile tartılması sonucu yeni değerler yaratabiliriz ve bunda hiçbir sakınca ve ahmakça yön yok.

Tanrıya Kurban Adamak

Asıl bir şeyleri sorgulayacaksak din adına doğayı mezbahaya çeviren hastalıklı halimizi sorgulamalıyız. Tanrıya hayvan yolu ile “kan” sunmanın aşağı yukarı on bin yıllık tarihi var. Fakat o dönemdeki atalar doğayı anlayamıyordu. Doğal felaketleri de. Sevgili tanrımız yine başımıza iş açmasın diye kesebildikleri kadar hayvan kestiler. Hatta Sümerlilerin insan kurban ettikleri de biliyoruz. Fakat bugün bilim sayesinde doğayı anlayabiliyoruz ve bu vahşete artık son verebiliriz. Tam da bu noktada Homo Deus kitabından okkalı bir alıntı yapabiliriz.

“Mezopotamya kökenli kökenli Gılgamış Destanı, tanrıların dünyayı yok etmek için gönderdiği büyük tufandan nereyse tüm insan ve hayvanları helak ettiğini anlatır. Tüm bu olanların ardından artık kendilerine adak sunacak kimseler kalmadığını fark eden tanrılar, açlık ve susuzluktan çileden çıkarlar. Şans o ki tanrı Enki’nin telkinlerini dinleyen sadık müridi Utnapishtim, ailesini, akrabalarını ve hayvanlarını da alarak ormana sığınmış ve kurtulmayı başarmıştır. Sular çekilince sığındığı yerden çıkan bu Mezopotamyalı Nuh, ilk iş tüm hayvanlarını tanrılara kurban eder. “Tanrılar çeşnilerin kokusunu aldı / Tanrılar tatlı kokusunu aldı / Tanrılar adaklara sinekler gibi üşüştüler.”

Mezopotamya’da anlatılan bu yorumdan neredeyse bin yıl sonra yazılan Eski Ahit’de de benzer bir hikaye anlatılır, sığınağından çıkar çıkmaz “Nuh Tanrı’ya bir sunak yaptı. Orada bütün temiz sayılan hayvanlarla kuşlarla yakmalık sunular sundu. Güzel kokulardan hoşnut olan Tanrı içinden şöyle dedi: “İnsanlar yüzünden yeryüzünü bir daha lanetlemeyeceğim.”

İşi dini boyutlarla ele alacaksak “kurban” yeni bir olay değil. Görüldüğü gibi çok tanrılı dinlerin tek tanrılı dine bıraktığı bir miras. Tanrıya kurban adamanın kökeninde insanoğlunun korkusu ve bilgisizliği yatıyor. Bugün geldiğimiz noktada ise dini bir ritüele dönüşmüş durumda.

 

Vahşet ve Merhamet Duyuları

Lise yıllarındayken çiftlikteki tavukları kesip pişirme işlerini ara sıra ben yapardım. Normal gelirdi bu bana. İçimde acıma duygusu da yoktu. Fakat zamanla bunu yapamamaya başladım. Bir canlının canını almak çok ağır geliyor bugün.

Ne yapmalıyız? Doğamızı kabullenmeliyiz. Yeterince merhamet birikmişse zaten yediklerimizi de geri çıkartırız. O zaman kişisel olarak etten de uzak durabiliriz. Zevk için ya da dini tapınmalar için zaten hayvan öldürmüyoruz. Yani bu konuda belli bir duyarlılığa sahip insanlar demek istiyorum. Bitkilerin de canı var evet. Onlar da canlı. Ağaçlar da öyle. Hatta birbirleriyle haberleşiyorlar.

Hayvan eti yemek kötü bir şey midir? Şöyle düşünelim. Ağılımızda bir inek var, onu kestik ve yedik. Peki, bu hayvan doğada henüz evcilleşmemiş olarak yaşasaydı (bugün o ağırlıktaki hayvanların yüzde doksanı evcilleştirilmiş durumda) yırtıcı bir hayvanın saldırısıyla öldürülmüş olsa daha mı az vahşi olacaktı? Aslında doğada vahşi diye bir şey var mı, onu da sorgulamalı. İyilik ve kötülük, eğri ve doğru, siyah ve beyaz… Bütün bunlar insan türü olan Homo Sapiens’in olayları yorumlama şeklinden ibaret.

Genelde kendi çıkarlarımıza göre çıkarımlarda bulunuyoruz. Bu çıkarlar bazen duyusal acıdan kaçmak amacı güderken bazen de zevk dürtümüzü kamçılıyor. Bence en ideal yaşam doğayı benimsemek, hayvanları da kuzenlerimiz olarak görmek. İnsan kuzenini yer mi? Bir uçak kazası sonrası, bir hafta sonra açlıktan ölmemek için ölmüş arkadaşlarını yiyen insanlara şahit oldu dünya.

Evrimin altın kuralı şudur: En güçlü, en güzel ve en zeki olanlar değil, doğaya en iyi uyum sağlayanlar hayatta kalır. Eğer öyle bir darboğaza gelir ve sırf et yememek için açlıktan ölürseniz, zaten geriye ne vejetaryenliğin önemi kalır ne de hayvan sevgisinin : ) Aslında bütün mesele türün hayatta kalmasıyla ilgili. Siz hayvan eti yemezseniz sizin yerinize diğer hayvanlar yapacaktır bu işi.

Tolstoy diyor ki: “Biz hem kurtların doymasını, hem de koyunların sağ kalmasını istiyoruz.” Mecazını yine tartışırız ama düz mantıkla fazlaca fantastik bir istek. Bunun için önce kurtları evcilleştirmek, hayvan eti yemenin de etik olmadığını kurda öğretmemiz gerek. İnsan önce kendi türü olan insanı boğazlamaktan vazgeçecek ve ancak ondan sonra onu masaya oturtup vejetaryenliği tartışacağız. Kendi türünü katleden öteki türlere ne yapmaz!

Sevgiyle ve bilimle kalın : )

 

Günay Aktürk

Read more

İyilik İle Kötülüğün Simgesi

İyilikle Kötülüğün Simgesi

İki Köpek

İyilikle Kötülüğün Simgesi

Yaşlı Kızılderili reisi torunuyla birlikte kulübesinin önünde oturmakta ve az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izlemektedir. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtır. On iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup dururlar. Bunlar dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğidir… Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünmektedir.

Dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden özellikle siyah ve beyaz olduğunu anlamak ister. Bir gün dedesine bunun sebebini sorar. Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazlar ve “Onlar benim için iki simgedir evlat.” der.

Neyin simgesi?” diye sorar çocuk. Dedesi: “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; “Mücadele varsa, kazananı da olmalı” diye düşünür ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini daha ekler: “Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?” Bilge reis, derin bir gülümsemeyle torununa bakar ve “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem!” der.

Read more