Kaç Çeşit Yalnızlık Vardır? – Memeli Kadının Hikâyesi

Bosch tarzında resmedilmiş sahnede Günay Aktürk, siyah giyimli kadına sigara uzatırken aralarında geçen gerilimli ve cilveli diyalog anı betimleniyor.

Yalnızlık Kaça Ayrılır?

Kaç Çeşit Yalnızlık Vardır? Bu soruyu kitaplardan değil, bir sabah otobüs camına yansıyan kendi yüzümden öğrendim. Memeli Kadının Hikâyesi, kalabalığın ortasında ansızın belirip sonra yine kalabalığa karışan bir ihtimalin ardından, insanın içine çöken o tuhaf boşluğu anlatır. Yalnızlık kaça ayrılır diye düşünürken mesele sayıya indirgenmez; bazen tercih edilmiş bir suskunluk, bazen de adı konulmamış bir eksilmedir…

Kronik yalnızlık dediğimiz şey, belki de kimseye anlatamadığımız o iç sızı; geçici bir temasla iyileşmeyen, bir çift gözle dolmayan bir gediktir. Yalnız yaşamak psikoloji açısından bir özgürlük alanı mıdır yoksa yavaş yavaş kabuğa dönüşen bir savunma hattı mı? Bu metin, şehrin ortasında kimseye çarpmadan yürüyebilmenin bedelini sorar.

Kaç Çeşit Yalnızlık Vardır? – Memeli Kadının Hikâyesi için hazırlanan Bosch tarzı illüstrasyonda Günay Aktürk, Ankara’yı alegorik bir arka planla sorgularken betimleniyor.

Memeli Kadının Hikâyesi

Tam yirmi beş yıl oldu sana ayak basalı Ankara. Gerçekten yanına yakıştırabildin mi beni? Kutsal topraklar olmadığını ikimiz de biliyorduk. Ama o yalancı peygamberlerini çıkarmayacaktın karşıma. Çok cahildim o vakitler, haklısın. Çekici tanrıçalarının sahte ayetlerine kanmış olabilir cihatçı içgüdülerim! Ama yine de göremedik yardıma koşan meleklerini…

Belki kısa aralıklarla cennetini göstermiş olabilirsin. Belki daha sonra bunu hak etmediğimi düşündün. Yoksa deneyimlediğim her ayrılığı, ayak yoluna giden akılsız bir sarhoşun dinsizliğine yordun da kıyamete kadar yasakladın mı cennetini? Oysaki Babil’in asma bahçelerini andıran gül kokulu bir kadının yanında yeni bir Âdem yaratılabilirdi benden! Belki de bu defa bir erkek olarak kaburga kemiğinden yaratılma sırası bendeydi! Benden tam olarak ne çaldığını bir türlü anlayamadım!

Yalnızlık kaça ayrılır sorusunu görselleştiren Bosch tarzı otobüs sahnesinde Günay Aktürk, kalabalık içinde karşısındaki kadına belli etmeden bakarken betimleniyor.

Bu sabah Kızılay’da bir halk otobüsüne bindim. Muhtemelen haberin vardır. Seni gidi kenafir gözlü akbaba! Her şeyi görür, her şeyi duyarsın

Yine tıklım tıklımdı otobüs. İki durak gitmedik ki onu gördüm! Evet, oydu. Karşı koltukta oturuyordu. Ah, kalbim ‘Bu hikâye tam bana göre!’ demeyeli çok olmuş… Bir anda ne kadar merhametli ve yeşil bir şehir olduğunu hatırladım Ankara. Belki de hep öyleydin. Ayak yolundaki sarhoş cennete geri döndü!

Sanma ki tanıdık biriydi! İlk kez görüyordum. Otuzlarının başında, yüzünde geç kalmış bir bilgelik taşıyan esmer bir kadın… Şimdi tarihi kişiliklerden birkaç benzetme yapardım ama onu cismani bir varlığa dönüştürüp hayal kırıklığına uğratmak istemem seni! Biz ona kısaca ‘kalbin örtülü ödeneği’ diyelim. Kulağında telefon, hiç acele etmeden sakince gülümsüyor. Hem de dikkati bile dağılmadan, çevresinden habersiz. O kadar odaklı ki meseleye… Kesinlikle hiç doğmamış kadınıma benziyordu.

Az gittik uz gittik hesabı bizimkisi. Çok geçmeden telefonu kapattı. Sonra aniden melankolik bir ifade yayıldı yüzüne. İşte beni kendine çeken ikinci dalga buydu. Nasıl anlatayım… Dünyayı yalamış yutmuş da karnı doymuş, çay saati gelince iştahı kapanmış bir bakış. Karşısında kendini çırılçıplak hissedersin ya; en ıssız dip dalgalarının geceliği bile yoktur üstünde… Böyle hissettirmişti. Hiçbir talebi olmayan bir çift gözü nasıl delip geçersin? O yasaklı kuyulara hangi cesaretle inilir, bilmiyordum. “Ben ki kaburgalarında ufacık ve değersiz bir tanrı parçacığı…” diyesim geldi bir an.

Derken başka bir yüzünü daha gördüm. Başta fark etmemiştim; keskin dişlerine kan bulaşmış gibiydi. İçinde sakladığı bir hırçınlık vardı. Öfkeli değil ama tetikte bekliyor… Kadiri tarikatından Muhterem Efendi olsa, “Cinnilere karışmış bu kadın.” derdi. Nereden çıktı bu heyheyler, bilmiyorum. Belki başından beri oradaydı da mutlu havadisleri savuşturup sırasını bekliyordu.

Sonra göz göze geldik. Bir anda kafasını çevirip bana baktı. Benden haberdardı; olmamasına imkân yoktu. Koca bir beden, o küçücük kaburga kemiğindeki titreşimi fark etmez sanırsın, öyle mi? Bakışları soğuk değildi ama soğuk gecelerde içini ısıtacak kadar da sıcak sayılmazdı. Belki rahatsız olmuştu; belki de “İçgüdülerinde dönen dolapların farkındayım.” demek istiyordu.

Uzayıp giden bir gemiye bakar gibi baktım; sonra iki adım atıp düğmeye bastım. Kapının yanındaki koltukta oturuyordu. Ben ise kapının önündeydim artık. Herkes kendi yoluna gidebilirdi.

Kronik Yalnızlık temasını temsil eden Bosch tarzı otobüs sahnesinde genç kadın yaşlı kadına yer verirken kalabalık içinde görünmeyen içsel mesafe betimleniyor.

Tam kalkacak gibiydi ki ayakta duran, bir süredir kimsenin yer vermemesine söylenen yaşlı kadın, “İnecek misiniz?” diye sordu. Kadın, eleştirel bir bakışla ihtiyarı bir süre süzdü. “Senden hiç hoşlanmadım ama yine de yer vereceğim.” dedi ve ayağa kalktı. Yaşlı kadın, “Hoşlanmadıysan ne diye oturacağım!” diye bağırınca, kolunu çekmeye çalışan ihtiyarı nazikçe tutup, “Kusura bakma, biraz canım sıkkın.” dedi. Ardından yumuşayarak, “Farkında olmadan hoşlanmış bile olabilirim, geç otur.” diye ekledi.

Uzun zamandır altı çizilmeye değer cümlelerle konuşan birine rastlamamıştım. Ama tebessüm etmeye bile fırsat bulamadan, ihtiyaç duymanın bile anlamsızlaştığı o kısa heyecanı geride bırakıp otobüsten indim. Sonra inanılmaz bir şey oldu! Madem gıybeti seviyorsun, anlatayım efendim!

Yalnız yaşamak psikoloji temasını temsil eden sahnede Günay Aktürk sigara içerken arkasından seslenen siyah giyimli kadınla yüz yüze dönüyor.

Üç adamla birlikte yolun karşısına geçerken bir sigara yaktım. Rutin dalgınlığıma dönmek üzereydim ki arkamdan bir kadın sesi geldi:

“Pardon beyefendi, bakar mısınız?”

Etrafta benden başka beyefendiye benzeyen bir kaburga kemiği yoktu; dönüp baktım. Aman Allah’ım… O kadındı. O da mı inmişti? İnmiş de peşimden mi gelmişti?

“Çok özür dilerim, sigaranız var mıydı acaba?”

Bir an için elim ayağıma dolaştı sandın değil mi? Bir erkek daha ne ister? Ayağına kadar gelmiş… Prensesin kurbağayı öptüğü masallardan biri mi başlıyordu şimdi? Hayır. İşler öyle yürümüyor bende. Yürek ısıtmaz bakışlarındaki o soğukluğun telafisi yoktu artık.

Bosch tarzında resmedilmiş sahnede Günay Aktürk, siyah giyimli kadına sigara uzatırken aralarında geçen gerilimli ve cilveli diyalog anı betimleniyor.

Aramızda şöyle bir konuşma geçti:

“Sigaranız var mıydı acaba? Galiba eve kadar dayanamayacağım.”
“Var. Tütün içer misiniz?”
“Elbette içerim. Zaten ben de tütüne talimliyim.”

Tabakayı açıp uzattım. İçinden, en kötü şekilde sarılmış sigarayı çekip çıkardı. Onu iyi yalamamış olmalıyım ama bunu bilmesine gerek yoktu. Bir yaprak dolması gibi sıkı sarılmış, besili bir sigarayı alıp uzattım.

“Buyurun, bunu iyi dişlemişim.”

Manalı bir bakışla gülümsedi, biraz daha yaklaştı. Sigarayı alırken kısa bir an için inceledi; o incelemeyi nedense garipsedim.

“İçinde bir şey yok değil mi?”
“Ota benzer bir şey yok… ama olsa fark eder miydi?”
“Etmezdi.” dedi.

Bakışlarında cilveli bir meydan okuma vardı. Sigarasını yaktım. Nezaket de bizim bahçenin mahsulüdür, Ankara.

Bosch tarzında şehir sahnesinde Günay Aktürk’e kulağına eğilerek fısıldayan siyah giyimli kadın; kalabalık arka planda silikleşmiş.

Şu anda pek hatırlayamadığım birkaç şey söyledi. Tütünün memleketini mi sormuştu, bilmiyorum. Sesi o kadar kısıktı ki duyabilmek için eğilmek zorunda kaldım. Sanki dünya o kadar gürültülü bir yermiş gibi kulağıma iyice yaklaşıp, beni yolumdan alıkoyduğu için son derece üzgün olduğundan falan söz ettiBir anlığına dudakları yanağıma değdi. Öpmedi sayın ağabeyim, konuşurken oldu bu. Konuşurken oldu süsü veriyordu belki de. Memeleri koluma dokundu sonra. Çekmedi kendini, devam etti ne kadar üzgün olduğunu açıklamaya. O an bir sevgili sıcaklığı hissettim. Uzun zamandır tanıyordum sanki onu. Sanki bir zamanlar aynı sofraya oturmuş, aynı geceyi bölüşmüş, sıcak vakitler geçirmiştik. İşte birkaç saniyeliğine hissettiklerim… 

Ama sadece bu kadar. Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum, bir anda kesiliverdi her şey. Arzu duymadım. Konuşmak bile geçmedi içimden. Nezaket gereğiydi sanki her şey. Sonra yüzüne baktım. Tatlı bir kadındı evet, sıcak kanıydı. Hâlâ esmer olmakla beraber, olması gerektiği gibi hissettirmiyordu. 

İki şeritli yolun ortasında durmuş, karşıya geçmek için beklerken, “Biraz çakırkeyif olduğum söylenebilir.” dedi. “Sarhoşum ama körkütük değilim. Bu kafa güzel… Canım biraz sıkkın. İşten çıktım da ondan. Çok özür dilerim.”

Son cümleyi söylerken yine iyice yaklaştı; sesini duyurabilmek için değil de mesafeyi eritmek ister gibi. Müzakere memurları gibi memeleri yine iş başındaydı. “Çok teşekkür ederim beyefendi. Sabah sabah rahatsız ettiğimin farkındayım ama galiba başım biraz boz bulanık. 

Biliyordum. Beni istiyordu. Belki çekici ve güvenilir görünmüştüm gözüne. Belki yalnızca fazla erkeksi… Ama tam da böyle anlarda çalmalıydı tehlike çanları. Bir kadın için asıl risk, başın boz bulanık olduğu saatlerde başlardı. Duygusal bir boşluk muydu acaba durumu tehlikeli yapan? İstediği şey yatağım mıydı yoksa omuzlarım mı? 

Yağmurlu şehir sokağında siyah giyimli kadın omzunun üzerinden adama kederli bir bakış atarken, arka planda Ankara silikleşiyor.

Karşıya geçtiğimizde benden uzaklaşıp kendi yoluna giderken söylediği o basit iki cümleyi asla unutamam: “Kendinize iyi bakın beyefendi. Çok teşekkür ederim.” Unutamam; çünkü bakışlarında, hiçbir yere yetişememiş yalvaran bir duygunun kırıntısı vardı.

Esmer bir kadının iri memeleri dokundu bedenime, Ankara. Buna da şahit oldun mu? Yoksa kudretli bir tanrının gözleriyle bakıp yine susmayı mı seçtin? 

Toparlanıp gitme zamanı ama nereye? Sütten kesilmemiş kadınların yaşadığı bir memleket var mıdır bu ülkede? Dünya, o sıcak göğüslere masum dudaklar arıyor belki de. O kadar kirliyiz ki; dudaklarımızda çocukluktan kalma bir iştah yok artık.

Benim dudaklarımın da temiz olduğunu iddia etmiyorum. Belki farkında bile olmadan, bir zamanlar güvenle yaslanılmış bir sıcaklıkta diş izlerim kalmıştır. Kim bilir… O hikâyeyi artık başkaları yazıyor…

Günay Aktürk 

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Genç Erkeklere Tavsiyeler

Genç erkeklere tavsiyeler temasını anlatan sahne; Konur Sokak’ta beş genç erkeğin ilişki üzerine konuşurken, yaşça büyük bir adamın şaşkınlık ve tepkiyle dinlediği an.

Sevmenin Adamcası ya da Kadıncası Yoktur

Gençler sevmesini bilmezler efendim. Sevdikleri doğrudur ama yöntemleri hatalıdır. Erkek, kadını elimde tutayım derken o kadar sıkar ki sonunda canını çıkarır. Genç kadının duygusallığı ise kaldırma kuvvetinden yoksun bir göle benzer, önce kendi batar içinde. Genç Erkeklere Tavsiyeler sonraki iş. Önce şunu belirtmeli: Ne suçu var çocukların? Kimse öğretmiyor ki onlara. “Yaşın geçiyor evladım, hayırlısıyla bir an önce baş göz edelim seni.” diyorlar. Bırakın evde kalsınlar daha iyi. Mühim fısıltıları yaymadan yurt yuva sahibi etmek boşanma sebebi.

Sevmeyi bilmezler bilmesine ya, zamanında biz de sağamadık o sütü. Sonunda ne oldu? Keçinin memeleridir diyerek tuttuğumuz şeye de bir bakın! Sonunda iş, yaşın kemale ermesine kalıyor. Erdin erdin! Eremedin, elinde kova, süt pazarında bir keçi avcısı olur çıkarsın! Şahsen yaşın kemale ermesine de biraz laf atmalı. Bunca kötülüğün müsebbibi gençler midir yoksa yaşları kemal mertebesinde saygı dilenen zavallı muhteremler mi? Demek ki evliyalık yaşta değilmiş!

Amacım Öğüt Vermek Değildi!

Geçen günlerde denk geldiğim bir karşılaşmayı anlatayım. Köşede oturmuş ufaktan demleniyordum. Ankara’yı bilenler bilir. Konur sokağın oralar. Sokak kalabalık, ben ayyaşların bankı sayılan kaldırımda kendime misafir. Sol yanımda beş tane liseli genç, hoş beş ediyorlar. Şahsım ise tam bir kulakçık! Gençlere kulak kabartmayı severim, diri duyguların daimi müdavimleridir bendeki kulaklar. Konu basittir ama oldukça mühimdir. Baktım ki bir zamanlar benim de geçtiğim yolları süpürüyorlar… Şöyle bir konuşma dönüyor:

Geçen gün Efe ile konuştum. Ela’ya mesaj atmış. Demiş ki ben senden hoşlanıyordum. Ama Volkan ile çıktığını duyunca senden vazgeçtim. Bir ay sonra ayrıldı dediler. içimdeki sevgi yeniden alevlendi. Sonra Erhan ile çıktığını duyunca senden yine vazgeçtim.”

Genç erkeklere tavsiyeler temasını yansıtan sahne; Ankara Konur Sokak’ta bir adamın, genç erkeklerin sevme üzerine yaptığı konuşmayı dinlediği alegorik anlatım.

Kendimi ne kadar kaptırmışsam çocuk konuşurken heyecanla ona baktığımı bile fark etmemişim. Normalde böyle yapmam. Ama ne yapayım, hikaye orijinal. Sonra sustu ve bana baktı. Diğer çocuklara dönünce onların da bana bakarak güldüklerini fark ettim. “Ee” dedim “sonra ne olmuş? Anlat canım merak ettim.” Konu basitti ama meseledeki bu saf ciddiyete ancak Sabahattin Ali hikâyelerinde denk gelirdiniz. “Ne olsun ağabey” dedi “Hâlâ Erhan ile çıkıyormuş.” Bak sen şu zilliye!

30'luk Ağabeyden Tavsiyeler

Gençlere nasihat vermekten nefret ederim. Bu kimsenin hoşuna gitmez. Hayatı başkalarından daha iyi yaşadığını iddia eden asalaklardan hiç olmadım zira hayatın öyle orta yollu bir reçetesi yok. Bakın, benden en az yirmi yaş küçük olan bu çocuklar beni nasıl hayrete düşürdüler. Ama konu bireysel olmaktan çok toplumsaldı. İlle de açacaksın o mendebur ağzını…

Genç erkeklere tavsiyeler temasını anlatan sahne; Konur Sokak’ta beş genç erkeğin ilişki üzerine konuşurken, yaşça büyük bir adamın şaşkınlık ve tepkiyle dinlediği an.

“Arkadaşın kendini yanlış ifade etmiş. Sanmayın ki öğüt vereceğim çocuklar. Ben kendi kendime konuşayım da varın siz kitap okuduğumu düşünün. Ama hayır, yanlış söylemiş.”

“Neden ağabey?”

“Sence karşı taraf ne düşündü? İki kez vazgeçmiş. Bir kez daha vazgeçmesi an meselesi. Adeta tetikte bekliyor. Bana hiç güven vermedi.”

İyi ama sevgilisi varmış ağabey, ne yapabilirdi ki?”

Adam gibi sevmek kavramını sorgulayan alegorik sahne; sevmenin cinsiyetle değil insani bir bilinçle mümkün olduğunu anlatan sembolik anlatım.

Arkadaşın vazgeçmiş ama o ilişkiye saygı duyduğu için değil. Sadece umudu kırılmış. Ama tetikte beklemenin başka yolları da var. Mesela şöyle diyebilirdi: “Ben seni diğer tüm insanlardan bağımsız seviyorum. Hatta seni, sana rağmen seviyorum.

“Ooo güzel söyledin ağabey!”

Acı bir tebessüm suratımda…

“Ama ne yazık ki hayat güzel sözlerle yaşanamayacak kadar ağır! Sizin yaşlarınızdayken işi bilen biri tarafından yönlendirilmezseniz, kendi kendinize öğrenirsiniz sevme işini. Ya da zararlı bir aşığa dönüşürsünüz. Bakın ne diyeceğim…”

Genç Erkekler Sevmeyi Nasıl Öğrenmeli?

“Adam gibi sevmek, diye bir söz vardır. Ama hatalı bir sözdür bu. Bir kadın katiline de sorsanız o da adam gibi sevmiştir. İşte bu yüzden hatalıdır. Çünkü sevmenin adamcası ya da kadıncası yoktur. Sevmek sevmektir. Mühim olan da insanca sevmektir. “İnsanca sevmek!” Bakın, kulağa ne basit geliyor değil mi? Bir çırpıda söyleyiverdim. “İnsanca sevmekten kolayı mı var, biz de insanca seviyoruz.” dersin. Ama zordur. Belki de bu kadar basit söylendiği için zordur. Üstelik o kadar çok tekrarlandı ki sonunda anlamını kaybetti. Bunu unutmayın. İnsanca sevmek, belki de dünyanın en zor işlerinden biridir.”

Ne yaşadın sen ağabey! Bu söz kendime idi. Çocuklar derin düşünüyor.

Evet, amacım asla öğüt vermek değildi. Zaten amaç bu olsaydı pek işe yaramazdı da. “Değişim dışarıdan değil içeriden gelir.” derler. Gerçekten öyle midir? Cengizhan mı söylemişti yoksa bir Hint atasözü müydü ne, hiç unutmam: “Çocuklarınızı altı yaşına kadar bana verin, altmış yaşına kadar sizin olsun!” Çocukluk ve gençlik dönemi zihnin en azılı dönemleri sayılır. Doğrunun ve yanlışın oturmaya başladığı dönemler. Bu bilindiği için henüz çocuk yaşta din öğretiliyor ya çocuklara. Bilim, sanat ve felsefe bu yüzden yasaklanıyor ya. Zaten toplum bugün o tava geldiği için avazı çıktığı kadar vaazı verilebiliyor ya kadın düşmanlığının!

İnsanca sevmek kavramını anlatan alegorik sahne; fırtınalı denizde tek başına kürek çeken bir adam ve sevginin ağırlığını temsil eden hayali kadın figürü.

Hayır, amacım öğüt vermek değildi. Ama şu sözlere dikkat edin: “Sevmenin adamcası ya da kadıncası yoktur.” “Bir kadın katiline de sorsanız o da adam gibi sevmiştir.” “En zoru insanca sevmektir.” İşte akılda kalacak olan bunlardır. Yani hafızaya kazanacak olan. Genç bir erkek bunları asla unutmaz. Beyin her şeyi depolar ve bazen en asil olanların peşinden gider. Asil adamlar yetiştirmek istiyorsanız çocukları asilce yetiştirmelisiniz. Muhtemelen bu da bir öğüt değildi!

Genç erkek kardeşlerime bir şair kafasıyla söyleyeceğim şey şudur: Sevmek ve değer vermek bizim seçimimizdir. Karşı tarafı pek alakadar etmez. Bu yüzden de karşılık vermedikleri için onları suçlayamayız. Çünkü Kuran da kurgulayan da bizleriz. “O halde sevmeseydin!” derlerse hakları vardır. Çünkü ortaklaşa verilmiş bir karar değildir ki. Öyle bile olsa şunu anlayın kardeşlerim. Beraberce yaşadığınız aşk olabildiğince hararetli bile olsa, eninde sonunda sonu gelir. Hiçbir şey sonsuza kadar aynı kalıpta sürüp gitmez. Bozulur ve şekli değişir. Bilimseldir de. Termodinamiğin ikinci yasasıdır. Bunu unutmayın.

Son sözler… Sevmek karşı tarafın kendini özel hissetmesini sağlayabilir. Bazen de küstahlaştırır. İnsan doğasıdır, büyüklük gösterin. Ama en kıymetlisi bu değildir. En kıymetlisi sevilmektir kardeşlerim. Özel olan budur. Harcanan emeğin karşılık bulmasıdır. Siz siz olun, sevilmediğiniz bir kalbin peşinden gitmeye kalkmayın. Zira kendinize neyi reva görürseniz, karşılığında alacağınız da odur…

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Günay Aktürk Kitaplığı

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
umudun çocuğu - günay aktürk
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
Read more

Dişi Gönder Azrailimi | Günay Aktürk – Felsefi Deneme

Dişi Gönder Azrailimi adlı edebi denemeye ait dua, arzu ve ölüm temalı alegorik illüstrasyon.

Dua, İtaat ve İnsanın Aczi Üzerine

Dişi Gönder Azrailimi

Dile, zarar gelmez dilemekten. Şu dilenci dünyasında bir çaput da sen bağla Tanrı katına. Bak her şeye bir cevabımız var. Olursa Tanrı’nın gücüne yorarsın. Olmazsa da gücüne gitti dersin. Gücüne gitti de yapmadı. Canı sağ olsun, hayır ve şer işleri. Kaybı baştan kabullenerek dua ediyoruz. Ne eziklik ama! “Efendim bu ay maaşıma zam yapsanız? Öyle mi, canınız sağ olsun, böyle de geçiniriz!”

Allahım sen bilirsin demem. Madem bilir de neden yapmaz? Hayır ve şer işleri dedik ya. Hem bildiğinden emin olup yine de ısrarla dua etmem. Zaten bildiği bir konuyu hatırlatmak küstahlık olur. Muayyen günündeyse iş alırsın başına.

Beni duygulu bir hayvan olarak yarattın. Dualarımın yarısı bu duygunun tatmini içindir efendimiz! Ve İstedin ki neslim yürüsün. Etimin içine ne koyduysan sürekli ateş basıyor.

İnsandan yana umudum yok tanrıcım, Adem’e geçtiğin yüce torpilinden biz de nasiplensek? Hayır, Havva istemiyorum. Cennet katından bir tane huricik! Nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum ama melek de olur. Aptallarından yollama lütfen. Mümkünse kitap okusun. Öylesi daha dişli olur.

Hayır onu kapatmam yapmayacağım. Aşk olsun beni sakallı ve ahlak ölçer kullarından mı sandın! Biz yan yana yaşamayı bilmeyiz zaten. Sen gönder, benim parlak bir fikrim var.

Dua edince böyle edeceksin. Ama sen yapıyorsun? Detay vermiyorsun. Bana şunu ver bunu ver! Elinin körü!

Ben dua etmem. Önce emek verir, sonra beklerim olmasını. Ama asla boyun eğmem dileklerime. Dilek, arzuların en vahşi ve belki de en aciz yansımasıdır çünkü!

Dişi Gönder Azrailimi adlı edebi denemeye ait dua, arzu ve ölüm temalı alegorik illüstrasyon.

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Rahim Mağarası

Bulgaristan’daki Utroba Mağarası’nın rahmi andıran doğal kaya oluşumunu gösteren iç mekân görüntüsü.

Doğa, İnanç ve Dişil Sembolizm: Rahim Mağarası

Rahim Mağarası, doğanın insan zihninde nasıl kutsal bir anlama dönüştüğünü gösteren en eski sembollerden biridir. İnsan, henüz kelimelerle düşünmeyi öğrenmeden önce, şekillerle inanıyordu. Kaya, boşluk, karanlık ve mağara… Bütün bu doğal oluşumlar, insanın kendini ve dünyayı anlamlandırma çabasının ilk aynalarıydı.

Doğa, insanın kendini okumayı öğrendiği ilk metindir. İnanç dediğimiz şey çoğu zaman gökten inmez; yeryüzünde şekillenir. Rahmi andıran mağaralar bu yüzden yalnızca jeolojik yapılar değil, insanın varoluş algısına dokunan sembolik mekânlardır. Rahim Mağarası da tam bu noktada, dişil sembolizmin ve korunma fikrinin doğal bir ifadesi hâline gelir.

Dişil sembolizm burada biyolojik bir çağrışım olmaktan çıkar. Rahim; başlangıcı, kapsayıcılığı ve karanlıkta olgunlaşmayı temsil eder. İnsan, bu karanlığın içinde korkusunu da umudunu da aynı anda taşır. İnanç, burada bir dogma değil; anlam arayışının sessiz bir biçimi olarak ortaya çıkar.

Utroba Mağarası

Bulgaristan’daki Utroba Mağarası’nın rahmi andıran doğal kaya oluşumunu gösteren iç mekân görüntüsü.

Utroba Mağarası Bulgaristan. Kıymetli bir mağara! 3000 yıllık. Hayır hayır, sizin fikriniz kötü değil, Bulgarca “Rahim” demekmiş ve Bulgaristan topraklarında 25 yerde benzeri yer altı kazıları var imiş.

Kostsadin Dimov diyor ki: “Bu doğal oluşmuş mağaralar, şekillerinden dolayı “rahim” olarak adlandırılıyor. Dört mevsimi bulunan dünyadaki bütün bölgelerde benzeri şekilleri olan kaya mağaralar var.”

Tatul Trak tapınağı yakınındaki İzgrevna adlı üç ağızlı rahim mağarasının iç yapısını gösteren kaya oluşumu.

Tatul Trak tapınağında İzgrevna adlı pek kıymetli Üç ağızlı rahim Mağarası. (üstteki) Bu mağaranın bir özelliği var. “Güneşin mağaranın derinliklerine girebildiği üç ayrı dönem var. Eskiden insanlar bu optik yolu tarım işleri, orak zamanı, biçme zamanı gibi dönemleri ölçmek için takvim gibi kullanırmış.

Krumovgrad yakınlarında Kovil köyündeki kaya tapınakta yer alan rahim mağarasının iç görünümü.

Üçüncü fotoğraftaki muhterem mağara en eskilerden. İçinde 25 bin yıllık figürlere rastlanmış. Ne kadar da bizden ve bize benzeyen oluşumlar. Tabii hepimize değil, dişilerimize. Benzetebildiğimiz şeylere ayrı bir anlam katıp tapınak haline bile getirebiliyoruz. “Bu tapınaktaki figürlerin Tanrıça Ana’ya sunulduğu tahmin ediliyor.” And olsun ki sizler neye tapacağınızı iyi bilirsiniz.

Muhtemelen ilahi bir anlamı olduğu düşünülüyordu. Normaldir. Allah diyen hayvanların kutsal kabul edildiği bir ortamda, koca bir penis figürünün şemsiyesi altında birleşmiş şu erkeksi dünya gezegeni, ancak dişiliği anımsatıyorsa baş tacı edebiliyor bu mağaraları!

Bu türden dişi mağaralara daha sık girebilmeniz temennisi ile!” Böyle demeyeceğim. Cinsiyetine bakmadan merak salmalı. Peki, neden? Yaşadığımız şu “iki kibrit alevi arasındaki” küçücük dünyamızın dışına taşıp, insanlığa dair izler bulmak umudu ile… Çünkü dar düşünen her zaman dar sonuçlar üretecek!

Gitmeden bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Güçlü ve Güzel Kadınlar – Ya Sonrası

güzel kadınlar güçlü kadınlar

Güzel Kadınlar Ve Ötesi

güzel kadınlar güçlü kadınlar

Bugün sabahın o yoğun kalabalığında otobüse bir kadın bindi. Hemcinsleriyle arasındaki en çarpıcı fark ise, diğer kadınların hepsinin de ona bakmalarıydı. Güçlü ve Güzel kadınlar yürüdükleri zaman yerdeki tozu az biraz kaldırırlar! Bizimki de üzerine açık renkli takım elbise gitmişti. Şaşırmış olmalıyız.

Hanımefendi, siz bu halk otobüsünü kullanmamalısınız. Sizler özel taksilere layıksınız! Makam aracınız yolda mı kaldı?

Belki böyle düşündüler. Ben başka şeyler de gördüm. Adımlarındaki dirayeti gördüm. Genel kurul toplantısındaki baş yönetici izlenimi. Kendinden emin. Ve dahi elbisenin hakkını fazlasıyla veren bir fizik.

Rica ederim böyle gelin, şu demirden rahatça tutunabilirsiniz.

Diğer kadınlara haksızlık olmasın diye yer vermedim. Yer vermem gerektiği fikri de nereden çıktı şimdi? İnsan aklının kuyuları pek derindir azizim, kadın güzel olur da kuyular dolmaz mı?

Yolculardaki genel durum! Sel yatağını değiştiren bu güçlü akıntı neler söylemiyor ki. Giyim tarzı bir kişilik belirtisi olsa da çoğu zaman hak etmediği algılarla donatıyor sahibini. Dünya, İnsan için güç ve güzellik etrafında dönen bir gezegenden ibaret.

Elbette çekimine kapılırız kimi insanların. Bu olunca başka açılardan bakarım gözüme güçlü ve güzel görünenlere. Zor günlerinde hayal ederim onları. Sorunlarla başa çıkış yöntemleriyle. Ya da sohbet konularıyla, düşünüş biçimleriyle, yalnızken mırıldandıklarıyla, suskunlıklarıyla…

Çok güçlü görünmüşlerse açken düşünürüm onları, çıplakken düşünürüm. Hastalığın bir geçit bulup yayıldığı vücutta yarattığı faniliği düşünürüm. Verdikleri vaatlerini, tutamadıkları sözleri ve ne yana kayacağı belli olmayan gözlerindeki ikircikli arzuları…

Bütün bunların toplamında… Tanımak istediklerimizin içinden tanımaya değer kaç kişi çıkar sizce?

 

Günay Aktürk

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Aşk Nedir | Kamburumdaki Odun Ve Ateş

Sırtında su küfesi taşıyan yaşlı bir adam, ayağına diken batan ve yürümeyi bilmeyen bir figürü kamburunda taşırken arkada cayır cayır yanan bir şehir görülür; aşkın yük, fedakârlık ve terk ediş alegorisi.

Aşk Üzerine Bir Tanım

Aşk nedir? Aşk, insanın kendisiyle kurduğu en sert yüzleşmelerden biridir. Kimi zaman arzu, kimi zaman delilik, kimi zaman da ateşe gönüllü bir yürüyüştür. Bu metin, aşkı romantik bir masal olarak değil; yakıcı, eğip büken ve insanı kendine yabancılaştıran bir deneyim olarak ele alıyor.

“Aşk nedir? Bana kalırsa, güzel bir nesnenin bizim üzerimizdeki etkisinden başka bir şey değildir. Bu etkiler bizim başımızı döndürür, bizi yakıp kavurur. Peki, bu duygunun temeli nedir? Arzu. Bu duygunun devamı nedir? Delilik.”

Yatak Odasında Felsefe
Marquis de Sade

Sırtında su küfesi taşıyan yaşlı bir adam, ayağına diken batan ve yürümeyi bilmeyen bir figürü kamburunda taşırken arkada cayır cayır yanan bir şehir görülür; aşkın yük, fedakârlık ve terk ediş alegorisi.

Kamburumda Su Küfesi...

Pişmen için ateş, yanman için köz gerek sana. Ya bir cadı kazanı lazım ya da üç ayaklı bir sac: ki iyice pişire etini. Aşk, ateşe gönüllü odunluktur ama benden de oduncu olmaz ki şimdi. Sırtımdan Yunus’un odunlarını atalı çok oldu, kamburumda su küfesi taşıyorum artık! Ve bu şehir cayır cayır yanıyor!

Eski mesleğimdir ateşe yarenlik etmek. Bunu biliyor ve çığlık çığlığa “gel” diyorsun. Seninle yanmaya gelirdim ama o kadar yolu geri dönüp de kolundan tutup bu günlere yetirmeye gözüm kesmiyor. Hem canın tatlıdır senin, ayağına diken batarsa yarı yolda korsun beni. Çünkü henüz yürümeyi bilmiyorsun. Bir ömür kamburumda da taşıyamam ki seni!

Senden önce çok kurt sürüsü geçti buralardan. Ormanın derinliklerinde gördüm seni! Kış uykusuna yatmış ayılara dokunuyordun. Yaşama henüz yabancı olan sen, yolunu sürdüğün ayak izlerine de yabancısın. Ne yazık ki diğerleri gibi seni de (muhtemelen) onlar yetiştirecek.

Aslında bu sendeki şehir yangını. Ateşi besleyecek odun değil aradığın. İstiyorsun ki ateşin sönsün! Ama bu senin suçun değil! Bu çağda böyle gördün ve bu işin aslı budur sanıyorsun.

Öyle ya da böyle elindeki anahtar doğru kilidi açmayacak! Zaten kimse layığına eş değil. Hiç de dengini rast getirdiği olmamıştır. Dengini seçmez ki denk getirebilsin!

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Aşk Köpekliktir: Sadakat, Dürtü ve Namus Arasında

Aşkın sadakat, teslimiyet, dürtü ve kutsallıkla kirletilişini anlatan, köpeklik metaforu üzerinden kurgulanmış Bosch tarzı alegorik sahne

Aşk Köpekliktir Ne Demektir?

Kimse iyi dediği birine aşık olmaz. Aşkın iyilikle alakası yoktur…

Aşk Köpekliktir / Ahmet ümit

Evet, aşk köpekliktir. Ama soylu bir köpeklik. Tasmasını yalnız bir kişinin elinden takar boğazına. Yalnız ona güvenir. Ondan zarar gelmeyeceği için değil, mevzubahis o olunca varlık da yokluk da önemini yitirir de ondan. Aşk köpekliktir. Yalnız dikkat edin, itlik değil: köpeklik!

Aşkın sadakat, teslimiyet, dürtü ve kutsallıkla kirletilişini anlatan, köpeklik metaforu üzerinden kurgulanmış Bosch tarzı alegorik sahne

Üreme güdüsüdür aşk. Ama niyetini derinlerde gizler. Iki amacından biri sağlıklı yavrucaklar yetiştirmektir. Öteki zevk düdürtüsünü kamçılar. Yine de gizlenmeyi başarır. Her haliyle çırılçıplaktır. Aşk köpekliktir ve bir parça da erotiktir.

Bir zamanlar görmüştüm onu. Taşıdığı bedeni harabeye çevirmek üzereydi. Belki de başarmıştı. Kimi derviş diye çağırıyordu onu kimi de meczup! Suretini kaybetmiş bir hak dostu dediler sonunda. Ona en son “yüce dağ başı” dedikleri bir ıssızda rastlamıştım.

Neler söylediler hakkında neler… Yontulmamış odunu bile şair ettiler. Ruh, zira kutsal bir düşün peşine düşesiymiş! Din dışı mahlukatları bile Mevlevîler gibi döndürdü! İlahi aşkı bulduğunu iddia etti birisi. “İnsan bedeni”nin tutkulu şehvetinden mi geçiliyormuş öte aleme!

Aşk köpekliktir ama itlik değildir! Gerçekten öyle midir? Peki aşkı neden namusla kirletirler boyuna? Türlü türlüdür öyleyse bu! Kiminde kana bulaşır eller, kiminde en namussuz hallere bile göz yumulur.

Derler ki gider de ulaşılmaza çarpar kanadını. Bu mudur yani kutsaldan anladığınız? Bir yandan ulaşamadığını kutsarken, öte yandan dizinin dibindekine yedi başlı bir canavar kesilir! Demek ki dervişe ihsan, sürüngene bir yılan deliği bu aşk!

Aşk köpekliktir ama İtlik değildir! Aşkın en iyi tanımının kimin tarafından yapıldığını çok iyi biliyorsunuz. Bildiğinizi biliyorum. Tabii ki üstat Neyzen Tevfik. Öyleyse son sözü ona bırakalım.

Kerem dağları deler bir amcık uğruna.
Aslı gitsin de ona buna vurdura…
Bir karı için değer mi bütün bunlara,
Her taraf amcık dolu mala iyi vurana.

Fuzuli, am peşine düştün gurbete,
Am serindir am derindir şifa verir millete,
Ye kebabı iç şarabı vur karpuz göte,
Bu gidişle yarrağımı gidersin cennete.

Neyzen Tevfik

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Aşk ve Cinsellik

Birbirine dolanmış iki külotlu çorabın insan bacaklarını andıran alegorik formu, arka planda eski bir şehir silüetiyle birlikte aşk ve cinsellik arasındaki örtücü ilişkiyi simgeler.

Aşk Cinselliğin Külotlu Çorabıdır

Aşk ve cinsellik arasındaki ilişki, çoğu zaman romantik masalların süslediği ama gündelik hayatta sert, aceleci ve hoyrat biçimlerde yaşanan bir temas alanıdır. Peki, biz ne diyoruz? Aşk, cinselliğin külotlu çorabıdır. Oldukça yaratıcı bir benzetme. Aşk sırtını elbette fanteziye dayar Azizem.

Birbirine dolanmış iki külotlu çorabın insan bacaklarını andıran alegorik formu, arka planda eski bir şehir silüetiyle birlikte aşk ve cinsellik arasındaki örtücü ilişkiyi simgeler.

Hem tutkuyla sevişen çiftler zamandan da tasarruf ederler. Trenden beş dakika önce atlama olayı… İki taraf da aşırı özlem duyuyordur varacakları topraklara. Al sana başka bir misal. İhtiras, baş sancaktarımızdır. Birbirlerine aşık iki sevgilinin sevişmesi, kendi topraklarını güle oynaya teslim eden işgal altındaki devletlere benziyor. O kadar istekliler ki buna, işgal eden kim, işgale uğrayan kim belli değildir. Hem de karış karış gezdirirler topraklarını! Son demde ise “bak burası da başkentimiz!” derler.

Bakın, insanlar nasıl sevişirler anlatayım size.

“İşgal yönteminizden çok hoşlandım. Bir tatbikat daha yapmak istemez miydiniz! Yapalım güzelim. Topçu bataryaları hazır mı çavuş? Bir saate bayrağı dikeriz generalim! Canım ne acelesi var, ağırdan alın biraz. Önden bir keşif kolu yollayın. Dağ sırtı, tepe bayır gitsinler. Bak bir kurşun boynumu yalayıp geçti! Kucak dolusu sevgiler sunmak lazım karşılığında. Olmadı arkasından dolanırız. Yerin kulağı var, aman sessizce görün şu işi! Kulağına fısıltılar geliyor mu güzelim? Duy da duymazlıktan gel. Aç ağzını ve bak yukarı! Hava saldırısı mı bu? Bu dağın eteklerinde ancak kızgın lavlar yağardı başımıza, güzel, sevdim bu işgalimsi kuşatmayı!”

Betimleme bizim işimiz evelallah. Peki! Bugünkü aşkı nasıl tanımlarız? Çok basit. Kara treni buharlı trene çeviren sanayi devrimine benzetirim onu. Hayatı kolaylaştırır ama kıymeti bilinmez hiçbir şeyin…

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Kimim Ben

Şair ve yazar Günay Aktürk’ün portre fotoğrafı

Günay Aktürk Kimdir

Günay Aktürk derler bir yıldız tozuyum. Maddenin düşünen hali. İlkel bir bedende modern yapılanma!

Yaşayan beş maymun türünden biriyim. Ötekiler aslını reddetme derdinde. Ötekilerin içinde hep “ötede” duran! Okumak, düşünmek ve yazmak… Zihnimin tek boşalım mekanizması. Belki biraz edepsizce! Ama tabusuz, kanunsuz. Fakat onurluca…

Dar kafalı terörist dünyaya bir mesajım var. İnanıyorum ki insanlığı kurtaracak olan bilim ve sanattır. Biri cehaletini yontacak, öteki hayvanlığını. Uzun yıllardır kendime soruyorum. Soruyorum ki, kimim ben? İnsan mı? Maymun mu? Tırtıl mı?

Doğmadan önce de buralardaydım fakat bir ruh olarak değil. Ah hayır, o bende yok! Belki bir enerjiyim, belki bir frekans! Su buhar oldu ve: “Ben maddenin gaz haliyim” dedi buluta. Buharın aslı gaz mıdır? Yağmur olup düştü toprağa. Aslı su mudur? Belki her şeyden bir parçayım. belki kainatın ta kendisi…

Şair ve yazar Günay Aktürk’ün portre fotoğrafı

En-el Hak | Hiç

Milyarlarca ışık yılı uzaklardan geldim ben. Kimliğim, ırkım, cebimdeki beş bilgi etmez kâğıt ya da demirden metalikler, üzerimi örten şu ahlaksız çar çaput ve ardım sıra çağırdıkları yabancı isim de sıkmaya başladı artık varlığımı.

Kendi zerrelerimi görüyorum gözümün iliştiği ne varsa. Kendimi içiyorum su diye, kazmayı vurduğum toprak benden bir parça. İsin en tuhaf yanı ise Roza, kendime aşık oluyorum bir başkasında. Bir başkasının olmadığının da farkındayım üstelik ve buna rağmen her şeye ve herkese sevdalanıyorum işte.

Sen bari anla beni Roza. Sen bari anla. Mecaz yapmıyorum. Dokunduğum her şeyden milyarlarca ışık yılı uzaktayım. Mecaz yapmıyorum, anla beni. Mesela sürekli kendime sesleniyorum ama hep üzerine alıyor yabancı kulaklar. Ahh Roza ah! Keşke aklını yitirmeseydin de anlayabilseydin beni. Ama sen evindesin sevgilim. Ha? Şimdi anlayabildin mi bir parça ucundan bucağından? Anlamak hiç bu kadar anlamını yitirmemişti bu güne kadar.

Yani diyorum ki her şey yerli yerinde, bir ben uzağım koptuğum benden. Kendimi aramıyorum artık. Buldum onu. Buldum lakin hala ait değilim ona. Cem değilim. Cemdenim ama. Ölmeden önce öldüm Roza. Ben bir sonluyum ve içimdeki sonsuzluk öldürüyor beni her saniye. İçimde yaşayanı öldürmedikçe de mümkün olmayacak doğumum.

Beni çağıran toprak değil. Hayır. Çünkü o da benden bir parça. Ama o da zihinsiz ve bu yüzden evinde oturuyor milyarlarca yıldır. Ben bozuldum. Ben benden uzaklaştım. Enel Hakk eyy Roza Enel Hakk! İçimde yaşayan o ikinci bilinci öldürmedikçe rahat yok bana. Çünkü bilinci kapalıydı hakkin varoluştan beridir ve o kendi varlığını bende tanıdı. Enel Hakk ey umutsuz bilgeliğim… Artık evime dönmek istiyorum ben…

Günay Aktürk

Bendeniz Günay Aktürk’ün yazı dili; şiir, deneme ve aforizma arasında dolaşır. Kısa ama yoğun cümlelerle kurulan bu düşünce alanı, özellikle Günay Aktürk Aforizmalar başlığı altında toplanan metinlerde belirginleşir. Bu aforizmalar, yazarın hayata, insana ve varoluşa dair sorularını en sade hâliyle ortaya koyar.

Yayımlanmış Günay Aktürk Kitapları

Bir çocuğun elinde tuttuğu “Umudun Çocuğu” adlı kitabın kapağının net biçimde göründüğü, edebi temalı bir sahne
Sanrılar romanı günay aktürk
Günay Aktürk'ün İnsan İnsanın Geleceğidir kitabının kapak tasarımını gösteren, insan figürlerinden oluşan kalabalık bir yüz silüeti ve düşünsel temalı bir kompozisyon

Seslendirme Çalışmaları İçin Youtube Kanalımı Ziyaret Edebilirsiniz

Read more