Hasret Hançeri – Türkü Albümü

Hasret Hançeri albümünü simgeleyen, hançer, gül ve mektupla kurulan hüzünlü ve içe dönük sahne

Hasret Hançeri | Günay Aktürk – Özgün Türküler & Fon Müzikleri

Hasret Hançeri, bendeniz Günay Aktürk’ün 12 parçadan oluşan özgün bir türkü albümüdür. Bu sayfa albümün tamamı için hazırlanmış ana referans metnidir.

Yaman Bir Softa

Yaman Bir Softa, inanç adı altında meşrulaştırılan cehaleti, ahlakın niyetle pazarlık hâline getirilişini ve insan aklının sistemli biçimde köreltilmesini sert bir dille sorgulayan çağdaş bir taşlamadır. Eserde din, fikir ve iktidar ilişkisi ele alınırken, yozlaşmanın kaynağı bireysel kusurlardan çok çağın ruhuna bağlanır. Metin, insanın hayvani dürtülerini kutsal gerekçelerle temize çıkaran anlayışı hedef alır. Bu yorumda türkü, sade bir fon eşliğinde sunularak sözlerin düşünsel ağırlığı ve eleştirel tonu ön plana çıkarılmıştır.

Gülden Ne Gelir

Gülden Ne Gelir, insanın gönül dünyasında yaşadığı tükenişi, geçiciliği ve karşılıksız bekleyişi merkezine alan içsel bir ağıttır. Eserde gönül, ekilen ama mahsulü çürüyen bir tarla metaforuyla anlatılırken; acının kaynağı dış dünyadan çok insanın kendi nefsine bağlanır. Sevgi, hızla tutuşup hızla sönen bir alev gibi ele alınır ve bu geçicilik karşısında sessizlik bir direnç biçimine dönüşür. Bu yorumda türkü, duygusal yoğunluğu bastırmadan ama dramatize etmeden, sakin ve içe dönük bir fon anlayışıyla sunulmuştur.

Zeval Gelmesin

Zeval Gelmesin, yaratılış, akıl ve insanın kendi suretiyle kurduğu çatışmayı merkezine alan felsefi bir ağıt niteliği taşır. Eserde insanın ilahi bir nefesle var oluşu hatırlatılırken, aklın hileyle, cehaletle ve nefsin oyunlarıyla nasıl yaralandığı sorgulanır. Metin, kutsal kavramların içinin boşaltılmasına ve bilgelik iddiasının yozlaşmasına karşı ironik bir dil kurar. Bu yorumda türkü, düşünsel katmanlarını öne çıkaran sade bir fon eşliğinde sunularak metnin sorgulayıcı ve eleştirel tonu korunmuştur.

Uyan Rüyaların Kâbus Olmadan

Uyan Rüyaların Kâbus Olmadan, hasretin zamanla derinleşen bir yara hâline gelişini ve insanın düşmeden önce anlamadığı kırılma anlarını anlatan içsel bir ağıttır. Eserde sevilenin yabancılaşması, zamanın ağırlaşması ve gönlün fark edilmeden zindana dönüşmesi güçlü imgelerle kurulur. Rüya ile gerçek arasındaki sınır bulanıklaşırken, uyanış bir kurtuluş değil, çoğu zaman yüzleşme olur. Bu yorumda türkü, sakin ve kontrollü bir fon eşliğinde sunularak metnin melankolik ve uyarıcı tonu öne çıkarılmıştır.

Seni Dilendim

Seni Dilendim, aşkın ilk anda başlayan tutsaklığını ve zamanla umutsuz bir yakarışa dönüşen hâlini anlatan derin bir sevda ağıdıdır. Eserde sevilenin güzelliği hayranlıkla anılırken, karşılıksızlığın yarattığı içsel çöküş açık biçimde hissedilir. Hasret, bedende açılan bir yara gibi sürekli derinleşir; çaresizlik ise insanı hem hayata hem ölüme karşı aynı anda yalvarır hâle getirir. Bu yorumda şarkı, duygusal yoğunluğu bastırmadan, içten ve sade bir fon eşliğinde sunularak metnin yalın acısı ön plana çıkarılmıştır.

Gam İle

Gam İle, aşkın ardından kalan kederin geçici değil, yazgıya dönüşmüş bir hâlini anlatan derin bir iç dökümüdür. Eserde yokluk, ölümle kıyaslanacak kadar ağır bir duygu olarak işlenirken; zaman, mevsimler ve anılar bu acının taşıyıcısı hâline gelir. Sevgi öğretilmiş ama karşılığında yalnızca sızı ve sessizlik kalmıştır. Bu yorumda türkü, ağırbaşlı ve sakin bir fon anlayışıyla sunularak metnin kaderci tonu ve içsel haykırışı ön plana çıkarılmıştır.

Kalbim Ateşinde Kaldı Yâr

Kalbim Ateşinde Kaldı Yâr, ayrılığın yalnızca bir yokluk değil, insanın bütün varlığını kuşatan kutsal bir sancıya dönüşmesini anlatan çok katmanlı bir anlatıdır. Eserde dostluk, aşk ve inanç iç içe geçerken; özlem zamanla ibadete, bakışlar secdeye, sevilenin yokluğu ise evrensel bir karanlığa dönüşür. Metin, bireysel acıyı aşarak kozmik bir yalnızlık duygusu kurar; sevilen, hem kor ateş hem de ışık kaynağıdır. Bu yorumda türkü, derin ve kontrollü bir fon eşliğinde sunularak sözlerin metafizik yoğunluğu ve içsel ateşi ön plana çıkarılmıştır.

Hasret Hançeri

Hasret Hançeri, sevginin yokluğunun bedende ve ruhta açtığı derin yarayı merkeze alan, albümün duygusal omurgasını oluşturan bir ağıttır. Eserde hasret, gelip geçen bir duygu değil; sürekli kanayan, insanı çıkmaz sokaklara sürükleyen keskin bir hançer gibi tasvir edilir. Umut ile tükeniş arasındaki salınım, sevilenin sessizliğiyle daha da ağırlaşır; gönül, yıkıntılar arasında ayakta kalmaya çalışır. Bu yorumda türkü, içe dönük ve sade bir fon eşliğinde sunularak sözlerin yaralayıcı gücü ve çaresizliği ön plana çıkarılmıştır.

Ey İnsanlar

Ey İnsanlar, bireyin değil topluluğun aynaya çağrıldığı sert ve uyarıcı bir yüzleşme metnidir. Eserde öfke, kıskançlık, kanaatsizlik ve ikiyüzlülük; metaforlar üzerinden ortak bir insanlık hâli olarak teşhir edilir. Duvarlar, surlar ve hendekler yalnızca mekânsal değil, zihinsel ve ahlaki ayrışmaların simgesine dönüşür. Bu yorumda metin, şiir okuması formunda, sade bir fon eşliğinde sunularak sözlerin çağrı niteliği ve vicdani ağırlığı ön plana çıkarılmıştır.

Be Zalim

Be Zalim, sevginin ve iktidarın şiddete dönüştüğü noktayı anlatan karanlık bir yüzleşmedir. Eserde gönül, ışığı olmayan bir zindana; ilişki ise adım adım işleyen bir cezalandırma düzenine dönüşür. Merhametin yerini intikam, sabrın yerini sürekli yakıp kavuran bir öfke alır. Bu yorumda türkü, ağır ve baskılı bir fon eşliğinde sunularak sözlerin boğucu atmosferi ve hesap soran tonu ön plana çıkarılmıştır.

Muhtar İbrahim

Muhtar İbrahim, yerel siyaseti ve güç ilişkilerini samimi bir halk diliyle tersyüz eden, ironisi güçlü bir taşlamadır. Eserde adaylık, makam ve yetki; çıkar ve rüşvet üzerinden değil, emek, adalet ve vicdan üzerinden tanımlanır. Türkü, “muhtar” figürünü bireysel bir karakter olmaktan çıkarıp ahlaki bir duruşun sembolüne dönüştürür. Bu yorumda eser, sade ve neşesini bastırmayan bir fon eşliğinde sunularak metnin mizahi tonu ile toplumsal eleştirisi dengede tutulmuştur.

Not: Şiir, Yozgat’ın Sorgun İlçesine bağlı Bahadın Kasabası’nda yaşayan ve 2019 seçimlerinde muhtar adayı olan çocukluk arkadaşım İbrahim Olgun’a yazılmıştır

Oyumu Uçuran Dürzü

Oyumu Uçuran Dürzü, Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Bahadın Kasabası’nda yaşanan gerçek bir seçim adaletsizliğinden doğmuş, halk diliyle söylenmiş sert bir taşlamadır. Türkü, eserin sahibi İsmail Aktürk’ün, ailesi Bahadınlı olmasına rağmen seçim döneminde köy kütüğünden düşürülmesine karşı kaleme aldığı bir itirazdır. Yerel siyasette aidiyetin ve yurttaşlık hakkının keyfî biçimde yok sayılması, mizahın keskin diliyle teşhir edilir. Bu yorumda eser, hem Bahadın Kasabası’nın hafızasına hem de baba–oğul arasında aktarılan sözlü geleneğe saygı gösterilerek sunulmuş; yaşanan haksızlık türkü formu içinde kalıcı bir belgeye dönüştürülmüştür.

Bu Albümle Akraba Metinler

Read more

Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş

yaşlılık ve ölüm

Onun Devri Kapandı

Kızıl saçlı seksen yaşındaki ihtiyarın yirmi yıl önceki görüntüsü geldi gözümün önüne. Doğduğum yer olan Bahadın Kasabasında. O sene ölmüştü.

Babaannemin arkadaşıydı bu kadın. Bizimki ölünce, o bir zaman daha yaşadı. Bir gün rast geldim sokakta. Bana baktı ve “Al canımı diyorum almıyor!” dedi. Ölüm için bir varmış bir yokmuş derler. Tıpkı yaşam gibi…

Bugün, son günleri şöyle görünüyor gözüme: Hayatı, başarıyla oynanmış bir piyes iken, son deminde tadı tuzu kalmamış. Arkadaşları artık yaşamıyor. Aşık olsa olamaz, kahkahaya bile izin vermez hücreleri. Uzun soluklu yollara da çıkamaz. Dişleri yok, düşlerde çeşit tükenmiş.

Onun devri kapandı. Yirmi senenin sonunda tekrar çıkıp gelse, seksen yıl boyunca yaşadığı o kasabada kimse tanımayacak onu. Canı kadar sevecek kimsesi yok. Oturduğu ev bile ona ait değil. Bağı bahçesi artık yabancıların. İki çift laf etsin ama kiminle? İnsan delirir be! Bugün Bahadın mezarlığında sade bir top kemik olarak yatıyor. Ne dua edeni var ne su dökeni. Yirmi yıla kadar yüzünü kimse hatırlamayacak. Sanki bütün delilleriyle yok olup giden bir olay mahalli şu insan yaşamı!

ölüm bir varmış bir yokmuş

Bütün bu alıntılar bastonsuz ayakta durabilmek için. Sahneyi yenileri alana kadar bu devrin avanakları bizleriz. Bize kucak açacak olan son döşeğimiz orada bir yerde bizleri bekliyor. Yaralı yanımıza yatırmasalar bari, desem, tam da yaşayan bir avanağa göre söz olurdu.

Mühim bir iş yaptığımızı sanıyordum. Renkler bu kadar canlı olmasa deli divane olmazdım bülbül sesine. O kızıl kadına da âşıktı birileri. Birilerinin kızı, annesi, komşusu ve köylüsüydü. Artık, anısı fotoğraflara bile düşmemiş eski bir müsamere yıllığı! Bugün Bahadın mezarlığında sade bir top kemik olarak yatıyor.

Bir gün yaşayanların dünyasında kalbi atan birileri de seni tıpkı böyle hatırlayacak. Ve diyecekler ki, yaşam bir varmış bir yokmuş

Read more

Can Alıcı Kahpe Dünya

ismail aktürk can alıcı kahpe dünya

Can Alıcı Kahpe Dünya - İsmail Aktürk

Babam İsmail Aktürk ve kendi eseri olan “Can alıcı kahpe dünya.” Tarih 31 Aralık 2018. Yılbaşı Gecesi. Normalde söyletemezsiniz. Kendi kendine çok mırıldanır ama iş performansa gelince “Saz olsa söylenir de böyle kuru kuru gitmez. Dündar sazımı kırdı, kırmasa şimdiye bak nasıl çalıyordum.” der. Onun da bahanesi budur ve dahi şarap üç yıllıktır : ) Söze iştahla: “Heehh şarap da şarap olmuş hah!” diyerek başlar. Annem: “Hadi başla.” deyince de: “Hele acele etmeyin ulan başla başla.” diyerek basar fırçayı. Sonraları izleyip çok gülmüştür : )

Read more

Eyüp Aktürk Kimdir?

Eyüp Aktürk kimdir? Bahadın Kasabası doğumlu Alevi düşünür ve şair

Eyüp Aktürk Kimdir

Eyüp Aktürk, Alevi düşüncesi, anarşist felsefe ve şiiri hayatının merkezine koymuş; Bahadın Kasabası‘ndan Berlin’e uzanan yolculuğunda eylemle düşünceyi birleştirmiş aykırı bir derviştir. Bu yazı, onun kısa ama yoğun yaşamına tanıklık eden bir belgedir.

Hayatı ve İlk Yılları

Eyüp Aktürk kimdir? Bahadın Kasabası doğumlu Alevi düşünür ve şair

Eyüp Aktürk, 17 Şubat 1970 tarihinde Yozgat/Sorgun Bahadın Kasabasında dünyaya geldi. Kasabada Göğaligil diye anılan sülaleden Ali ve Meymune Aktürk’ün ikinci çocuğudur. Üç kardeştirler. İlkokula Bahadın’da başlayıp 1980 yılında Berlin’e göç ederek eğitimine devam etmiş, ilköğretim ve liseyi tamamladıktan sonra, makine üzerine mesleki eğitim yapmıştır. Tu Berlin Üniversitesi Yüksek İnşaat Mühendisliği bölümünü tamamladı. İki yıl Mercedes firmasında çalıştıktan sonra işsizlik dünyasına kesin dönüş yaptı.

Siyasal Yaşama Girişi

Eyüp can, siyasal yaşamına küçük yaşlarda başlamış, ortaokulla birlikte kitaplarla kardeş olmuş, onlarla beraber büyümüş, gelişmiştir. Seksen dörtlü yıllarda henüz on dört yaşlardayken Yurt Severler Birliğiyle samimiyet geliştirmiş, aynı dönemde Tkp ile flört etmiştir. Seksen yedilere gelindiğinde TKPB (Türkiye Komünist Partisi Birlik) in Gençlik Örgütü Başkanlığı’nı yürütmüştür. Gelişen ırkçı ve faşist saldırılara karşı 89’larda Anti Faşist Gençlik Mücadelesi’nin örgütlenmesinde birebir rol oynayarak Anti Faşist Gençlik Wedding (Amsterdamm Str.) başkanlığını yürütmüştür.

Felsefe, Anarşizm ve ÜTOPYA Dergisi

Doksanlı yıllarda fikir dünyasına akın eden Dostoyevski, Tolstoy, Nietzsche, Bakunin gibi eylemciler ona daha radikal bir dünyanın kapılarını açar. Onun için artık eylem zamanıdır. Özgürlüğün anlamı eylemde biçimlenir. Berlin’de Türkiyeli Anarşistlerle tanışma ve ardından dünya özgürlüğünü kucaklamak için beynelmilel eylemlerin gerçekleşmesinde öncülük zamanları başlamıştır. 1992 yılında Anarşist fikirlerle perçinlenen ÜTOPYA adlı dergiyi dostlarıyla birlikte çıkartır. Bu zaman içinde Edebiyat ve Felsefe söyleşilerine katılır, düşün dünyasını geliştirmeye devam eder. Musikiyi göz ardı etmemiş, Ney muhabbetlerine katılarak Türkiyeli Budist ve Anarşistlerle birlikte ruhunu mest eylemiştir.

Alevilik ve Örgütlü Mücadele

93’lü yılların başlarında Berlin Bağımsız Alevi Gençliği’nin kuruluşunda yer alır. Burada Felsefe üzerine söyleşiler düzenler. Alevi örgütlerinde konuşmacı olarak panellere katılır. Bu dönemde oğlunun annesi Fatma ile tanışır ve uzun süre bu birlikteliği devam ettirir. 94 yılında Berlin Alevi cemiyeti’nin kuruluşunda yer alır. 2000’li yıllarda Gah (Genç Aleviler Harekatı) nın kuruluşunda yer alır. Bu harekât içinde hayatının sonuna kadar bilfiil çalışmıştır.

Oğul, Aile ve Musahiplik Anlayışı

97 yılında arkadaşı Fatma’dan İsa Dara adında oğlu dünyaya gelir. Eşiyle birlikte resmi evlilikten uzak durmayı seçer. Çocuklarını beraber büyütürler. O dönemde Eyüp’e sorulan musahiplikle ilgili bir soruya şöyle cevap vermiştir: “Benim musahibim oğlum İsa Dara’dır.” Bu durum birçoklarına her ne kadar yanlış gelse de, anlıyoruz ki Eyüp can yine aykırı bir tavırla kâmilliğini ve de dervişliğini göstermiştir.

Alevi derviş Eyüp Aktürk’ün dervişane yaşamından bir kesit

Dervişane Bir Hayat

Eyüp can 13.01.2006 yılında hayatını kaybedinceye kadar felsefe, şiir, edebiyatla uğraşmaya devam etmiştir. Dervişane bir hayatı benimseyerek evine ne bir televizyon, eline ne bir telefon aldı. Uzamış sakalı, boynuna dökülen saçlarının perçemiyle hayatını kimseye itaat etmeden sürdürmüş, şiiri, düşünceyi, aklı kendine kılavuz edinmiş, para ve dünya nimetlerine asla meyletmemiştir.

Vasiyeti ve Ardında Bıraktıkları

Hayatını kaybetmeden önce, sanki ölümünü sezer gibi dost sohbetlerinde vasiyetlerden bulunmuştur. Bunlardan en önemlisi, kesinlikle dini bir törenle toprağa verilmeyi reddetmesi, tamamen Alevi ritüellerine göre duazı imamlarla saz eşliğinde defnedilmek istemesidir. Tanınmış sanatçılarımızdan Emre Saltuk, Erdal Kaya, Cano İsmail gibi sanatçılara hiçbir beklentisi olmadan şiirlerini vererek besteletmiş, söyletmiştir.

Son Sözler

Dervişin Direniş Cemi kitabı – Eyüp Aktürk

Hayatının son dönemlerinde üzerinde çalıştığı Alevilikle ilgili kitabını çıkaramadan hakk’a kavuşan Eyüp canımızın ardından, kalanları toplayıp bir kitap haline gelmesinde emeği geçen tüm dostlara teşekkür ederiz.

Hasan Hüseyin Eser Hüseyin Dirican

Eyüp Aktürk’ten Seçme Yazılar

Read more

Kurt Hikayesi | Bir Anadolu Hikâyesi

Kurt hikayesinde kar fırtınası altında dağdan inen iri kurtlar, yaklaşan tehlike

Kurt Hikayesi Hakkında Bir Not

Kurt Hikayesi babam için yazdığım bir öyküdür. Bu hikâyedeki İsmail, babam İsmail Aktürk. Yıllardır anlatır bu hikâyeyi. Ama ne hikâye… Anlattığı şey aslında bu öykünün yalnızca finale yakın küçük bir parçasıdır. Ama ne zaman anlatmaya başlasa hikâye uzadıkça uzar; gerçek, rivayete; rivayet, destana karışır. Anlatırken de pek cimri davranmaz: abartı, bu hikâyenin neredeyse ayrılmaz bir parçasıdır. Ben her seferinde: “Yahu baba, bu olay böyle olmamıştır!” dedikçe, fazla da yüz göz olmadan “Olmuştur olmuştur!” diyerek geçiştirirdi.

Çocukluğum bu anlatının değişik baskılarını dinleyerek geçti. Aynı hikâye her seferinde biraz daha büyüyordu. Bu yüzden bu Kurt Hikayesi, olan bitenin birebir kaydı değildir. Bu, anlatıla anlatıla şekil değiştirmiş bir hatıranın, sonunda hikâyeleştirilmiş hâlidir. Rivayetle gerçeğin, ciddiyetle mizahın, korkuyla gülümsemenin iç içe geçtiği bir öykü… Kurt Hikayesi işte böyle doğdu.

Kurt Hikayesi

Pencerenin önüne oturup dışarıyı seyretmeye başladı. Saat sabaha karşı beşti. Karanlıkta gördüğü şey beyaz bir kasırgayı andırıyordu. Kar o kadar yoğundu ki şiddetli rüzgarın da etkisiyle, tam anlamıyla beyaz bir kaos hakimdi dış dünyaya. Pencerenin hemen önünden başlayarak elli metre boyunca devam eden alan bir ağaç cennetiydi sanki. Hemen yukarısında da bir üzüm bağı vardı. Aslında burası kilometrelerce uzunluktaki üzüm bağlarının en alt kısmında yer alıyordu. Buradan başlayarak tepelere doğru uzanan koskoca bir üzüm cenneti. Ne hoş bir manzaraydı bu…

Kar fırtınası altında elinde değnekle dimdik duran, sert bakışlı Anadolu adamı İsmail

Ama bu durum İsmail’in pek de umurunda değildi. İsmail için hayatta gerçek olan tek şey, bir günün yirmi dört eşit parçaya bölünmüş olup, geceleri uyuyup gündüzleri uyanık kalma gerçeğiydi! Ama bu düşüncelere neden inandığını da hiçbir zaman sormamıştı kendine. En basitinden zamanın bütünlüğünü göremediği için, gökyüzündeki ayın gündüz vakti insanoğlunun hiçbir işine yaramayacağına inanıyordu. Zira kendi çıkarlarıyla hiçbir bağlantısı yoktu.

Yarım saat sonra kalkıp kapıya doğru yürüdü. Üzerine pardösüsünü giyip boğazına atkısını doladı. El yapımı kalın beresini bir süre aradıktan sonra salondaki koltuğun üzerinde buldu. Ayakkabılıktaki kışlık askeri botlarını çıkarıp ayağına giydi. İsmail bir askerdi. Yani bir zamanlar askeriyeden atılmadan önce. Bir süre ayağındaki botlara baktı. Parça parça anılar gelip geçiyordu gözlerinin önünden. Gerçekte askeriyeden atılması İsmail’in suçu değildi. İlk zamanlarda bunu kendine yediremese de zamanla kendi de alıştı buna. Geçmişi geçmişte bırakıp dışarıya çıktı. Sert bir rüzgâr: ”merhaba” dedi İsmail’e! Birkaç adım atınca, bu saatte dışarı çıkmanın pek de akıllıca bir iş olmadığını anlasa da geri dönmedi.

Bir süre evin önünde durdu. Ev kasabanın girişindeydi. Hemen önünde ise kasabanın içine giden yaklaşık bir buçuk kilometrelik bir yol geçiyordu. Her ne kadar kar tüm yolları kapatmış olsa da bu yoldan gidebilirdi. Ama nedendir bilinmez, son anda fikir değiştirip evin arkasına yöneldi. Oysa orası değil yürümek, adım atmak için bile uygun değildi. Aslında orada yol bile yoktu. Üzüm bağlarının içinden geçip tepeye, en tepeye tırmanacaktı. Ve böylesi zor şartlar altında İsmail’in neden o yolu seçtiği kıyamete kadar bir sır olarak kalacaktı. O kadar da önemli değildi gerçi.

Peki, nereye gidiyordu İsmail? Hem, günler çuvala mı girmişti ki sabahın bu kör saatinde, bu fırtınada yola çıkmıştı? Rivayet odur ki bir bayram gününe denk geliyordu bu fırtınalı sabah. Ve annesinin mezarını ziyarete gidiyordu. Bu saatte! Gerçi bir önemi yoktu gerçeğin. Çünkü rivayet odur ki İsmail’de rivayetlere pek inanmıyordu.

Kar fırtınasında yürüyen İsmail konuşurken, kurt köpeği Hayırsız yan gözle küçümseyerek bakıyor

Evin arka bahçesine geçtiğinde bir an için durdu. İsmail’in henüz subayken aldığı ve adeta bir cellat olarak yetiştirdiği kurt köpeği vardı. Askeriyeden atılınca ister istemez onu da getirmişti beraberinde. Eğitimli bir köpekti. Adını da hayırsız koymuştu. Çünkü ne zaman köpeğe ihtiyacı olsa ortadan tüyüyordu. İsmail bu durumu, köpeğin normalinden fazla eğitilmiş olmasına bağlıyordu. Köpeğe birkaç kez seslendikten sonra okkalı bir küfür savurdu ve yola düştü. Yerde bir diz boyu kar vardı. Bir batıp bir çıkmasına rağmen bu durum İsmail’i pek etkilemiyordu.

Henüz fazla gitmemişti ki on beş metre ilerideki ağacın altında bir karartı gördü. Ya da ona öyle geldi. Biraz daha yürüyünce karartı hareket eder gibi oldu. Orada sanki pusuya yatmış biri vardı. Korktuğunu belli etmemek için durdu ve karartıya doğru bakmaya başladı. Dakikalar geçiyor ne karartı ortaya çıkıyor ne de İsmail bir adım atmaya cesaret edebiliyor… Sinirleri gerilmeye başlayan İsmail etrafına şöyle bir göz gezdirdi. Eline geçirdiği irice bir sopayı kavrayıp (nereden bulduysa hemen) iki adım atıp durdu. Karartı hâlâ bir tepkisizdi. Sabrı taşmıştı artık: “Yeter ulan! Ortaya çık da kafanı parçalayayım şu sopayla!” İsmail’in tehditkâr narasıyla aniden yerinden fırlayan karartı bir anda sıçrayarak havlamaya başladı. Karanlıktaki karartının kendi köpeği Hayırsız olduğunu fark etse de başından kaynar sular boşalmıştı. Birkaç küfür savurduktan sonra yoluna devam etti:

Kurt Hikayesi’nden bir sahne: İsmail kar boran fırtınasında söylenerek yürürken, Hayırsız adlı kurt köpeği kibirli ve umursamaz bir tavırla önden ilerliyor

– Bana bak hayırsız! Ne kadar da meraklıymışsın adına layık bir köpek olmaya. Köpek dediğin kapının önünde durur. Ne işin var senin burada?

Ama Hayırsızın aldırdığı yoktu, havlamaya bile tenezzül etmiyordu. Zaten İsmail de Hayırsız’ın nazarında garip bir canlıydı! Ama kendisi öyle miydi? Hem askeri bir eğitimden de geçmişti. Ne de düzgün havlıyordu öyle! Ama bu uzun boylu varlık nasıldı? Sürekli homurdanıp duruyordu. Aynı zamanda yeryüzünde milyarlarca İsmailgiller vardı. Tabi İsmail’in haberi bile yoktu köpeğin bu hain ve kendini beğenmiş düşüncelerinden…

Az gittiler uz gittiler ne de fazla yol gittiler. Bayağı yorulmuştu İsmail. Yiğit İsmail! Askerden atmışlar garibi. Belki de yalandı. Rivayet bu canım en nihayetinde. Belki de operasyona gidiyorlardı şu anda. Kim bilir? İsmail’e sormak lazım! Ama İsmail yorgun, kar diz boyu, koca asfalt yolun suyu mu çıkmış? Vardır bir bildiği İsmail’in. Asker kökenli. Dedesi de Osmanlı veziriymiş zamanında! Çok yalandan kellesini vurdurmuş padişah. Vurdurur tabii. Adam padişah. O padişahsa bu da İsmail. Sen padişah mısın İsmail? Yine de bir bildiği vardır İsmail’in. Yoksa deli mi de bu yolu seçsin? Haber gelmiş İsmail’e. Kasabanın yoluna mayın döşemiş teröristler. İsmail saf mı? Bilmiyor mu sanki? Amerikan gizli servisi bile peşinde İsmail’in. Ne yapmış peki? Ne yapmamış ki… Kurtuluş Savaşı’nda koca bir Yunan çetesini alaşağı etmiş. Yok canım! Ne olacaktı? Yunanın eli silah tutan tüm çeteleri İsmail’in peşine düşmüş. Ben diyeyim yüz, siz deyin iki yüz kilometre boyunca kovalamışlar İsmail’i. İsmail yorulur mu? Onun amacı başka! İsmail önde Yunanın çetesi arkada İzmir’e kadar götürmüş bunları. İzmir’den de denizin kara dibine dökmüş bu çete bozuntularını.

Düzlük bir alana gelince durdular. Dört yön göz alabildiğince beyaz. Yolunu mu kaybetti sandınız? İsmail bu, aklını kaybeder de yolunu kaybetmez. O an köpeğe öyle bir bakış fırlattı ki köpek huzursuzlandı: “Burada kamp kuruyoruz Hayırsız!” İsmail şakalaşmaya çalışıyordu köpekle. Ama köpek gülmüyordu. Geçen sene tipide kaybolan arkadaşı Hidayet geldi aklına. Ama fazla düşünmek de istemiyordu bunu. Ne kadar çok düşünse o kadar çok üzülüyordu çünkü. Dişlerini sıktı. Hidayet bir garip çoban! Kar yolu kapatınca yol bilmez iz bilmez. Ama bu yörelerin kışı da hep böyle olmaz mı? Kar bir defa yağmaya görsün, at izi it izine karışır. Hidayet bunu bilmiyor muydu? Bilmez olur mu? Ama işte…

Kurt hikayesinde kar fırtınası altında dağdan inen iri kurtlar, yaklaşan tehlike

Kısa bir anlığına Hayırsıza baktı. Sanki bir gariplik vardı bu hayvanda. Taş kesilmiş, kulaklarını öylece dikip kalmıştı. Dondun mu Hayırsız? İt milleti bu, kanı hızlı akar! Lakin taşta ses var Hayırsız’da yok. Bir daha seslendi. Bir daha bir daha… Sonuncusunda hırlamaya başladı Hayırsız. Kuduz mu oldun it oğlu it? İsmail kafasını çevirip köpeğin baktığı yöne bakınca adeta kanı çekildi. Karşı yamaçtaki tepeden aşağı doğru iki tane kurdun öyle bir inişi vardı ki İsmail bir an yuvarlanıyorlar sandı.

Aralarında fazlaca mesafe yoktu. Kurtlar iyice yaklaşmıştı ki İsmail kendini toplayıp elindeki sopayı sıkıca kavradı. Kurtlar ile aralarında on beş metre ya var ya yok, Hayırsızın atılmasıyla kurdun birini yıkması bir oldu. Hayırsız bu, bırakır da kaçar mı hiç İsmail’i? Hayırsız, kurt ile yaman bir cenge tutuşa dursun, diğer kurt da fırladığı gibi yedi metreden İsmail’in üstüne atlayınca beş metre yuvarlandı İsmail. İsmail bu, yuvarlanır. Henüz kalkmasına fırsat vermeden ikinci hamlesini yaptı kurt. Keskin dişlerini İsmail’in tam boğazına geçirecekti ki ani bir hamleyle kurdun tam ağzından yakaladı. İsmail bu yakalar. Kurt, kanındaki vahşi doğası gereği öyle bir saldırıyordu ki İsmail bile İsmailken başa çıkmakta zorlanıyordu. Kendi deyimiyle hayvanın zayıf bir anından faydalanıp (o zayıf anın ne olduğunu belirtmemiştir) kurdun ağzının tam orta yerine öyle bir yumruk çaktı ki azgın kurt neye uğradığını şaşırdı. Lakin yere düşmesiyle kalkması bir oldu.

Üçüncü bir hamleyle üstüne atlayarak keskin dişlerini İsmail’in sağ omuzuna geçirince İsmail’den acı bir feryat yükseldi. İyice sinirlenen asker asıllı İsmail, kurdun boğazına yapışınca, ister istemez nefesi kesildi kurdun. Dişlerini bu kaslı omuzdan istemeyerek de olsa çeken kurdun boğazını sol koltuğunun altına aldı ki (İsmail bu hamleyi çok seviyordu) kurt dile gelse İsmail’den af dilerdi. Buna rağmen canavarın vahşi doğasıyla baş etmekte zorlanıyordu. Bir ara hayırsıza baktı. Her ne kadar ölümcül yaralar almış olsa da canla başla dövüşüyordu. Bu durum İsmail’in hoşuna gitmişti ama kendi durumu oldukça kritikti. Üstelik gücü de gittikçe tükeniyor, yeni bir plan yapması gerektiğini düşünüyordu. En nihayetinde aklına parlak bir fikir geldi. Ah kuyruğunu bir yakalayabilse iş tamamdı. Ama aksilik bu ya kurdun götü ters taraftaydı. Ne yapıp edip o kuyruğu eline dolamalıydı. Yoksa kurt İsmail’in işini bitirecekti.

Kurt hikayesinde İsmail’in azgın kurdun kuyruğunu yakaladığı abartılı mücadele anı

O anda hiç beklenmedik bir şey oldu. Bizim azgın kurt can havliyle İsmail’in elinden kurtulmaya çalışırken dengesini kaybedip yere düşmüş, İsmail’in sağ eli de kurdun tüm bedenine ulaşabilecek pozisyona gelmişti. Bu fırsatı kaçırmamalıydı. Son bir hamleyle kuyruğunu yakalamayı başardı. Kurt bu defa iyice huylanmıştı İsmail’den. Ama İsmail bu halde yine bir şey yapamayacaktı. Ani bir hareketle sol dizini kurdun boğazına dayadı ki neye uğradığını şaşırdı zalım kurt. Sağ tarafında irice bir ağaç vardı. İki eliyle iyice kavradı kuyruğu. Tüm gücünü kullanarak kaldırdığı gibi ağaca çarptı. İsmail bu, çarpmaz mı? Kurttan acı bir feryat yükseldi. Varsın yükselsindi. Tekrar toparlanmaya çalışan kurdu kaldırdığı gibi bir kez daha çarptı ağaca. Bir kez daha bir kez daha derken o kadar çok çarptı ki kurdun öldüğünü çok sonraları anlayabildi. O anda bıraktı. Zorlu bir mücadele sonunda bitkin düşmüştü. Farkında olmadan olduğu yere yığıldı. Farkında olsa yığılmazdı.

Bir süre sol omuzunu inceledi, kanıyordu. Mühim değildi canım, ne yaralar görmüştü o. Ama yine de hastaneye gitmekte yarar vardı. Ağır bir yara olmasa da kuduz tehlikesi vardı. Aniden Hayırsıza çevirdi kafasını. Hayırsız bu defa hayırsızlık yapmamış, parçaladığı kurdun üzerine oturmuş hızlı hızlı soluyordu. Gülümsedi. Bir badireyi daha atlatmıştı. Atlatacaktı tabii. İsmaildi bu. Her şeyden önce asil bir askerdi o.

Bitti
Günay Aktürk

Not: Bazı hikâyeler doğru olup olmamalarıyla değil, anlatıldıkları kadar gerçektirler.

Diğer Öykülerimizi de Okuyabilirsiniz

Read more

Anneannemin Anısına

anneannemin anısına

Nihayete Ermiş Bir Ömrün Anatomisi

anneannemin anısına

 “Bugün, bir kadının davul zurnayla çıktığı eve yas ve matem havasıyla girmesinin ne anlama geldiğini gördüm. Mezara indirilen bir ölünün, insanda yaratabileceği en derin duyguları gördüm. Akşam olup da taziyecilerin evlerine çekildiğinde gecenin sessizliğini ve o sessizlikte insanın neler düşünebileceğini gördüm. Toprağın altında uyuyan bir bedenin hiç de tek başına uyumadığını gördüm ilk defa. Kırkını aşmış kız çocukları gördüm; hala eksik, hala yetim ve hala çocuk gördüm onları. Bir torundum onların yanında ben. Kırk yerinden bölünmüş teyzelerimi gördüm. Annemi gördüm, anneannemi gördüm. Ve ben ölümü hiç bu kadar yakından görmemiştim…“

Dünyaya geldiğinde yoksuldu, kimsesizdi. Sonra evlendi henüz küçük bir çocukken. Yedi çocuğu oldu. Tam takır bir ülkenin yoksul insanlarından yalnızca biriydi o. Bilirim, yağ bulunsa tuz bulunmazdı o yıllarda. İki yama eksikse giydiğin o eski şalvarda, kim ne diyebilirdi saltanatına… Hani bir de şu tüm kadınların ortak çilesi vardır. “Bir o eksikti” diyemeyecek kadar beni öfkelendiren o melanet! Erkek olan da bilir amma kadın olan iki kat daha fazla bilir bunu. Yani kadınlarını döven o asalak erkek zihniyetin kurbanlarından bahsediyorum! Sanırım kadınımız erkek, erkeğimiz de kadın değildi o yıllar! Bugün suçluluk hisseden her kimse hemen asmalı kendini soğuk odalarda.

Velhasıl uçurdu yedi çocuğunu da yuvasından. Çocuklar uçtular uçmasına ya, hangi kuş kartal kanadına sahipti ki? Yaşamın çetin olması karşısında bocalayan kuşların derdi yine geldi vurdu analarını! Çocuklar kendi başlarının çaresine bakacak kadar büyümüşlerdi oysa. Ben çok iyi biliyorum ki şayet anneannem bu yaşına kadar yaşamışsa, çocukları tek dayanağı olduğu içindi. Eskinin kadını en çok nerede delirir bilir misiniz? Ben bilirim. Ya ahırda delirir ya tandırda! Bu yüzden birçok Anadolu kadını kendini ya ahırda asmıştır ya da tandırda. Yakınlarım pek ihtimal vermezler ama aslında ben çok duygusal ve derin düşünen bir insanım. Hiçbir söz ya da iz olmamasına karşın ben anneannemin en azından sekiz on kez bu kendi canına kıyma eylemini tasarladığı inancındayım. Bu konuda onun ruhsal dünyasına inebildiğimi düşünüyorum.

Albert Camus der ki: “Yaşama nedeni denilen şey aynı zamanda iyi bir ölme nedenidir de!” Yani hep çocuklarını düşünmesi, onların dertleriyle kendini yiyip bitirmesi, bazı şeyleri daha da hızlandırdı. (Bu arada çocuklarının durumunda abartılacak bir durum da yoktu.)

Onun yaşamı kadar insana ilham olacak birçok yaşantı var biliyorum. Bu da onlardan bir tanesi işte! Zorluk ve yokluk içinde geçen gençlik yıllarından feraha çıkan bir yaşamın, böyle hazin bir sona ulaşması yaşamın laneti olsa gerek. Yaşlılık tam manasıyla üzerine her türlü hastalığı çeken yapışkan bir madde değil! Hastalık denen o virüsü gençliğinde alıyor insan. Bunu bilmeyen yok. Anneannem de o kadar biriktirmişti ki bu hastalığı elbet çıkacaktı bir tarafından. Yer altındaki magmaya benzer keder. Günü geldiğinde patlayıverir ve taşıdığı yaşamı hiç acımadan yok eder.

Bir gün ansızın düşüp bayıldı! Kalktı, bir zaman yürüdü ve sonra tekrar düştü! Bu son düşüşü olmuştu onun. Sekiz sene boyunca dünyanın tüm renklerinden uzak yaşayacağı günün başlangıcıydı o gün. Artık görmeyen gözleri ve tutmayan ayaklarıyla bir yatakta tam sekiz sene geçirdi!

Anımsıyorum da bir gün kız arkadaşımla apansız gidip çalmıştım kapılarını. İki gün sonra biz dönerken, “ben bu kızı çok sevdim, bak anneanne bile diyor” demişti. Yüzünü hiç görmeden sırf parmaklarını suratında gezdirerek kendince tanıyıp sevmiş, belki bir de evlat sıcaklığını hissetmiş, evlenmemizi dilemişti. Ne bilirdi ki torunu daha kendini bile bulamamış bir ışık işçisinden ibaretti…

Bir hafta sonra üç ay olacak onu kaybedeli. O şimdi beş katlı görkemli bir okulun üstündeki bir mezarlıkta, çocuk seslerinin hemen yanı başında uyuyor. Oysaki mezarlıklar, sadece bizim için mezarlıklar! Onun içinse artık dünyanın içinde herhangi bir toprak parçası…

Bir daha asla canı yanmayacak onun. Mesela ülkenin gidişatına bakıp sıkmayacak dişlerini. Ekmeğe zam gelmiş, fırtına bastırmış, kömür bitmiş ona ne! Ölüm bizim için korkutucu yalnız, onun için lafü güzaf. Biz canlı organizmalar da hala ağızda kuyruk boğazda bıçak debelenirken o bir daha hastalanmayacak; üzülmeyecek, düşmeyecek, özlemeyecek… Özlenecek kuşkusuz. Toprağındaki yabani otlar temizlenecek, sulanacak… Ama onun bizim tarafımızdan özlenmesi bile, biz buralarda ayağımızı topraktan kesene kadar sürecek yalnız.

Şimdi dileyen dilediğince konuşabilir. İsteyen susar, isteyeninse aklı başına gelir. Tüm bunlar yaşamın bu tarafında artık ne işe yarar bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki toprak tüm bu gürültüleri artık iletmeyecek altında yatıyor olana! Bilinciyle beraber o eski defterler de kapandı. Yaşamına tanıklık eden son kişi de öldüğünde sessizliğe bürünecek her şey. Ama o güne kadar bütün bir ömrün çırılçıplak yaşanmışlığıyla apaçık, o hep doludizgin konuşan, lafını esirgemeyen, açık sözlü ve güçlü bir kadın olarak anımsanacak!

Günay Aktürk
8 Kasım 2016 / Ankara

Read more

Bahadın Kasabası – Anadolu’da Bir Alevi Kasabası

Gün batımında Anadolu’da bir köye doğru yürüyen yalnız bir insan; arkada kerpiç evler, ateş başında toplanan insanlar ve gündelik yaşam sahnesi

Bahadın Kasabası Nerededir?

Bahadın Kasabası Anadolu’nun derinliklerinde, inancını ve kültürel hafızasını yüzyıllar boyunca korumayı başarmış Alevi yerleşimlerinden biridir. Bu kasaba Sorgun’a 21, Yozgat’a 55, Çorum’a 140, Çankırı’ya da 228 Km’lik bir uzaklıktadır. Konum itibariyle Bermuda şeytan üçgeni olarak da anılır bu iller. Kimilerine göre de “Amele Üçgeni”dir. Demek ki uzakta olması evladır.

2002 nüfus sayımındaki nüfusu 5093’tür. 2015’teki ise 2082’dir. Göç vermiştir dışarıya. Yazın dolup kışın boşalır. İçinde beş katlı bir lise, sağlık ocağı, PTT, Ziraat Bankası (Bir zamanlar açıktı, nüfus düştüğü için kapandı) lokantalar, birahaneler, tavuk çiftlikleri, kültür evi, Yaşlı Bakım Evi, Açık hava müzesi (Arif Baş Müzesi) vardır. Her sene Temmuz Ağustos aylarında “Geleneksel Bahadın Bahar Şenliği” yapılır ve bu şenliklerde birbirinden değerli sanatçılar ağırlanır. Bunun dışında yine gelenek haline gelmiş bir de pilav şenlikleri düzenlenir. Bahadın Kasabası bu aylardaki nüfusunu on bine kadar çıkarır.

Bahadın Kasabası girişinde asılı “BİZDE İNSAN VARDIR, KADIN MI ERKEK Mİ SORULMAZ” yazılı pankart, toprak yol, eski evler ve Anadolu kasaba atmosferi

Yazar Ve Şairleri

Bizim penceremizden bakıldığında övünülecek bir husustur bu. Bir belde sahip olduğu yazarçizerleriyle de ayrıca değer kazanır. Kendi damarına sahip çıkıyordur çünkü. İçselleştirdiği “insani değerlerini” kültürel mirasında aramalı. Bu miras kendini bir yandan inanç düzleminde gösterirken, diğer yandan da ozanlık geleneğinde açığa çıkartır.

Yirmi yaşındaki Bahadın’lı bir gencin eğer ki türkü dinlerken gözleri doluyorsa bu önemsenmelidir. Çünkü Anadolu’nun sazında insani öğretiler gömülüdür. Sevmenin ve insan olabilmenin dışa vurmuş hali. Bu öğretilerden kendi payına düşmüş olanı alıp alamadığı çok önemli. Çünkü bu insanlardan daha sonra: “Keşke sizden daha fazla olsaydı.” denilen bir topluluk doğacaktır.

Bahadın Kasabası’nın kuşbakışı görünümü, kırmızı kiremitli evler, dar sokaklar, ağaçlık alanlar ve Anadolu bozkırıyla çevrili yerleşim dokusu

Bahadın’lı şair ve yazarları şöylece sıralayabiliriz:

Aşık İbrahim
Yusuf Ziya Bahadınlı
Arif Baş
Elvan Özcan
Eyup Aktürk
Haydar Eroğlu
İbrahim Eroğlu
Hacı Özkan
İsmail Aktürk
Pakize Altan
Ragıp Özcan
Sadık Güvenç

Burada delilikle veliliğin yakın ilişkisinden dolayı, zihin dünyamda önemli bir yeri olan, Evlan Hoca adıyla da bilinen Elvan Özcan’dan iki kıta şiir eklemek istiyorum:

Başı selamet mi yoksa hasta mı
O da benim gibi kara yasta mı
Siyah zülüf ela gözler süslü mü
Gözaltından bakışlımdan ne haber

Gurbet elde efkâr geldi dayandı
Gönül gaflet uykusundan uyandı
Seher vakti amberlere boyandı
Göğsü Elvan nakışlımdan ne haber

Bahadın’lı şairler dedin mi pirim Eyüp Aktürk’ten de bir şeyler yazıp çizmeden olmaz. Aslında o bir şairden çok fazlasıdır. Zaten kendisini şair olarak da tanımlamamıştır fakat ortaya çıkarttığı eserler o istese de istemese de şair yapıyor onu. Henüz otuz altı yaşındayken kaybettiğimiz Eyüp canımız için Bahadın kasabasına bir de Cemevi yapılmıştır. Yaşı aklınızı karıştırmasın. O yaşında bile matematik profesörlerine ders veren derin bir kafaya sahipti.

Bahadın Adı Nereden Geliyor

16. yüzyılda Anadolu’da yoksul Alevi köylülerinin, kadın ve erkeklerin birlikte Osmanlı fermanını okuyan atlı tahsildara baktığı tarihsel sahne

Sadık Güvenç’in Bahadın Söylenceleri isimli kitabından:

“XVI. yüzyıl, tarih kitaplarında Osmanlı İmparatorluğu’nun doruk noktasına ulaştığı yıllar (yükselme dönemi) diye anılır. Osmanoğulları’ndan Yavuz Sultan Selim, Kuyucu Murat bu dönemlerde yaşamışlardır. Mısır fatihi diye de anılır Yavuz Sultan Selim. Onun bir yönü daha var ki işte Bahadın’ın ve daha nice Bahadın gibi yerleşim yerlerinin ortaya çıkmasına neden olan da budur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun İran devleti ile yıllardır sürüp giden sorunları vardır Sultan Selim İran seferi edecektir Ne var ki Anadolu’da da iç karışıklık çıkmasından korku olmaktadır.

Sivas yöresinde (Erzincan, Tokat, Dersim) güya İran Şahı (Şah İsmail) ile birleşmek için kazan kaldırıldığı gerekçesiyle yoksul Anadolu köylüsü üzerinde yoğun bir baskı başlatılır. Sözü edilen kazan kaldırma olayının iç yüzü yine tarihçilerin bildirdiğine göre yoksul köylünün aracı, tefeci, mültezim elinde bunalması, elindekini daha fazla kaptırmamak için sesini yükseltmesidir.

Canlarından başka kaybedecek bir şeyleri kalmayan yoksul Türkmenler köylerine gelen tahsildara resti çekince karşılarında kolluk güçlerini bulurlar.

Demirci Veli

Bu göç dalgasının sürükleyip getirdiği kişilerden biriydi emirci Veli. Çoluk çocuğuyla birlikte o da baba ocağını terk etmiş ta buralara gelmişti. Aylardır aç susuz yürümekten canları çıkmıştı.

Kimin evinde bir lokma yiyecek var ki bu göçmenlerle paylaşsın? Bulabilirlerse ot yiyordu herkes. Gündüz ormanlarda, derelerde dinleniyorlar, geceleri rast gele yürüyorlardı. İşte böyle böyle geldiler Çomak Dağı’nın eteklerine kadar. Çomak Dağı’nın kuytusuna sığındılar. Su boldu, ot da vardı. Beklediler korkuyla, gelen giden var mı diye… Pek de ses soluk çıkmıyordu.

O zaman oraların yabancısı olan adamlar oraların adını ne bilsinler? Biraz dinlenmek için konakladıkları bu yere “dinlenilen yer” anlamına gelen “Sekiyurt” adını verdiler. (Sekilenmek: Azıcık oturup dinlenmek.) Oralar artık onların yurduydu. (Bu arazi Gülveli diye anılıyor bu günümüzde. Gülveli denilen araziyle Büklüce denilen arazi arasında da Ev Deresi denilen arazi vardır. Buraya neden Ev Deresi deniliyor acaba? İlk yerleşimle bir ilgisi olmalı.)

Kıyımdan kaçan başka aileler de gelip buraya sığındılar. Birbirlerine destek oldular. Sırt sırta, omuz omuza yabanın kurduna kuşuna karşı durdular.

16. yüzyılda Çomak Dağı eteklerinde göç eden yoksul Alevi ailelerin dinlenirken betimlendiği, ön planda Demirci Veli ve ailesinin yer aldığı tarihsel sahne

Ailelerin çoğalması, o yeri kendilerine yurt edinmeleri çevrede eskiden beri yaşayan, çoğunluğu Rum, Ermeni olan diğer köylüleri rahatsız etmeye başladı. Öyle ya tarlalarına, otlaklarına, sularına başka ortakçılar geliyordu. Yörede ne kadar malk mülk sahibi varsa alttan alta bu Sekiyurtlulara karşı birleşmeye başladılar. Sekiyurtluların koyunlarını, keçilerini çalmaya, çobanlarını dövmeye başladılar. Onları yıldırmak, buralardan buralardan sürmek istiyorlardı. Bu kılıç artıklarını kendi mallarına ortak eecek değillerdi ya…

Demirci Veli, demir döverdi. İşlemeli kılıçlar, kamalar, at nalları, örkler, sabanlar yapardı. Herkesin ona işi düşerdi. İşinin ehliydi. Gün görmüştü. Herkesi dinler, herkesin yarasına ilaç olurdu. Çevredeki varsılların kendilerini istemediğini biliyordu. Sekiyurtlulara diyordu ki: “Biz kimsenin ekili tarlasına konmadık. Kimsenin bir tek dikili ağacına göz koymadık. Buraların yarısı çalılıktı,yarısı bozdu, dişimizle tırnağımızla buraları adam ettik. Kimse bizi buralardan kımıldatamaz. Birlik olalım. İşinize gücünüze aman vermeyin.”

Yazıya yabana giderken yalnız gitmeyin. Birbirinize göz kulak olun. Çobanları gece yalnız koymayın. Su uyur düşman uyumaz. Uyanık olun. Birbirinize arka çıkın. “

Böyle diyordu Demirci Veli. Sekiyurt’lulara cesaret veriyordu. Delikanlıları yanına topluyor, onlarla sohbet ediyor, buralarda kalıcı olduklarını, artık buranın kendi yurtları olduğunu onlara anlatıyordu.

Bahattin

Delikanlıların içinde en atılganları Bahattin idi. Gözünü budaktan esirgemezdi.

– Biz de silahlı gezelim Veli Baba, koyunlarımızı mı çaldılar, biz de onların atlarını çalalım. Çobanlarımızı mı dövdüler, biz de onların çobanlarını öldürelim, diyordu.

Demirci Veli: Bahaddin’im, silahlı gezeceksiniz. Size zarar verene siz de zarar vereceksiniz. Ama suçsuz günahsız çobanlara, bekçilere dokunmak yok, kendi işiyle gücüyle uğraşan tarlada tapandaki köylülere dokunmak yok, diye uyarıyordu.

16. yüzyılda Anadolu’da Demirci Veli’nin genç Bahattin’i silahlı mücadelede masumlara dokunmaması konusunda uyardığı tarihsel sahne

Bahattin, kendi gibi yiğitlerden bir birlik oluşturdu. Nerede bir baskın, hırsızlık, haksızlık duyduysa, duyar duymaz oraya koştu. Haksıza haddini bildirdi, yoksulu sevindirdi. Bahattin’in ününü duyanlar onun yanına koştular. Göç devam ediyordu. Yeni gelenler vardı Sekiyurt’a. Sekiyurt’ta bir düzen kurulmuştu artık. Ocak yanıyor, aş pişiyor, demir işliyordu. Aylar yıllardır aç susuz, hasta sayrı dolaşan bu insanlar burada güven bulmuşlardı. Bahattin’in gözü karalığından ürken çevredeki yerli halk sesini kesmişti.

Bahattin, kendi gibi yiğitlerden bir birlik oluşturdu. Nerede bir baskın, hırsızlık, haksızlık duyduysa, duyar duymaz oraya koştu. Haksıza haddini bildirdi, yoksulu sevindirdi. Bahattin’in ününü duyanlar onun yanına koştular. Göç devam ediyordu. Yeni gelenler vardı Sekiyurt’a. Sekiyurt’ta bir düzen kurulmuştu artık. Ocak yanıyor, aş pişiyor, demir işliyordu. Aylar yıllardır aç susuz, hasta sayrı dolaşan bu insanlar burada güven bulmuşlardı. Bahattin’in gözü karalığından ürken çevredeki yerli halk sesini kesmişti.

16. yüzyılda Bahattin’in çevresinde toplanan yiğitlerle birlikte Sekiyurt’ta düzen kurduğu, ocakların yandığı ve göçmenlerin güven bulduğu tarihsel sahne

“Koca Osmanlı’ya rest çeken bu adamlardan korkulur. Bunlar bizi çiğ çiğ yerler, diyorlardı.

Bahattin’in yiğitliği üstüne türküler söyleniyordu. Eşkıyanın, uğursuzun ayağı kesilmişti oralardan. Darda kalan, sığınacak yer bulamayıp gelen Bahattin’e sığınıyordu. Yolda belde karşılaşan göçmenler birbirlerine “Biz Bahattin’in yanına gidiyoruz.” diyorlardı.

Bu göçmenlerin kimi Bahaddin’in yanında kaldı, kimi de daha batıya, başka yerlere gitti. Kalanlar oraya Sekiyurt yerine “Bahattin” dediler. Çocuklarına Bahattin adını verdiler.

Yiğit, korkusuz, savaşçı anlamlarına gelen ve Moğolca bir sözcük olan Bahattin, zamanla söylemesi daha kolay olan “BAHADIN” biçimini aldı.

* Bahadın Söylenceleri. Sadık Güvenç (Bahadın Kültür Derneği Yayınları Kültür dizisi: 6 Mart 2004)

Biraz Derine İnelim

Efendim derler ki bazı toplumlar asi ve aykırı oldukları için zamanla azınlığa dönüşürler. İnançları başka, ırkları başka, akıl hocaları daha başkadır. Sana benzemezler. İstersin ki sana benzesinler. Senin gittiğin yerlere girip çıkarak senin dilinden konuşsunlar. Bir kötülük yaptığın zaman da ses çıkartmasınlar buna. En çok da bu yüzden ona benzemeni isterler. Kontrol edemediklerini önce karalar sonra da tez zamanda derbest ederler.

Tek tipleştirmeye çalışmak tuhaf bir hastalıktır. Herkesin birbirine benzediği toplumlar dışarıya kapalı toplumlardır. Kapısı içeriden kilitlenmiş olanın yeni fikirlere de kapalı olacağı çok açıktır. Bu yüzden içeride kan gövdeyi götürür.

Anadolu’da bir Alevi cemevinde kadın ve erkeklerin birlikte semah döndüğü, geleneksel kıyafetler ve izleyici canlarla çevrili sahne

Kısa bir hatırlatma yapalım. Sana benzemelerini istediğin toplumlara benzemek ister miydin? Sürdüğün yolu bırakıp onların yoluna girmek gibi mesela! Bunu asla yapmadın ve belki de gerçekten yapmamalısın. Özgür iradene kalmış. Özgür iradene! Yani bir başkasının kullanmaya yeltendiği zamanlarda tahammül edemediğin özgürlükten bahsediyorum. Ama bunun için önce empati yapmak gerek. Sempatiyi doğuran da bir nevi empatidir.

İnanç, Gelenek Ve Görenek Bağlamında Bahadın

Şimdi gelelim Bahadın’ın tarlalarına! Bu kasabanın sınır tarlalarından itibaren içeriye doğru bir ışık hüzmesi yayılır. Bu sınır tarlaları aynı zamanda dış dünyanın karanlığına karşı gözle görülür bir set görevi görür. Burada yaşayan halk Işık İşçileri ve dolayısıyla da Işığın Çocuklarıdır. (Işık evleriyle karıştırılmamalıdır!)

Geçmiş ile bugün arasında kısa bir bağ kuracak olursak, Osmanlı döneminde de “Sıraçlar” ve “Işık Taifesi” diye anılmışlardır. Bu nedenledir ki (Topkapı sarayına gidilecek olursa) Osmanlı defterlerinde bile izlerine rastlanır. “Tez zamanda” diyerek bir hışımla çıkartılan fermanlarda görülür ki sistemin adaletsizliğine ta o zamanlardan başkaldırmışlarıdır.

Şimdi bakalım kimlerin yolunu tutuyormuş Bahadın insanı.

Bu kasabanın halkına göre sürdükleri yol, bilim ve insanlık yoludur. “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır!” zira. Demek ki yol Hacı Bektaş Veli’nin yoluymuş. “Eline, beline, diline hakim ol.” felsefesi vardır ortada. Olmadığın zaman düşkün ilan edilirsin. Cemden ve dahi toplumdan dışlanman lazım gelir. Bozuk düzende, demiştir, sağlam çark olmaz. Demek ki Pir Sultan Abdal’ın yoludur. Baba, dede diye anar fikir hocalarını. “Bu düzeni baştan sona değiştirmenin bir yolunu bulmalıyız.” demiştir Abdal Pir Sultan. Bu yüzden de sayısız kez bozuk düzenin zulmüne maruz kalmıştır.

“Aynayı tuttum yüzüme, Ali göründü gözüme.” demiştir Hilmi Baba. Peki ama ne demektir bu? Aynada görünen suretin Ali ile ne tür bir bağlantısı vardır. Ali soydaş değildir ki bizimle. Ali Arap’tır. İmam Buhari’nin kitaplarında görürüz onu. İslam düşmanlarını Zülfikar’ıyla yola getirmiş bir halifedir. Bakın Hz Ali Ozan Emekçi’nin dizelerinde nasıl can bulur.

İki Ali vardır, sizinki Arap
Gönüllerde düştür, bizim Ali’miz
Sizin Ali, devri eyledi harap
Mazluma yoldaştır, bizim Ali’miz

Sizin Ali, kana kine doymadı
Bizim Ali, hiç bir cana kıymadı
Sizin Ali, Hakkı insan saymadı
Temsili Zerdüşttür, bizim Ali’miz

Sizin Ali, düşman müziğe meye
Bizim Ali, saki olur dünyaya
Sizin Ali, yönün döndü kayaya
Kıblesi güneştir, bizim Ali’miz

Sizin Ali, taptı ganimetlere
Bizim Ali, ortak oldu dertlere
Sizin Ali, ruhun verdi kurtlara
Emekçi’ye baştır, bizim Ali’miz

Boschvari alegorik bir sahnede iki Ali figürü; biri şiddet ve ganimetle çevrili karanlık alanda, diğeri emek, müzik ve ışıkla çevrili huzurlu bir ortamda betimleniyor

Zamanın pek de uzak olmayan bir geçmişinde sahip çıktık ona. Ortada Yezit tarafından katledilmiş bir sahabe vardı. Zulüm nereden ve kime karşı gelirse gelsin mazlumdan yanadır alevi halkı. Gerçi şimdi her yer bir Kerbela. Bunu canımızda hissettiğimizden o canı her çağda paramparça etmeye çalışıyorlar. Biz de dedik ki: “Yahu kıymayın bize, biz de Müslümanız. Bakın, biz de Ali’nin yolundan gidiyoruz.” Artık katledilmemek için. Ama hiçbir işe yaramadı bu…

Siz babalara, dedelere kulak verin. Ali’yi sırlamışız bizler. Aynada Ali’yi görmenin anlamını kavrayabilmek için Vahdet-i Vücudu bilmek gerek. Ali’yi koyacak yeri buldun mu, Aleviliğin de özüne ulaşmış olursun.

Hararet nardadır sacda değildir
Keramet baştadır taçta değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te Mekke’de Hac’da Değildir.

Bir başka özü de budur Aleviliğin. “Benim Kabem insan, dinim sevgidir.” Aksini söyleyen zerre anlamıyordur Alevilikten. Ömer Hayyam’dan daha bilge olduğunu iddia eden biri varsa çevirsin yönünü öte tarafa. Ne demiştir bilge Hayyam:

“Dün özledim de seni coştum birden bire
Çıktım senin yerin dedikleri göklere
Bir ses yükseldi ta yukarıda, yıldızlardan
Gafil, dedi: bizde sandığın tanrı sende!”

Mağara girişinde oturmuş ilkel bir insanın ateş başında yıldızlı gökyüzüne bakarak düşündüğü tarih öncesi sahne

Doğrudur! Bahadın’lı bir alevi olarak bu felsefeyi savunmak benim de görevimdir. Genelde böyle olmaz. Genelde Aleviliğin tanımı hep Alevi olmayanlarca yapılmıştır. Ama sizler onun kolayca anlaşılır bir şey olduğunu mu sanıyordunuz yoksa? Alevi ne demek? Alevilik ne demek? Onu her zeka kavrayamaz. Kavradığını düşünen Nesimi’nin şu dizelerini açıklayıversin: “Eğer sual eder isen sırrımdan / Cümlemizi var eyledi varından” “Kandilde balkıyan nurdan gelirim” Bu yolun aynı zamanda Nesimi’nin yolu olmasının yanı sıra o da bunun bedelini derisi yüzülmek suretiyle ödemiştir.

Ben size bu felsefenin doruk noktasını söyleyeyim. Açın kulaklarınızı. Aleviliğin önce bilim yolu olduğunu boşuna söylemiyorum. Aşağıdaki söz Hallacı Mansur’un sözüdür.

“Kâinatın içinde bir zerre noktacık!
Noktanın içinde, nokta onun içinde.
Hem kâinatın içinde, hem kâinat onun içinde.
O’ndan ama O değil.”

Hallacı Mansur, En-el Hakk dediği için 922 yılında Bağdat’ta Abbasi halifesi Muktedir’in emri üzerine derisi yüzülerek katledilmiştir. Aleviliği anlamak isteyen Mansur’a baksın. Çerinden çöpünden ayıkladığımda ulaşabildiğim nihai sonuç Panteizm felsefesi olmuştur. Çok fazla asimilasyon girişimine maruz kaldığı için bir yanı Şiiliğe, bir yanı Islama’a benzer.

İşte Anadolu’nun derinliklerinde yaşayan Bahadın insanı, izlerini sürdükleri ve birçoğunun katledildiği o baba ve dedelerin torunlarıdır. Yani tam olarak kimlerin? Bin yıl öncesinden En-el Hak dedikleri, saz çalıp semah döndükleri ve “bilim ve insanlık yolunu” tuttukları için zulüm gören bir halkın torunları. Bir bin yıl daha geçse bu yoldan dönmeyecekleri, ara sıra peyda olan toplum direnişlerinde bir adım öne çıktığından bellidir. Yaz aylarında yapılan bahar şenliğimizin amacı sade bir şenlik fikriyle doğmuş değildir. Cem (bir) olmaktır. Cemden olmaktır. Ve her şeyden önce insan kalabilmektir! Hani şu son zamanlarda (aslında her devrin karanlık dönemlerinde) sıklıkla unutulan insanlık…

Gün batımında Anadolu’da bir köye doğru yürüyen yalnız bir insan; arkada kerpiç evler, ateş başında toplanan insanlar ve gündelik yaşam sahnesi

Ve yolcu bu sözümüz sana. İyi dinle bizi. Yolumuz ve inancımız tıpkı bir padişahlık gibi babadan oğula geçmez. Işık insanına dâhil olmak, ışığı içinde yaşatanlara özgüdür. Bize mezhebimizi soracaksan, yolumuzdan çok uzaktasın demektir. Bizi anlayamamışsın. Bizi görememişsin. Ne çığlığımızı, ne sevincimizi ne de demimizi paylaşmamışsın demektir. Ama gelmek istersen git diyemem sana. Fakat önce kulak vermelisin Nesimi’ye:

“Sorma Be Birader Mezhebimizi
Biz Mezhep Bilmeyiz Yolumuz Vardır
Çağırma Meclis-İ Riyaya Bizi
Biz Şerbet İçmeyiz Dolumuz Vardır
Bizim Söyleyecek Sözümüz Vardır”

Geldiğin hak kapısı. Durduğun Mansur darı. Döktüğün varsa doldur. Ağlattığın varsa güldür. Yıktığın varsa kaldır. Gel gelme! Dön dönme! Gelenin malı, dönenin canı! Gördüğünü ört, görmediğini söyleme. Sen sana sahip ol, seni senden aldık sana verdik. Bu yol öyle bir yoldur ki ateşten gömlek giyemezsin, demirden leblebi yiyemezsin.”

İyi bir insan olursan, bir gün sen de Bahadın’ı görebilirsin : )

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Zeynep’in Güncesi – Yaşanmış Gerçek Bir Aşk Hikayesi

Zeynep’in Güncesi’nde 14 yaşındaki Zeynep’in karanlık ağılda korku içinde ağladığı, koyunların gölgeleri ve kapıdan bakan kardeşi Necati’nin görüldüğü sahne

Bir Zamanlar Bahadın’da...

Bu hikaye Yozgat’ın Sorgun ilçesine Bağlı Bahadın Kasabası’nda “Deli Zeynep” olarak da tanınan “Zeynep Aktürk”ün öyküsüdür. Gerçektir. Baba tarafımdan da akrabam olur.

Zeynep’in Güncesi’nde Bahadın kasabasında geçen yaşanmış gerçek bir aşk hikayesini simgeleyen illüstrasyon

Sana bir aşk hikâyesi anlatayım mı çocuğum? Ama şu bildiğin bir gecelik aşklardan değil. Hele ki güçlü arzuların beslediği aşklardan hiç değil. İnsanı delirten ama gerçekten delirten ve bir ömür bununla yaşamaya mahkûm kalan bir kadının aşkını dinlemek ister misin? Anlatacaklarımda en ufak bir yalan, kurgu yok. Hani hayal etsek, acaba, desek böylesi bir aşk yaratamayız çocuğum. Bu öykü, yaşanmış gerçek bir aşk hikâyesidir.

On dört yaşındaydı Zeynep. Henüz üç aylık bir bebekken annesi Dobey evi terk edip başka bir adamla evlendi. Nedendir bilinmez, ne Zeynep’i götürdü yanında, ne de yıllarca arayıp sordu. O yıllar hayat çok çetindi. Hem çocuk, hem ev işleri, hem tarla tapan… Köy yerinde bir adam nasıl yetişsin bunca işe? Çok geçmemişti ki o kadınla evlendi Zeynep’in babası. Bak, sen de anlar gibi oldun olacakları…

bahadın yozgat

Eylül Ayında Üzüm Hasadı

Bin dokuz yüz kırk iki yılının eylül ayıydı. O aylarda üzüm hasadı yapılır bizim oralarda. Zaten “eylül” üzüm ayı demektir. Sen şehirde doğup büyüdün, bilmezsin köy hayatını. Köy insanının işi yorucudur, ağırdır. Her şey bilek gücüne yani, emeğe dayanır. Her aile omuz omuza verip kalkar her işin altından. Kalkmak zorundadır. Yorucu olduğu için de öfkeli ve disiplinlidir evin büyükleri. Ama küçük büyüğüne saygısını, büyük de küçüğüne sevgisini yitirmemiştir.

O zamanlar nerede böyle traktörler! Kağnılar vardı dizi dizi. Şehre gidip de dönmek bir hafta sürüyordu. Şimdi bir saate indi. Ha bak unutuyordum neredeyse! Aşklar da gizli yaşanırdı o dönemlerde ha! Temiz, çıkarsız ve çoğu kez de karşılıksızdı. Şimdi öyle mi? Hayat kolaylaştıkça daha mı değersizleşti ne?

kavuşamayan aşk hikayeleri

O sabah yine aynanın karşısına geçti Zeynep. Beline kadar uzanan simsiyah saçlarını taradı. Mutlu bir gülümsemeyle bir süre seyretti kendini aynada. Güzeldi. O kadar güzeldi ki yaşı küçük olmasına rağmen üç tane taliplisi dahi çıkmıştı. O yıllarda küçük yaşta evlenmek abes karşılanmıyordu. Hatta Zeynep’in annesiyle babası, yedi yaşından beri beraber büyümüş, yedi yıl aynı yatakta yatmış ve on beş yaşına geldiklerinde de evlenmişlerdi. Nitekim babası Zeynep’i çok sevdiğinden olacak, üç talibini de geri çevirdi.

Saçlarını tarıyordu Zeynep… Olanca öfkesiyle mutfaktan çıkan üvey annesi İbiş kızı, sülün gibi saçlarından kavradığı gibi dışarı sürükledi Zeynep’i. Çok korkmuştu, istemsiz ani bir çığlık attı. Bu daha da öfkelendirdi İbiş kızını.
– Saçlarınla oynayacağına git de dışarıyı süpür baş belası!

Tüm hıncıyla bir de tokat yapıştırdı. Başı önde sessizce ağlayarak gidip aldı duvar dibindeki çalı süpürgesini. Hem süpürüyor hem de içten içe ağlıyordu. Öz annesi Dobey’i hatırladı. Bir şeyler hissetti o an. Tanımlayamadı bu duyguyu. Özlem miydi, yoksa öfke mi? Başka bir adamla evli olsa da aynı köyde yaşıyordu. Çocukluğundan beri bir kez olsun gelip göremez miydi? İşte bu canını çok acıtıyordu.

Birkaç saat sonra elinde telis çuvallarla çıkageldi babası Halil Efendi. Üzüm toplamaya gideceklerdi bağa. Birkaç kez İbiş kızına seslendi. Zeynep’in küçük kardeşi altı yaşındaki Necati ile koyunları ağıla sürüyordu İbiş kızı. Eve girip öğle yemeği için azık hazırlayıp çıktı. Söylenerek Zeynep’in eline tutuşturdu.

Ne Vardı Bunca Sevilecek

Üzüm bağı köyün girişinde, kırk dakikalık bir mesafedeydi. Yol boyu giderlerken çeşmeden buz gibi su doldurdu testiye İbiş kızı. Yan gözle bir Zeynep’e, bir Halil Efendiye baktı. Halil’in Zeynep’i bu kadar sevmesine deli oluyordu. Ne vardı bunca sevilecek? Evini ve kocasını terk eden bir kadının kızından ne olacaktı? Bir yolunu bulup annesine postalamalıydı bu baş belasını. Ama nasıl? Nasıl olsa bulunurdu bir yolu…

1942 yılında Bahadın’da üzüm hasadı sırasında köy hayatını ve sessiz bir aşkın başlangıcını anlatan sahne

Saat ona doğru bağa vardılar. Güneşin yakıcı sıcağı iyiden iyiye hissediliyordu. Herkes elindekileri gölgelik bir yere bırakıp üzüm toplamaya koyuldu. Bağın alt kısmından başlayarak yukarı kadar çıkacaklardı.

Bağ da epeyce büyüktü. Önce kütüklerden üzüm salkımlarını kopartıp öbek öbek yığdılar. Öbekler çoğaldıkça küçük Necati telhis torbalarını getirip bir öbeğin başına koyuyor, sonra da telhise dolduruyordu Halil efendi. Yorucu bir iş sayılmazdı.

Üzüm Bağında Karşılaşma

Saat üç gibi gölgelik bir yerde mola verip azığı yere serdiler. Peynir, zeytin, birkaç baş soğan ile birlikte koyun yoğurdu vardı menüde. Biraz da kara üzüm topladılar. Ne olacaktı daha? Dört koldan yemeğe başladılar. Yanlarındaki bağ kel Hasan’a aitti. Onlar da çoluk çocuk gelmiş hasat topluyordu. İşte çocuğum, Zeynep Resul’ü ilk kez orada gördü. Kel Hasan’ın yeğeniydi Resul. Kız kardeşi Emine’yi karşı köyden topal Remzi’ye verdiler yıllar yıllar önce. Resul, dayısını çok sevdiğinden ara sıra gelir onlarda kalırdı. Bu sene de yaz boyu burada kalacaktı.

köyde yaşanmış aşk hikayeleri

Kel Hasan ile Halil Efendi bir süre sohbet ettiler. Zeynep’in gözü Resul’ün üzerindeydi ya Resul de etkilenmişti Zeynep’ten. Zeynep köyün en güzel kızıydı desem yeridir. Resul’ün başını döndürmüştü oracıkta. Gizli gizli bakıştılar. Zeynep, daha önce hiç tatmadığı duygularla adeta sersemlemişti. İlk görüşte aşk derler çocuğum, böyle yapar adamı! Yüzü gülüyordu. Ama bir yandan da fark edecekler diye korkudan ödü patlıyordu. Babası Halil Efendi, su doldurmasını söyledi kızına. Testiden suyu doldurup tekrar oturduğunda bir bakış daha attı Resul’e. Bu, günlerce böyle devam etti.

Beş gün sonra tüm üzümler bitmiş, ağzına kadar dolu telhisleri bir araya toplamaya çalışıyorlardı. Zeynep, bu kısa sürede sırılsıklam âşık olmuştu Resul’e. Bir taraftan da işleri bittiği için üzülüyordu. Bir daha nerede görecekti Resul’ünü? Kel Hasan’ların işleri de bitti bitecek, onlar da son aşamaya gelmişlerdi.

Akşama doğru yine göz göze geldiler. İçten bir üzüntüyle baktı Zeynep. Resul’de farkındaydı bu kederli bakışların. Zorla da olsa gülümsedi sevdiği kıza. O anda ateş düşmüş gibi parladı yüreği Zeynep’in. Gülümsedi. Belki de o gülümsemeyle oldu ne olduysa! Öfkeli bakışlarındaki nefret tam da Zeynep’in üzerindeydi İbiş kızının! Canını alacakmış gibi bakıyordu. Bunu fark eden Zeynep korkuyla yere indirdi kafasını. Olan olmuştu bir kere. Ama asıl eve döndüklerinde olacaktı ne olacaksa. Varsın olsundu. En fazla döver, saçlarını çekiştirirdi. Sonra bakarsın yarın öbür gün bir fırsatını bulur yine görürdü Resul’ünü. Yaşanmış gerçek bir aşk hikâyesi dedik. Koca şehirleri bile ilkin öncü depremler karşılar.

İşleri bittiğinde, bu gece de bağda kalacağını söyledi Halil efendi. Yaz aylarında, özellikle de hasat zamanı herkes bağda sabahlardı. Her şey bin kat daha değerliydi o yıllar. Yokluk vardı çünkü. Gözü kör olsun o yokluğun.

O Uğursuz Gece

sevip de kavuşamayan aşıklar

Karanlık iyiden iyiye çökmüştü. Ne olduysa o akşam oldu işte. Eve geldiklerinde İbiş kızı o kadar kötü dövdü ki Zeynep’i, ağzından ve burnundan kan akıyordu.

– Demek oğlanlara bakarsın ha! Anasının kızı ne olacak! Ben şimdi bin pişman etmez miyim seni orospu! Söyle bir daha bakacak mısın? Söyle yoksa öldürene kadar döverim seni.

Zeynep bir yandan çığlık atıyor bir yandan da affetmesi için yalvarıyordu. Gariptir. Yüreğine düşen ateşin manasını anlamıyordu bu yabancı kadın.

– Affet anne, bir daha yapmayacağım. Ne olur affet!
– Anne deme bana orospu! Anne deme! Senin gibi bir orospunun annesi değilim ben.

Ama Yüreği Nasırlıydı

Küçük kardeşi Necati bir köşeye sinmiş korkuyla seyrediyordu. Hıncını alamayan İbiş kızı, saçlarından tutuğu gibi sürükleyerek ağıla kapattı Zeynep’i. Korkularına, çığlıklarına ve de çocukluğuna aldırış etmeden çekti sürgüyü üzerine. Yalvarıyor, çıkartması için af diliyordu üvey annesinden. Ama yüreği nasırlıydı İbiş kızının! Gidip ocağa çay koydu. Öz oğlu Necati’yi de yanına oturtturup örgüsünü örmeye başladı. Ağzını bıçak açmıyordu küçük çocuğun. Ablasındaydı aklı. Hele yatsındı annesi, hemencecik çıkartacaktı ağıldan. Ya onu da kapatırsa ağıla? Vazgeçti bu düşüncesinden. Vazgeçti ama yine de acıyordu küçük yüreciği…

Zeynep çocuk, Zeynep on dört yaşında bir çocuk! Karanlıktı ağıl. Çocukluk korkularının bütün karabasanları üşüşmüştü üzerine. Saatlerce ağladı, ağılın karanlık bir köşesine sinip hıçkıra hıçkıra ağladı. Koyunlarla dolu ağılın içinden ya da dışarıdan en ufak bir çıtırtı gelse birden irkiliyor, yüreği ağzına geliyordu. Hayatında bu kadar korktuğu, bu kadar acı çektiği hiç olmamıştı. Önce Resul geldi aklına. Bu içini bir parça ısıtmıştı. Bir an için tebessüm etti, sadece biran için… Bu bile korkusunu yenmeye yetmiyordu. Birkaç kez daha yalvardı İbiş kızına. O anda dışarıdan bir çıtırtı geldi. Tarifsiz bir korku iliklerine kadar yerleşiverdi! Uzaklardan köpek ulumaları geliyordu. Başını iki bacağının arasına alıp hıçkıra hıçkıra ağladı. Birden kafasını kaldırıp karanlıkta gezdirdi gözlerini. Koyunların belli belirsiz siluetleri daha da korku vericiydi. Babasının bakmaya bile kıyamadığı o güzel gözler kan çanağına dönmüştü.

Zeynep’in Güncesi’nde 14 yaşındaki Zeynep’in karanlık ağılda korku içinde ağladığı, koyunların gölgeleri ve kapıdan bakan kardeşi Necati’nin görüldüğü sahne

Gece yarısına doğru ağıldan gelen sesler kesildi. Keyifli bir kahkaha patlattı İbiş kızı.

– Bak sen şu işe! Yerine alıştı bile. Anasının kızı ne olacak!

Kalkıp yer yatağını serdi. Saat de epey geç olmuştu. Pencereye doğru yürüyüp perdeyi araladı. Ay yoktu bu gece. Zifiri karanlıkta ağılı tam seçemedi. Orada, karanlığın ardında korkuyla çarpan küçücük yüreği de… Gaz lambasını kapatıp yatağa uzandı. 1942 yılının Eylül ayıydı. Ara ara çığlık sesleri geliyordu ağıldan.

Bir Ömrün Kırıldığı Yer

Ertesi gün yeni bir sabaha uyandı kasaba halkı. Öyle günler vardır ki çocuğum, öyle sabahlar vardır ki sıradan sabahlar değildir onlar. Bir şeylerin başlangıcıdır mutlaka. Eskiden ne ise o olmayan şeye kulak ver. Halil efendi de ne yaparsa yapsın dünkü Halil olamayacaktı artık. Sabaha kadar uyumayıp nöbet tuttu ya, bir de ona sor! Yüreğine tarifsiz bir huzursuzluk çökmüştü o gece. Sıkıntısını gidermek için aşağıdan yukarı belki yirmi kez turladı bağı.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yola düştü. Yol boyu sıra sıra kağnılar gördü. Hepsi de üzüm hasadına gidiyordu. Köşe başındaki çeşmeden buz gibi su içti. Aç midesinde hissetti suyun soğukluğunu. Eve geldiğinde henüz kimsecikler uyanmamıştı. Sinirlendi. Söylene söylene yürüyüp kapıyı çaldı. İbiş kızının uyanması zaman aldı biraz. “Top patlasa uyanmayacak” diye söylenirken kapı açıldı. Uykulu ve şaşkın bakışlarıyla bir şeyler mırıldandı ibiş kızı.
– Kalk artık karı sabah oldu.

1942 yılında Bahadın’da geçen bir gecede, bir çocuğun kaderini belirleyen sessiz ve karanlık anı simgeleyen sahne

Gürültüye uyanan küçük Necati, yataktan fırladığı gibi kapıda aldı soluğu. Halil Efendinin şaşkın bakışları altında ağıla doğru koştu. Korkmaya başlamıştı ibiş kızı da. Kocası gelmeden çocuğu ağıldan çıkartırım düşüncesiyle olanca keyfiyle horlamıştı sabaha kadar. Tam da bu sıralarda sessizliği parçalayan bir çığlık sesiyle irkildi ikisi de! Ağılın kapısında put gibi duran küçük Necati’den geliyordu ses. Telaşa kapılan Halil Efendi koşarak geldi ağıla. İçeriye baktı, öylece dondu kaldı! Gördüğü şey karşısında nutku tutulmuştu adeta! Saman balyalarının önünde çırılçıplak oturuyordu Zeynep! İki bacağını da kollarıyla kavrayıp bir ileri bir geri sallanırken, donuk bakışlarındaki amaçsızlık her şeyi anlatıyordu aslında.

Neye uğradığını şaşırmıştı Halil Efendi! Gözleri yerdeki şeylere takıldı bir an. Halil efendinin şaşkınlığına anlam veremeyen ibiş kızı biraz da çekingen bir tavırla yaklaşıp içeriye baktı. O anda göz göze geldiler. Aniden yerinden fırlayan Zeynep, göz açıp kapayıncaya kadar üzerine saldırdı ibiş kızının! Bir yandan ne söylediği anlaşılmaz bir feryatla bağırıyor, bir yandan da saçlarını yolmaya çalışıyordu. Sarılıp, olanca gücüyle kendine çekti Halil Efendi. Korkudan tir tir titriyordu ibiş kızı! Can havliyle üç beş adım geriye attı kendini. Halil Efendi Zeynep’i güçlükle içeri çekip büyükçe bir saman balyasının üzerine oturttu. Öfkesi hala dinlemişti Zeynep’in. Sıkı sıkıya tuttu ve bağrına bastı babası. Anlamıştı artık olanları. Bir taraftan saçlarını öpüyor, bir taraftan da ağlıyordu. Yerde ara ara serilmiş olan koyun dillerine baktı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu!

Sözün kısası çocuğum, o gece aklını kaçırmıştı Zeynep! Aklını kaçırmış ve teker teker dillerini koparmıştı koyunların!
O gün Halil Efendi öldüresiye dövdü ibiş kızını. Öyle bir dövdü ki haftalarca kalkamadı yataktan. Zeynep ise eski haline asla dönemedi. Ne haber, diyene bile saldırıyor, kimsenin de gücü yetmiyordu çekip almaya. Çok uzun yıllar çırılçıplak gezindi sokaklarda. Ne giydirirlerse giydirsinler yırtıp atıyordu çünkü. Artık özgürdü Zeynep!

Bu olaydan yıllar yıllar sonra genç yaşta bir oğlunu kaybetti ibiş kızı. Oğlunun mezarı başında devamlı, “dediydi bana, dediydi bana” diye ağıt yaktığı söylenir. Kim ne mi demiş? “Sen benim ciğerimi yaktın, Allah da senin ciğerini yaksın!” İşte bunu demiş Zeynep! Delirdi dediğime bakma, asıl deli olan o değil bizleriz.

Yıllar Sonra

İşte böyle çocuğum. Zeynep, şimdi seksen beş yaşında! Babası bu olaydan bir zaman sonra öldü. O günden bu güne kardeşi Necati bakıyor ablasına. Geriye kalansa çalınan bir ömür, yarım kalmış bir aşk hikayesi ve asla unutulmayacak acılar. Deliler aşkı hisseder mi deme. Derler ki seneler sonra, sanırım Zeynep seksenine yaklaşmışken yaşlı bir adam geliyor evlerine. Yanında da aynı yaşlarda bir kadın! Zeynep, nasıl oluyorsa bir bakışta tanıyor adamı ve diyor ki:

“Bunca yıl bekledim seni Resul, niye hiç gelmedin?

Resul’ün de beli bükülmüş, saçları ağarmış ihtiyar bir adam. Atmış yıl önceki sevdiğine hasretle bakmış değildir muhakkak. Bence çocuğum, İbiş kızına lanetler yağdırıyorsak, aynı laneti Resul’e de yağdırmak lazım gelir. Çünkü çocuğum, senin için aklını kaybetmiş bir kadını görmek için atmış yıl beklemek de adamlıktan değildir.

Günay Aktürk / Zeynep’in Güncesi

Zeynep Aktürk'ün Gerçek Fotoğrafları

Zeynep Aktürk’ün Bahadın kasabasında çekilmiş gerçek portre fotoğrafı
Zeynep Aktürk’ün Bahadın’da çekilmiş, gülümserken görüldüğü gerçek fotoğrafı

Zeynep ve Kardeşi Necati Aktürk

Zeynep Aktürk ve kardeşi Necati Aktürk’ün Bahadın’da birlikte çekilmiş gerçek fotoğrafı

Diğer Öykülerimizi de Okuyabilirsiniz

Read more

Dedeme | Eyüp Aktürk ( Şiir )

Dedeme Eyüp Aktürk ( Şiir )

El-Aman

Dedeme Eyüp Aktürk ( Şiir )

Şeyla gözlerinden süzülen mana
Harap etti beni yıktı el-aman
Kaybolan pırıltı çözülen sima
Beni ateşlerde yaktı el-aman

Bakışları gizli yalvarış gibi
Sanki bu âlemden yol veriş gibi
Ayrılan dostuna gül veriş gibi
Manalı manalı baktı el-aman

Üstü başı kirin pisin içinde
Unutulmuş toprak tozun içinde
Yüreği kederli hüzün içinde
Gözlerinden yaşı aktı el-aman

Kalkamaz ayağa tutmaz dizleri
Kaybetmiş ferini görmez gözleri
İnan yıkar bir gün ahı sizleri
Derin derin için çekti el-aman

Suyunu içemez verilmeyince
Çiçek bile kurur derilmeyince
Sual edip halin sorulmayınca
Yarasına tuzlar ekti el-aman

Biçare adama etmeyin zulüm
Sizi de yakalar bir gün bir ölüm
Düşmüş yüreğine koyu bir yalım
Kaderine boyun büktü el-aman

Göz pınarı doldu gayri akmıyor
Hiç bir acı artık yürek yakmıyor
Kefen bile bedenini sıkmıyor
Yüreğine hançer soktu el-aman

Eyup Aktürk

Read more

Eyüp Yarası | Günay Aktürk

Eyüp Aktürk

Eyüp Yarası | Günay Aktürk

Eyüp için dökülen göz yaş ile
İkrar verdim seni sende bir gördüm
Bir idim bin oldum sonsuz aşk ile
O zaman canları serde bir gördüm

Özümde gördüğüm kini aşarak
Dost elinden badeleri içerek
Dört kapıda kırk makamı geçerek
Tanrıyı semada yerde bir gördüm

Ben idim dervişi ben bu asrın
Erenler katında olmaz kusurun
Hakikat yolunda şah’ı kulunun
Özünde yanarken korda bir gördüm

Geçtim sabır ile nefis darını
Sevdim yarattığı hakkın kulunu
Günay’ım öğrendi hakkın yolunu
Eyup yarasını günde bir gördüm

Günay Aktürk

Read more