Babadan Oğula Bir Bakış | Bir Yaşam

Babadan Oğula Bir Bakış Bir Yaşam

Babalar ve Oğullar : )

Babadan Oğula Bir Bakış Bir Yaşam

Parmak hesabı bir sevdaydı benim için dörtlükler. İlk deneyim. İlk kafiye. Çocukluktan kalma… Yedi ya da sekiz heceli olması zorunluydu sanki: Gü-nay-ım-gör-ki-e-zel-de / ah-tım-kal-dı-çok-gü-zel-de… Babama özenmiş olmalıydım. Çocukluğumun bazı gecelerinde yanan beyaz bir lambanın ışığını hatırlıyorum: uykulu bakışlarımın ötesinde bulanık ve puslu bir siluet yazı yazardı boyuna: Babam. Görüntü iyice netleştiğinde ağzı yarı yarıya açık ve bir elinde kâğıt bir elinde kalem, derin bir düşünceye dalmış görürdüm onu.

Hangi sözcüktü acaba onu bu kadar düşündüren? Acaba gecenin bir yarısı yine kara kızı anımsamıştı da, ay gibi parlayan bu duyguyu mu tanımlamaya çalışıyordu? Olabilirdi. Bari ışığı kapatsaydı. Hatırlıyorum. Uyandığımı fark edip bana bakardı. Lakin o kadar titiz çalışırdı ki bakarken bile suratındaki o düşünceli ifadeyi kaybetmez ve yalnızca: “Uyandırdım mı oğlum?” der ve devam ederdi yazmaya.

Bu hali öfkelendirirdi beni. Yatağın içinde bir sağa bir sola debelenip, sabah yaz şunu, derdim. Başını bile kaldırmadan, “Olsun!” derdi. Ne demekti yani olsun? Uykusuz kalma yat, dememiştim ki. İlkokul çağındaydım en fazla. Onun bu halleri zamanla kalıtımsal bir mirasa dönüştü benim için. Benim de kara kızlarım oldu. Şirin mi şirin, acımasız, tuzaklarla dolu… İlk şiirlerimi yarattı onlar, ilk hayal kırıklıklarımı, ilk deneyimlerimi… Ama uykusundan uyandırmadım hiçbir çocuğu, içimdeki o emekleyenden başka…

Sonra uzadı kolu diyeceklerimin. Yedi sekiz hecenin içine sığdıramadım sözcükleri, duyguları… Serbest bırak bizi, dediler. Dinledim, duydum, dönüştüm. Kafiye uydurmak geçmedi içimden satır sonlarında. Sadece duygular vardı; sevinç, mizah, arzu, intihar ve öfkeli doğumlar… Hepsi de yaşımca mutlak bir sancının çocuklarıydı. Zaman akıp gidiyordu. Daha da uzamak istediler. “Kan uykularıma bir davettir asılsız ölüm korkuları” diye dizdim başı sonu serseri dizeleri. Sonra da: “her gece bir zindanda kurulur yağlı urganım” diye sürdüresim geldi. Sürdürdüm de. De…

Dipsiz Kuyular

Bir bedeli vardı bunun. Ki o bedel daha sonra koskoca bir roman yazdırtacaktı bana… Yazdım da. Teoride hiçbir şeyden anladığım yoktu. Sadece “yaz” diyordu içimdeki “kâhya!” Yazdım. Bana göre kendi çağını kat kat aşan bir yaşta yazmıştım “Boztepede beş sene” romanını. Yirmi altı yaşındaydım ve geriye dönüp baktığımda ne kadar ciddi bir eylem olduğunu fark edebiliyorum. Cesaret ve küstahlık bir aradaydı çünkü. Ama ünlü bir yazarın oğlunu kıskandıran bir roman oldu çıktı. O günlerdeki kız arkadaşım göndermiş. Nasıl öfkelenmiştim benden habersiz böyle bir işe soyunduğunu duyduğumda. Ama yorumunu duyunca öfkem duruldu. Kendime geldim. Küçümseyici bir tavırla: “ya roman yazsın ya şiir kardeşim” demiş. Sanırım beni değil de romanı eleştirse bu kadar durulmazdım. Zira bunda çok mana gizliydi…

Felsefeyle tanıştım. Zihnimi ustalaştıran dipsiz bir dildi bu. Derin düşünmenin de bir bedeli vardı lakin henüz aklımı kaçırmış değilim. Sanrılar görmüyorum. Delirmek zor zanaat. Derken Kelime yığınlarıyla bir sözleşme daha imzaladık. Öykü yazmamı teklif ediyordu. Hatırlıyorum o günü. Dün gibi değil, az önce olmuş gibi. Anlatayım.

Dolmuşa bindiğimi anımsıyorum. Mayıs ayı. 2011. Dalgındım. Acı çekiyordum. Âşıktım zira. Karakızgillere dahil bir kadın. Ulus’a gidiyordu dolmuş! Yani öyle olmasını umuyordum. Gitmiyormuş. Bana gidiyormuş gibi gelmişti. Her neyse. Artık inmem gerektiğini düşündüğüm sırada neden, “inecek var” demediğimden emin değilim. Zaten inmem gereken hiçbir durakta da inesim gelmiyor nedense. Bir saniyemi bile ziyan etmemek için aklımdan çıkartmıyordum o kadını. O dolmuşun içinde, o kadının beni neden sevmediğini sormakla meşguldüm. Ama oldum olası çok lüzumlu görünmüştü gözüme öyle deme! Belki şiirde yeni bir çığır açacaktık. Edebiyatımızın en verimli aşkı olacaktı kim bilir… Peh! Babamın kara kızına çekmiş olmalı. Kader işte! Olur öyle şeyler…

İlk Öyküler

Bir kartal heykeli gördüm. Özel bir şirketin mi yoksa bir kamu binasının önü müydü ne, işte çevresi duvarlarla çevrili öyle bir binanın bahçesinde duruyordu. Çok büyüktü. İşte ilk öykümü o kartal heykelini, bir aslan heykeli olarak kurgulama sonucu yazmış oldum. O anda zihnime musallat olan aşk duyguları da kader bilinmezliği de silinip gitti. Bu öyküyle inancı sorgulamış olacaktım. Mahallemin birisi aşktı ya, inanç da öteki mahallemdi. Düşündüm: inanca dayalı korkuları düşündüm. Sonra bir gün dedim ki: “insanın bir yaşama nedenine sahip olabilmesi için ya âşık olmaya ihtiyacı vardır ya da bir inanca sahip olmaya.”

İkisini de bahçemde yetiştirmeyi beceremedim. Aklıma üşüşen ne kadar fikir varsa hepsi de aykırı yüzünü gösteriyordu bana. Babamın aksine meseleleri kestirip atarak hep aynı yorumu tekrarlamak tatmin etmiyordu beni. Derince bir kuyuyla karşılaşmışsam eğer, üzerine tahta koyup geçip gitmeyecektim onu. Kim eşmişti onu oraya, hangi amaçla? Dibinde ne vardı? Görmeliydim. Babamın aksine… Ama ona da zaman zaman bir iyilik yapıp gösteriyordum gördüklerimi. Cevabı hiç değişmiyordu: “olsun!”

Bir gün tanrının yokluğuna dair kuşkularımı dile getirmiştim. Aynı kafadaydık çünkü. Baba, demiştim, huzursuzum. Sanırım tanrı beni duymuyor. Sanırım o yok.” Huzursuzluğumun üzerinde durmasını umarken, “ee sana ne bundan” demesin mi? “Sana ne, yaşamana bak sen. Evlen. Çalışan bir kız al. Birinizinki boğazınıza gider birinizinki kiraya. Hani şu mühendis kız vardı ne yaptın onu? Bütün sülalen tanıyor, getir biz de tanıyalım. Ayrıldın mı yoksa? İyi halt ettin. Sapsız balta gibi nereye kadar? Sana da yurt yuva lazım değil mi? Bırak artık şu ışığı, evreni, yıldızları. Yıldızlar akşam yemeğinde önüne bir kap yemek mi koyuyor? Yat uyu biraz. Sabah akşam okuyup yazıyorsun. Gözlerin kör olacak sonunda. En iyisi sana bir avrat bulayım ben. Biz de köye gideriz artık. Hüseyin’in malları yine bağa girmiş. Elli kere dedim ki sokma şunu kümese. Avrat ne olacak bunun sonu? Soyumuzu kurutacak bu oğlan…”

Benim bu yaşamda gördüğüm bir ışık vardı. Bir melodi. Bu dünyaya ait olmayan bir his, tanımlanamaz bir güçle kendine çekiyordu beni. Anlamasını umardım. “Ben bu çocuğun kafasından bir şey anlamıyorum” demek yerine, hangi çağın çocuğuysan bana oraları anlat, demesini… Aslında aramızdaki sorun çağ farkından kaynaklanmıyordu. Çünkü bana önerdiği yaşam dedemin de inandığı bir gerçekti ve babasının çağında yaşayan insanların çocuklarından ne kadar geri oldukları tartışmaya değer bir mesele.

Şiir yazmaya ona özenerek başladım ben. Artık pek fazla şiir yazmıyor. Geceleri ışıklar da kapalı. Ama beni uyandırdığı günden beri zaten uyumuyorum ki ben. Üstelik yazdıklarımı da okuduğu yok. Yaşamından kısa bir kesiti anlattığım “kurt hikâyesi” ni bile zar zor okuttum. Aramızda asla ciddi bir geçimsizlik, kavga gürültü de yok hatta bu tür bir yaşamdan garip bir haz almaya bile başladık. Herkes halinden memnun görünüyor. Lakin sanırım benim yaşamım artık onu pek ilgilendirmiyor. Atacağım yanlış bir adımda elbette sonuna kadar yanımda duracaktır ama Hüseyin’in mallarının üzüm bağını tahrip etmesi, orta yaşlardaki bir evladın yavaş yavaş yaşlandığını izleyememekten daha ilgi çekici olsa gerek.

Çiftliğin Çitleri

Şimdi bunları yazıyorum. Birazdan yıldızlar yine zihnimin önüne bir kap yemek koyacaklar. Herkes aynı yoldan yürümez ama herkes herkesi derin bir nefes aldığı mola yerinde anlar. Şu satırlarla bitirelim bu yazıyı:

“Baba söndür artık şu ışığı. Bak uyuyamıyorum. Otuz üç yaşındayım artık. Saçlarım da beyazladı. Belki bir gün asarlar beni kâfirliğimden. Biliyorum çiftlik işleri bitmez, üstelik Hüseyin de yeni inek almış diyorlar. Üzüm de bol bu sene, sen de haklısın. Ama bir önerim var benim. Çiftliğin etrafını çitlerle çevirelim…”

Günay Aktürk

Read more

Hay Aksi

hay aksi günay aktürk

Hay Aksi

hay aksi günay aktürk

Sevgiliye dedim ama görüleceği üzere pek de sevgilim değildi. Belki de olması gereken buydu. Başını göğsüme dayasa yine de yazılır mıydı bu şiir? Bu haliyle yazılmayacağına şüphe yok. Öyleyse aşk, sadece şiire mi hizmet ediyor? Tabii ki de hayır. Fakat bir nevi dışa vurumdur bu. Tümevarım, tümdengelim! Lütfen saçmalamayalım! Duygularımıza soralım öyleyse, kimdir o büyüleyici insan? Ne diye anılır o? Karşılık görmese bile “sevgili” diye hitap edemez miyiz ona? Ah yine mi hayır! Ne yaralar bir bilseniz bu “hayır” ve bu acı gerçekler, göğsümüzün o dikenli kafesindeki tutsağı…

Vakitlerden bir sabahtı
yeni uyanmış olmalıydı.
Sesi titriyordu az biraz.
Ah benim bir gıcımık kadınım!
Seninle, dedi, konuşmalıyız mutlaka.

Ne sorgu ne sual,
ne merak ne bir heyecan,
hayhay efendimiz dedim.
Mutlu bir havadisi olmalıydı.

Azdan az çoktan çok,
bir iki gün geçti aradan
aradı hiç beklenmedik
geç bir saatinde gecenin.
Sesinin telleri gülüyordu adeta.
Seninle, dedi, acilen hem de…
hay aksi şeytan!

Dur, dedim, dur hele efendimiz,
soluklan hele sen,
dinle bir yol sustuklarımı!
Sustu, kulak kesti pür dikkat!
Seviyorum seni, dedim,
Seviyorum efendimiz!
Ne gündüz ne gece,
molası yook, kederi çook
aahh o dudakların, o dudakların,
diş izlerini gizler dudakların…

Sustu!
Kesildi sesinin ardı.
Usulca kapattı telefonu.
Huzurluydum, yaslandım ardıma,
yerindeydi şimdi kafamın tası!
Avanak bir gülümseme aldı vurdu…
Ürperdim!

Hey gidi efendimiz hey!
Hey gidi bir gıcımık kadınım!
Rüzgâr misali yelkene vurmak yüreği,
kapılmak dalgalara, köpürmek sevda kasırgalarında…
Hoştur bilirim, hoştur gürül gürül sevdalanmak…
Yalnız, hiç de hoş değildir,
bir ulu denize sevdalandım, diyecek olmak,
diyecek olmak, senden vurgun yemiş bir denizciye…

Günay Aktürk

Read more

Yaktın Beni Kül Eyledin – Günay Aktürk

Gençlik tutkusu, diz çöken erkek figürü ve büyüye dönüşmüş sevdanın etrafını saran grotesk varlıklarla anlatılan Bosch tarzı alegorik sahne

Yaktın Beni Kül Eyledin

Yaktın Beni Kül Eyledin, Günay Aktürk’ün gençlik dönemine ait, tutku ile deneyimsizliğin iç içe geçtiği bir aşk şiiridir. Şiir, saf sevgi zannedilen duyguların zamanla bir yanılgıya dönüşmesini ve bu yanılmanın bıraktığı içsel yanışı dile getirir.

Gençlik tutkusu, diz çöken erkek figürü ve büyüye dönüşmüş sevdanın etrafını saran grotesk varlıklarla anlatılan Bosch tarzı alegorik sahne

Hormonsal Edepsizlik

Huzurlarınızda tam da yirmi yaşlarına yakışır dozda bir şiir. Biraz arabesk sosu ekelenmiş olduğunu itiraf edebilirim. O çağlarda gönül, bedeni aşıp da içindekileri göremezdi ki! Aslında içindekilere odaklanıyor fakat hiç de mecazi anlamda değil. Hormonsal edepsizlik. Sadece saf bir sevgi sandık onu. Önünde eğilirken erdemin yüceliğinden bahsettik. Fakat nedense yalnız büyülendiğimiz kadına yetecek kadar insani erdem vardı elimizde. Bu bizi kuşkulandırmadı bile. Tek asil köleliğin sevdiğimiz kadının önünde eğilmek olduğunu sandık. Diz çöktük önünde. İçimizdeki yakıcı madde artık yakamaz olduğunda ise doğrulup kalktık. Ortada ne erdem kalmıştı ne de yücelik. Olup olacağı tam olarak buydu. Fırtına dindi ve baraka onarıldı.

Bugün otuz beş yaşındayım. Kaç kez onardım bu barakayı bir bilseniz… Kasırgalar geldi geçti ama kuşlar misali eninde sonunda konacak bir saçak bulabildik kendimize. Anladım ki yücelik denilen şey, sevme eyleminin tutkulu bir alışkanlık haline getirilmesindeydi. Ama böyle bir insan olmayabilirdim. Uğrak verdiğim o “hormonsal edepsizlik” rıhtımında bambaşka işler çevirebilir, mesela tek gözümü kör edip azılı ve azgın bir korsana da dönüşebilirdim. Öyleyse yaşasın peşine düştüğümüz erdemlere:) Şimdi gönül rahatlığıyla on beş yıl öncesine dönebiliriz.

(Ocak 2020)

Yaktın Beni

Cilven ile nazın ile
O tertemiz özün ile
Her şakanda dozun ile
Yaktın beni kül eyledin

Seni sevmek sana azdı
Sonbaharım senle yazdı
Aşkın bana büyük hazdı
Yaktın beni kül eyledin

Yanmaz idim görmeseydim
Anmaz idim sevmeseydim
Keşke gönül vermeseydim
Yaktın beni kül eyledin

Günay Aktürk
2004

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Dostluk Aşkı – Günay Aktürk

Dostluk Aşkı şiirindeki bin perdeli sevdayı, sınıfsal mesafeyi, aşka secdeyi ve yoklukla kararan kâinatı betimleyen çok katmanlı alegorik görsel

Dostluk Aşkı

Dostluk Aşkı, Günay Aktürk’ün dostluk ile aşk arasındaki sınırın silindiği, yokluğun kutsala dönüştüğü derin bir bağlılığı anlattığı uzun soluklu bir şiirdir. Şiir, ayrılık, özlem ve sevdanın metafizik hâlini yoğun imgelerle işler.

Şair: Günay Aktürk
Kategori: Dörtlükler
Albüm: Hasret Hançeri
Video Adı: Kalbim Ateşinde Kaldı Yar

Dostluk Aşkı şiirindeki bin perdeli sevdayı, sınıfsal mesafeyi, aşka secdeyi ve yoklukla kararan kâinatı betimleyen çok katmanlı alegorik görsel

Kalbim Ateşinde Kaldı Yar

Yüreğine çarpan feryat sözlerine ekilir
Gözlerinden akan hüzün dertlerime dökülür
Ayrılığın geçit vermez puslu hasret sisleri
Hayalime çöreklenen özlemlere takılır

Ben dostuma serim verdim dostum benden ırakta
Kaç zamandır haber gelmez her bir hücrem merakta
Bir hayat ki düğüm düğüm boğazıma dolandı
Bir gözüme yaşam dolar diğer gözüm turâbda

Dostluk aşkı bin perdeli kör gözlerden sakınır
Bazı kral koltuğundan bazı çuldan bakınır
Cahil olan kor ateşin zerresiyle tanışsa
Ömür boyu feryat figan dertlerinden yakınır

Ben yanarken kor ateşte sızılıyor közlerim
Yokluğunun sancısını canözümde gizlerim
Camilerden ezan sesi yükselirken beş vakit
Secde eder kabe diye sana dolar gözlerim

Gözlerinin denizine ay düşürmüş yıldızlar
Ah ettikce yanağına sandal çeker damlalar
Gözlerinin sularında ben bir batık gemiyim
Benim kadar derinlere inen mi var bulalar

Sen bir kor ateş, beslenir alem aydınlığından
Pervaneler sende yanar haz alır varlığından
Böylesine karanlığa bürünmezdi kainat
Karanın da kör karası hep senin yokluğundan

Gözlerinin namlusuna mesafeler sürülmüş
Menzil menzil bir maziden boş bakışlar örülmüş
Yola çıksa dertli Mecnun bulacak değil seni
Sana doğru giden yollar Kafdağında görülmüş

 

Günay Aktürk

🎶 Kalbim Ateşinde Kaldı Yar

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Taptım Sana İlah Gibi

Taptım Sana İlah Gibi

Taptım Sana İlah Gibi

Hasretinle candan bezdim,
Sensiz sokak sokak gezdim,
Hayaline secde kıldım;
Taptım sana ilah gibi.

Eyüp olup yaram sardım,
Mecnun gibi darda kaldım,
Nere baksam orda gördüm;
Taptım sana ilah gibi.

Göz açıp ta seni görüp,
Aşk denilen sırra erip,
Dilsiz iken dile gelip;
Taptım sana ilah gibi.

Günay Aktürk

Taptım Sana İlah Gibi
Read more

Deli Derviş

Deli Derviş

Deli Derviş

Ayağımda çarık elimde asa,
Gezerim âlemi günler içinde.
Silinmiş gönlümden dert ile tasa;
Muhabbet eylerim canlar içinde.

Ne faniler gördüm ölüden farksız,
Ne ölüler gördüm diriden farksız,
Ne garipler gördüm ocaksız yurtsuz;
Birde padişahı hanlar içinde.

Yiyecek ekmeğe muhtaç bir kulun,
Kaybetmiş çaresiz sasırmış yolun,
Nicedir aç gezer ayağı yalın;
Dilinde duası kanlar içinde.

Günay’ım devranı seyre dalmışım,
Kendimi âlemden uzak bulmuşum,
Çok can’ı gurbette naçar görmüşüm;
Şaşırmış yolunu dinler içinde.

Günay Aktürk

Deli Derviş
Read more

Ömrüm Kervan Sevdan Yoldu

ömrüm-kervan-sevdan-yoldu

Ömrüm Kervan Sevdan Yoldu

ömrüm-kervan-sevdan-yoldu

Ömrüm kervan sevdan yoldu
Hasretinle del eyledim
Ne bir gece ne bir yıldı
Hayalinle dem eyledim

Gözlerimde yaşlar oldun
Damla damla ömre doldun
Bir görünüp beş kayboldun
Gözlerimi kör eyledim

Sen bir sultan bense köle
Ateşinle döndüm küle
Emret kıyam ben bu cana
Ahireti yol eyledim

Dünya malı sana yardı
Para dedin geldi ardı
Bu saltanat aklın aldı
Gözyaşımı sel eyledim

Günay Aktürk

Read more
Powered by Gelecek Internet