Emeğin Marjinal Ürünü

Emeğin Marjinal Ürünü
Emeğin Marjinal Ürünü

Ben de bir zamanlar nohut ekmiştim. Ama hasat zamanı geldiğinde tarla onu mısır koçanı olarak algıladı. Emeğin marjinal ürünü! Dikkatinizi cezbederim mısır değil, koçan olarak. Sapı elimde kaldı sanki.

Bunca emeğin karşılığı bu mu, dedim, ters düz konuşma, dedi. “Verdiğin emekle ancak bu kadar oluyor.” Sulak bir tarlaydı. İnsan tarlayı seçer ama tarla da sahibini seçmez mi? Terini toprağa dökmeyen insanı sahibi olarak benimsemez.

Ama ellerim nasırlıdır!” dedim. Tarla bilmez mi o nasırın hangi toprağın marifeti olduğunu? Uzlaşamadık. Acaba tohumumu mu beğenmedi?

Belki de benden kaliteli başaklar üretileceğine inanmadı. Gitti ve savruk bir çiftçiye verdi kendini.

Günay Aktürk

Read more

Mutlu Aşk Vardır Ve Fazlasıyla Ateşlidir

mutlu aşk yoktur

Mutlu Aşk Yoktur Mu Dediniz?

MUTLU AŞK VARDIR VE FAZLASIYLA ATEŞLİDİR

“Hiçbir ilişkinin üzerinde güneş sürekli parlamaz. Fakat iki insan bir şemsiyeyi paylaşıp fırtınaları birlikte atlatabilirler.”

Paulo Coelho

Bunun için ön şartımız var. Daha önce fırtınaya yakalanmış olmak. Saçak altında güneşi beklemiş tarla sıçanları şemsiyeyi delebilir. Ama yağmuru yiyerek sıçan gibi ıslanmışsa iş değişir. Sorun, nasıl bir sıçan olduğunda. Vebalısına denk gelirseniz yandı gülüm kenet helva. Ya da halk deyimiyle sıçtı Cafer bez getir! Yani kısacası mutlu aşk vardır ve fazlasıyla ateşlidir. Ama diğer yandan önümüzde “insan” adında büyük bir engel de vardır. Her seferinde hayal kırıklığına uğratıyor bizleri.

Eskiden şu sözü çok severdim: “İnsan her gün anımsar mı aynı gözleri?” Öyle biri her koşulda sevilir! Hele ki ıslanmış hali daha bir iç gıdıklayıcıdır. Sonra dersin ki: “Hadi gidelim de kurutalım üstünü! Sonra duş alır pijamanı giyersin.”

Sevgilimde pijamayı çok severim. Tabi bu sizi ilgilendirmez ama ilgilenen olursa denesin bunu kendi tatlı sıçanıyla. Düşünsenize! Sevginin buğusuna ten kokusu sinmiş ve dışarıda yağmur yağıyor. Acele etmeyin canım. Şömine başındaki birkaç hisli sözcüğün ihtiras çığırtkanlığı yaptığına şahit olmuştum.

mutlu aşk yoktur

Zor günlerde daha sıkı sokulmalı insan insana. Kederin de bir mesai saati olmalı. Ara sıra çekmeli fişini dünyanın. Birkaç gecelik tutkuya sıkışmış olan aşkı yeniden hatırlamalı. Biliyor musunuz ne? Deli divaneler gibi yandığınız dönemlerde tadına varamazsınız aşkın. Çünkü yanan yerin dokusu çok hassastır ve gününüzü cehenneme çevirir. Önce ateş bedeni terk etmeli. Sular durulmalı ve bir de deniz sakinken seyretmeli o maviliği! Hakiki aşkın doğabilmesi için önce ölmesi gerekir. Yani aşkın ikinci doğumudur bu. Şunu unutmayın. Ateş eti her koşulda yakabilir ama eti pişiren ateş değil közdür.

Yani aslında mutlu aşk vardır. Ama ruh öncelikle çıktığı o kasırgalı dağlardan inerek inzivaya çekilmelidir. Öfke dinmeli, her şey affedilmelidir. “Mutlu aşk yoktur” demiş Louis Aragon. Çünkü aşkın temelleri özlemin, imkânsızlığın ve gözyaşının üzerinde inşa edilmiştir. Aşırı yoğun duygular! Aşkın dokusunda bunlar var. Bunlar olmadan bu kadar yanar mıydı etimiz?

Son bir söz daha kaldı söylenecek. Aşkı çıkmaza sokan ve onu “mutlu aşk yoktur” tanımına sürükleyen sebep! Bizler aynı dozda karşılık bulamadığımız için, dünyanın en zehir zıkkım talihsizliğine dönüşüyor bu duygu. İnzivaya çekildikten sonra derviş postunu giydiğin zaman onu yanında göremeyeceksin. Çünkü o senin şemsiyenin altına hiç girmemiştir. Yalnız sen yaşamının bir noktasında güçlü bir kasırgaya yakalanmış ve bir süreliğine ona sığınmışsın. “Tüm acılarım hafifledi! Haydi gel, hazırım ben!” diye sesleniyorsun. Sesleniyorsun ama onun da kendi sığınakları olduğunu akıl edemiyorsun.

Bu makaleyi bir de onun okuduğunu düşün. Muhtemelen o da bir zamanlar sığındığı şemsiyenin sahibini hatırlayacaktır. Seni değil… İnsan insanı denk getirmekte pek beceriksiz. Mutlu aşk vardır ama az önceki nedenden ötürü aslında yoktur… Azdan az çoktan çok, var ile yok arasında püsküllü bir acı…

 

Günay Aktürk

Read more

Onun Kalbinde Delik Var

Bataklığıma Gel!

Kısa Ama Derin | Aşırı Ve Anlamlı

Kısa yazılar
Evet, birazcık boydan kısa olabilirler.
Olsun, manası uzun ama!
Derin ve iç gıdıklayıcı…
Biz buna kısaca etkileyici mavallar da diyebiliriz.

Bu sayfada yer alan kısa yazılar

1- Onun Kalbinde Delik var
2- Akıl İle Aşkın Çatışması
3- Bataklığıma Gel
4- Baykuşun Gözleri
5- Bir tutkudur yalnızlık rüzgar fısıltısında.

Onun Kalbinde Delik Var

Onun kalbinde delik var

Onun kalbinde kocaman bir delik var. Altına gümüşten bir tas koyup içtim içine dolan o soğuk, o renksiz ve kokusuz duygusuzluğu.

Belli ki hırpalanmış. Ne varsa içinde güzele ve umuda dair, boşaltılmış içi. Ama zihin tedavi edecek kendini zamanla. Kalbindeki o neşter yarığı kapanacak ve tekrardan açacak kanatlarını sevilmek için.

Yaşanan şey kendini tekrarladıkça daha da umursamaz olacak umuda karşı. Nasırlaşan kabini kesmek için daha da keskin neşterlere ihtiyaç duyulacak.

İlk yaranın muhatabı her ilişkide daha da derinden hissedilecek ve yeni deneyimlerde kıyas olarak kabul edilecek.

Bütün bunlar en başından beri böyle olmak zorunda değildi, eğer ki vakti zamanında güzelce sevilmiş olsaydı. Ama bazen en başından beri gerektiği gibi sevilmiş olmak da, kalbin zamanla vebalı bir kemirgene dönüşmesine engel değil.

İnsan neyse odur. Kişinin kendi zihnini yararak içinden yeni birisini çıkartabilmesi bazen bütün bir ömre dahi sığmayabiliyor.

Akıl İle Aşkın Çatışması

Aşk İle Aklın Çatışması

Akıl der ki: “Bana bırak bu işi, kenara çekil sen. Geçmişte çektiğin acılardan haberdarım. Bunu sana duygular yaptı. Yürek köşkünde oturuyor o namussuz. Beni o kapıdan az kovmamıştın! Ama yine de affettim seni!

Çekil, henüz yeterince güçlü değil. Bırak başlamadan bitireyim işini. Akıl tarafından idare edilmeyen bir beden daha çok acılar çeker. Çekil diyorum sana. Duyguların peşine takılıp bir yabancıyla sevişeceğine gel ve benimle seviş. Ben tek gerçeğim.

Onun tüm marifeti hayaller kurdurtup kudurttukça kudurtmak seni! Ne çabuk unuttun ihaneti ve de yüz çevirmeleri Tatlı bir surete ilk günden kanacak kadar aptal yetiştirmedim seni. Sana önümden çekil diyorum!“

Bu tartışmaları yürek köşkünden huzursuzlukla izleyen “duygu” da der ki cevaben: “Çevir önünü çevir, sakın bırakayım deme ukala aklı! Her geçen gün daha da kararan nefreti yıkmaya kararlı gönül köşkümü. İnsanlıktan çıkmış. Kimseye güveni yok.

Sevmek denilen erdemi yanlış öğretmişler ona. Yarattığım tutkuları yaşamak yerine işi gücü hesap kitap tutmak hepten istila edip köleleştirme peşinde başını okşayanları. Akıl tarafından mı idare edilmek istiyorsun? İçinde yaşadığı toplum kadar kirlenmiş aklın mayası bozuktur.

 

Günay Aktürk

Evet, ihanete uğradın. Yüz çevirenler de oldu senden. Seni acıyla büyüttüğüm doğru. Ama yaralarını yine sevgiyle saracağım. Acıda hiç bir mana göremeyen akıl zevkten başka neyin peşine düşer Akılla kardeş gibi yaşayamayacaksak eğer, batır aklın bağrına huzursuzluğun kara oklarını. Çevir önünü seni beceriksiz! Kirletmesin bahçemin güllerini çamurlu botlarıyla!”

 

Günay Aktürk

Bataklığıma Gel

Bataklığıma Gel!

Beklenilen kişi gelmesin. Onun kendi bataklığında mutlu olduğu yadsınamaz. Bir yabancı gelsin bunun yerine. Gelsin ve yarının bekleneni olsun. Herkes herkese aşık olamaz. Elektirik meselesi var. Şu sıralar bayağı zamlı. İçini titretmiyorsa aradığın o değildir. Bunu aklına çivile.

 

Sen körsün. İlk önce bedenine baktığın için körsün. Şehveti gören “göz” değildir. Şehveti cinsel arzular görür. Ve de o en puslu silüetleri bile akıl almaz şekillere sokabilecek bir yeteneğe sahiptir. Öyle bir sokar ki bir daha çıkartamazsın oradan.

İlkin gözlerine bak. İki göz arasında görünmez bir sicim vardır. İletkendir o. Elektrik geldi mi? Hâlâ yok mu? Şalter atmıştır. Depoya in bak bakalım ana şalter kalkık mı. Bedenine fazla bakma ki yanlış şalteri kaldırmış olmayasın.

Şunu diyorum, bakışlarından etkilenmediğin hiçbir yabancıyla bataklıkta cilveleşmeye kalkışma. Onunla dibe dalamazsın. Daldığını mı ima ediyorsun? Yanlışın var. Şehvetin bataklığıdır o. Bu akşam içime “Vüs’at O. Bener” kaçmış olmalı. Çok fena elektrik aldım herhal.

 

Günay Aktürk

Baykuşun Gözleri

Baykuşun Gözleri

Sevgili kadınımızın doğum günü hediyesi. Başbaşa neler konuşuyoruz neler. Ne devletler yıkıp ne anarşik yazılar yazıyoruz. Salıyorum onu Atlas okyanusunun beri tarafından havaya, Hızır aleyhisselam’ın batırdığı gemileri bile görebiliyorum.

Baykuşun gözleri benim gözlerim. Acısı benim acım. Varlığı tarafından ehlileşen kara kanatlı bir yırtıcıyım ben. Kanat çırpışında yıkadım kanlı gagamı. Şimdi her şey için iki kez düşünüyorum.

Pençelerini omuzlarıma saplıyor bazen. Kendi yükümü onda hayalliyorum. Bazen de bizzat sevgilim oluveriyor. “Özledim” diyorum, “ne zaman geleceksin?”

“Gelmem için önce gitmem gerek” diyor. “Ben sendeyim, kokun burnumun direğinde… Gözlerim yaba gibi ellerini süzüyor geceleri çalışma masandan. Saçlarımı okşayan parmakların mapushane duvarları gibi son zamanlarda. Dokunduğun anda alev alıyorum. Seni çok özledim…”

 

Günay Aktürk

Bir tutkudur yalnızlık rüzgar fısıltısında.

Bir tutkudur yalnızlık rüzgar fısıltısında. Acı çekmeden dalıp gitmenin ender yollarından biridir. Ama için bir tuhaf olur bir yaprağın sallandığını görünce. Ah evet, kalp sadece kan pompalamaya yarar ama bazen etrafının karıncalandığı da olur.

Severim insanlardan arınmış yalnızlığı. Gün olur, bir çekirge sesini en güzel insan melodisine bile değişmem. Ama insansız da yapamam. Ama yaklaşamam da. Acıtacağını bilirim çünkü. Bilirim tutkuları olduğunu. Sürekli mızmızlanıp bir şeyler ister senden.

Bazen el uzatır. Bazen de kırıverir uzattığın eli. İnsanın insana yenilmediği an yok gibidir. Bu yüzden ihtiyaç duymuştur dosta.

Bir keçiyle dost olmak isterdim. İnadı doğaldır onun. Seninle gönül bağı da yoktur. Bir gün çekip gitse belki canın da yanar ama yine de bir başka güzeldir gidişi. Bir köpeğin evcil insanı olmak isterdim mesela. Bakışlarındaki saflığı arıyor insan. Bir Golden köpeğinin Sapiens maymunu! Ah ne güzel bir dostluktur bu.

Kelimeler olmayınca yanlış da anlaşılmıyorsun. Düşünce olmayınca bir de… Sırf düşünebiliyorum diye bir köpeğin karşısında başımı yere yıkmışımdır. Ah hayır, ondan daha üstün olmamın aramızdaki eşitliği bozduğu için değil. Düşüncenin beni eninde sonunda kirleteceğinden… Bu yüzden bilgeleri tanrılardan daha çok severim. Bütün hayvanlar arasında en fazla kirlenen hayvan benim, ah ne acı… Çünkü ben bir insanım ve bilinçli hesaplarım var.

Sevgilimle konuşmam gerek. O anlar dilimden. Ah benim küçük yazarım… Merhaba de seninle aynı oranda kirlenmiş sevgiline…

 

Günay Aktürk

Read more

Virüs Günlerinde Aşk Ve Kapı Tokmağı

virüs günlerinde aşk ve kapı tokmağı
virüs günlerinde aşk ve kapı tokmağı

“Ah, ne delilikler yaptım bir bilsen! Elinin değdiği kapı tokmağını öptüm, dairene girmeden önce fırlatıp attığın izmaritini çaldım ve onu, dudakların değmiş olduğu için kutsal bir nesne saydım…”

Bilinmeyen Bir kadının Mektubu
Stefan Zweig

 

Ne diyeceğimi biliyorsunuz. Geniş zamanlarda herkes yapar bunu. Hayal için de, acı için de bol bol zaman vardır. Şimdi de öpsene o kapı tokmağını! O izmarite çıplak elinle dokunsana! Gözler de can telaşına düşmüş, tanıdık suretlerde bile hastalıktan kuşkulanıyorlar.

Aman canım boş verin bunları. Hep tanrılara kurban verecek değiliz ya, bir de aşka kurban gidelim ve öpelim kapı tokmağını. Ödülü tatlı bir öpücük olduktan sonra, boğularak ölmeyi göze alamaz mı insan?

Alamaz mı gerçekten? Yunus boşa yanmış öyleyse, yok yere dönmüş Mevlana. Bunlar sizin kutsalınızdı hani? Yalnızca sağlıklı ve barış zamanlarında mı tutunursunuz tutkuya? Dün Boğaziçi Köprüsüne çıkanlar, haftada üç litre kefir içmeye başlamışlar bugün!

Düşman başına bugün kapı tokmağı. Ama evet, yaşatmalı insan insanı. Kutsayıp durmamalı ölümü. Lakin bu mudur mesele? Bir öpücük uğruna can veren avanak belli ki pazarda pazarlığa oturmuş. Gider ayak aklı fikri işgalde! Savunma hattındaki doruklarda o zevki avlayalım da, tek dert ölüp gitmek olsun! Bir de yüce bir madalyon takarlar ardından. Bu yüzden çoğu aşk yanlış anlaşılmıştır.

Ödülsüz aşk yolculuğu da en az ödülsüz inanç kadar gerçekçidir. Peki, o tokmağa dokunacak mıyız yoksa bulanın münasip bir yerine gitsin mi diyeceğiz? Bu mesele bizimle ilgili değil. Boşuna ota boka kutsamayalım ölümü. Bu onunla ilgili. Onu yaşatmak için ne kadar ileri gidebilirsiniz? Ama Evrim yasaları da der ki: “Bırak önce o dokunsun!”

 

Günay Aktürk

Read more

Hakiki Aşk Dedikleri

Hakiki Aşk Dedikleri

Hakiki Aşk Dedikleri

Hakiki Aşk Dedikleri

İnsan emek vereceği kişiyi iyi seçmeli. Yoksa bedeli fena oluyor. Çok mu güzel? Alımlı ve de baştan çıkartıcı mı? Meziyetler pek önemsenmez. Kimse birine sırf profesyonel bir ressam diye âşık olmaz. Ama tanınmış bir ressam ise kollarında poz vermek için canı çıkabilir. Aynı şey bir doktor ya da avukat için de geçerlidir. Cüzdanları kabarıktır onların. Ya da bazen devlet dairesinde memur olması bile kâfidir. Hakiki aşk olamayacağı gibi duygu da yoktur içinde ve evrimsel temellere dayanır.

Bazıları dolgun kalçalı sever. Bazıları genç isterken bazıları da yatakta iyi olsun isterler. İçinde aşk yoktur bunların. Güçlü ihtiraslar aşkın birebir kopyasını yaratmıştır çünkü. Bu ahvalde “Doğru kişi” denilen insan, üreme ve hayatta kalma güdülerine hitap eden kişiler arasından bilinçsizce seçilir.

Hakiki aşk ancak zamanla ve emek vererek oluşur. O, çayın dem tutmasına benzer, bir anda olmaz. Bir anda olan hayvansala aittir. Ama birisine “seni tanımak istiyorum” diyebilirsiniz. Lakin bir insanı tanımak ve yıllar sonra bile yanılmadığını anlamak oldukça güçtür.

Hakiki aşk saplantıyla kolayca karıştırılabilir. Saplantı, kişiye olmayacak ve asla olmaması gereken işler yaptırabilir. Hastalıklı bir durumdur saplantı. Ama bu aşk eğer ki dem tutmuşsa, “o” artık gelmese de olur. Zira ateşe o derece yaklaşmıştır ki yeterince pişebilmiştir. En ateşli arzuları bile hâlâ iliklerinde hissetmesine rağmen, tamamlanması için onun varlığına ihtiyaç duymaz. Çünkü ilkele ait olanla moderne ait olan bir olmuş, eksikliği hissedilen şey ise yaşam enerjisine dönüşmüştür. Bu noktada sözler anlamını yitirmiş, üçüncü bir göz açılmıştır. İşte o göz onun bütün suskusunu görebilir!

 

Günay Aktürk

Read more

Ayıp Değil ya

ayıp değil ya
ayıp değil ya

Ne yazıp ne anlatabilirim ki size? İş yaşamaya gelince kırıp döktüğüm bir kadına duyduğum duyguları anlatmanın ne önemi var! Alçakça bir davranış bu. Kendini temize çekmek! İstesem cümlelere öyle bir yön verirdim ki werther’e duyulan acıdan aynı oranda ben de nasiplenirdim. Ama hakkım değil bu övgü! Kendime ondan bahsetmeyi bile yasaklamalıyım. Çünkü gecenin bir yarısı kendi sesimi işitiyorum bomboş bir gezegende ki, uzak mahallelerden duyulan şu köpek ulumalarından farkı yok bunun.

O kadının kim olduğunu, onunla nerede tanışıp nasıl ayrıldığımızı (konuşmalarıma bakılırsa ayrılmış olmalıyız) anlatacağımı sanıyorsanız, evet bunu yapak istiyorum. Çünkü bu asla sonu gelmeyecek bir sanrı. Saplantı da diyebilirsiniz. Ama hissedilen duyguların her geçen gün daha da ağırlaştığı bir yaşam karşısında hangi kelimenin ne anlama geldiğinin ne önemi var…

Evet! İnsan insanla nasıl karşılaşırsa biz de öyle karşılaşmıştık işte. Kocasını savaşta kaybetmişti. Evi de yakılıp yıkılınca bir çocuğuyla kalakalmıştı ortada. Kocaman, asırlık bir çınarın altında oturuyordu onu gördüğümde. Hani eksi otuz derecede donup kalmış insanlar vardır ya, başları önlerinde, gözleri açık ve bakışları bu civarlarda olmayan bir anıya kilitlenmiş gibidir. Kızına sımsıkı sarıldığı o kısacık anda aklıma üşüşen şeylerdi bunlar. Gerçekte ne yaşadığının ne önemi var ki? Ayıp değil ya çoktandır ölü olduğunu düşündüğüm duygularım ayaklarını oynatmaya başlamıştı. Şöminenin başında uyuyakalmış bir kedi gibi mırıl mırıl mırıldanıyordu yüreğim. Uzatmayalım. Aradan birkaç sene geçti. Onunla sevgili olduğumuz gün, ülkem yavaş yavaş karanlığa bürünüyordu. Yaklaşan karabulutları görebiliyordum lakin bu gizli kasırgayı ‘bizden’ uzaklarda hayalleme gafletinde bulunmuştum bir kez. Onu hep böyle talihsiz toplumsal olaylarla hatırlıyorum. Çünkü yaşamla bir bütün halinde sevmiştim onu. Yani onun sahip olduğu toplumsal statüsünü, zenginliğini, giydiği pahalı elbiseleri ve makamını elinden alırsanız geriye ne kalıyorsa, işte ben de tam olarak ona âşık olmuştum. Zekâsı ve kadınlığı baştan çıkartıcıydı.

Ha bakın, neredeyse unutuyordum. Onun nasıl gülümsediğinden bahsetmiş miydim laf arasında? “Bana ne” deyip de ensemde boza pişirmeyin yine gece gece. Sizin de gülüşlerine vurulduğunuz, aynı kareyi yüzlerce defa anımsadığınız ve akla karayı ters düz eden birileri mutlaka olmuştur. Biliyorsunuz! Hepsi birbirine benzer duyguların. Siz bu ihtirası hangi mevsimde yaşadınız bilmiyorum ama yaprak döküyordu bizimkisi. Başını sağ yana çevirip içten mi yoksa yapmacık mı olduğunu asla anlayamadığım bir garip gülüşü vardı onun. Kahkahaları sanki uzun bir yolculuktan dönmüş gibiydi. Son zamanlarda sık sık aklıma geliyor yüzü. Ayıp değil ya özlediğim bile oluyor. Buna uzun zaman önce son vermeliydim.

İktidarın başımıza yenice çoraplar ördüğü bir gündü. Elimden tuttu. Bunun bana bir uyarı olduğuna inanacak kadar batıl inançlarım yoktu. Önünü sonunu düşünmediğim bir yoldu bu. Bunun bende sürekli tekrarlayan bir alışkanlık olduğunu saklamayacağım. Zekâyı ve onun öngörülerini görmezden geldiğim tek şey aşktı. Bunu bir araba yolculuğuna benzetiyorum. Aşkla zekânın aynı arabada yolculuk ettiği bir kış akşamına mesela… Direksiyonda oturan aşkın burnuna bahar çiçeklerinin kokusu geliyordu. Kendini hala ağustos ayında zanneden soluk bir güneş, yeryüzünün keskin ayazını kırma çabasındaydı!

Yüreği sevince boğuldukça ibre daha da yüksek bir rakama tırmanıyor, bu da yan koltukta elleri ve kolları emniyet kemeriyle bağlanmış zekânın endişesini arttırıyordu. Bu talihsiz yolculuğun kırılma noktasını pek hatırlayamıyorum. Tam seçemediğim bazı görüntüler var. Şarampole yuvarlandıkları kesin ama ilk bakışta aşkı göremiyorum. Ama zekâ… İşte yanan bir arabanın içinde emniyet kemerinin sıkı sıkıya tutsak ettiği zekâ, hem bilinci karmaşık bir halde yarı baygın yatmakta, hem de öfkeli mırıltılarla sövüp saymakta aşka.

Beyaz giysili bir kadın kurtarıyor onu. Sürükleyip çekiyor açık bir alana. Zekânın şakağından kan sızıyor. Durumu kritik. Ama asla can vermez delirmedikçe! Beyaz giysili kadın kurtarmaya kararlı onu. Kalp masajı sırf aşka yapıldığı için, bu müdahale işe yaramaz, zira zekâda kalp yok! Hayat öpücüğünde kararlı kadın. Üstelik tek yolu da bu! Kadın, dudaklarını zekânın dudaklarına dokundurduğunda, yaptığı şeyin ölümcül bir hata olduğunu anlayamazdı elbette. Canını daha yeni kurtarmış olan zekâyı görmeliydiniz! Yeni bir bedende yamacına gizlice sokulmuş yeni bir tehlikenin varlığını görünce, saçlarından kavradığı gibi savurup attı bir yana! Kendini silkeleyip olanları hatırladığında çevresine bakındı. Alevler içinde yanıyordu araba. Umutsuzca aşkı aradı gözleri.

Bir süre bulamadı onu. Aşk, en az otuz metre ileride kan revan içindeydi. Bir koluyla bir bacağı kopmasına rağmen sanki hiçbir şey olmamış gibi bir yandan sürünüyor, bir yandan da sevinç çığlıklarıyla şarkılar söylüyordu. Anlaşılan ya şoka girmiş ya da normal karşıladığı bu kazayı, yaşamın bir parçası olarak görüp solumaya devam ediyordu hissettiği duyguları. Zekâ, küçümseyici gözlerle bakıp sövüp saydı bir iki. Yumruğunu sıkıp, “Allah senin belanı versin” deyip tükürdü bir güzel. Sonra ne mi oldu? Kendi yoluna gitmedi. Kendine ait, aşktan bağımsız bir yol yoktu onun için. Aşkla zekâ, tıpkı bir kaplumbağa gibi, kabukla et nasıl ayrılamaz bir bütünse, onlar da öyleydiler. Kalktı, bir ayağı aksayarak yürüdü vardı yanına. Aşk, zekânın gözlerinin içine bakıp bir süre memnun süzdükten sonra bir kahkaha patlattı. Ve dedi ki, “tam virajı dönüyorduk kiiii, oooww uçuyoruuz. Hahahah. Nasıl bağırdığını hatırlıyor musun zekâ? Seni zavallı korkak! Hahaha.” Zekâ alışkındı aşkın bu tür zevzekliklerine.

Aldırmadan kucakladı ve aldı kollarına. Bir ayağı ve bir kolu yoktu artık. Ama yakın zamanda yenileri çıkacaktı yerinden. Daha işlevsel, daha güçlü ve daha kullanışlı… Tıpkı bir yılanın deri değiştirmesi gibi… Donanımlı ve profesyonel bir hekimdi çünkü Zekâ. Her zaman aşkın ardını toplar, kan izlerini siler ve yeni bir çiftlik evine taşırdı onu. Aşk, sağlam kalmış tek kolunu zekanın boynuna dolayıp hayran baktı ona. Ve dedi ki: “Sevgilim, yine pırlanta gibi parlıyorsun bugün. Hahaha.” Zekâ, başını bir sağa bir sola sallayıp belli belirsiz güldü. Yorgundu aşk. Onlarca dakika konuştu da konuştu. Sonra ağır ağır yarım kaldı birkaç cümlenin sonu. Başı zekânın göğsüne düştü ve derin bir uykuya daldı. Zeka yine acıyan gözlerle baktı ona. Daha bir sıkı kavrayıp daha bir sıkı kucakladı. Yürüdüler ufuk çizgisine doğru…

Arkalarından bakan biri vardı bu sırada. Uzun uzadıya bakıyordu. Aklını yitirmiş bir delinin boşluğa bakması gibi… Görmüşler miydi onu? Bilmiyorum…

Yani ben de öğreniyorum işte sevmeyi. Ayıp değil ya … Kara sevdaya tutulan insanların yaşamlarındaki aşk daima tek kişilik oluyor. İki kişilik olduğunu söyleyen şairler de var. Ama ben bunun üç kişilik versiyonunu da gördüm. Bazı insanların yaşamlarına başını yanlışlıkla uzatanların başları pencere pervazında parçalanır! Daha fazla detay vermenin anlamı kalmadı artık. Lakin insan olabilmenin bu acımasız sınavında sınıfta kaldım ben. İlk bakışta gördüğüm tek şey, enkaza dönmeden önce cayır cayır yanan bir arabaydı! Ağır ağır uzaklaşan iki siluet vardı ötelerde. Uzun zamandır arkalarından bakıyorum onların. Aklını yitirmiş bir delinin boşluğa bakması gibi…

O kadın mı? O bensiz daha mutlu değil. Daha mutsuz da değil. Sadece var işte. Kendi başına mutlu olmayı da beceremez o. Yalnız ve bolca çığlıklı kadınların bir yanı çürümüştür çünkü. Onunla beraberken bile hissedebiliyordum bunu. Bazen güldürmek, değilse bile düşündürmek lazımdı. Yaptım. Ve kaybettim…

Benimkisi kara sevdaya mı dönüşmüştü bilmiyorum. Ama bir soru soracaksanız, çaresizliği sorun bana. Onun çevirisini bozuk bir Fransız aksanıyla bile yapabilirim. Bir közün bir et parçasına değdiğinde çıkarttığı sesmiş, kara sevdanın çaresizliği. Hepsi bu kadar…

 

Günay Aktürk
Ankara
18.10.2017

Read more

İnkar – Öfke – Depresyon

İnkar - Öfke - Depresyon

AYRILIĞIN BEŞ KATI HALİ

İnkar - Öfke - Depresyon

Ne çok durağı varmış bu ayrılık treninin. Her durakta acılı bir harami çetesi! Ama hiç de az değil yolcusu. Binen binene… Hoş bir itiraz yükseliyor vagonlardan: lütfen arkadan ittirmeyelim. Hani acı çekiyordun? Gözlerinin yarısı yas, diğer yarısında şenlik ateşleri yanıyor! Ayrılık treniymiş…

Trende tanışıp birbirlerine şarap ısmarlayanlar da var. Madem hüzünlüsün, öyleyse iç yönetmeliğe uygun davran. Ha diyorsan ki hem acı çeker hem de şarabımı yudumlarım, o zaman git ve nehre dök içini. Salya sümük dost kapısında ne işin var?

Sana en çok son durakta acıyorum. Hani o kabullenme durağı var ya… Şu sözü anımsadın mı: “Ben bir kez daha kendime yenildim. Ama kendimi yeniden kendi elime geçirdiğimde daha da zor yenilebilir bir durumdayım.” Hani sözüm ona eşek boynundaki ipi koparıp da özgürlüğüne kavuşur ya… Hah! Çok sürmez bu durum. Gün gelir, kendine yeni bir ip ile efendi bulmak için ahırdan çıkar!

Ayrılığın beş katı hali! İnkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme! Hangi duraktasın şimdi? Kabullenemiyorsan inkardasın. Henüz alışamamışsan öfkeli… Yalvarıyorsan pazarlık durağındasın demektir. Baktın işler ciddi ve çıkış yolu yok, kafanda delikler açma zamanı. En nihayetinde mutlu son. Hadi, çık artık ahırdan! Zaten bir ayağın hep dışarıdaydı!

 

Günay Aktürk

Read more

Seni Düşünüyorum – Günay Aktürk

Yağmur altında karanlık bir şehir manzarasına bakan, cam kenarında düşünceli şekilde oturan bir adam; uzakta şemsiye altında yürüyen siluet ve yıkım hissiyle barış arayışını anlatan alegorik sahne.

Seni Düşünüyorum

Seni Düşünüyorum’, Günay Aktürk’ün savaş, yıkım ve barış kavramları etrafında şekillenen şiirlerinden biridir. Bu sayfada şiirin sesli yorumunu dinleyebilir, tam metnine ulaşabilirsiniz.

I am raw html block.
Click edit button to change this html

Yağmur yağıyor seni düşünüyorum güneş çıkıyor seni…
Yıldırımda ve şimşekte,
gök gürültüsünde ve kuşağında göğün…
Kasırgalar çıktığında geceleyin,
hele ki düşmüşsem ıraklık gafletine,
kabuslar içinde görüyorum seni.
En çok da çocuk çığlıklarında
ve yok edilen şehirlerin
enkazı altında görüyorum seni.
Birimizden biri kurtarmalı ötekini artık.
Kardeşlerimi boğazlıyorlar yani başımda.
Tüm direniş bunca barikat
ve bütün öfke senin için.
Ve sen onca güzelliğinle hangi yöndesin?
Nerdesin ey barış?

Günay Aktürk

Yağmur altında karanlık bir şehir manzarasına bakan, cam kenarında düşünceli şekilde oturan bir adam; uzakta şemsiye altında yürüyen siluet ve yıkım hissiyle barış arayışını anlatan alegorik sahne.

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Gerek Kalmadı Artık

gerek kalmadı artık

Gerek Kalmadı Artık

gerek kalmadı artık

Toprak suyu yeterince emdi. Geride kaldı kuraklık. Şimdi fidanlar için boy verme zamanı.

Artık delirmek zorunda değiliz. Sen de terk etmek istediğin bu kente çadırını kurabilirsin. Bu şehre çirkef çamurunu bulaştıran o sıçan lağımına geri döndü.

Olur da bir rastlantı eseri karşılaşırsan onunla, artık gözün bir yerden ısırmaya bile tenezzül etmeyecek onu.

Günay Aktürk

Read more

Ressamın Tablosu | Günay Aktürk – Öykü

Ressamın Tablosu öyküsündeki gizemli ressam Körmüz, tabloları ve ödülleri arasında

Bir Kadına Bakmak...

Ressamın Tablosu öyküsündeki gizemli ressam Körmüz, tabloları ve ödülleri arasında

Yetenekli bir ressamdı adam. Yüzlerce tablo, sayısız ödül sahibiydi. Birazcık abartılı da olsa her yerde övgüyle bahsediliyordu. Hatta o kadar övülüyordu ki onun, Leonardo da Vinci‘nin ruhunu taşıdığına inananlar bile vardı!

Gelin görün ki gerçekte kimdi bu ressam; adı nedir, nerede yaşar, yüzü neye benzer bilen yoktu. Kimliğini saklamayı seçmişti kendince. Bu yüzden hayranları ona hayalet anlamına gelen “Körmüz” ismini taktı. Bu nedenledir ki onun kör olduğuna inananlar bile vardı.

O gece mavi takım elbiseli, ablak suratlı, ağzındaki piposuyla müzayede salonuna giren şişmanca bir adam alaycı bir dille konuşuyordu karısıyla:

– Efsane dediğin de bu kadar olur. Hele ki başıboş kalırsa aslını bile aşabilir. Bir de kör ressam diyorlar adama, aynı şey mi canım.

Mavili adamın karısı da Körmüz’ün kör olduğunu düşünenler arasındaydı. Tabii ki buna canı gönülden inandığı söylenemezdi. Kocasının bu ressamın tablolarına karşı duyduğu aşırı ilgi onu fazlasıyla rahatsız ediyor, bu yüzden bir nebze de olsa nefret ediyordu Körmüz’den. Buna karşın adam tam bir Körmüz hayranıydı. Bodrumdan başlayarak yatak odasına kadar bu ressamın tablolarıyla doluydu evi. Bu ona koca bir servete mal olmuştu.

Aynı Şey Mi Canım

Oldukça kalabalıktı salon. Çok geçmeden satışlar başlamış, Kanadalı bir ressamın tablosu gösteriliyordu. Açılışı yirmi beş bin TL’den yaptı müzayedeci. Kadın, kocasının kulağına bir şeyler fısıldadı o an. Adam öfkeyle karşıladı bu fısıltıları:

– Bak kadın, dedi, ikide bir de kör deyip canımı sıkma benim! Sanata saygın yok sanatçıya olsun bari.
– Be adam, seninle yirmi yıldır evliyiz. O adamın tablolarına gösterdiğin ilgi kadar… Yok yok… Yarısı kadar benimle ilgilensen gam yemezdim.
– Aynı şey mi canım!
– Bilmez miyim ben, Körmüz’lüğü körlüğünden geliyor…
– …

Ressamın Tablosu öyküsünde müzayedede tartışan mavili adam ve karısı

Çekişme bir süre sekiz ile on yedi numaralı alıcılar arasında gidip geldi. Sekiz numaralı alıcı daha bir hırslı çıktı. Tablo, kırk beş bin TL ile onun oldu. Böyle böyle on beş yirmi tablo daha satıldı. Mavili adam bu süre içinde Hollandalı ressam Hieronymus Bosch’un “Deliler Gemisi” adlı tablosuna tam tamına yüz otuz bin TL vererek satın aldı. Bunu da bir fırsata çevirerek karısına dönüp:

“Bak hayatım,” dedi, “bu tabloyu senin için aldım. Deliler Gemisi! Yatak odamıza asarız.”

Kadın hiç de oralı değildi. Bir an önce bitse de çıksam şu lanet yerden, diyordu.

– Be kadın, madem suratını asacaktın, ne diye geldin?
– Niye olacak, şu öve öve bitiremediğin kör deccalın tablosunu görmeye geldim. Bakalım abartılarınızın sınırı nereye kadarmış.

Bu gece Körmüz’ün başyapıtı bu müzayede salonunda görücüye çıkıyordu. Aslında bu geceki kalabalığın nedeni de buydu. Körmüz, bugüne kadar çizdiği, hepsi de bir servet değerinde olan tablolarını o başyapıtına bakarak, ondan ilham alarak çizmişti. Ama o tabloyu bugüne kadar gören olmamıştı.

Elli Numaralı Alıcı

Mavili adamın dikkatini bir ara elli numaralı alıcı çekti. Yetmiş yaşlarında, saçları ağarmış, kafasında siyah bir takke ve avurdu avurduna geçmiş bu adam, güler yüzüyle de oldukça heyecanlı görünüyordu. Gece boyu hiçbir tabloyla ilgilenmemiş, birine dahi teklif vermemişti.

“Uyanık ihtiyar,” diye mırıldandı içinden: “Belli ki o da Körmüz’ün peşinde. Yedirir miyim sana be!”

Mavili adamın müzayedede 50 numaralı gizemli alıcıyı fark ettiği an

Biraz sonra tüm tablolar satılmış, gecenin finaline gelmişti sıra. İki görevli, üstü beyaz bir çarşafla örtülü bir tablo getirdiler salona. Müzayedeci çarşafın bir ucundan tutarak alıcılara baktı. O da en az onlar kadar heyecanlıydı.

– Sıra geldi gecenin şaheserine. Bu gece buraya hepinizin de bu tablo için geldiğinizi biliyorum. Örtünün altındaki tablonun kime ait olduğunu biliyor olsanız da kısaca anlatmama izin veriniz lütfen. Bu tablo Körmüz’ün başyapıtıdır. Çizmiş olduğu diğer tüm tablolarını işte bu başyapıtından esinlenerek çizdi Körmüz. Siz de takdir edersiniz ki maddi değeri de en az manevi değeri kadar yüksektir. Evet, bayanlar baylar. Gecenin tablosunu beş yüz bin TL’den açıyorum.

Sözünü bitirir bitirmez örtüyü kaldırdı. Kapkara, kirli bir merdivene oturmuş; mavi, kareli bir gömlek giyen sarı saçlı bir kadın… Kadının kafası az biraz sağ yana eğikti. Yuvarlak suratlı, küçük, çekik gözleri vardı. İnce dudaklarının üzerinde fındık kadar bir burun… Körmüz’e göre güzel bir kadın olacaktı ki başyapıtına aşk tanrıçası olan “İştar” adını vermişti. Körmüz’ün İştar’ı…

Yazıklar Olsun Sana Körmüz

Bir anda beklenmedik bir uğultu koptu salonda. Tüm alıcılar birbirlerine bakarak şaşkınlıkla bir şeyler anlatıyorlardı. Müzayedeci kimsenin teklif vermediğini görünce açılış fiyatını yineledi. Salondaki uğultular iyice netleşmeye başladı. Kimisi kadının ne kadar soğuk, kimisi de ne kadar sahte baktığından dem vuruyordu. Ön sıralardan genç bir adam: “Hiç de güzel değil. Hatta geri zekâlı gibi bakmış,” diye bağırdı. Bir başkası: “Şeytanın kadın versiyonu be! Koskoca Körmüz neresinden ilham almış bu kadın bozuntusunun…” Bir başkası: “Kadınlığını ön plana çıkartmış, içi boş bu maymunun. Hatta düpedüz maymun!

Ressamın Tablosu öyküsünde Körmüz’ün İştar’ının müzayedede ortaya çıkışı

– Bu tabloyu tuvaletime bile asmam ben.
– Gece görsem on yıl uyku girmez gözüme.
– Kadınlara olan arzum bir anda yerle bir oldu be.
– Para yiyiciye benziyor.
– Yok, yok tam bir süs köpeği.
– Zevk düşkünü.
– Ne zevki be, düpedüz şehvet yuvası.
– Yazıklar olsun sana Körmüz!

Mavili adam da neye uğradığını şaşırmıştı. Bunu hiç beklemiyordu. Bir anda kendini salondakilere katılmış olarak buldu ki salondakilerin de ortak görüşü, kadının yapmacık, soğuk ve oynak bir kadın olduğuydu. Müzayedeci de afallamıştı. Hiç beklenmedik bir tepkiydi bu. Son bir umut açılış fiyatını tekrarladı. Beş yüz bin TL!

– Ne beş yüz bini be adam! Beş kuruş bile vermem ben bu tabloya.

Bu sözü söyleyen mavili adamdı. Salonda tabloyu seven tek kişi kuşkusuz mavili adamın karısıydı ki onun da nedeni belliydi zaten. Büyük bir keyifle baktı kocasına. Adamsa uğradığı hayal kırıklığı karşısında gözlerini kaçırıyordu artık.

Bu sırada, başlarda mavili adamın hiç de hoşuna gitmemiş olan elli numaralı ihtiyar, ağır ağır kalkarak tabloya doğru yürümeye başladı. Kalabalık buna bir anlam verememiş olsa da pek umursamadı. Uğultu henüz dinmemişti.

Körmüz’ün elli numaralı alıcısı müzayedede tabloya doğru yürürken

İhtiyar, biraz da yaşının verdiği yorgunlukla tablonun yanına kadar gitti. Bir süre tabloya baktı. Sonra da salona dönüp öfkeli kalabalığı süzdü. Kalabalık, ihtiyarın bir şeyler söyleyeceğini anlayınca sustu. İlgiden çok öylesine bakıyor gibiydiler.

– Bugüne kadar tablolarının kayıtsız şartsız hayranı olduğunuz, bugün de başyapıtını satın almak için geldiğiniz ve Körmüz adını taktığınız o ressam benim!

Bu sözler adeta şok etkisi yaratmıştı salonda. Duyduklarına inanamadılar. Birbirlerine şaşkınlıkla bakarken bile çıt çıkmıyordu salondan.

Utanç Duygusu

– Yıllardır Körmüz diye andınız beni. Sağ olun var olun. Siz bana bu ismi layık gördükten sonra asıl adımı söylemenin manası ne? Tablomu görünce demediğiniz şey kalmadı. Doğrusu şaşırmadım desem yalan söylemiş olurum. Siz o hakaretleri yağdırırken tekrar baktım tabloma. Sahte bakışları var dediniz, baktım ama göremedim ben. Soğuk dediniz, tekrar baktım ve tekrar ısıttı içimi tablodaki kadın. Para yiyici dediniz, zevk düşkünü dediniz, seks düşkünü dediniz… Sözün kısası dostlar, sizin gördüğünüz kusurların hiçbirini göremedim ben. Aşk da böyle bir şey değil midir zaten. Ben ömrüm boyunca hayran kaldım bu kadına. Belki söylediğiniz kadar kusurludur. Belki daha fazlasıdır. Sanırım aşkın ve sadakatin kör gözüne denk geldi. Zaten kadını bile kusurlu sevmekten başka ne geliyor elimizden… Her neyse dostlar. Haydi, sağlıcakla kalın.

Utanç duygusunun iğrenç kokusu yükseliyordu salondan. İhtiyar adam tablosunu kucaklayıp bağrına bastı. Tek bir kişinin bile yüzüne bakmadan kapıya doğru yürüdü. Ama salonda Körmüz’ü hayranlıkla seyreden birisi vardı. Kalktı, koşarak yetişti ve dokunuverdi omzuna ihtiyarın. İhtiyar durdu ve ağır ağır dönüp baktı mavili adamın karısına. Kadın etkilenmiş ve duygulu bakışlarıyla sarıldı Körmüz’e. Ağlamaklı sesiyle ilk ve son kez usulca seslendi:

“Körmüz, bu gece bir hayran daha kazandı!”

Günay Aktürk
28.12.2014

Diğer Hikayelerimi de Okuyabilirsiniz

Read more
Powered by Gelecek Internet