Kirli Yolların Adamı

Kirli Yolların Adamı - günay aktürk
Kirli Yolların Adamı - günay aktürk

Kirli yollardan geçti, çamura bastı ama pahalı çizmeleri vardı ayaklarında, kirlenmedi. Çamurlu yağmur yağdı havadan ama bir tek o ıslanmadı. Çünkü şemsiye tuttu paralı yamakları!

Mahkeme kayıtlarında izine rastlamadınız çünkü satın aldı adaleti. Fakat çıktı dedikodusu. Ocakta ateş vardı ve dumanı tüttü.

Zırhlı ve görkemli arabasıyla evinden aldı sevgilisini bir akşam. Diksiyonuna ve cakasına diyecek yoktu. Saygı uyandırdı önce. Ilk buluşmaya göre gelecek vaat ediyordu. Fakat dönüş yolunda okşadı yanaklarını ve yavaş yavaş indi elleri memelerine…

Yoksullar ahlaklı, zenginler kötüdür demiyorum. Yoksulun ahlaksızı daha da beter oluyor hani. Yani sonradan görme olmayacak insan. Bugün yüzüne bile tükürmediğin hem aptal hem de yoksul adamların, yirmi yıl sonra saltanat edindiği bir ülke burası.

İki farklı hayat yaşamış iki insan tanımıştım bir zamanlar. Biri bilge bir adamdı. Bir akşam hırpani vaziyetiyle oturduğu yol kenarında ufaktan demleniyordu. Sakalı üç karış. Beş liralık köpek öldüren şarabından sundu bana. Ve sohbetin konusu kuantum fiziğiydi…

Öteki eskiden zengin mi zengin bir kadın. Şimdi birazcık darlıkta vaziyeti. Çirkefin içinde koruyabilmiş erdemini. Onunla ilk karşılaştığımızda eski soyluluğunu gülüşlerinde görmüştüm.

Erdem insanın içindedir ve çoğu zaman eskiden neyse şimdi de odur. Pahalı parkalar da, yağdalı ceketler de insanın içinde olana yeni bir şekil veremez. İnsan kafasının içinde bir “ur” ile yaşar. Ya iyi huyludur o “kitle” ya çok daha ölümcül…

 

Günay Aktürk

Read more

Sonlunun İçindeki Sonsuzluk

sonlunun içindeki sonsuzluk

İçim Hakikat Dışım Kara Kitaplı Bir Organizma

sonlunun içindeki sonsuzluk

Ahh sonlunun içindeki sonsuzlukVarlığın birliği. Küçücük bir cam parçası kırılmış ve saçılmış etrafa. Saçıldıkça çoğalmış, çoğaldıkça türlü donlara girmiş. Ben! Yani ben işte! Bedenim dört duvar, tepesinde delikli bir dam. İçimde volta atmakta hapisliğinden habersiz bir aptal… İçim hakikat, dışım kara kitaplı bir organizma!

Yeni yeni anlıyorlar beni. Tarih boyunca çirkin bir çamur yavrusu diyerek küçümsemişler varlığımı. Demişler ki aslın bir balçıktır ve içine görünmez bir ruh üflenmiştir. “O yüce ruh sana sordu bir zamanlar. Ben senin rabbin değil miyim? Sen de tasdik ettin bunu.” Hatırla! İyi ama nasıl? Hangi zamanda sorulmuş bu sual? Ezelde. Kâlû Belâ derler adına: bezm-i elest. Anıların kayıt altına alınmadığı bir zamanda. Ruhların yaratıldığı bir gün olası… Şimdi kimselerin hatırlayamadığı bir cevap, inkârın suçuna delil olarak gösterilmekte! Gece karanlığında tanıksız bir cinayete mi kurban gidiyoruz yoksa?

Göz görmek ister, akıl da gördüğünü onaylamak. Gözün görmediğine akıl yalancı şahitlik yapamıyor işte. Ama bazen de öyle görüntüler olur ki onları göremesek de bütün deliller ona işarettir. Fakat bir iz olmalıdır ona dair. Buradan bir kurt sürüsü geçmişse birileri mutlaka görmüş olmalı. Ya işemiş, ya da ayak izlerini bırakmışlardır. Koyuna keçiye musallat olmadan gitmezler.

Yolumu kaybetmiş gibi mi görünüyorum? Beni atınızın arkasına bağlayıp kendi yörüngenizde yol almamı istiyorsunuz. Yolu yarılamadan yorulmuş bir kertenkeleyim kabul. Ama kimin ruhu tastamam dingin ki? Bir de benim yoluma bakın. Tarih tanıklık etti bana.

Yitik bir gerçeğim ben. Susuz bir vaha. Yolcusu katledilmiş yataklı bir tren… Hem kafesim hem de güvercin. Yemlendim asırlarca şaklaban vaazlarında. Şimdi sonu gelmez bir açlık grevindeyim. Ne olmak istediğim gibiyim ne de göründüğüm gibi.

Bir fırıncı benim tanrım. Ama su muyum yoksa bir un mu? Uzun saplı bir sopa mıyım yoksa alevli bir ocak mı? Ateş mi bana dokunmakta yoksa ben mi pişirmekteyim ateşi? Tüm bu sesler, zerresinde katır yükü ilhamıyla mı fısıldamakta kulaklarıma yoksa sonsuzluk mudur bu konuşup duran?

Kör müydü gözleri hakikatin? Sağır mıydı kulakları? Bilinci kapalıydı da benimle mi erdi aslına? Düzmece beceriksizliğiyle sürekli yok etti ve yeniden şekillendirdi. Sonunda fark etti kendini hakikat. O ben, ben de o. Ne demiş Hallacı Mansur: “Kâinat içinde bir zerre noktacık. Noktanın içinde, nokta onun içinde. Hem kâinatın içinde, hem kâinat onun içinde. O’ndan ama o değil.

O da benim gibi acı mı çekmekte şimdi? Yoksa bilincin en ilkel zerresi miyim ben? Yoksa ben, savruk bir generalin en önde can veren değersiz bir neferi miyim?

 

Günay Aktürk

Read more

Zaman Seni Değiştirdi – Konak Virüsü

Zaman seni değiştirdi

Zaman Seni Değiştirdi - Konak Virüsü

Zaman seni değiştirdi

Zaman seni değiştirdi. Biliyorum. Peki, ya kaç konak değiştirdin benden sonra? Yaşadığı bedene uyum sağlamak için mutasyon geçirmiş bir virüs gibisin. Ama gerçek şu ki dahamı uyumlu oldun yoksa çok daha mı ölümcülsün artık, bilmiyorum.

Biri karantinaya öteki sokaklara. Fazla yaşamaz dediler benim için. Ve sen bu esnada her yerdeydin; Kapı kollarında, süpermarketlerin içki reyonlarında ve bilirsin, havalandırılmamış rutubetli odaların kirli çarşaflarında…

Zaman seni değiştirdi. Ya beni? Seni hiv virüsüyle aldattığım doğru. Hastalıklı bir ruhun küresel çapta bir salgına dönüşebildiği şu yerkürede kim ne kadar temiz kalabildi ki?

Seni yok etmenin yolu her zaman bulunabilir ve ben bir dahaki mutasyona kadar sağlıklı yaşayabilirim. Sen ve ben aynı sayılırız. Hem bozulmayı bekleyen sağlıklı bir beden, hem de kendine yeni avlar arayan cansız bir mikrop!

 

Günay Aktürk

Read more

İnsanın Geleceği İnsan – Felsefi Deneme

İnsan insanın geleceği fikrini anlatan alegorik sahnede, insanların birbirinde bıraktığı yıkıcı ve onarıcı izler, yol kenarı mekânlar ve yüzsüz figürlerle betimleniyor.

İnsan İnsanının Geleceği Üzerine

İnsanın Geleceği İnsandır metni, yıkıcı ve onarıcı ilişkileri ele alan felsefi bir denemedir. Yazı, bendeniz Günay Aktürk’ün İnsan İnsanın Geleceğidir adlı kitabından alınmış bir bölümdür ve bireyin bireyle kurduğu temasın ahlaki, psikolojik ve tarihsel sonuçlarını sorgular.

İnsan insanın geleceği fikrini anlatan alegorik sahnede, insanların birbirinde bıraktığı yıkıcı ve onarıcı izler, yol kenarı mekânlar ve yüzsüz figürlerle betimleniyor.

İnsan insanın geleceğidir. Bazen de gelmişi ve geçmişi. Küfrüdür insan insanın. Bazen düşü bazen de kâbusudur. Bazen gelecek vaat eder, bazen de hiçbir şey vaat etmez.

Bazen hiçbir şeyi değildir insan insanın. Çoğu zaman da bütün bir gezegenidir. Kimi zaman algısını kirletir, kimi zamansa pirüpak eder. Bazen tek bir insan bütün bir halkın geleceğiyle oynar, sefillik ve cehalettir getirdiği. Bazen de çekip alır onu karanlıklardan. İnsan insanın nankörüdür.

Birisi bir kitap yazar ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Öteki bütün bir yüzyılı kasıp kavurur, katliam ve işkencelerde geçer adı. Ama bir başkası çıkar ve tek bir fırça darbesiyle tarihin lanetli hücresine hapseder onu. Birisi “göğüsleri yeni çıkmış” küçük kızlardan aşağılık haremler kurarken, öteki soylu bir davadan senelerce gün giyer. İnsan insanın lanetidir.

Bazen daha da kolaylaşır insanın insana ulaşması, aydınlık bir günde bile yolunu şaşırtması. Ya da alabora olmaya yatkın bir gecenin zifirinde sakin sulara ulaştırması… Birisi “merhaba” der bir yabancıya, öteki ölüm döşeğinde bile hatırlar bunu. Birisi deli dolu sevişirken, öteki tüm deneyimlerinde onun hazzını arar. İnsan insanın gıdasıdır.

Birisi hiçbir iz bırakmadan silinip gider anılardan, öteki bütün bir ömrün travması olur. Birisi yaşama tutkuyla bağlatırken, bir diğeri her şeyde bir grilik aratır. Birisi güçlü ve saygın hissettirir, öteki değersiz ve fazlalık… İnsan insanın yamasıdır…

Yani kısaca insan bir dinlenme tesisidir. Aç yolcularına yemek molasıdır. Yanaşır ve park ederler ansızın. Bazen işemeye, bazen de işletmeye gelirler! Küçük kaç kuruştur, büyük rahatlatır mı her zaman? İnsan insanın molasıdır. Bazen yol tuttuğundan, plansız verilmiştir bu karar. Yel gibi gelir, sel gibi giderler.

Belki herkes herkese aynı kuvvetle çarpmaz ama çarpınca da şaşırtır feleğini. Ne için umut beslediğini bile anlayamadan umutsuzluğun akıntısında yeniden doğar. Farkında değildir ama en korunaklı barınaklar bile zamanla soğumaya başlar. Yeniden doğuşlar sancılıdır. Kendini anadan üryan hisseder zira gerçeğin rahminde doğanların kundağı poyraza karşıdır. İnsan insanın ayazıdır…

 

Yazar: Günay Aktürk
Yayın Tarihi: 07.04.2019

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

La Mekanda Bir Fısıltı

La-Mekanda Bir Fısıltı
La-Mekanda Bir Fısıltı

Işıklar içinde yatsın, dedemin güzel bir sözü vardı. Derdi ki: “Yüce dağ başında kaldın mı sopam!” Zannederdim ki seksen küsür yaşını beklemem lazım bu sözü dilime dolamam için. Herhangi bir küsürde de pekâla söylenebilirmiş. En azından bizdeki eksiklik kendini kandırmak eylemi, o bizde yok! İşittiğimiz ses, la mekanda bir fısıltı…

Ne demiş ulu bir ilim insanı, “İnanmak istemiyorum. Bilmek istiyorum.” Emin olduğun şey artık inancının bir parçası, sür bakalım yolunu kayalıklara. Zayıf insanlar ne yapar da nasıl davranırlar dersiniz? Bir türlü aşamadıkları dağın yamacında kırk etek var zannederler. Bir de şu eteği arşınlayalım derler ya, el etek öpmekten başları döner de kendi yamaçlarında gönenip dururlar. Oysa biz başka bir dağ ararız kendimize. Ya da aramayız. Oturur ve azığımızdan zıkkımlanırız.

Daha mı zekiyiz peki? Bence daha yorgunuz ve kaldığımız yer kesinlikle yüce bir dağın başı değil. Başka bir çağa ait olduğunu düşünenler hiçbir çağda asla var olmamalılar. Anlaşılmak isteyen gider ve derisini yüzdürür. İstemeyen ise tam da olması gereken çağdadır.

Ne diyorum ben? Ne anlatıyorum? Gözüm seğiriyor yine. Başıma bir gelecek var. Ya da zaten gelmiş de aptal ayağına yatıyor ve kendimi bir kahin donunda pazarlamaya çalışıyorum kendime! Her olasılığa karşı ipleri elimde tutmam gerek. Paslı bir makas sesi işitmiş olabilirim lakin ipin bir ucu hala elimde! Aklım susmak bilmiyor ya varsın konuşsun zavallı mahlukat! La mekanda bir fısıltı aracı zihnim… 

Mantığın konuştuğu yerde duygusal zeka yenilmeye mahkumdur. İşleri karıştırmaktan başka meziyet bilmez. Ben zavallı bir insanım. Bu huyum da çok hoşuma gidiyor hani. Artık canımı yakan şeylerden bu kabullenişle uzaklaşıyorum.

Dünyanın en zeki insanı bile olsam, kırk basamaklı bir merdivenin ilk basamağında durduğumun ve kırkıncı basamağı tarif edemeyecek kadar aptal bir maymun olduğumun da ayrıca bilincindeyim. Bu yüzden dedemin o “yüce dağ başında kaldın mı sopam” sözünü kullanmayacağım. Çünkü aslında ben yokum. Bu acı gerçek değil. Rezil bir kimyasal reaksiyonun elinde oyuncağa dönmüşüm. Öldüm sanıyordum, meğer henüz yaşıyormuşum! Konağım Lamekan ve bu konakta bir yanım kusurlu, bir yanım bilginin elinde uşak.

 

Günay Aktürk

Read more

İnsanın Penislisi – Çürümenin Anatomisi: Kara Mizahi Erotik Hikâye

Yasak Aşk Günay Aktürk

Tanıtım Metni

İnsanın PenislisiKara Mizahi Bir Erotik Hikâye”, çürümüş ilişkilerin, absürd tesadüflerin ve tutkuyla harmanlanmış karanlık mizahın iç içe geçtiği bir insanlık panoraması sunuyor. Ensar’ın sürükleyici talihsizlikleri, bodrum katlardan kapıcı dairelerine uzanan gerilimli bir hikâyede, arzu, pişmanlık ve kaosla örülü bir dünyanın kapılarını açıyor.

“Ensar, ortalama bir insanın ortalama zekâ kapasitesinden biraz daha düşük seviyede çalışan beyniyle az düşünen, çok sevişen; sevişmese bile çokça kötülüğe, sübyancılığa ve gericiliğe meyilli mayasıyla insanın en alt tabakasına tekâmül ediyordu. Bu özelliğiyle dünyanın en zeki insanıydı da. Çünkü cehalet, kendini tek alternatif olarak gören ve gösteren karanlık gibiydi.

İnsanın penislisi - Günay Aktürk

Aslında o, aklı acı çekmeyen sıradan bir zavallıydı. Aldığı sorumluluklar bile kendini korumaya yönelikti çünkü. Cinsiyetini sorarsanız, her iki cinsten de çıkabilen ve aslında bunu usta bir başarıyla sıkça tekrarlayıp aymaz bir alışkanlığa dönüştürmüş insanlığın yüz karasıydı… Sadece seks yaptığı için değil, desem olmaz! Evet, sadece öyle yaptığı ve başka hiçbir şey düşünmediği için. Bundan üremeye ve fanteziye karşı olduğum sonucu çıkartılmasın. Ama öncelikli olarak beynine giden kanın tamamını aşağı mahalledeki toplu üretim fabrikasına yönlendirdiği için. Daha erdemli, daha akılcı ve daha başka dahalara akıl yormayıp aklını yozlaştırdığı için.

Aslında ona tüm benliğini salt cinsel organıyla kaybettiren şey, kapalı bilincine bulaşan bir yozlaşmanın larvalarıdır. Dünya bir yangın yeriyken Ensargillere bir dost olarak ateşten bahsederseniz, bu küçücük kelime onun daracık dünyasında yine seks ile karşılık bulacaktır. Ensar her yerde. O tek bir kanserli hücre değil, kanserin yayıldığı bir beden. Gerilere itilmiş bir toplum. Bozulmuş bir ideoloji…”

İnsanın Penislisi

Arpacı kumruları gibi başını yere yıkmış gayet düşünceli yürüyordu Ensar. Gözleri kıpırtısız, seğirtmeden bakıyordu. Hani uzaktan bir gören olsa, bedenini tabuttan sokağa salmış bir ölüye benzetebilirdi onu. Oysa bu onun düşünürken suratına çöreklenmiş en masumane yansımasıydı. Masumane sözcüğü acıma hissi uyandırmasın içinizde. İçinde kopan yaramaz bir fırtına böyle aksederdi yüzüne.

Tip olarak fazla kurtarır bir yanı olmayan bu hergelenin çenesi de düşüktü. Eğer güzel bir kadını ikna edebilmişse, bunu sürekli övünüp durduğu çenesi sayesinde başarmış demekti. Saçları yanlardan açık, gözleri çakır (güneş gördükçe sıkça değişirdi) boyu bir yetmiş yedi, huyu pis, suyuna gideni menfaatiyle boğazlayan Allah’ın belası bir adam…

İnsanın Ensar'ı Günay Aktürk

Parmak uçlarına basarak yürüyordu. Hani o ilk kez topuklu ayakkabı giyen bir travestinin acemi yürüyüşü gibi… Öyle bir yürüyüş ki az sonra uçacak sanısına kapılırdı onu gören.

Telefonunu çıkarıp ezberinden bir numara çevirdi. Bir süre bekledi. Beklerken bir yandan yürüyor, bir yandan da iki gramlık sabrını tüketiyordu. Tam okkalı bir küfür savuracaktı ki açıldı telefon. Bu kadar erken açılmasına rağmen yine de uzun gelmişti bu ona. “Efendim Ensar kardeşim.” diyordu telefondaki ses. Gür ve candandı. Ensar bu cevabı duysa da alo demeden edemedi. Alosu ana avrat sövecek tondaydı. Hal hatır sormaya gerek bile duymadan konuştu:

“Bana acilen boş bir ev gerek Muammer.”
“Sana da Aleykümselâm Ensar’ım. Nasılsın, iyisin inşallah?”
“İnşallah inşallah. Hadi acelem var yoldayım, geliyorum.”
“Dur be kardeşim nereye geliyorsun… Ne evi, ne işi? Açıkça anlat hele şu meseleyi.”
“İnce mesele işte anla, ev lazım.”
“Ev boş değil Ensar, ben varım.”
“İyi ya birkaç saatliğine boşaltıver, insanlık öldü mü?”
“Ölmediyse de can çekişiyor. Hem sen ne yapacaksın evle? Yine bir hatun mu düşürdün?”
“Onun gibi bir şey. Boşaltacak mısın evi?”
“Açık ol bacanak. Korkma, bulaşacak değiliz.”

Muammer de az seksomanyak değildi hani. Ne demiş eskiler: ”ikisinin de bıçağı aynı demirden!” Uçkur işlerinde kara gün dostu, o hesap yani. Hâlbuki şunun şurasında tanışalı birkaç ay ya olmuş ya olmamış, hemen de bacanak tutmuşlardı birbirlerini.

“Yengen yanımda şimdi, yarım saate damlarız.”
“Tamam tamam. Bugün sana yarın bana. De hadi gelin.”
“Taksi durağının yanındaki apartmandı değil mi? Yanlış olmasın.”
“Evet orası. Yalnız ev müsait değil, babam evde. Ama bodrum katta küçük bir oda var. Bir de yatak attım içine, zaman zaman kullanıyorum. Bugünlük idare edersiniz.”
“Bana fark etmez, çok bile. Sen neredesin şimdi?”
“Tam çıkmak üzereydim. Ulusta işlerim var. Şimdi aşağı iniyorum, anahtarı verir giderim. Ama yok yardım lazım dersen başka bir gün de halledebilirim, sorun değil.”
“Hadi oradan çakal.”

Hikâye illüstrasyonu

Daha başka şeyler de konuştular. Ensar, kadının yanında açık seçik konuşamıyordu. Bu yüzden Muammer’in grup seks teklifini üstü kapalı reddetmek zorunda kaldı. Aslında öyle şeylere karşı değildi ama kadının huyunu suyunu bilmediğinden, olası bir ihtimale karşı elindekinden de olmak istemiyordu.

Telefon kapanınca meraklı gözlerle baktı kadın. Merakı zevkinin geleceğiyle alakalıydı. Ensar gülerek elinden tuttu kadının: “Kaçar mı bizden hayatım! Hallettim.” Kadın telaşla kurtardı elini. “Ne yapıyorsun be, bir gören olacak.” Haklıydı kadın. Bir gören olsa kime nasıl açıklayacaktı bu rezaleti. Sevgili olsalar neyse, hadi buyur öpüp koklaş. Ama bugün durum biraz ciddiydi. El ele tutuşmadan sadece yürüseler, kocası bile görse pekâlâ mantıklı bir açıklama yapabilirdi.

Bu yüzden diken üstündeydi. Taksiye binmedikleri için ha bire hayıflanıp duruyordu. Başındaki örtüyü düzeltip adımlarını hızlandırdı. Otuz yaşında olsa gerekti kadın. Öyle gösteriyordu. Bir atmış beş boylarında esmer, ne fazla güzel ne fazla çirkin, boyuna oranla ideal bir kiloda, fiziği düzgün bir kadındı. Bir hafta kadar önce bir televizyon kanalında Ensar’ın numarasını görüp aramıştı.

Ensar M. Ankara da evli ya da dul bayanlar arıyorum.” diye yazıyordu kısaca. Bir hafta boyunca konuşup iyice tanışmışlar (!) ve henüz birbirlerinin suratlarını bile görmeden, birbirlerinden etkilendiklerine ikna olmuşlardı! Yani anlaşılacağı üzere kadın Ensar’ın, Ensar da kadının yüzünü az önce görmüştü. Doğal olarak sevgi yoktu aralarında. Sadece gidecek ve hayvanlar gibi çiftleşeceklerdi.

Psikolojik hikaye

Muammer kapıda karşıladı onları. Orta boylarda, en fazla otuz beşinde şişmanca bir adamdı. Vücudunun her karışından uykuya yatmış sapık bir ihtiras yayılıyordu. Ensar’la tokalaşıp kadının elini sıktı. Bodrum kattaki odayı tarif edip birkaç talimat verdi Ensar’a. Bunu yaparken de laf aralarında kadının dudaklarını, göğsünü ve vücut hatlarını süzmüştü.

Gelgelelim Kadının Ensar’a yaklaşımı nasılsa, Muammer’e de aynen öyle oldu. Seçici olmayı gerektirecek bir durum yoktu. Çünkü karşısındaki kendini ağırdan satacak erdemli bir adam değildi. Bununla beraber Muammer, olur da standart becerilerine ihtiyaç duyulur, ikili seks grup seksine evrilir umuduyla bir süre bekledi. Ama Muammer’in kadını gözleriyle soyup daha da ilerisini hayal etmesi Ensar’ın gözünden kaçmadı. Hayır, söz konusu bile olamazdı bu. Önce kadının fikrini almalıydı. Belki mola verdiklerinde gündeme getirebilirdi. Sonraki işti bu, şimdi değil.

Yasak Aşk Günay Aktürk

Muammer’i güç bela gönderip bodrumdaki odaya geçtiler. Yerdeki eskimeye yüz tutmuş siyah halıyla kıçı kırık somyayı saymazsak tamtakırdı oda. Havada ağır bir badana kokusu vardı. Muammer, duvarlar yeni boyandığından fantezilerini duvardan uzakta yapmalarını söylemişti Ensar’a. Kilidin yuvada dönme sesiyle kadına sarılmasının arasında üç saniye vardı. Ama sarılmadan çok saldırıyor gibiydi. Dudaklarını uzun uzadıya öyle bir emişi vardı ki gören de hortumla arabadan mazot çalıyor zannederdi. Ellerini kalçalarında gezdirip hızlıca çekti kendine. Kadın da içindeki şeytanı salıvermiş tüm marifetini sergilemeye başlamıştı. Elleriyle ensesinden yakalayıp olanca gücüyle kendine çekti. Levyeyle bile zor ayırırlardı artık.

Ama ara vermeden daha bir hırsla sarıldı Ensar’a. Kadının eteğini indirip kemerini çözdü. Anlaşılan üst tarafını şimdilik önemsemiyordu. Kadını belinden yakalayıp somyaya attığında, alt tarafında sadece külot kalmıştı kadının.

Tutkulu yakınlaşma

Bir hışımla fermuarını indirip pantolondan ve külottan kurtuldu. Kadının üzerine abanıp gül desenli külotu çektiği gibi yırttı. Kadın bir şeyler söyledi o sıra. Ensar duymadı bile. Gerdek gecesinin acemi damatları gibi saniyede sanırım seksen kilometre bir hızla giriverdi içine. Partnerinin bağıracağını anlamış olacaktı ki sıkıca kapatmıştı ağzını. Kadının gözleri fal taşı gibi açılmış, yüz hatları bir tuhaf olmuştu. Ama halinden şikâyetçi olduğu da söylenemezdi. Ensar ise ritmi düşürmemiş, hücum borusunu çalmaya başlamıştı! Şimdi Muammer burada olsaydı küçük dilini yutardı. Keşke akıl etse de gizli bir kamera koysaydı şu köşeye. Böyle geçiriyordu içinden…

Üçüncü dakikanın ortalarında: “Sakın içime boşalma!” diye uyardı kadın. Ama Ensar’ı bir konuda uyarmak, ona izin vermek anlamına geliyordu ki kadın henüz sözünü bitirmeden olan oldu ve bütün zehrini boşaltıverdi içine. Bu, kadının bir anda telaşa kapılmasına neden oldu. Az önce ihtirasla seviştiği adamı, şimdi henüz şehvetin teri bile soğumadan gücü yetse un çuvalı gibi savurup atacaktı.Ne yaptın aptal, sana içime boşalma demedim mi?” gibi klasik olduğu kadar mühim olan bir sorunu dile getirdi.

Bir dizi ciddi sorunlardan başka bir şey getirmeyecek bu beraberlikle, hem de viraneyi andıran döküntü bir odada çimentosu atılan bu çocuk hiç de gelecek vaat etmiyordu. Hem duvarları da badana kokuyordu odanın. Fantezi düşleri bile yuvalanamazdı burada. Hayır, kesinlikle doğmamalıydı bu çocuk. Yılan gibi sıyrılıp çıktı Ensar’ın altından. Ne yapacağını bilmez bir telaşla cinsel organını inceledi. Elini soksa çıkartamazdı ya bu cehennem tohumunu! Git bana hemen su bul! diye bağırdı. Rica değil emirdi bu.

Ensar bu isteğin nedenini ilkin anlayamadı. Henüz olayın ciddiyetini kavrayamamış, suyla bebeğin ne alakası olduğunu soruyordu. Bıraksalar sabaha kadar tartışabilirdi bu meseleyi. Kadın sesinin tonunu daha da artırarak, cinsel organını yıkayacağını söyledi. Bu sayede risk kalkacakmış ortadan. Yeni bir şey daha öğrenmişti Ensar. Kalktı ve kapıya doğru yürüdü. Yürürken bir yandan da kendi kendine: “Boşaldığımı nasıl anladı acaba? Korkulur bu kadından!” diye söyleniyordu.

Bodrumda gerilim dolu hikâye sahnesi

Bodrum, kullanılmayan bir sürü malzemeyle doluydu. Gözüne uzunca bir hortum ilişti o sıra. Takip ederek musluğa ulaştı. “Buraya gel, burada bir musluk var.” diye bağırdı ve akıp akmadığını kontrol etti. Akıyordu. Kafasını çevirip tekrar seslenecekti ki yanı başında bitiverdi kadın. Bu kadar hızlı gelmesine şaşırdı. Kadın olay mahallini yıkarken arkalarından gelen bir gürültüyle ikisi birden sıçradılar. Ensar sesin geldiği yöne bakınca ne görsün! Odanın kapısıydı kapanan. Hem de açılmamacasına. Ensar kapının anahtarını alıp almadığını sorunca, kadın iyi saatlerde olsunlara karışmış gibi donup kaldı. Suyun sevinciyle anahtarı akıl etmemişti. Buyurun cenaze namazına, dedi Ensar. Çocuk doğsa bundan iyiydi. Öfkeyle verip veriştirdi. Ne ahmaklığını koydu ne alıklığını…

Gidip kontrol etti, açılmıyordu. Şöyle elinin tersiyle vurup iki dişini kırsa açılır mıydı, sanmıyordu. Üstüne üstlük bunca suçluyken bir de mazlum rolüne bürünmüş salya sümük ağlıyordu. Ama bu halini görünce acıdı kadına. Musluğun yanına çökmüş, “Bir çare ya Ensar!” der gibi boyası akmış gözleriyle acınası bakıyordu.

aldatma hikayesi

Ama Ensar derseniz, o alışıktı böyle aksiliklere. Daha geçen hafta yine evli bir kadının evindeyken aksilik bu ya, kadının kocası bir düşman obasını basar gibi kendi evini basmış, ikinci kattan atlayıp paçayı zor kurtarmıştı. Ama şimdi durumu her zamankinden çok daha farklı ve tehlikeliydi. İsteseler çekip gidebilirlerdi ama bu halde nereye? Yarı çıplak haldeydiler ve bu durumda değil dışarı çıkmak, bir kat yukarı bile çıkamazlardı. Üstelik ikisinin de cüzdan, telefon ve çantaları odada kalmıştı. İki yarı akıllı ve yarı çıplak avanak küçük bir bodrumda kapana kısılmış fareler gibi kalakalmışlardı.

Kadın ayağa kalkıp Ensar’a doğru yaklaştı. Yürüyüşündeki iffet en kanlı savaşları bile durduracak kadar dokunaklıydı! “Ben evli bir kadınım Ensar. Bu halde yakalanırsak kocam beni öldürür. Ne olur bir yolunu bul.” dedi. Ensar boydan boya süzdü kadını. Dışarıya yansıtmaya gerek bile duymadığı birkaç şey geçirdi içinden.

Kadın şimdi nedense hiç olmadığı kadar çekici görünüyordu. Üstelik bir de ağlarken! Ama hiç sırası değildi bunun. Derin bir of çekerek bodrumu taradı. O anda karşı duvarda asılı eski püskü bir pantolon çekti dikkatini. Bir külçe altın bulsa bu kadar sevinmezdi. Işıldayan gözlerinde bir umut, alıp giydi pantolonu.

Ama pantolon dizlerinin altına geliyordu ve iki Ensar daha sığardı içine. Anlaşılan hem kısa kem de şişmandı sahibi. Muammer’in babasına Gödek Abbas dediklerini duymuştu. Hem bu apartmanın kapıcısı oldukları da düşünülürse ondan başkasına ait olamazdı. Parçalar birbirini tamamlayınca yapması gereken şey kendiliğinden ortaya çıktı. Kadını bodrumun kuytu bir köşesine götürüp ışıkları kapattı. Kısa bir açıklama yapıp burada beklemesini ve sesini çıkartmamasını salık verdi. Kadın hiç olmadığı kadar söz dinliyordu. Aferindi ona!

Gizli kaçamaklar

Bodrumdan çıkıp kapıcı dairesine yöneldi. Ev apartmanın arka bahçesinde tek katlı, tavanı taştan bir yapıydı. Kapıyı çalıp bir süre bekledi. Adamı daha önce hiç görmemişti. Ne cevap vereceğini tam olarak kestiremiyordu ama ne zarar gelirdi denemekten. Biraz sonra kapı açıldı ve tam da hayalindeki gibi kısa boylu ve şişmanca; başı kel, yanakları domuz katmanlı, dudakları bodrumdaki kadının vajinasına benzeyen dolgun mu dolgun bir adam çıktı. Gülmemek için kendini zor tuttu. Adam Ensar’ı şüpheyle incelerken üzerindeki pantolon çekti dikkatini. Kuşkuya düşen bakışları zararlı bir niyet arıyordu kapısını çalan bu hadsiz dürzüde! Ne malumdu akıl yoksunu olmadığı?

Ensar, kadınla yediği haltı gizleyerek bir yalan uydurdu. Muammer’in arkadaşı olduğunu söylemeyi de ihmal etmedi. Güya sabah işten gelmiş de, kendi evleri kalabalık olduğundan Muammer ile konuşup bodrumdaki odaya kıvrılıvermiş sabahtan. Falan olmuş filan olmuş kilitlenivermiş kapı. Tüm bu yalanları arka arkaya sıralarken hayal dünyasının ne ara bu kadar geliştiğine şaşırmıştı.

gizli ilişkiler

Adam bunları duyunca alabildiğine iyi niyeti ve babacan tonuyla evde yedek anahtar olduğunu söyledi. Anahtarı kapıp vakit kaybetmeden bodruma indiler. Bıraktığı gibi karanlıktı bodrum. Kadını karanlıkta seçmeye çalıştı. Karşı köşede bir karartı görünüyordu ama emin değildi. Adam ışığı açtığında önce kadını fark etmedi. Elindeki anahtar balyasından doğru anahtarı bulmaya çalıyordu. Böyle böyle kapıya kadar yürüdüler. Anahtarı bulup tam kapıya açacaktı ki o da ne! Kedilerden ürkmüş bir güvercin gibi bodrumun bir köşesine sinmiş yarı çıplak bir kadın! Üstelik elleriyle de önünü tutuyordu. Adamda bet beniz kalmadı. Suratını ekşitip ağzının içinde bir iki bir şey yuvarladı. Ensar’ın yüzüne bile bakmadan: “Ben bu kapıyı açamam.” dedi ve yürüyüp gitti.

Toplumsal taşlama

Yine iki çıplak baş başa kaldılar. Yardımcıyken yoz olmuştu Ensar’lar! Fetva eyleye müftülerle kadılar!

Cenaze namazının rekâtı yoktur. Dört tekbir yeter. Kıyamımız kıyıma doğru sürükleniyor.” Diye söylendi Ensar. Kadın ilk kez başına gelecekleri sezer gibi oldu. Gözlerini korkuyla belertip yine başladı ağlamaya.

Bu kez sinirlenmişti Ensar. “Zırlayıp durma be! Ya Muammer’in gelmesini bekleyeceğiz ya da gidip tekrar konuşacağım adamla.

Ama kadının aklına parlak bir fikir geldi. Girmeye çalıştıkları oda dört yanı kapalı bir oda değildi. Bodrumun ortasına bir duvar örüp sonradan oda haline getirilmişti. Allahtan ki tavana kadar çıkmıyordu duvar. Bir kol boyu açıklık vardı yukarıda. Bir yolunu bulup içeriye atlanabilirdi. Ensar kadının bu önerisi karşısında daha da sinirlendi.

“Aklını mı kaçırdın kadın, öldürecek misin beni? Yukarıdan aşağıya en az üç metre var.”
“Ne yapacağız o zaman sen söyle. Şimdi bir gelen olsa ne cevap veririz? Belki de polisi ararlar.”

Ensar’ın deyimiyle yine zırlamaya başlamıştı kadın. Çaresi yoktu, gidip bir kez daha deneyecekti. Olmadı boğazına yapışıp: “Ulan namussuz” diye hırlar, “kadın evli olmasa neyse, biraz anlayışlı olmaktan ne zarar gelir? Yuvası yıkılsın mı istiyorsun?” diye adamı suçlamak hiç de mantıksız değildi. Ne zeki adamdı be! Işığı söndürüp çıktı. Çıkarken de belki moral olur diye, ben gelene kadar ayrılma buradan, diye espri yaptı. Karanlığa doğru belli belirsiz söylemişti bunu. Ama ses gelmedi karartıdan. Çıtı bile çıkmıyordu.

en güzel hikayeler

Gödek Abbas kapıyı açtığında öfkeyle üzerine yürüdü Ensar’ın. Saldıracak sanmıştı bizimkisi. Birkaç adım geri gidip sakin ol amca, demekten başka bir şey gelmedi aklına.

Ne var ulan, ne var? O kahpeyi getirdin değil mi odaya? Muammer olacak şerefsiz de bütün fahişeleri sıradan geçirmiş. Mahallede ne kadar orospu varsa akşama kadar apartmanın önünden gitmiyor. Çekil git kapımdan. Ne haliniz varsa görün. Ben açmam o kapıyı.”

Aynı hışımla kapattı kapıyı. Dayak yemediğine dua etmeliydi Ensar. Polise de gidebilirdi ayrıca. Gödek Abbas ne olacak, diye söylendi kendi kendine. Gerisin geriye bodrumda aldı soluğu. Nefes bile almadan bekliyordu içerideki. Kadını ikide bir de karşısında görmekten sıkılmıştı. Muammer hergelesinin de geleceği yoktu hani. Lazım olmuştu ya…

Bodrumun içinde eli arkasında birkaç tur attıktan sonra durdu. Kadını bir başına bırakıp gidemez miydi? Aslında giderdi. Benzer bir vakada gitmişliği bile vardı. Onu orada bir başına bırakmaya yetecek kadar kirliydi zihni. Sorumluluk hissetmez, empati kurmaz, değer vermezdi. En çok da kadına vermezdi. Hele ki evli bir kadının ihanetiyse bu. Kendini günahkar ya da suç ortağı olarak görmek bir yana, Tanrının cüppesini sırtına geçirip cehennem kazanını odunla besleyebilirdi. Yeter ki bu işten zararlı çıkan kendi olmasın. Ama ya işler büyür de başkaları görürse? Şahittir, telefon kayıtlarıdır tutar da kolundan getirirlerse karakola? Ama kim neyi ispatlayacaktı ki? Başarısız bir düzüşme suçundan hapse mi atacaklar? Ya kocası öğrenir de namusunu temizlemeye karar verirse ne olacak? “Bana geldiğinde zaten namusu kirlenmişti!” diyerek kurtulabilir miydi? Yoksa şeftaliyle portakallar en son kimin elinde bulunursa manav soygununda baş şüpheli o mu olurdu?

Ne olacaksa olsun, diyordu artık. Az önce gelirken arka bahçede uzunca bir merdiven görmüştü. Gidip getirdi. Duvara dayayıp kadının çaresiz bakışları altında tırmandı. Yukarıdan odanın içine göz atıp atlayıp atlayamayacağını kestirmeye çalıştı. En fazla ayağını kırardı. Ama kırılan kemik kaynamasını da bilirdi. Yuvası yıkılmamalıydı kadının!

Erotik Hikayeler

Duvarın tepesinden aşağıya doğru asıldı ilkin. Üç metrenin yarısını inmişti şimdiden. Nefesini tutup somyanın üzerine bıraktı kendini. Dengesini kaybedip yere düştü. Sıkıntılı bir düşüş değildi ama. Kapıyı açıp kadını içeriye aldı.

Kadın tam üzerini giymeye yelteniyordu ki bırakmadı Ensar. Kapıyı içeriden kilitleyip sarıldı kadına. Belli ki henüz doymamıştı domuz. Ses çıkartmadı kadın. Usulca uzandılar somyaya. Gözleri hala ıslaktı. Odanın içinde bir hayalet gibi gezinmeye başladı iniltiler. Sevgi yoktu aralarında. Salt hayvan gibi çiftleşiyorlardı. Bir aile yıkımdan kurtarılmıştı son anda! Kadın sık sık, içime boşalma, diye fısıldıyordu…

 

Günay Aktürk
İnsanın Penislisi
15.8.2016

Bu Öyküyü de Okuyabilirsiniz

Read more

Limandaki Tekne Limana Ait Midir

Limandaki Tekne Limana Ait Midir
Limandaki Tekne Limana Ait Midir

“Tekne limanda güvendedir ama teknenin amacı bu değildir.”

Paulo Coelho

 

Açılsa iyi olurdu ama açılınca da uslu durmuyor ki: balık avına çıkıyor. Rakıya meze etmesi de ayrı bir rezillik! Gerçi şöyle bir olaydan bahsedilir. Balık, bilinmez bir mideye indiği zaman bir süre beklermiş. Eğer ardından rakı gelmezse: “Haa!” dermiş. “Anlaşılan beni ayı yedi!” Balık da az değil hani. Başına gelenleri hak edip etmediğine dair bilim camiasında çeşitli tartışmalar var.

Kendisi limanda güvende olduğu halde, limanın hiç de güvende olmadığı durumlar da vardır. Bu türden gudubet tekneler için belki de en uygunu, limanı terk etmek olacaktır. Yani kısaca, kısa yoldan çapayı kesmeli… Ama dervişane tutumlarımız başka türlü konuşur. Bizi yalnızlığa mahkûm ederek mazoşizmi salık verir.

Eğer ortada şizofrenik bir vaka yoksa şu sözün Pablo Neruda’ya ait olduğunu hatırlıyorum: “Limanı yakın, gelen yok bari giden olmasın!” Yok canım! Sahip olduğunuz şeyi önemsemeniz iyidir fakat limanı gelen olmadığı için yakarsanız, orası, çaresiz olduğunuz için yakılmış demektir. Bu yüzden o “gelmeyen” günün birinde geldiği zaman, limanı çaresizlik içinde yakmış olan nasıl hareket edecek dersiniz?

Daha limana dadanan haramilerden bahsetmedim bile. Onlar aslında bir süre konaklayıp ortadan tüydüler ama giderken kürekleri de .götürdüler yanlarında. “Limana yanaşan teknenin o limana hangi amaçla geldiği iyi gözlemlenmeli!

 

Günay Aktürk

Read more

Nasıl Buyurmuştu Zerdüşt

Nasıl Buyurmuştu Zerdüşt
Nasıl Buyurmuştu Zerdüşt

Dediğim dedik çaldığım düdük olmasın da. Yoksa o düdükten hepimizde var. Bir eksik olmuş. “Freud’un da dediği gibi” diye bir ekleme daha yapalım. Sözün hangi manada söylendiği biraz karışık. Çatallı yol.

Kulak tıkamak kolay fakat bir Freud’un felsefesini aradan nice zaman geçmiş hâlâ çürütemiyoruz. Bir Spinoz olmak kolay mı? Yarattık mı ondan bir tane? Ona erişebildik mi? Anca laf. Ha diyorsan ki onun bunun kelamını düşünmeden at sürer gibi ikide bir dehleyip duruyorsun, başımla beraber. Fakat burada da yol çatallı.

Bilgiye dair söylenecek birkaç söz daha var. Bir bilgi bir insan ömrü boyunca sıfırdan üretilip son halini alıyor değil. Bilgi, İnsanlık tarihi boyunca yavaş yavaş üretilen, gelişen, dönüşen; dönüştükçe insanı da dönüştüren bir medeni hâl! O olmasa hâlâ Afrika savanasında yırtıcıların elinden leş çalmaya devam ediyor olurduk.

Saygı duyun bilgiye. Saltanattan, güçten, güzellikten daha etkili bir silah. İnsan toplulukları onsuz koca bir hiç. Günay’ın da dediği gibi, aha ben ölüp gideceğim, kime kalacak bunca yazılıp çizilenler? Yine size kalacak. Peşini bırakmayın siz bilginin.

 

Günay Aktürk

Read more

Paylaşmak Ya Da Paylaşmamak

Paylaşmak Ya Da Paylaşmamak

Paylaşmak Ya Da Paylaşmamak

Paylaşmak Ya Da Paylaşmamak

Yalnızlığın en yalın hali, mutluluğun doruklara çıkabildiği zamanlarda ne kadar da güzelleşiyor… Ama insan gerçekten yalnızlığa elverişli bir canlı mı? Göğüs göğüse sevişerek evrimleşmiş olan insan, artık bundan mahrum olduğu için mi zihin sevişmelerinin peşine düştü?

Mesela mutluluk! Ya da acı… Güzel bir havadis… Bir dostun acı kaybı… Bütün bunlar birileriyle paylaşılmadıktan sonra yaşamın gerçek hazzına nasıl ulaşır insan? Terapi gören insanlara, gördükleri o şey neden iyi gelir? Yaşamak için bir yol haritasına ihtiyaç duydukları için mi terapi görür insanlar? Geçen gün bir dostumla konuştum. Ruh hali berbattı. Kimseyle konuşmuyormuş. Hani şu önüne geleni kapan, ardına geleni tepen cinslerden. Telefonu kapattığımda artık kahkaha atacak kıvama gelmişti bile. O anda dedim ki terapi de neymiş. Asıl terapi, iki dostun karşılıklı oturup iki lafın belini kırması, dertleşmesi değil mi? İnsana acı çektiren şeyleri düşünüyorum. Beynin içinde sıkışıp kalmış bir düşünce. Başka da bir şey değil. Dikkatin dağılması gerek.

Ben de yalnızlıktan muazzam bir zevk alan o çeteye üyeyim. Bizleri bu hale düşüren ne peki? Aynı dilden konuşamamak mı insanlarla? Aynı dilin bayağılığı mı? Kitaplar mı bizi bu hale getirdi, yoksa bu halin dayanılmazlığından mı kitaplara sığındık? Bizim gibi insanların düzenli bir ilişkisi de olmaz. Yalnızlığına yapılan huzursuz edici bir saldırıdır çalan her telefon. Aslında durum o kadar da kötü değil. Sadece bir fikri elli yönden düşünüp bir şeyleri yaratma sürecindeyken gelir o telefonlar. Halbuki beş dakika daha beklese kendiliğinden kucaklayacaksındır onu. Seni kendi haline bırakacak bir sevgiliye ihtiyacın var. Lakin kimse kimseye o ödünü vermez. Vermemeli de. Her insanın eşref saati aynı mı?

İnsan doğası diyoruz. Hangi insanın doğası bu? İlkel olanın yönettiği doğa mı yoksa modern olanın mı? Aslında ikisi bir arada yaşıyor. Çatışma da bu ikisi arasında gerçekleşen çatışma. Sanırım bizim gibi olanlar, modern bir zihnin içinde yine onu kemiren ilkel dürtülerin karmaşasından çıldıracak duruma gelmiş bir insan portresi seriyor önümüze.

İnsan evlenmemeli. Sevgili de olmamalı. Ne kimseye bağımlı kalmalı ne de kimsenin bağımlısı olmalı. Çatışmayı en aza indirmenin belki de tek koşulu komünal bir düzende yatıyordur. Sevgiyi paylaşmak tek koşul ama bizim yaptığımız ne, onu köleleştirmek. Kendi zevklerimiz doğrultusunda kullanmak. Bencillik. Bir toplum hep beraber yürürse mümkün bu. 21. Yüzyıl köleliğin yüzyılı. Yine evet. Sermayenin, inancın ve bedenin tek hakimi olmak! Zavallı bu yüzden acı içinde…

 

Günay Aktürk

Read more

Bir Maymun Var Rotasız

Bir Maymun Var Rotasız
Bir Maymun Var Rotasız

Bir maymun var daldan dala atlayan. Dalını bulamamış bir maymun. Kaçıncı atlayışta huzura erecek dersiniz? Çalılıklara dolanmış günün birinde. Bir çıkış yolu bulamıyor. Aklını huzura erdirmesi gerek. Gerçekten bu kadar feci mi durumu? Konumu önemli değil insanın. Kendini çöplükte hissetmiyorsa eğer, aldığı kokunun çürümüş bir meyveden geldiğine kim inandırabilir onu?

Düşüncelerini kanatan çetrefilli bir çalı dikeni işte. Gel de anlat onun sade bir düşünceden ibaret olduğunu. Anlamaz. Duygular doymak istiyor. Nerede bir acı varsa dolan geç etrafından. Mümkün değilse acıyı da kat yaşamın içine. Bir de böyle düşün, yeni rotalar çiz. Ama alışma acıya. Soyunma hemen kaderciliğe. Ben onu alt edebilirim, de. Yara dediğin nedir ki, elbet kabuğunu inşa edecek. Aynı yerden bir kez daha kanaması da ayrıca mümkün. Bırak kanasın. Hepsi bir deneyim.

Bir maymun var eli kolu bağlı. Debelenip durmakta bir çıkmazın içinde. Görünürlerde yırtıcı da yok üstelik. Tek tehlike, işte böyle debelenip durması. Yaşamın bu tür kurbanlarının kurtarıcıları da vardır. Çekip alırlar onu tüm acılarından. Eğer istediği kurtarıcı o değilse, bir zaman sonra tekrar düşüverir aynı cehenneme. Böyle zamanlarda en büyük acıyı bu kurtarıcılar çekmiştir. Çünkü çıkmaya çalışan maymun, kurtarıcısının her bir hücresini kanatmıştır.

Yaşam dedikleri şu saçmalık… Sahiden, nedir o muamma gibi görünen? Tek bir kurtarıcı bile kalmayana kadar bir çalıdan diğer bir çalıya dolaşmak mıdır? Aslında pek de mühim bir mesele değil çalılara dolaşmak. Mühim olan, kurtulduğunda ne yöne gideceğindir. Asıl bundan endişelenmeli. İnsan bir bataklıkta debelenip durur. Çünkü bir kez kaybetmiştir rotasını…

Günay Aktürk

Read more