Kaç Çeşit Yalnızlık Vardır? – Memeli Kadının Hikâyesi

Bosch tarzında resmedilmiş sahnede Günay Aktürk, siyah giyimli kadına sigara uzatırken aralarında geçen gerilimli ve cilveli diyalog anı betimleniyor.

Yalnızlık Kaça Ayrılır?

Kaç Çeşit Yalnızlık Vardır? Bu soruyu kitaplardan değil, bir sabah otobüs camına yansıyan kendi yüzümden öğrendim. Memeli Kadının Hikâyesi, kalabalığın ortasında ansızın belirip sonra yine kalabalığa karışan bir ihtimalin ardından, insanın içine çöken o tuhaf boşluğu anlatır. Yalnızlık kaça ayrılır diye düşünürken mesele sayıya indirgenmez; bazen tercih edilmiş bir suskunluk, bazen de adı konulmamış bir eksilmedir…

Kronik yalnızlık dediğimiz şey, belki de kimseye anlatamadığımız o iç sızı; geçici bir temasla iyileşmeyen, bir çift gözle dolmayan bir gediktir. Yalnız yaşamak psikoloji açısından bir özgürlük alanı mıdır yoksa yavaş yavaş kabuğa dönüşen bir savunma hattı mı? Bu metin, şehrin ortasında kimseye çarpmadan yürüyebilmenin bedelini sorar.

Kaç Çeşit Yalnızlık Vardır? – Memeli Kadının Hikâyesi için hazırlanan Bosch tarzı illüstrasyonda Günay Aktürk, Ankara’yı alegorik bir arka planla sorgularken betimleniyor.

Memeli Kadının Hikâyesi

Tam yirmi beş yıl oldu sana ayak basalı Ankara. Gerçekten yanına yakıştırabildin mi beni? Kutsal topraklar olmadığını ikimiz de biliyorduk. Ama o yalancı peygamberlerini çıkarmayacaktın karşıma. Çok cahildim o vakitler, haklısın. Çekici tanrıçalarının sahte ayetlerine kanmış olabilir cihatçı içgüdülerim! Ama yine de göremedik yardıma koşan meleklerini…

Belki kısa aralıklarla cennetini göstermiş olabilirsin. Belki daha sonra bunu hak etmediğimi düşündün. Yoksa deneyimlediğim her ayrılığı, ayak yoluna giden akılsız bir sarhoşun dinsizliğine yordun da kıyamete kadar yasakladın mı cennetini? Oysaki Babil’in asma bahçelerini andıran gül kokulu bir kadının yanında yeni bir Âdem yaratılabilirdi benden! Belki de bu defa bir erkek olarak kaburga kemiğinden yaratılma sırası bendeydi! Benden tam olarak ne çaldığını bir türlü anlayamadım!

Yalnızlık kaça ayrılır sorusunu görselleştiren Bosch tarzı otobüs sahnesinde Günay Aktürk, kalabalık içinde karşısındaki kadına belli etmeden bakarken betimleniyor.

Bu sabah Kızılay’da bir halk otobüsüne bindim. Muhtemelen haberin vardır. Seni gidi kenafir gözlü akbaba! Her şeyi görür, her şeyi duyarsın

Yine tıklım tıklımdı otobüs. İki durak gitmedik ki onu gördüm! Evet, oydu. Karşı koltukta oturuyordu. Ah, kalbim ‘Bu hikâye tam bana göre!’ demeyeli çok olmuş… Bir anda ne kadar merhametli ve yeşil bir şehir olduğunu hatırladım Ankara. Belki de hep öyleydin. Ayak yolundaki sarhoş cennete geri döndü!

Sanma ki tanıdık biriydi! İlk kez görüyordum. Otuzlarının başında, yüzünde geç kalmış bir bilgelik taşıyan esmer bir kadın… Şimdi tarihi kişiliklerden birkaç benzetme yapardım ama onu cismani bir varlığa dönüştürüp hayal kırıklığına uğratmak istemem seni! Biz ona kısaca ‘kalbin örtülü ödeneği’ diyelim. Kulağında telefon, hiç acele etmeden sakince gülümsüyor. Hem de dikkati bile dağılmadan, çevresinden habersiz. O kadar odaklı ki meseleye… Kesinlikle hiç doğmamış kadınıma benziyordu.

Az gittik uz gittik hesabı bizimkisi. Çok geçmeden telefonu kapattı. Sonra aniden melankolik bir ifade yayıldı yüzüne. İşte beni kendine çeken ikinci dalga buydu. Nasıl anlatayım… Dünyayı yalamış yutmuş da karnı doymuş, çay saati gelince iştahı kapanmış bir bakış. Karşısında kendini çırılçıplak hissedersin ya; en ıssız dip dalgalarının geceliği bile yoktur üstünde… Böyle hissettirmişti. Hiçbir talebi olmayan bir çift gözü nasıl delip geçersin? O yasaklı kuyulara hangi cesaretle inilir, bilmiyordum. “Ben ki kaburgalarında ufacık ve değersiz bir tanrı parçacığı…” diyesim geldi bir an.

Derken başka bir yüzünü daha gördüm. Başta fark etmemiştim; keskin dişlerine kan bulaşmış gibiydi. İçinde sakladığı bir hırçınlık vardı. Öfkeli değil ama tetikte bekliyor… Kadiri tarikatından Muhterem Efendi olsa, “Cinnilere karışmış bu kadın.” derdi. Nereden çıktı bu heyheyler, bilmiyorum. Belki başından beri oradaydı da mutlu havadisleri savuşturup sırasını bekliyordu.

Sonra göz göze geldik. Bir anda kafasını çevirip bana baktı. Benden haberdardı; olmamasına imkân yoktu. Koca bir beden, o küçücük kaburga kemiğindeki titreşimi fark etmez sanırsın, öyle mi? Bakışları soğuk değildi ama soğuk gecelerde içini ısıtacak kadar da sıcak sayılmazdı. Belki rahatsız olmuştu; belki de “İçgüdülerinde dönen dolapların farkındayım.” demek istiyordu.

Uzayıp giden bir gemiye bakar gibi baktım; sonra iki adım atıp düğmeye bastım. Kapının yanındaki koltukta oturuyordu. Ben ise kapının önündeydim artık. Herkes kendi yoluna gidebilirdi.

Kronik Yalnızlık temasını temsil eden Bosch tarzı otobüs sahnesinde genç kadın yaşlı kadına yer verirken kalabalık içinde görünmeyen içsel mesafe betimleniyor.

Tam kalkacak gibiydi ki ayakta duran, bir süredir kimsenin yer vermemesine söylenen yaşlı kadın, “İnecek misiniz?” diye sordu. Kadın, eleştirel bir bakışla ihtiyarı bir süre süzdü. “Senden hiç hoşlanmadım ama yine de yer vereceğim.” dedi ve ayağa kalktı. Yaşlı kadın, “Hoşlanmadıysan ne diye oturacağım!” diye bağırınca, kolunu çekmeye çalışan ihtiyarı nazikçe tutup, “Kusura bakma, biraz canım sıkkın.” dedi. Ardından yumuşayarak, “Farkında olmadan hoşlanmış bile olabilirim, geç otur.” diye ekledi.

Uzun zamandır altı çizilmeye değer cümlelerle konuşan birine rastlamamıştım. Ama tebessüm etmeye bile fırsat bulamadan, ihtiyaç duymanın bile anlamsızlaştığı o kısa heyecanı geride bırakıp otobüsten indim. Sonra inanılmaz bir şey oldu! Madem gıybeti seviyorsun, anlatayım efendim!

Yalnız yaşamak psikoloji temasını temsil eden sahnede Günay Aktürk sigara içerken arkasından seslenen siyah giyimli kadınla yüz yüze dönüyor.

Üç adamla birlikte yolun karşısına geçerken bir sigara yaktım. Rutin dalgınlığıma dönmek üzereydim ki arkamdan bir kadın sesi geldi:

“Pardon beyefendi, bakar mısınız?”

Etrafta benden başka beyefendiye benzeyen bir kaburga kemiği yoktu; dönüp baktım. Aman Allah’ım… O kadındı. O da mı inmişti? İnmiş de peşimden mi gelmişti?

“Çok özür dilerim, sigaranız var mıydı acaba?”

Bir an için elim ayağıma dolaştı sandın değil mi? Bir erkek daha ne ister? Ayağına kadar gelmiş… Prensesin kurbağayı öptüğü masallardan biri mi başlıyordu şimdi? Hayır. İşler öyle yürümüyor bende. Yürek ısıtmaz bakışlarındaki o soğukluğun telafisi yoktu artık.

Bosch tarzında resmedilmiş sahnede Günay Aktürk, siyah giyimli kadına sigara uzatırken aralarında geçen gerilimli ve cilveli diyalog anı betimleniyor.

Aramızda şöyle bir konuşma geçti:

“Sigaranız var mıydı acaba? Galiba eve kadar dayanamayacağım.”
“Var. Tütün içer misiniz?”
“Elbette içerim. Zaten ben de tütüne talimliyim.”

Tabakayı açıp uzattım. İçinden, en kötü şekilde sarılmış sigarayı çekip çıkardı. Onu iyi yalamamış olmalıyım ama bunu bilmesine gerek yoktu. Bir yaprak dolması gibi sıkı sarılmış, besili bir sigarayı alıp uzattım.

“Buyurun, bunu iyi dişlemişim.”

Manalı bir bakışla gülümsedi, biraz daha yaklaştı. Sigarayı alırken kısa bir an için inceledi; o incelemeyi nedense garipsedim.

“İçinde bir şey yok değil mi?”
“Ota benzer bir şey yok… ama olsa fark eder miydi?”
“Etmezdi.” dedi.

Bakışlarında cilveli bir meydan okuma vardı. Sigarasını yaktım. Nezaket de bizim bahçenin mahsulüdür, Ankara.

Bosch tarzında şehir sahnesinde Günay Aktürk’e kulağına eğilerek fısıldayan siyah giyimli kadın; kalabalık arka planda silikleşmiş.

Şu anda pek hatırlayamadığım birkaç şey söyledi. Tütünün memleketini mi sormuştu, bilmiyorum. Sesi o kadar kısıktı ki duyabilmek için eğilmek zorunda kaldım. Sanki dünya o kadar gürültülü bir yermiş gibi kulağıma iyice yaklaşıp, beni yolumdan alıkoyduğu için son derece üzgün olduğundan falan söz ettiBir anlığına dudakları yanağıma değdi. Öpmedi sayın ağabeyim, konuşurken oldu bu. Konuşurken oldu süsü veriyordu belki de. Memeleri koluma dokundu sonra. Çekmedi kendini, devam etti ne kadar üzgün olduğunu açıklamaya. O an bir sevgili sıcaklığı hissettim. Uzun zamandır tanıyordum sanki onu. Sanki bir zamanlar aynı sofraya oturmuş, aynı geceyi bölüşmüş, sıcak vakitler geçirmiştik. İşte birkaç saniyeliğine hissettiklerim… 

Ama sadece bu kadar. Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum, bir anda kesiliverdi her şey. Arzu duymadım. Konuşmak bile geçmedi içimden. Nezaket gereğiydi sanki her şey. Sonra yüzüne baktım. Tatlı bir kadındı evet, sıcak kanıydı. Hâlâ esmer olmakla beraber, olması gerektiği gibi hissettirmiyordu. 

İki şeritli yolun ortasında durmuş, karşıya geçmek için beklerken, “Biraz çakırkeyif olduğum söylenebilir.” dedi. “Sarhoşum ama körkütük değilim. Bu kafa güzel… Canım biraz sıkkın. İşten çıktım da ondan. Çok özür dilerim.”

Son cümleyi söylerken yine iyice yaklaştı; sesini duyurabilmek için değil de mesafeyi eritmek ister gibi. Müzakere memurları gibi memeleri yine iş başındaydı. “Çok teşekkür ederim beyefendi. Sabah sabah rahatsız ettiğimin farkındayım ama galiba başım biraz boz bulanık. 

Biliyordum. Beni istiyordu. Belki çekici ve güvenilir görünmüştüm gözüne. Belki yalnızca fazla erkeksi… Ama tam da böyle anlarda çalmalıydı tehlike çanları. Bir kadın için asıl risk, başın boz bulanık olduğu saatlerde başlardı. Duygusal bir boşluk muydu acaba durumu tehlikeli yapan? İstediği şey yatağım mıydı yoksa omuzlarım mı? 

Yağmurlu şehir sokağında siyah giyimli kadın omzunun üzerinden adama kederli bir bakış atarken, arka planda Ankara silikleşiyor.

Karşıya geçtiğimizde benden uzaklaşıp kendi yoluna giderken söylediği o basit iki cümleyi asla unutamam: “Kendinize iyi bakın beyefendi. Çok teşekkür ederim.” Unutamam; çünkü bakışlarında, hiçbir yere yetişememiş yalvaran bir duygunun kırıntısı vardı.

Esmer bir kadının iri memeleri dokundu bedenime, Ankara. Buna da şahit oldun mu? Yoksa kudretli bir tanrının gözleriyle bakıp yine susmayı mı seçtin? 

Toparlanıp gitme zamanı ama nereye? Sütten kesilmemiş kadınların yaşadığı bir memleket var mıdır bu ülkede? Dünya, o sıcak göğüslere masum dudaklar arıyor belki de. O kadar kirliyiz ki; dudaklarımızda çocukluktan kalma bir iştah yok artık.

Benim dudaklarımın da temiz olduğunu iddia etmiyorum. Belki farkında bile olmadan, bir zamanlar güvenle yaslanılmış bir sıcaklıkta diş izlerim kalmıştır. Kim bilir… O hikâyeyi artık başkaları yazıyor…

Günay Aktürk 

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Bu Bir Gece Yarısı Muhabbetidir Efendim

gece yarısı muhabbeti, - günay aktürk

Neden Dönüp Durur İnsanlar Yataklarında Uyumak İçin?

gece yarısı muhabbeti, - günay aktürk

Bir gece muhabbetidir bu efendim. Gece yarısına doğru bir kapı açılır içeriden. İlkin karanlık tarafı yansır suratına ışığın. Bakar ve korkarsın. Yalancı oyalamalarıyla gün boyu seni diri tutan gürültüler çekilmiştir. Sessizliğin uğultusu başka duyguları uyandırır. Uyanır gecenin içinde fareler gibi içindeki yabancı sesler!

Ormanın derinliklerindeki vahşi yaşam nasıl korkutursa yolunu kaybeden bir gezgini, sen de öyle korkarsın içindeki vahşi yaşamdan. Hiç inmemişsindir o derinlere. Ayağın takılıp düştüğünde bile uğraştığın yalnızca sargılar olmuştur. Kendi kanından korkmuş ve kendi acına yabancılaşmışsındır!

İstersin ki üst katındaki komşun biraz dolaşsın evin içinde. Makineyi çalıştırsın, kavga etsin mümkünse, gıcırdatsın karyolayı! Böyle geceler olur. İçeride yangın vardır çünkü. Ama sigara yere mi düşmüştür yoksa tutuşan perdeler midir bakmak lazım. Bir bardak suyla sönebilecek bir ateş için çığlık çığlığa yardım istersin! Neden dönüp durur insanlar yataklarında uyumak için!

Ama ben bunları yapmam. Sokakta perdeler tutuşur ve içeride dökülen bir bardak şaraptır sadece! Dolu zihnime dönüp bakarım gün boyu ne haltlar karıştırmış diye. Ne iç sesimi susturur ne zihnimden akan düşünceleri kısarım! Sadece sorarım kendime, ne düşünüyorsun? Kesilir düşüncelerimin budaklı dalları teker teker ve kalırım birkaç düşünceyle baş başa. Baş belası ortaya çıkar ve ben gülerim!

Ya ormanın derinliklerindeki o vahşi yaşam? Ya içimdeki o vahşi? Korkular ve yalnızlık? Dağınık bir zihni de en az düzenli bir zihin kadar normal karşılarım. Çakarım ateşimi karanlık bodrumlarıma doğru. Ortalık biraz dağınık ve tozludur. Küf kokusu vardır havada! Kendi karanlık bodrumlarımda büyük bir farenin gölgesi yansır karşı duvara! Ve şekli değişir gölgenin iştahlı kahkahalarımla!

Günay Aktürk

Read more

Arkadaşsız Olmak: Dijital Yalnızlık Üzerine

Dijital yalnızlık, TikTok kalabalıkları ve sosyal medya gürültüsü karşısında mesafeli duran birey

Potansiyel Yetmezliği Üzerine

Aklıma geldi yazayım dedim. Bugün ablamın bir sözüne denk geldim. Telefondaydı. “Hiç arkadaşı yok!” diyordu. En yakın dostuma söylüyor bunu! Bana dair. Kardeşlerin birbirlerine yabancı olmaları bilinmedik bir şey değil. O anda bir Holmes sahnesi geldi gözümün önüne. “Ayrıca benim çok arkadaşım vardır. Arkadaşı olmayan sensin, arkadaşsız Sherlock!” diyordu 🙂

Arkadaşsız olmak, potansiyel uyumsuzluğu ve dijital çağda yalnızlık üzerine felsefi bir anlatım

Kendimi şöyle bir tartım. Aslında geçmişten beri çok arkadaşım olmuştu. Bugün bile öyle. Ama kaçıyla sinemaya gitmek istedim? Kaç randevuya gönül soğukluğu çökmüş ve kaçını iptal etmiştim? Neden oldu ki bu? Okunacak kitaplar, yazılacak yazılar ve düşünecek fikirler mi birikmişti? Yoksa çocukluğumdan beri kendime geç kaldığımı ya da yetişemeyeceğimi mi düşünmüştüm? Bu yüzden mi kendimi asla yalnız bırakmadım?

Tartım biçtim. Aslında ortada bir potansiyel vardı ve dışarıda bu potansiyeli karşılayacak çok az arkadaş vardı. Seçtiğim yol felsefenin, bilimin ve sanatın yoluydu. Bu seçmeli bir dersti ve bizim sınıf oldukça sessizdi! Çok açık ki ne onlar tüm bunlarla ilgilenmiş ne de ben onların aptalca kahkahalarıyla alakadar olmuştum. Bu seni yalnızlığa iter miydi? Belli kalabalıklar içindeki yalnızlığa…

Kim Kimden Ne Kadar Eksildi?

Felsefe Parçaları ya da Bir Parça Felsefe” adlı kitabında Soren Kierkegaard şöyle söylüyor: “Mutsuzluk, sevenlerin birbirine kavuşamamasında değil, birbirini anlayamamasında yatar.” Bu da ona denk. İnsanlar anlamak istemedikleri şeylerle ilgilenmezler. İlgilenmedikleri şeyleri anlamayı hiç istemezler.

Aslında çok yakın dostluklar için aynı frekansta olup değer vermek de bir yere kadar. Başta eksikliği hissedilmeli. Güzel bir havadis varsa paylaşılmalı. Bir hafta konuşmayınca “Yine kaç gündür hangi cehennemde, dur hele şunu bir arayayım!” diyebilmelisin.

Ama bunun için şahsen belli bir dozda duygusal derinliğe ihtiyaç duyarım. Bir haftadan sonra telefonun ucunda kollarını açarak koşan o cismin sıcaklığını betimleyebilmeliyim. Aradaki perdenin kalın ya da inceliğiyle alakalı. Kim kimden ne kadar parça koparmış! Kim razı, kimin eyvahları var…

TikTok’suz Olmak Ayıp Sayıldığında...

Bana TikTok adresimi soruyorlar. Sorarken elleri telefonda. Arayıp bulacak ve anında ekleyecekler. Hesabım yok deyince şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla kalkıyor kafalar. “Niye ki?” Samanyolu Galaksisinin bir ucundan bir ucuna gitmek yüz bin yıl sürüyor, dediğimde bu kadar ilgilerini çekmemişti.

Bu platform kuşkusuz muazzam bir kitleye sahip. Üretimini yaymak için yüksek potansiyelli bir yer. Orada yer almamak biraz ahmaklık olarak görülebilir. Bu benim de dikkatimi çekti. Yazdığım şeylerin dozajı ortada. Peki, şu dizelerimi orada kime nasıl yedirebilirim: “Kan uykularıma davettir asılsız ölüm korkuları! Her gece bir zindanda kurulur yağlı urganım!

Dijital yalnızlık, TikTok kalabalıkları ve sosyal medya gürültüsü karşısında mesafeli duran birey

Yediremezsin. Öyleyse kaliteyi düşürmeden oraya özel nasıl bir üretim yapabilirsin? Ben de bir formül buldum. Nasıl mı? Az Erotik Çok Müstehcen Şiirler planını devreye sokarak. “Ver Mehteri” şiiri bunlara bir örnek. Anladıkları dilden:

Gel gelelim şu bizim
Çükümüz de çük vallah
Şükür olsun derdimiz
Çükten başka yok vallah

İsteyene ver bunu
Melül melül bakıtma
Köy çeşmesi değil bu
Dakka başı akıtma

Ver mehteri mehterci
Yolumuz uzun bizim
Böyle bozuk nefisle
Sonumuz hazin bizim

Şaka bir yana bu şiiri yazmamdaki amaç Tiktok değildi. Bir tane bile olsa müstehcen şiirim olsun diye.

Lafın özü şu ki Tiktok’ta yokum zira orada ilgimi çeken bir şey yok. Birkaç günde viral olup milyonlara ulaşan videolara bir bakın. İzledikçe algılarım acı çekiyor. Peki, nereden doğuyor dersiniz bu acı? Sürekli düşünen ve üreten bir zihnin, zihin tembelliğine karşı verdiği mücadeleden. Üstelik okurken uykusu gelen büyük bir kitleden söz ediyoruz. Böyle bir toplumda kahve içebileceğin kaç kişi vardır? Kaç arkadaş ve sevgili adayı…

 

Günay Aktürk

Not: Artık TikTok’um var. Ama dans etmek, trend kovalamak ya da algoritmaya yaranmak için değil. Seslendirme ve fon müziklerinin bir arada durabilmesi için var.

Read more

Penceresi Naylon Kaplı Kış Ahalisi

beynimizin sevişme pozisyonları

Beynimizin Sevişme Pozisyonları!

beynimizin sevişme pozisyonları

Günler bazen sıkıcı bir kitap hissi verebiliyor. İnsan hayatı kaldırıp atamayacak kadar da değerli. Arasına ayraç koymayı deniyoruz. Dışarıda güzel bir akşam yemeği, iki kadeh bira ya da ölü uykusu. Seyahat iyi gelirdi ama cep delik cepken delik diye uyarmıştı kahin!

Para yok. Zaman yok. Dolapta yumurta yokken omlet yapamazsın ki. Borç yazdırmak eski gelenek. İnsan hayatına vurursan, yeni insan arayışına denk düşer bu.

Ama ‘eksiklik kendi özümde‘ demiş başka bir kahin. İçerideki titremenin sebebi dışarıdaki ayazdır sanıyoruz. Hey gidi hey penceresi naylon kaplı kış ahalisi! Yak sobanı otursana. Suların kesik. Tuvaletin tıkanmış. Üstelik mutfak da çöp yığınağı! İç dünyanın bunca keşmekeş olması, birilerinin sokağa tükürmesinden midir?

Yaşam şeridinin gidiş dönüş yolları sıkışık olabilir. Bunalımın kırmızı ışıklarında beklemek de sıkabilir insanı. Ama… İşte o ‘ama’ yı bulabilmek bütün uğraşımız. En kaliteli kitaplarda bile insanı sıkan uzun pasajlar vardır. İnsan hayatı neden daha fazlasını vaad etsin ki! Ama ille de inat edecek, iftarı bekleyen bir Arap zihni kadar bile mutlu olmadığımızdan dem vuracaksınız.

Mutlu olacağımızın garantisini kim vermiş? İnsan psikolojisi bir ev değil ki yangına ve depreme karşı sigorta yaptıralım. Twain’in dediği gibi “her beynin amacı zekaya doğru gitmek” olabilir ama mutluluk da insan hayatının nihai amacı değil ki. O amacı biz koyduk kendimize. Doğanın dengesinde böyle kutsal bir amaç yok. Doğayla çatışa çatışa geldik bugüne.

Beynimize zevk gitmediği zamanlarda mutsuz olabiliriz. O da insan psikolojisinin bir parçası. Duygulara karşı üvey evlat muamelesi yapmanın anlamı yok. Bir tabak da onun önüne koy. Geldiği gibi karşıla her şeyi.

Üç kağıtçı beyin! Değirmen misali öğütecek un arıyor kendine. Yani düşünce. Yani bir sorun. Bilgi. Uğraş. Uzun molalar ona göre değil. Körelirse kör testereyle keser seni. Keskin zekanın daha çok acı çekmesi bu yüzden olabilir.

Ben borularımı boşalttım. Şimdi mola verirsem bundan hoşlanabilir. Yazı yazmak beynimin sevişme pozisyonlarından biri. Mutlu olmak istiyorsanız siz de kendinize göre uygun bir pozisyon bulun derim.

Günay Aktürk

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
umudun çocuğu - günay aktürk
Read more

Benim Öyle Hiç Uzun Yürüyüşlerim Olmadı

uzun yürüyüşlerim - günay aktürk

"Haydi Gel!"

uzun yürüyüşlerim - günay aktürk

Benim öyle hiç uzun yürüyüşlerim olmadı.
Bütün keskin virajları hep yolun sonudur sandım.
Yürüyen kendi yolunda böyle yol aldı:
Yol da tıpkı böyle göründü yolcuya.
“Yürüyeceksen bizim gibi yürü!” dediler,
Sadece kavşağa kadar eşlik ettiler.

Ama tüm yolculuklar böyle olmadı.
Bir sabah “Hadi gel!” diye bağırdı neşeli bir ses:
Tutup kavşaktan karşıya geçirdi beni.
Yine de uzun yolculuklarım olmadı benim.
Çünkü ona da başka türlü görünmüştü yol.
Nereye gittiğini tam olarak bilmeyen,
Bunu da pek umursamayan bir sesti bu.

Şimdi adres soranlara virajı gösteriyorum:
Hele git oraya kadar da, orada tekrar sor!

Yol ki bir insan sureti gibi göründü gözümüze.
Korktuk yalnızlığın hışımlı uğultusundan.
Yolda kendimizle konuşmaktan korktuk.
Korktuk delilikten, divanelikten,
Yolda bir başına yol sürmekten…
Kendi virajlarımızı dönemez olduk,
Hep bir başkasının yolunda yürümekten…

Günay Aktürk

Read more

Charles Bukowski Kadınlar

Charles Bukowski Kadınlar eserinin temalarını yansıtan, yazısız alegorik Bosch tarzı çok figürlü sahne

Charles Bukowski Kadınlar – Seçme Alıntılar ve Metnin Teması

Charles Bukowski, Kadınlar adlı eserinde aşkı, arzuyu, yalnızlığı ve modern ilişkilerin çürümesini sert ve filtresiz bir dille ele alır. Bu metin, romantik ideallerden çok, insanın iç dünyasındaki çatlaklara ve kadın–erkek ilişkilerinin güç, korku ve bağımlılık ekseninde nasıl şekillendiğine odaklanır.

Bukowski’nin kadınlara bakışı ne yücelticidir ne de uzlaşmacı; aksine çelişkili, rahatsız edici ve çoğu zaman acımasızdır. Kadınlar metninde yer alan bu seçme alıntılar, yazarın aşk, cinsellik, yalnızlık ve bireysel özgürlük üzerine düşüncelerini açıkça ortaya koyar. Bu sayfada yer alan bölümler, eserin tamamını değil; ruhunu, tonunu ve felsefesini yansıtan pasajları bir araya getirir.

Charles Bukowski Kadınlar eserinin temalarını yansıtan, yazısız alegorik Bosch tarzı çok figürlü sahne

Kadınlar – Sözleri (Seçme Alıntılar)


Bir kadın olarak doğmuş olsaydım kesinlikle orospu olurdum. Erkek olarak doğduğum için, sürekli kadınları arzuladım. Buna rağmen kadınlar beni hep korkuttu. Çünkü onlar hep ruhunuzu ele geçirmek ister. Öyle olsa benden geriye ne kalırdı korumak isteyeceğim.


Bazı kadınlar erkekler kadar aşağılık değildi. Bazıları ise para için ruhunu bile satabilirdi. Ruhunu satan bir kadın, bir fahişe kadar saygın olamazdı. Onlardan hep kaçtım.


Kadınlar sizi sevebilir. Fakat bir süre sonra bir şey olur onlara, sizi ölürken izlemek isterler, arabayla sizi ezip suratınıza tükürmek isterler.


Kadınlar korkutuyorlardı beni, çünkü er ya da geç ruhuma sahip olmak istiyorlardı. Oysa ben ruhumdan arta kalanı kendime saklıyordum. Esasen fahişeleri arzuluyordum, çünkü özel isteklerde bulunmuyorlardı. Gittiklerinde de hiçbir şey yitirilmiş olmuyordu.


İnsan ilişkileri doğru düzgün yürümüyordu nasılsa. İlk iki hafta herşey canlı gider, sonra taraflar ilgilerini kaybederlerdi. Maskeler düşer, gerçek yüzler görünmeye başlar: çatlaklar, bönler, kaçıklar, kinciler, sadistler, katiller. Modern toplum kendi türünü yaratmıştı ve insanlar birbirleriyle besleniyorlardı. Ölümle düello gibiydi.


Dışarıdan gamsız bir pezevenk gibi gözüküp iç dünyamda duygusal biri olmak beni mahvetti. Ama yalnız olmak yanlış bir kalpte olmaktan iyidir.


Herkes kendinin özel, ayrıcalıklı, müstesna olduğunu düşünüyordu. Balkonundaki saksıları sulayan kocakarı bile.


Bir erkek sadece iyi bir kadın bulamadığında çok fazla kadına ihtiyaç duyuyordu.


Charles Bukowski’nin kadınlar temasını alegorik sahnelerle anlatan, yaşlı bir adam, kadın figürleri, tutku, yalnızlık ve insan ilişkilerinin çürümesini betimleyen yazısız resim

Dışarıdan gamsız bir pezevenk gibi gözüküp iç dünyamda duygusal biri olmak beni mahvetti. Ama yalnız olmak yanlış bir kalpte olmaktan iyidir.

Herkes kendinin özel, ayrıcalıklı, müstesna olduğunu düşünüyordu. Balkonundaki saksıları sulayan kocakarı bile.

Bir erkek sadece iyi bir kadın bulamadığında çok fazla kadına ihtiyaç duyuyordu.

Erkekler futbol seyreder, bira içip bowling oynarken onlar, yani kadınlar, bizim hakkımızda düşünüyor, bizi inceliyor, karar vermeye çalışıyorlardı – bizi bıraksalar mı, atsalar mı, değiştirseler mi, öldürseler mi, yoksa sadece terk mi etseler?


Aşık olmadığıma sevindim. Aşık insanlar asabi, tehlikeli olurlar, perspektif duygularını kaybederler. Sinirli, can sıkıcı psikopatlara dönüşürler…


Zordur benimle yürümek!
Bunu benimle yola çıkanlar bilir,
hepsi yarı yolda gittiler!
Suç kimde? Ben zoru seviyorum, onlar sevmiyor.
Yapacak bir şey yok! Suçum var mı?
Tabii ki var; zor yola, kolay kişilerle çıkmak
en büyük hatam!


Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Eylül Akşamı – Bülent Ortaçgil (Şiir)

Eylül akşamı şiiri

SESLENDİRME: GÜNAY AKTÜRK

EYLÜL AKŞAMI - SÖZLERİ

Hiçbir neden yokken,
Ya da biz bilmezken tepemiz atmış
Ve konuşmuşuzdur…
Onca neden varken
Ve tam sırası gelmişken
Hiçbir şey yapmamış
Ve susmuşuzdur…
Aynı anda aynı sessiz geceye doğru
İçim sıkılıyor demişizdir
Aynı sabaha uyanırken
Kim bilir
Aynı düşü görmüşüzdür
Olamaz mı?
Olabilir.
Onca yıl sen burada
Onca yıl ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
Şu eylül akşamı dışında

Belki benim kağıt param,
Bir şekilde, döne dolaşa
Senin cebine girmiştir
Belki aynı posta kutusuna,
Değişik zamanlarda da olsa,
Birkaç mektup atmışızdır
Ayın karpuz dilimi gibi
Batışını izlemişizdir deniz kıyısında
Aynı köşeye oturmuşuzdur köhnede
Belki de birkaç gün arayla
Olamaz mı?
Olabilir.
Onca yıl sen burada
Onca yıl ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
şu eylül akşamı dışında.

Bülent Ortaçgil

Read more

Kadın Kucağı Özlemi

Kadın kucağı özlemini ve yalnızlık duygusunu anlatan alegorik bir sahne

Bir Kadının Kucağını Özlemek

Kadın kucağı özlemi, kalabalıklar içinde insanın kendi sesini kaybetmesiyle başlar her zaman…

Bir Kadının Kucağı - Günay Aktürk

Bir anı bile kalmamıştır geceler boyu sevişmelerden. Binlerce yıl uzaktadır, binlerce kez dokunduğun ten; Yazabileceğin şiirler çoktan yazılıp bitmiştir; Ölümdür yaşanan tek başına, aşk, iki kişiliktir.

Ataol Behramoğlu

İki kişilik olan lazımdı bize. Oysa hep yatağın da yemeğin de tek kişilik olanı rast geldi. Esirlikten nefret ederim. Ama hayattaki tek güzel tutsaklığın iki gönlün bir sevdaya esir düşmesi olduğunu romanımdaki kahramanıma söyletmemiş miydim? Söylemek başka, başarmak başka. Ummak başka, umulmamak bambaşka.

Yaşamın uğultusunu bir kenara koymadan mümkün değil biriyle mutlu olmak. Gün boyu insan denilen şu azman sürüsüyle cebelleşirken, aklının dipsiz kuyularında akşamı iple çekebilmek asıl başarı! Bir kadının şefkat dolu kucağını özlemek! Her günün özel olabilmesi için deli divane olmak…

Kadın kucağı özlemini ve yalnızlık duygusunu anlatan alegorik bir sahne

Bu ateş, bu kalp çarpıntısı, bu har ve bu travma… Bir fincan acı kahveye susamış yalnız ve yoksul dudaklar… Ama geriye bakıyorsun, silme hayal kırıklığı. Durak sapa, yolcu ruh hastası, güzergah yanlış istikamette…

İnsanlar artık çarpılmıyorlar. Ama bir yıla sığdırılan sevgili sayısına bakın bir de. Be hey ilk görüşte aradığı aşkı bulduğunu zanneden hayvani avanaklar! Buldum dediğiniz şey gerçekte nedir? Bedenin ateşi kendini söndürecek soğuk sulara kolaylıkla ulaşabilir. Onca yıldan sonra kurulabilecek köprüyü bir haftada ne tez kurarsınız?

Sıcak bir kadın kucağı demiştim! Her baş her kucakta eğleşmez gülüm! İşte yalnızlık da bu yüzdendir cancağızım! Aynı frekansta titreşmeyen iki ruh deli gibi sevmişse de ortada ne deli vardır ne divane!

Ben mi? Yanmak ve yakılmak mı? Elbette yanmışlığımız da yakmışlığımız da çoktur. Fakat işin dozu ne ile ölçülür? Günün sonunda ne kaldı elimizde? Elimiz, soğuk kış gecelerinde trajik bir ısınma aracı!

Günay Aktürk

Bu yazılara da Bakabilirsiniz

Read more

Sen Asla Yalnız Yürümeyeceksin

sen asla yalnız yürümeyeceksin

Sen Asla Yalnız Yürümeyeceksin

sen asla yalnız yürümeyeceksin

Belki de tuhaf bir davranış sergilemiş olabilirim az önce. Yatağımın yanında süpürgeden sökülmüş bir sap duruyor. Gecenin çökmesiyle beraber kudurup hunharca yaşayan gürültülü üst komşum için. Fakat başka bir şey oldu bugün.

Yalnız yaşamış bir kadının haberini okudum. Bir zamanlar İngiltere’de televizyon başında kalp krizi geçirerek ölen ve 42 sene boyunca kimsenin haberi olmayan bir kadın. “Böyle bir son mu olacak?” dedim. Ödenmeyen faturaların tahsilatı için çilingir yardımıyla içeri girecek olan devlet baba sayesinde mi?

Hayatımın geri kalanını huzurla yaşayacağımı biliyorum. Üstelik bu dolu dolu geçen tek kişilik tiyatroyu ben seçtim. Asla pişman olmayacağım. Ayrıca yazdığım şeylerle en geç bir hafta içinde ortaya çıkmazsam kuşkuya düşecek insanları unutamam. Sağ olsunlar.

Ya diyorum bir gün ses tonumu beğenmezsem? Çamaşırları asarken “Rica etsem mandalı uzatabilir misin?” diye kendime seslendiğim sırada: “Her defasında aynı salak soruyu sormaktan vazgeç!” şeklinde yanıtlayan içimdeki ses bir gün ürkütmeye başlarsa beni!

Sen asla yalnız yürümeyeceksin!” böyle söylemişti. Biliyorum. Biz bunu “yalnız kalmazsın” diye de düzeltebiliriz. Çok istememe rağmen artık müstakil bir evde yaşamak isteyeceğimden emin değilim. Belki de bu yüzden, bir süredir üst kattaki komşudan gürültü patırtı çıkmayınca endişeyle sopayı alıp bir kaç kez vurdum tavana!

 

Günay Aktürk

Read more

İnsan Kalbi Kalabalıktır

İnsan Kalbi Kalabalıktır

İnsan Kalbi Kalabalıktır

İnsan Kalbi Kalabalıktır

“Bana kalbimdesin deme. Bilirsin kalabalık yerleri sevmem.”

Edip Cansever

 

– Doğruya doğru arkadaş. İnsan kalbi kalabalıktır. Öyle görünmez. Öyle görünmemek için de elinden geleni yapar. O daha çok erdemli sözcükler savurmaktan yanadır. Gerçek hayatta karşılığı olmasa da…

– Kimisi de “Kalbim Bomboş.” der. Açıp bakarsın ki metrobüs gibidir. Bir köşeye geçip etrafı süzer haldedir. Yalnızdır. Kalbi boştur evet. Huzurlu olsa bir işe yarar da, huzursuz kalbe de güvenilmez ki.

– Kendi kalbini ara sıra kahve içmeye davet etmeyen insandan uzak duracaksın arkadaş. O, mutluluğu dışarıda arar. Kendi kendine yetemeyen insan gider bir başkasının enerjisini tüketir.

– “Bakmayın etrafımda çok insan dolandığına, Sırılsıklam yalnızım aslında.” diyor Edip Cansever. Yalnızlık hali her insanda var. Belki de gerekli. Fakat süreklilik arz ettiği zaman marazlı bir hastalığa dönüşüyor sanki. İnsanın kalbi kalabalık olsa ne yazar öte yandan, kimseye dokunamadıktan sonra…
– Ruhun doyumundan bahsetmiş miydim? Bizler göğüs göğüse sevişerek evrilmiş bir türüz. Cinsel arzunun ötesinde bir vaka bu. İnsanın bazen özel hissedesi geliyor. Bir kez bile anlaşılamamış, taktir edilmemiş ve sevilmemiş olduğunuzu düşünsenize! Ne canice bir ruh yaratır bu hal. Ressamlar neden resim çizer? Yazarlar neden kitap çıkartır?

– Şimdi gelelim gerçek manada kalbi kalabalık olanlara. İnsan içgüdüsü çok eşliliğe meyillidir. Bedenin yeni beden arayışları… Bunu reddedebilirsiniz ama sizi en iyi siz tanırsınız. Peki, bir ömür halinden memnun mu yaşar insan? İlerleyen yaşlarda geçmişin hesabını sormaz mı? Ne ne var? Elde koca bir sıfır var.

– Ellili yaşlarda bile ruhu hala doyabiliyorsa belki amenna! Fakat artık gözden mi düştü? İstediği kalbe kolayca giremiyor mu? Gençlik yıllarından beri yaşamına hükmeden düzensizliği mi fark etti? Ya da bir düzen halini alan o “düzensizlik” altüst mü oldu? Varın siz düşünün gerisini…

 

Günay Aktürk

Read more