Hangi Çağın Erdemi

Hangi Çağın Erdemi

Hangi Çağın Erdemi

Hangi Çağın Erdemi

Bu adamın beni derinden sarsabileceğinin bu sabaha kadar farkında bile değildim. Ama Sadizmin aşağılık öğretilerinden dolayı değil. Ya da kurgu boyunca bir kadına karşı işlenen iğrenç zorbalıklar yüzünden de değil. Zaten o işkenceleri öyle bir ruhsuzlukla işlemiş ki, kadının çektiği acıları okuyucuya ulaştıramamış ya da en azından ben hissedemedim onu. Bu da şunu gösteriyor ki, “De Sade” de kendi çağının kurbanı olmuş. Çağının ötesinde yaşayan bir aydın olmak diye deyim var bilirsiniz. Belki kendi çağının en ileri görüşlü aydını gibi algılanıyordu ama bugün yaşasa bu çağın canisi olurdu. Bu birinci notu aklınızda tutun.

İkincisi, insanlığın “erdem” diye nitelendirdiği o güzel huylarının aslında pamuk ipliğine bağlı olduğunu fark ettik. Lakin bu başka türlü bir uyanış. Yani bir insani özelliği uygarlık olarak bir kez geliştirdikten sonra artık geçmişte yaşayan halkları “barbar” olarak görmek gibi bir küstahlığa sahibiz. Zira biz medeni insanlarız! Ama erdem sahibi bir toplumun an gelip de yeniden barbarlaşabileceği gerçeğine yabancı değiliz. Dahası, bu barbarlıktan rahatsız olacak grupların da giderek azalabileceği!

Ben bu muyum peki? O çokça gururlandığım derin hissiyat ve iyiliksever Günay hangi çağda doğarsa doğsun yine de aynı Günay mı olacaktı? Ben 21. Yüzyılda yaşıyorum ve tek amacım yazarlığımı sürdürüp bir gün boynumun vurulacağını da sezerek anarşist ve dinden uzak bir dünya görüşüyle efendi sınıfının tam karşısında duruyorum. Lakin beş yüz sene öncesinin İngiltere’sinde bir soylu olarak da doğabilirdim. En büyük soysuzların, soyluların içinden çıktığını bir şiirimde yazmıştım. Başka bir çağın aşağılık bir katili de olabilirdim. Ya da bir papaz olurdum ve tıpkı bu kitaptaki gibi inançlı kadınlara tecavüz de edebilirdim.

Tüm bunlar kendi öz varlığımda bir çıban gibi çıkabilecek kötülükler. Bugün bana en büyük ahlaksızlık olarak görünen barbarlık, başka bir çağda en büyük zevkim olabilirdi. Eğer ben bugün böyle değilsem, içimdeki iyilik ağacının kötülük ağacından daha fazla sulanmasındandır ve bu sulama ne devlet ne de din tarafından yapıldı. Bunu bana ailem yaptı. Zaten onlar da içinde yetiştikleri Alevi kültürünün ürünü değiller miydi?

Bu toplum ne kadar ahlaksız olursa olsun, insanın hangi kaynaktan beslendiği önemli. Bu da demek oluyor ki insan hangi çağın çocuğu olursa olsun her şeyden önce hangi kaynaktan beslendiği araştırılmalı. 21. Yüzyılda yaşıyorum ve berrak bir kaynağım var. Keşke herkes bu kaynaktan beslenebilse…

Günay Aktürk

Read more

Babadan Oğula Bir Bakış | Bir Yaşam

Babadan Oğula Bir Bakış Bir Yaşam

Babalar ve Oğullar : )

Babadan Oğula Bir Bakış Bir Yaşam

Parmak hesabı bir sevdaydı benim için dörtlükler. İlk deneyim. İlk kafiye. Çocukluktan kalma… Yedi ya da sekiz heceli olması zorunluydu sanki: Gü-nay-ım-gör-ki-e-zel-de / ah-tım-kal-dı-çok-gü-zel-de… Babama özenmiş olmalıydım. Çocukluğumun bazı gecelerinde yanan beyaz bir lambanın ışığını hatırlıyorum: uykulu bakışlarımın ötesinde bulanık ve puslu bir siluet yazı yazardı boyuna: Babam. Görüntü iyice netleştiğinde ağzı yarı yarıya açık ve bir elinde kâğıt bir elinde kalem, derin bir düşünceye dalmış görürdüm onu.

Hangi sözcüktü acaba onu bu kadar düşündüren? Acaba gecenin bir yarısı yine kara kızı anımsamıştı da, ay gibi parlayan bu duyguyu mu tanımlamaya çalışıyordu? Olabilirdi. Bari ışığı kapatsaydı. Hatırlıyorum. Uyandığımı fark edip bana bakardı. Lakin o kadar titiz çalışırdı ki bakarken bile suratındaki o düşünceli ifadeyi kaybetmez ve yalnızca: “Uyandırdım mı oğlum?” der ve devam ederdi yazmaya.

Bu hali öfkelendirirdi beni. Yatağın içinde bir sağa bir sola debelenip, sabah yaz şunu, derdim. Başını bile kaldırmadan, “Olsun!” derdi. Ne demekti yani olsun? Uykusuz kalma yat, dememiştim ki. İlkokul çağındaydım en fazla. Onun bu halleri zamanla kalıtımsal bir mirasa dönüştü benim için. Benim de kara kızlarım oldu. Şirin mi şirin, acımasız, tuzaklarla dolu… İlk şiirlerimi yarattı onlar, ilk hayal kırıklıklarımı, ilk deneyimlerimi… Ama uykusundan uyandırmadım hiçbir çocuğu, içimdeki o emekleyenden başka…

Sonra uzadı kolu diyeceklerimin. Yedi sekiz hecenin içine sığdıramadım sözcükleri, duyguları… Serbest bırak bizi, dediler. Dinledim, duydum, dönüştüm. Kafiye uydurmak geçmedi içimden satır sonlarında. Sadece duygular vardı; sevinç, mizah, arzu, intihar ve öfkeli doğumlar… Hepsi de yaşımca mutlak bir sancının çocuklarıydı. Zaman akıp gidiyordu. Daha da uzamak istediler. “Kan uykularıma bir davettir asılsız ölüm korkuları” diye dizdim başı sonu serseri dizeleri. Sonra da: “her gece bir zindanda kurulur yağlı urganım” diye sürdüresim geldi. Sürdürdüm de. De…

Dipsiz Kuyular

Bir bedeli vardı bunun. Ki o bedel daha sonra koskoca bir roman yazdırtacaktı bana… Yazdım da. Teoride hiçbir şeyden anladığım yoktu. Sadece “yaz” diyordu içimdeki “kâhya!” Yazdım. Bana göre kendi çağını kat kat aşan bir yaşta yazmıştım “Boztepede beş sene” romanını. Yirmi altı yaşındaydım ve geriye dönüp baktığımda ne kadar ciddi bir eylem olduğunu fark edebiliyorum. Cesaret ve küstahlık bir aradaydı çünkü. Ama ünlü bir yazarın oğlunu kıskandıran bir roman oldu çıktı. O günlerdeki kız arkadaşım göndermiş. Nasıl öfkelenmiştim benden habersiz böyle bir işe soyunduğunu duyduğumda. Ama yorumunu duyunca öfkem duruldu. Kendime geldim. Küçümseyici bir tavırla: “ya roman yazsın ya şiir kardeşim” demiş. Sanırım beni değil de romanı eleştirse bu kadar durulmazdım. Zira bunda çok mana gizliydi…

Felsefeyle tanıştım. Zihnimi ustalaştıran dipsiz bir dildi bu. Derin düşünmenin de bir bedeli vardı lakin henüz aklımı kaçırmış değilim. Sanrılar görmüyorum. Delirmek zor zanaat. Derken Kelime yığınlarıyla bir sözleşme daha imzaladık. Öykü yazmamı teklif ediyordu. Hatırlıyorum o günü. Dün gibi değil, az önce olmuş gibi. Anlatayım.

Dolmuşa bindiğimi anımsıyorum. Mayıs ayı. 2011. Dalgındım. Acı çekiyordum. Âşıktım zira. Karakızgillere dahil bir kadın. Ulus’a gidiyordu dolmuş! Yani öyle olmasını umuyordum. Gitmiyormuş. Bana gidiyormuş gibi gelmişti. Her neyse. Artık inmem gerektiğini düşündüğüm sırada neden, “inecek var” demediğimden emin değilim. Zaten inmem gereken hiçbir durakta da inesim gelmiyor nedense. Bir saniyemi bile ziyan etmemek için aklımdan çıkartmıyordum o kadını. O dolmuşun içinde, o kadının beni neden sevmediğini sormakla meşguldüm. Ama oldum olası çok lüzumlu görünmüştü gözüme öyle deme! Belki şiirde yeni bir çığır açacaktık. Edebiyatımızın en verimli aşkı olacaktı kim bilir… Peh! Babamın kara kızına çekmiş olmalı. Kader işte! Olur öyle şeyler…

İlk Öyküler

Bir kartal heykeli gördüm. Özel bir şirketin mi yoksa bir kamu binasının önü müydü ne, işte çevresi duvarlarla çevrili öyle bir binanın bahçesinde duruyordu. Çok büyüktü. İşte ilk öykümü o kartal heykelini, bir aslan heykeli olarak kurgulama sonucu yazmış oldum. O anda zihnime musallat olan aşk duyguları da kader bilinmezliği de silinip gitti. Bu öyküyle inancı sorgulamış olacaktım. Mahallemin birisi aşktı ya, inanç da öteki mahallemdi. Düşündüm: inanca dayalı korkuları düşündüm. Sonra bir gün dedim ki: “insanın bir yaşama nedenine sahip olabilmesi için ya âşık olmaya ihtiyacı vardır ya da bir inanca sahip olmaya.”

İkisini de bahçemde yetiştirmeyi beceremedim. Aklıma üşüşen ne kadar fikir varsa hepsi de aykırı yüzünü gösteriyordu bana. Babamın aksine meseleleri kestirip atarak hep aynı yorumu tekrarlamak tatmin etmiyordu beni. Derince bir kuyuyla karşılaşmışsam eğer, üzerine tahta koyup geçip gitmeyecektim onu. Kim eşmişti onu oraya, hangi amaçla? Dibinde ne vardı? Görmeliydim. Babamın aksine… Ama ona da zaman zaman bir iyilik yapıp gösteriyordum gördüklerimi. Cevabı hiç değişmiyordu: “olsun!”

Bir gün tanrının yokluğuna dair kuşkularımı dile getirmiştim. Aynı kafadaydık çünkü. Baba, demiştim, huzursuzum. Sanırım tanrı beni duymuyor. Sanırım o yok.” Huzursuzluğumun üzerinde durmasını umarken, “ee sana ne bundan” demesin mi? “Sana ne, yaşamana bak sen. Evlen. Çalışan bir kız al. Birinizinki boğazınıza gider birinizinki kiraya. Hani şu mühendis kız vardı ne yaptın onu? Bütün sülalen tanıyor, getir biz de tanıyalım. Ayrıldın mı yoksa? İyi halt ettin. Sapsız balta gibi nereye kadar? Sana da yurt yuva lazım değil mi? Bırak artık şu ışığı, evreni, yıldızları. Yıldızlar akşam yemeğinde önüne bir kap yemek mi koyuyor? Yat uyu biraz. Sabah akşam okuyup yazıyorsun. Gözlerin kör olacak sonunda. En iyisi sana bir avrat bulayım ben. Biz de köye gideriz artık. Hüseyin’in malları yine bağa girmiş. Elli kere dedim ki sokma şunu kümese. Avrat ne olacak bunun sonu? Soyumuzu kurutacak bu oğlan…”

Benim bu yaşamda gördüğüm bir ışık vardı. Bir melodi. Bu dünyaya ait olmayan bir his, tanımlanamaz bir güçle kendine çekiyordu beni. Anlamasını umardım. “Ben bu çocuğun kafasından bir şey anlamıyorum” demek yerine, hangi çağın çocuğuysan bana oraları anlat, demesini… Aslında aramızdaki sorun çağ farkından kaynaklanmıyordu. Çünkü bana önerdiği yaşam dedemin de inandığı bir gerçekti ve babasının çağında yaşayan insanların çocuklarından ne kadar geri oldukları tartışmaya değer bir mesele.

Şiir yazmaya ona özenerek başladım ben. Artık pek fazla şiir yazmıyor. Geceleri ışıklar da kapalı. Ama beni uyandırdığı günden beri zaten uyumuyorum ki ben. Üstelik yazdıklarımı da okuduğu yok. Yaşamından kısa bir kesiti anlattığım “kurt hikâyesi” ni bile zar zor okuttum. Aramızda asla ciddi bir geçimsizlik, kavga gürültü de yok hatta bu tür bir yaşamdan garip bir haz almaya bile başladık. Herkes halinden memnun görünüyor. Lakin sanırım benim yaşamım artık onu pek ilgilendirmiyor. Atacağım yanlış bir adımda elbette sonuna kadar yanımda duracaktır ama Hüseyin’in mallarının üzüm bağını tahrip etmesi, orta yaşlardaki bir evladın yavaş yavaş yaşlandığını izleyememekten daha ilgi çekici olsa gerek.

Çiftliğin Çitleri

Şimdi bunları yazıyorum. Birazdan yıldızlar yine zihnimin önüne bir kap yemek koyacaklar. Herkes aynı yoldan yürümez ama herkes herkesi derin bir nefes aldığı mola yerinde anlar. Şu satırlarla bitirelim bu yazıyı:

“Baba söndür artık şu ışığı. Bak uyuyamıyorum. Otuz üç yaşındayım artık. Saçlarım da beyazladı. Belki bir gün asarlar beni kâfirliğimden. Biliyorum çiftlik işleri bitmez, üstelik Hüseyin de yeni inek almış diyorlar. Üzüm de bol bu sene, sen de haklısın. Ama bir önerim var benim. Çiftliğin etrafını çitlerle çevirelim…”

Günay Aktürk

Read more

Hay Aksi

hay aksi günay aktürk

Hay Aksi

hay aksi günay aktürk

Sevgiliye dedim ama görüleceği üzere pek de sevgilim değildi. Belki de olması gereken buydu. Başını göğsüme dayasa yine de yazılır mıydı bu şiir? Bu haliyle yazılmayacağına şüphe yok. Öyleyse aşk, sadece şiire mi hizmet ediyor? Tabii ki de hayır. Fakat bir nevi dışa vurumdur bu. Tümevarım, tümdengelim! Lütfen saçmalamayalım! Duygularımıza soralım öyleyse, kimdir o büyüleyici insan? Ne diye anılır o? Karşılık görmese bile “sevgili” diye hitap edemez miyiz ona? Ah yine mi hayır! Ne yaralar bir bilseniz bu “hayır” ve bu acı gerçekler, göğsümüzün o dikenli kafesindeki tutsağı…

Vakitlerden bir sabahtı
yeni uyanmış olmalıydı.
Sesi titriyordu az biraz.
Ah benim bir gıcımık kadınım!
Seninle, dedi, konuşmalıyız mutlaka.

Ne sorgu ne sual,
ne merak ne bir heyecan,
hayhay efendimiz dedim.
Mutlu bir havadisi olmalıydı.

Azdan az çoktan çok,
bir iki gün geçti aradan
aradı hiç beklenmedik
geç bir saatinde gecenin.
Sesinin telleri gülüyordu adeta.
Seninle, dedi, acilen hem de…
hay aksi şeytan!

Dur, dedim, dur hele efendimiz,
soluklan hele sen,
dinle bir yol sustuklarımı!
Sustu, kulak kesti pür dikkat!
Seviyorum seni, dedim,
Seviyorum efendimiz!
Ne gündüz ne gece,
molası yook, kederi çook
aahh o dudakların, o dudakların,
diş izlerini gizler dudakların…

Sustu!
Kesildi sesinin ardı.
Usulca kapattı telefonu.
Huzurluydum, yaslandım ardıma,
yerindeydi şimdi kafamın tası!
Avanak bir gülümseme aldı vurdu…
Ürperdim!

Hey gidi efendimiz hey!
Hey gidi bir gıcımık kadınım!
Rüzgâr misali yelkene vurmak yüreği,
kapılmak dalgalara, köpürmek sevda kasırgalarında…
Hoştur bilirim, hoştur gürül gürül sevdalanmak…
Yalnız, hiç de hoş değildir,
bir ulu denize sevdalandım, diyecek olmak,
diyecek olmak, senden vurgun yemiş bir denizciye…

Günay Aktürk

Read more

Yaktın Beni Kül Eyledin – Günay Aktürk

Gençlik tutkusu, diz çöken erkek figürü ve büyüye dönüşmüş sevdanın etrafını saran grotesk varlıklarla anlatılan Bosch tarzı alegorik sahne

Yaktın Beni Kül Eyledin

Yaktın Beni Kül Eyledin, Günay Aktürk’ün gençlik dönemine ait, tutku ile deneyimsizliğin iç içe geçtiği bir aşk şiiridir. Şiir, saf sevgi zannedilen duyguların zamanla bir yanılgıya dönüşmesini ve bu yanılmanın bıraktığı içsel yanışı dile getirir.

Gençlik tutkusu, diz çöken erkek figürü ve büyüye dönüşmüş sevdanın etrafını saran grotesk varlıklarla anlatılan Bosch tarzı alegorik sahne

Hormonsal Edepsizlik

Huzurlarınızda tam da yirmi yaşlarına yakışır dozda bir şiir. Biraz arabesk sosu ekelenmiş olduğunu itiraf edebilirim. O çağlarda gönül, bedeni aşıp da içindekileri göremezdi ki! Aslında içindekilere odaklanıyor fakat hiç de mecazi anlamda değil. Hormonsal edepsizlik. Sadece saf bir sevgi sandık onu. Önünde eğilirken erdemin yüceliğinden bahsettik. Fakat nedense yalnız büyülendiğimiz kadına yetecek kadar insani erdem vardı elimizde. Bu bizi kuşkulandırmadı bile. Tek asil köleliğin sevdiğimiz kadının önünde eğilmek olduğunu sandık. Diz çöktük önünde. İçimizdeki yakıcı madde artık yakamaz olduğunda ise doğrulup kalktık. Ortada ne erdem kalmıştı ne de yücelik. Olup olacağı tam olarak buydu. Fırtına dindi ve baraka onarıldı.

Bugün otuz beş yaşındayım. Kaç kez onardım bu barakayı bir bilseniz… Kasırgalar geldi geçti ama kuşlar misali eninde sonunda konacak bir saçak bulabildik kendimize. Anladım ki yücelik denilen şey, sevme eyleminin tutkulu bir alışkanlık haline getirilmesindeydi. Ama böyle bir insan olmayabilirdim. Uğrak verdiğim o “hormonsal edepsizlik” rıhtımında bambaşka işler çevirebilir, mesela tek gözümü kör edip azılı ve azgın bir korsana da dönüşebilirdim. Öyleyse yaşasın peşine düştüğümüz erdemlere:) Şimdi gönül rahatlığıyla on beş yıl öncesine dönebiliriz.

(Ocak 2020)

Yaktın Beni

Cilven ile nazın ile
O tertemiz özün ile
Her şakanda dozun ile
Yaktın beni kül eyledin

Seni sevmek sana azdı
Sonbaharım senle yazdı
Aşkın bana büyük hazdı
Yaktın beni kül eyledin

Yanmaz idim görmeseydim
Anmaz idim sevmeseydim
Keşke gönül vermeseydim
Yaktın beni kül eyledin

Günay Aktürk
2004

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Gaflet Uykusu – Günay Aktürk

Gaflet Uykusu şiirini temsil eden alegorik Bosch tarzı sahnede, kabir, çürümüş dünya ve uyanış yolunda yürüyen insan figürü

Gaflet Uykusu

Gaflet Uykusu, insanın kendi körlüğüyle kurduğu uzun ve sancılı bir alışkanlığı anlatır. Bu şiirde uykuda olan beden değil, bilinçtir. Kabir korkusuyla terbiye edilmiş bir inanç düzenine karşı, ölümü ve hiçliği soğukkanlılıkla karşılayan bir ses konuşur. Dünya çürümüş, bağlar tarumar olmuş; dört kıtaya yayılan sefalet artık gizlenemez hâldedir. Şair, hakikatin karşısında suskun kalan gözleri sorgular ve asıl azabın, uyanmayı reddetmek olduğunu söyler. Gaflet Uykusu, insanın kendine söylediği yalanlarla yüzleştiği, rahat inkârın parçalandığı bir varoluş metnidir.

Gaflet Uykusu şiirini temsil eden alegorik Bosch tarzı sahnede, kabir, çürümüş dünya ve uyanış yolunda yürüyen insan figürü

Bana kabir arama be can dostum
Kefenim toprağa bağlar mı sandın
Dinimle bağımı çok oldu kestim
Kabrimin azabı dağlar mı sandın

Çürümüş dünyanın bağı tarumar
Dört kıtada sefalet var acı var
Âlemden âleme fani göçü var
Âlemin sahibi sağlar mı sandın

Enel Hak ilminde Mansur olalı
Gözümde perdeler sırrı göreli
Hak sırının menzilinde duralı
İki âlem gönlüm eyler mi sandın

Günay’ım hakikat hiçlikse eğer
Bak da gör dediğim körlükmüş meğer
Boş imiş kör göze verdiğim değer
Gaflet uykusuna doyar mı sandın

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Bu Gidiş Nereye

bu gidiş nereye

Bu Gidiş Nereye

bu gidiş nereye

Bu gidiş nereye?
Bu arayış kimden?
Ölü bilincimde kâbus
ve gün ortasında ayan ve beyan,
nicedir hem duyar hem görürüm seni.
Kıstırmaktasın kuyruğunu nicedir.
Nicedir sarhoş,
umudun elini bırakmış bir anne güdüsüyle,
kendi yamacında gönenmektesin.
Delirdin mi sen?
İstilacılara mı erdin?
Çiğ bir sevinçte kuşkuya dahi meyletmeden kadınım,
bir garip hal eylemektesin…
Bu gidiş nereye?
Bu arayış kimden?
Delirdin mi sen?

Günay Aktürk

Read more

İyilik İle Kötülüğün Simgesi

İyilikle Kötülüğün Simgesi

İki Köpek

İyilikle Kötülüğün Simgesi

Yaşlı Kızılderili reisi torunuyla birlikte kulübesinin önünde oturmakta ve az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izlemektedir. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtır. On iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup dururlar. Bunlar dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğidir… Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünmektedir.

Dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden özellikle siyah ve beyaz olduğunu anlamak ister. Bir gün dedesine bunun sebebini sorar. Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazlar ve “Onlar benim için iki simgedir evlat.” der.

Neyin simgesi?” diye sorar çocuk. Dedesi: “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; “Mücadele varsa, kazananı da olmalı” diye düşünür ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini daha ekler: “Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?” Bilge reis, derin bir gülümsemeyle torununa bakar ve “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem!” der.

Read more

Fikir Pazarında Din Felsefesi

Fikir Pazarında Din Felsefesi

Siyasete Alet Edilen Her Din Bozulmaya Mahkûmdur

Fikir Pazarında Din Felsefesi

İşte aşırılığın gidebileceği en son nokta. Çok yoksul bir fikir pazarı kurulmuş. Bunun perde arkasında yaşanan çok daha ahlaksız yansımaları olduğu su götürmez bir gerçek. Bu fotoğraf da muhtemelen kadınları köle pazarında satmak için götürülürken çekilmiş bir kare. İnsan ilk baktığında bunun bin yıl öncesine ait bir kare olduğuna inanmak istiyor ama bu bugünün gerçeği. Kaçıncı asırda yaşadığımızın hiçbir önemi yok: nasıl bir medeniyet kurduğumuzun da. Hatta teknoloji çağında yaşıyor ya da yakın gezegenlere uzay araçları gönderiyor da olabiliriz.

Lakin bu fotoğraf bizim en zayıf halkamız, inceldiğimiz nokta. Bir medeniyet kendi içinde böylesi bir kare barındırırken, bir an için medeniyetimizin en gelişmiş ülkelerinin bir muz kabuğuna bastığını düşünün. Ülkesini vahşet ve gericilikle idame ettiren ülkelerin bir anda dünyayı istila ettiklerini hayallemek çok mu fantastik bir kurgu?

Yaşadığımız dünyaya dönüp biraz analiz yapalım. Temelde bütün rejimlerin tek amacı kendi ordularını kurmaktır. Cumhuriyet rejimi bizim için en idealiydi lakin tarihimize baktığımızda ne görüyoruz? Katliamlarla dolu. Peki, bu rejimin suçu muydu bu? Yetmiş yıla yakın bir zamandır gerçek Cumhuriyetçiler tarafından yönetilmedik. Cumhuriyetin ilkelerinden ziyade satılmışlığın ve ırkçılığın rejimiyle yönetildik.

Üstelik bu, uzaya araçlar gönderen sözüm ona uygarlığımızın en tepesindeki ülkenin bize attığı çalımlar sayesinde mümkün oldu. Bugün bile kendini hala kadın satın almak için sıraya geçmiş bir köle pazarında zanneden zihinler var.

fikir felsefesi

Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları (özellikle kadınlar) zannediyorlar ki şeriat gelirse bütün pislik temizlenecek. Hayır. Bu fotoğrafa önce kendileri bürünecek. Dinler kullanılmaya o kadar müsaittir ki onda sevgiyi arayan sevgi ayetlerini bulabilir ama kölelik arayan da yine en alasını bulur. Ama bizler din felsefesinden çok uzağız. Çünkü bizden nasıl inanmamız isteniyorsa o şekilde yol sürüyoruz. Sorgusuz bir yolun getirdiği nokta da tam olarak burası.

İslam ahlakının yerle bir olduğu bir ülkede şeriatın gelmesi demek yıkım demektir. Arap Sünniliğiyle sarhoş olmuş Cumhuriyet düşmanları işte bunu göremeyecek kadar derin bir uyku halindeler. Gerçekler çok açık. Dünyada artık İslam’ın ilk yayıldığı yıllardaki Mekke döneminden çok uzaktayız. Devir Medine devri. Din artık peygamberin önünüze serdiği dinden çok uzaklarda. Din Yezidin dini.

Hatırlayın (eğer ki unutmuşsanız) Yezit ki ilkin cami yaptırıp din ve peygamber aleyhine vaazlar vermişti. Kerbela ortada. Hz Ali çoktan katledilmiş, ateş toplarıyla günlerce topa tutulmuştu Kâbe. İlk Müslüman kıyımı orada oldu ki beş yüz ün üzerinde kadına tecavüz edildi. Yezidin dine hâkim olduğu keşmekeş bir ortam… İste bugünkü ahlak da tam olarak o günden kalma bir ahlak. İşte bu yüzden İslam ülkeleri belini doğrultamıyor. Tecavüzün, yolsuzluğun ve gericiliğin hep bir inanca sahip olduğunu söyleyenlerce yapılmasının asıl nedeni, dini kendi çıkarlarına göre yorumlama anlayışından. Böyle bir anlayış değil dinin, hiçbir inanç ya da fikir akımının takipçilerine ahlaklı bir yol haritası çizemez.

Siyasete alet edilen her din bozulmaya mahkûmdur. Çünkü siyaset yoluyla iktidara gelen kişi gücü de eline almış olur. Toplumlar da din ve milliyetçilikle yönetildiği için eninde sonunda o inanç eğilip bükülecektir. Bir dini başka bir yolla bu kadar hangi güç yozlaştırabilir ki? Bir zamanlar Katolik kilisesi insanların öldüklerinde Araf’tan çabucak çıkabilmeleri için para karşılığında sertifika (bilet) satmaya başlamıştı! O ülke eğer ki kilise tarafından yönetilmek yerine Hıristiyanlık kendi kabuğuna çekilerek (siyasetten uzaklaşarak) kendi inancını yaşamış olsaydı böyle bir ahlaksızlık yaşanır mıydı? Devlet denilen güç buna izin verir miydi? Öyleyse bu gücü (siyaseti) inancın başından savmak gerekir. Ama ondan önce halkın bilinç düzeyini yükseltmek gerekir ki günü geldiğinde hiç kimse din kisvesi altında başa geçip kimseyi kandıramasın.

İnanca sahip çıkmanın ve bozulmasının önlenmesi için tek bir yol var: Cumhuriyete sahip çıkmak! Çünkü o, dinin yozlaşmasını engelleyebilecek tek araç. Ondan da önce beni dinleyen ve okuyanlara tek tavsiyem, hiçbir gücün ve liderin (bu her alan için geçerli) kanatları altına girmemeleri. Hiçbir şeyi bağımlılık haline getirmemeleri. Her kişi ve her fikir, aralıksız mantığın kontrolü altında denetlenmeli. Şiddetle eleştirilmeli. Onu ne kadar sahiplenmiş olursak olalım unutmayalım ki o da hata yapabilir. Bizim eleştirisel tavrımız onu da doğru şekle sokacaktır. Tabanı tarafından denetlenmeyen her fikir tıpkı bir siyasi parti gibi bozulmaya mahkûmdur.

 

Günay Aktürk

Read more

Dedeme | Eyüp Aktürk ( Şiir )

Dedeme Eyüp Aktürk ( Şiir )

El-Aman

Dedeme Eyüp Aktürk ( Şiir )

Şeyla gözlerinden süzülen mana
Harap etti beni yıktı el-aman
Kaybolan pırıltı çözülen sima
Beni ateşlerde yaktı el-aman

Bakışları gizli yalvarış gibi
Sanki bu âlemden yol veriş gibi
Ayrılan dostuna gül veriş gibi
Manalı manalı baktı el-aman

Üstü başı kirin pisin içinde
Unutulmuş toprak tozun içinde
Yüreği kederli hüzün içinde
Gözlerinden yaşı aktı el-aman

Kalkamaz ayağa tutmaz dizleri
Kaybetmiş ferini görmez gözleri
İnan yıkar bir gün ahı sizleri
Derin derin için çekti el-aman

Suyunu içemez verilmeyince
Çiçek bile kurur derilmeyince
Sual edip halin sorulmayınca
Yarasına tuzlar ekti el-aman

Biçare adama etmeyin zulüm
Sizi de yakalar bir gün bir ölüm
Düşmüş yüreğine koyu bir yalım
Kaderine boyun büktü el-aman

Göz pınarı doldu gayri akmıyor
Hiç bir acı artık yürek yakmıyor
Kefen bile bedenini sıkmıyor
Yüreğine hançer soktu el-aman

Eyup Aktürk

Read more

Issız Şiiri

ıssız şiiri günay aktürk

Issız Şiiri

Sesleriniz geliyor uzaklardan.
Siz bu dünyanın yerlileri,
hem barbarım ben hem ilk insan.
Ruhumun kirli denizinde
yaşlı ve mendebur insan kalıntıları.
Nasıl olunuyorsa bir başına ve yalnız
işte öyle.
Dağılan ben toparlayan ben!

Köreldikçe köreliyor tüm arayışlar.
İşte bu her gün biraz daha hızlanıyor.
Yangında ateşe hasret, susuzlukta çöle!
Artık neyi aradığımı bile hatırlamıyorum.
Suya acıkır gibi her işim ters.
Yanımda yönümde yaşam yok.
Her çıkış kendime bir yolculuk!
Bakan ben görünen ben!

Dolaştım yirmi yedi yıllık bir yaşamı yalnız.
Bulup bulup yitirdim umudu.
Çıktım insan keşfine yettiğinde aklım,
vardığım her yer bir deniz kenarı!
O kadar ıssız ki dünya,
kaçan ben kovalayan ben.

Günay Aktürk

Read more