Şerif Hüseyin’in İngiltere’den Beklediği Vefa | 1924 Beyannamesi

Şerif Hüseyin'in 20 Ocak 1924'te Mekke'de İngiltere'nin verdiği sözleri tutmadığını dile getirdiği tarihi beyannameyi okurken tasviri.

İngiltere'ye Güvendi, Karşılığında Ne Buldu?

İngilizlerin bağımsızlık vaatlerine güvenerek Osmanlı Devleti‘ne karşı ayaklanan Şerif Hüseyin, savaşın ardından İngiltere’nin verdiği sözleri yerine getirmediğini savundu. Filistin’deki İngiliz siyasi temsilcileriyle görüşmek üzere yola çıkmadan önce, 20 Ocak 1924 tarihinde Mekke’de yayımladığı bu beyanname, yaşadığı hayal kırıklığını ve İngiltere’ye yönelik sitemini açıkça ortaya koymaktadır. Aynı zamanda bu metin, “Çöl Kaplanı” olarak anılan Fahrettin Paşa‘nın yıllar önce dile getirdiği uyarıların ve direnişinin tarihî sonuçları açısından da dikkat çekici bir belge niteliği taşımaktadır.

“Hakkımdaki teveccüh ve teşviklerini teşekkürlerle itiraf ettiğim İngiltere hükümetiyle birlik halinde harekette maddi, manevi menfaatler mevcut olduğuna inandığım için haşmetli İngiltere kralının davetine tereddüt etmeden icabet etmiştim.

Benim bu icabetimde ise şimdiye kadar ne dini ne kavmi hiçbir sebeple pişman olmadığıma birçok resmi beyanatım ve sözlerim tam bir delildir. Milletimin istiklal arzusunu emniyet altına alan vaatlere kavuştuktan sonra milletimle beraber uzak yakın her yerde harbin şiddetlerinin her sıkıntısına katlandım. Daima İngiltere ile aramızdaki bağlılık ve beraberlik düğümlerini kesmeye çalışanlara karşı ben ve milletim, hepimiz birden asil İngiltere kavmiyle yan yana harp ettik. İngiltere’nin büyüklüğü ve gücü gözümün önünde canlanınca, artık vicdanım rahat ve güven içinde savaş ve mücadele meydanlarına doğru yürüdüm.

Düşmanlarımızın (yani Türklerin) Kutü’l-Amâre’de, Çanakkale’de ve Avrupa kıtasında bize üstün geldiği zamanlarda bile İngiltere’ye olan güvenim sarsılmadı. (Şerif Hüseyin’in düşman dediği kimseler dikkat buyurun, din uğrunda yüzyıllardır dövüşen Türklerdir.) Milletimle beraber nihayete kadar harbe iştirakimiz devam etti.

İngiltere'nin verdiği sözleri tutmaması üzerine pişmanlık yaşayan Şerif Hüseyin'i tasvir eden Bosch tarzı tarihî illüstrasyon.

Yıllarca süren ve Doğu’yu dinî bir savaşın karanlığına sürükleyen bu mücadelenin yol açtığı felaketleri önlemek için direndim ve bu davanın savunulmasında İslam dünyasına öncülük ettim. O günlerde Irak, Suriye ve Filistin’deki bütün Araplar da çağrıma gecikmeden karşılık verdiler.

Bugün, siyasi yetkililerin bize resmî ve özel görüşmelerde açıkça verdikleri vaatlere ait belgeler elimdedir. Bu belgelerin tamamı, Arap milletinin kısa süre içinde birlik ve bağımsızlığına kavuşacağını, yıllardır çektiği sıkıntı ve felaketlerin sona ereceğini vaat ediyordu. Bu yüzden Araplar, millî hedeflerinin gerçekleşmesi konusunda Cenab-ı Hak’tan sonra İngiltere milletine güvendiler. Bunun en açık kanıtı ise, düşmanlarımızın bize yaptığı ayrı bir barış anlaşması teklifini reddetmiş olmamızdır.

Şerif Hüseyin'in 20 Ocak 1924'te Mekke'de İngiltere'nin verdiği sözleri tutmadığını dile getirdiği tarihi beyannameyi okurken tasviri.

Arap kavminin İngiltere ve müttefikleri yanında savaşmasından doğan sıkıntılar yüzünden düşmanlarımızın büyük ölçüde zor duruma düştüğü günlerde, bu ittifak ve dostluğun bir sonucu olarak, Arap kavminin birlik ve bağımsızlığını teyit eden, bunun gerçekleşeceğini bildiren ve ayrı bir barış yapılmasının mümkün olmadığını açıklayan bir telgraf, haşmetli İngiltere Kralı ve Dışişleri Bakanlığı tarafından 8 Şubat 1918’de bana gönderildi.

Bunun üzerine, İngiliz milletinin dikkatini, hâlâ kendilerini müttefik sayan bu milletin hedeflerine ve çıkarlarına çekiyorum. Çünkü bugün Arapların birliği büsbütün bozulmuş, adeta dağılmıştır. Arap memleketleri hep birbirinden ayrılmıştır. Bundan dolayı Arapların büyük bir kısmı beni, memleketlerini İngiltere ile onun menfaatlerine satmış olmakla itham ediyorlar. Bu suçlama, mensubu olduğum hanedanın şan ve şerefini lekeleyecek, onun temiz tarihini kirletecektir. Böyle ağır suçlamalara, şeref ve haysiyetten nasibini almamış kimseler bile sabredemez, katlanamazlar. Bilemiyorum ki, Arap kavmi böyle yakışıksız bir muameleye uğramak için hangi kusuru ve günahı işledi? Arap kavminin İngiltere hakkındaki tam inanç ve saygısını, vefakarlığını hakiki bir cinayet saymak doğru mudur?

Şerif Hüseyin'in İngiltere'nin bağımsızlık vaatlerine güvenmesini ve sonrasında yaşadığı hayal kırıklığını konu alan Bosch tarzı tarihî alegorik illüstrasyon.

Bununla beraber Arap milleti muazzam müttefiklerine karşı bütün varlıklarıyla fedakarlıklara daima hazırdırlar. Milletlerin karakteri gereği ahde vefaya uymanın önemini bildiklerinden, benim bu beyanatım ne savaşta yaptığımız yardımlarla övünmek, ne İngiltere’yi ve müttefiklerini minnet altında bırakmak, ne de büyük İngiltere’nin verdiği vaatleri inkâr ederek ona karşı düşmanca bir tavır aldığımızı göstermek içindir. Çünkü Araplar, sahip oldukları “ahde vefa” vasfını yalnızca kendilerine özgü görmeyip, başka milletlerde de bu vasfın bulunduğuna inanırlar.

Bununla beraber, “Hubbü’l-vatan mine’l-iman” (Vatan sevgisi imandandır) hadis-i şerifi gereğince, Araplar vatanlarını ne kadar sevdiklerini müttefiklerine göstermek konusunda son derece duyguludurlar. Bu nedenle bu beyannamemle kavmimin bugün içinde bulunduğu son derece acı durumu asil İngiliz milletine bildirmek istiyorum.

Bu durum böyle devam ederse milletimin hali daha da kötüleşecek ve yerinde bir ifadeyle, yağmurdan kaçarken doluya tutulanların hâline benzeyecektir. O zaman düşmanlarımızın, “Önceki hâlinizde kalsaydınız bütün bu bela ve felaketler başınıza gelmezdi.” şeklindeki sitem dolu sözlerini hak etmiş olacaklar.

(Editörün notu: Bundan önce Hicaz bölgesi kendi imtiyazları ve özerk yapısıyla yaşamıyor muydu? Şerif Hüseyin de bu sözleriyle, Osmanlı yönetimi döneminde Hicaz’ın kendi emiri tarafından yönetilen, devlete vergi ve asker veren, yarı bağımsız bir emirlik olduğunu dolaylı olarak kabul etmiş oluyor.)

Bundan böyle Arap milleti, bütün Doğu ve dünya nezdinde, özellikle de kendi tarihi önünde zalim ve hain sayılmaya, aşağılanmaya nasıl katlanacaktır? Ben bu sözleri tehdit maksadıyla söylemiyorum. Ancak, büyük İngiltere’nin görkemli donanmasını, güçlü ordularını ve dünya çapındaki şöhretini hatırlarken; bu konuda verdiği vaatleri yeniden güçlendirmesi ve politikasını değiştirmesi gerektiğine inanarak, ona karşı herkesçe bilinen samimiyetim ve içtenliğimle şunu söylemek isterim ki: Büyük Harp’in başladığı günden bugüne kadar, en korkunç ve en tehlikeli zamanlarda sadakat ve ittifaka bağlı kalan Arap milletine artık hak ettiği faydalı ve adil muamelenin yapılmasına başlanmalıdır.

Bu konu üzerinde sözü daha fazla uzatmak istemiyorum. Ancak İngiliz milletinden, üstlendiğim bu çok önemli görevi ve sorumluluğu destekleyerek, beni bu konuda tatmin etmelerini ve vefakâr müttefikleri olan Araplar hakkında insaflı davranmalarını asil karakterlerinden rica ediyorum. Çünkü biz müttefiklerinin kuvvetli ve müstakil olması İngiltere için de pek hayırlıdır.

Halbuki milletimin bugün olduğu gibi bir süre daha böyle darmadağınık, aşağılanmış ve perişan kalışının; hayırlı fedakârlıklara katlanarak istiklale doğru yol aldıktan sonra amacına ulaşamamasının, böyle umutsuzluk ve acı içinde bitkin bir hâlde sürünmesinin onu nereye sürükleyeceğini Allah’tan başka kimse bilemez. Bütün bu beyanat, İngiltere’ye duyduğum samimiyet ve vefakârlık duygusuyla, üstlendiğim birçok görevin bana yüklediği sorumlulukları yerine getirme zorunluluğundan doğmuştur.

Mekke’deki Haşimî Devlet Divanı’ndan
Not: Haşemî Divanı, Şerif Hüseyin’in yönettiği Haşimî yönetiminin resmî devlet divanı ve yönetim merkezidir.

Osmanlı Açısından Düşünürsek Tablo Şudur:

Türk tarih yazımının önemli bir kısmı gerçekten bu olaya ihanet penceresinden bakar. Bunun da tarihî sebepleri vardır.

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti varoluş mücadelesi veriyordu. Çanakkale’de, Kafkasya’da, Irak’ta, Filistin’de aynı anda savaşıyordu. Böyle bir dönemde, Osmanlı’nın Mekke Emiri olan Şerif Hüseyin‘in İngiltere ile anlaşarak isyan başlatması, Osmanlı ordusunun ikmal hatlarını kesmesi ve Hicaz Demiryolu’na saldırması, doğal olarak İstanbul tarafından ihanet olarak görüldü. Çünkü isyan dışarıdan değil, devletin kendi idaresi altındaki bir bölgeden gelmişti.

Üstelik beyannamenin en çarpıcı tarafı şu çelişkidir: Bir tarafta metin boyunca Cenab-ı Hak, İslam âlemi, ahde vefa, hadis-i şerif gibi dinî kavramlar kullanılıyor; diğer tarafta ise umut bağlanan güç, Müslüman bir devlet değil, Britanya İmparatorluğu. O dönemde İngiltere sadece Hristiyan bir devlet değildi; Mısır’ı işgal etmiş, Hindistan’daki milyonlarca Müslümanı yönetimi altına almış ve İslam coğrafyasının önemli bir kısmında sömürgeci bir güçtü. Bu nedenle, özellikle Osmanlı bakış açısından bakıldığında, Şerif Hüseyin’in tercihi dinî dayanışmadan ziyade siyasi çıkarı önceleyen bir tercih olarak değerlendirilmiştir.

Şerif Hüseyin'in İngiltere ile yaptığı ittifakı, Osmanlı Devleti'ne karşı Arap İsyanı'nı ve İngiliz sömürge politikalarını konu alan Bosch tarzı tarihî illüstrasyon.

Bence bu beyannamenin en ironik tarafı şudur: 1916’da Osmanlı’yı “düşman” ilan eden Şerif Hüseyin, 1924’e geldiğinde İngiltere’ye adeta şu serzenişte bulunuyor: “Biz size sadık kaldık, sizin için savaştık, ayrı barış yapmadık, sözlerinize inandık. Peki siz neden sözünüzü tutmadınız?

İşte burada tarihî bir trajedi var. Osmanlı ile bağlarını koparırken güvendiği devlet, savaş bittikten sonra kendi emperyal çıkarları doğrultusunda hareket etti. Beyannamenin neredeyse her paragrafı, bu hayal kırıklığının farklı bir ifadesi gibi okunuyor. Ancak yine de bir ayrımı korumakta fayda var. “Araplar Türklere ihanet etti” ifadesi, tarihsel olarak çok geniş bir genellemedir. Çünkü bütün Araplar aynı tutumu benimsemedi.

Mesela: Medine’yi sonuna kadar savunan birçok Arap asker Osmanlı ordusunda kaldı. Irak, Suriye ve Filistin’de Osmanlı safında savaşan çok sayıda Arap birlik vardı. Arap İsyanı daha çok Hicaz merkezli başladı ve zamanla bazı bölgelerde destek buldu.

Metinde Osmanlı’dan bahsederken “düşmanlarımız” diyor. O “düşman” dediği insanlar Çanakkale’de, Kutü’l-Amâre’de, Filistin’de savaşan Türk askerleri. Aynı dine mensup olduğu insanları düşman ilan ederken, İngiltere’yi “asil İngiliz milleti” diye övüyor. Sonra da İngiltere sözünü tutmayınca feryat ediyor. İşte tarihin ironisi burada.

Bugün Türkiye’de bazen gördüğüm şey de beni düşündürüyor. Kendi tarihini, kendi kültürünü küçümseyip başka kültürleri kutsayan anlayış bana sağlıklı gelmiyor. Bu sadece Arap kültürü için de geçerli değil; herhangi bir kültür için geçerli. İnsan önce kendi köklerini tanır, sonra başkalarını öğrenir. Kendi evini küçümseyip komşunun evine hayran olmak bana hiçbir zaman doğru gelmedi.

Şerif Hüseyin, Arap İsyanı, Osmanlı Devleti ve 1924 Beyannamesi bağlamında kültürel aidiyet, Türk kimliği ve yalnızlık temasını anlatan Bosch tarzı tarihî illüstrasyon.

Türklük meselesine gelince… Bana göre bir Türk’ün kendi tarihini, dilini ve kültürünü sevmesi için kimseye düşman olması gerekmiyor. Ama kendi tarihini değersiz görüp sürekli başka kimlikleri yüceltmesini de anlayamıyorum. Japonlar Japon olmaktan utanmıyor, Fransızlar Fransız kültürünü koruyor, İngilizler kendi tarihlerini anlatıyor. Peki biz… Kendi köklerinden kopan insanın asıl kaybı, başka bir millete dönüşememesidir. Çünkü aidiyet taklit edilmez; yaşanır. En ağır yalnızlık da budur: Kendi evine yabancı, başkasının evinde misafir…

1924 Beyannamesi‘nden çıkarılacak en büyük ders şu: Devletler çıkarları için hareket eder. Milletler ise hafızalarıyla ayakta kalır. Tarihî hafızasını kaybeden toplumlar, aynı hataları yeniden yapmaya daha yatkın olur. Bu yüzden bu tür belgeleri okumayı çok değerli buluyorum; sloganlardan daha çok şey öğretiyorlar…

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

1917’de Hicaz Demiryolu: Medine’ye Giden Osmanlı Treni

1917 yılında Hicaz Demiryolu üzerinden Medine’ye yapılan Osmanlı yolculuğunu temsil eden kapak görseli; önde Enver Paşa, arkada tren hattı ve Medine silueti.

İki Osmanlı Paşası ve Hz. Muhammed’in Kabri

1917 yılında Hicaz Demiryolu üzerinde ilerleyen bu Medine yolculuğu, bir seyahatten çok bir tanıklık metni gibi okunur. Amman’dan hareket eden Osmanlı treni; Enver Paşa, Cemal Paşa, kurmay subaylar, Mevleviler ve farklı dünyalardan gelen yolcuları çölün içine taşır. Günler boyunca değişmeyen manzara; telgraf odaları, susuz istasyonlar, taş yığınları ve ufka yayılan sessizlikten oluşur. Bu yolculuk ilerledikçe Hicaz Hattı, bir ulaşım projesinden çok Osmanlı Devleti’nin son dönemine açılan uzun bir koridora dönüşür.

1917 yılında Hicaz Demiryolu üzerinden Medine’ye yapılan Osmanlı yolculuğunu temsil eden kapak görseli; önde Enver Paşa, arkada tren hattı ve Medine silueti.

Medine’ye varıldığında anlatının ağırlık merkezi değişir. Yolun sonunda bekleyen şey bir şehirden çok, hafızada büyütülmüş bir mekândır. Hz. Muhammed’in kabrinin bulunduğu Ravza’ya yapılan ziyaret sırasında kalabalık, tören, beklenti ve kişisel gözlemler iç içe geçer. Böylece Hicaz Demiryolu boyunca başlayan hareket, Medine’de tarih, inanç ve insanın beklentileri üzerine sessiz bir yüzleşmeye dönüşür.

Çölün Sonunda Medine

“Titremeksizin ve korkmaksızın ismini ağzımıza alamadığımız Peygamber’in şehrindeyiz. Eski müphem ahret hayaletlerinin içimde kımıldadığını hissetmeli idim. Bu his, Medine’de büsbütün biter…”

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Çadır Devleti | Arap İsyanı’ndan Önce Ne Vardı?

Çadır Devleti düzeninde Arap İsyanı’ndan önce yaşanan bir gazve sırasında, Osmanlı subayı Mülazım Osman’ın topuna sarılı halde öldürülmesini temsil eden sahne

Arabistan ve Irak Çöllerinde Yarı Müstakil Bir Düzen

Çadır Devleti, Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı adlı eserinde aktardığı tanıklıklardan hareketle, Arap İsyanı’ndan önce Arabistan ve Irak çöllerinde var olan yarı müstakil şeyhlik ve emirlik düzenini ele alır.

I. Dünya Savaşı yıllarında Ortadoğu’da yaşananlar çoğu zaman Arap İsyanı, Arap Ayaklanması, Şerif Hüseyin ya da Lawrence of Arabia anlatılarıyla açıklanır. Oysa Zeytindağı’nda görüldüğü üzere, Arabistan, Irak, Hicaz ve Necd hattında şeyhlikler, emirlikler ve aşiretler tarafından yönetilen yarı müstakil bir düzen vardı. Bu yapılar modern anlamda devlet değildi; gazve, baskın, yağma ve dışarıdan gelen altınlarla ayakta duruyor, Osmanlı Devleti ile İngilizler arasında kurulan hassas bir dengeyle varlıklarını sürdürüyorlardı. Burada belirleyici olan sadakat değil, dengeydi.

Bir Çadır Devleti: Suud Emirliği

Arabistan ve Irak çöllerinde yarı müstakil şeyhlikler ve emirlikler olduğunu bilirsiniz. Bunlar oturulan Topraklar deniz arasındaki boşlukta hüküm süren devlet taslaklarıdır. Şeyh ve emirlere denizden İngiliz altını ve karadan Osmanlı altını gider. 

Gelir kaynaklarından biri de gazve diye dinleştirilmiş baskın ve yağmalardır. Suriye ve hicaz tabloları arasında bu çadır devletlerinden birinin hikayesini anlatmalıyım.

Bu bir emirliktir. Emir’in ismi Suud‘dur. Yukarı necid’de oturur. Payitahtı Hail’dir. Sultan Hamid zamanından biri İstanbul’da Reşit Paşa isminde bir elçisi bile vardı. Büyük harp başladığı zaman hemen hemen yüz seneden beri müstakil idiler. İçlerinde 20 sene, 24 sene, 27 sene hüküm sürmüş Emirler sayılabilir. Emir’in siyasi vazifesi ibniSuud’u gücendirmemek, Hicaz şeriflerinden hediye almak, Osmanlı hazinesinden altın çekmektir.

Arabistan ve Irak çöllerinde yarı müstakil bir çadır devleti olarak işleyen Suud Emirliği, Osmanlı ve İngiliz altınıyla ayakta duran şeyhlik ve emirlik düzeni

Hail; 5-6 bin kişilik bir kasabadır. Etrafındaki hurmalıklarda oturan taşralı halkının toplamı 4-5 bin kişiyi bulur. Emirliğin Barış zamanındaki kuvveti 17 yaşından 50 yaşına kadar kadınlı erkekli bin kişidir. İçlerinden 600 kadarının eli silah tutar ötekiler kahvecilik seyislik gibi hizmetlere bakarlar.

Gazve Ne Zaman Mümkündü?

Sefer kuvveti her zaman değişir. Bedeviler Hail’e yakın ve toplu mudurlar yoksa uzakta mıdırlar? Düşman kabileleri yakında mı uzakta mıdır? Emir’in gazvesi menfaatlerine uygun mudur değil midir? Eğer kuzey ve orta Necded’de gaz ve yapılacaksa Emir 3000 kadar silah bulabilir. Eğer Taif ve Mekke gibi aykırı ve yabancı yerlere gidilecekse bedevilerin birçoğuna yerlerinden kımıldatmak imkansızdır.

Bedevi gerideki yurdunu 15 günden fazla boş bırakmak istemez. Baskın, vurgun, yağma hepsi kısa bir zamanda bitmeli, herkes payını alıp çadırcığına çekilmelidir. Emir’in bayrağı altında toplananlar şunu da tahkik ederler: bir takım aşiretler vardır ki Haillileri gördükleri zaman kaçarlar mallarını bırakırlar. O zaman gazve; deve, koyun ve çadır toplayıp sürmekten ibaret kolay bir iştir. Eğer hedef sert bir kabile ise bayrağın etrafında kalabalık az olur.

Çadır Devleti düzeninde gazvenin mümkün olduğu koşullar; Hail çevresinde toplanan sefer kuvveti, bedeviler, mesafe ve kısa süreli baskın mantığı

Hail’de halk 3 sınıftır. Asiller, melezler, köleler. Asil olanlar dışarıya kız alıp vermezler. Bunlar için sanat sahibi olmak ayıptır. Melezler ak kadınlarla kölelerden çıkmış olanlardır. Kalaycılık kasaplık terlikçilik gibi sanatlar melezlerin elindedir. Köleler alınıp satılan zencilerdir.

Hükümet kadı dedikleri bir şeyhten ibarettir. Nikâh, veraset, katil, hırsızlık gibi vakalar ona verilecek rüşvetlerle hallolunur. Aşiretlerin bulunduğu çöllerin içine henüz paradan büyük Allah girmemiştir. Para uğruna yapılan her şey Allah uğruna yapılmış gibidir.

Emir genç ve iyi bir adamdı. Fakat bir taraftan büyük anası Fatma’nın, öte yandan Reşit Paşa’nın telkini altındaydı. Fatma Necid Katerinası diye şöhret bulmuştur. Sevmediği bir adamı parça parça kestirerek köpeklere yediren bu kadındır. Hicaz isyanı oluncaya kadar biz bu Emire ve adamlarına uslu dursunlar diye para veriyorduk. İsyan olduktan sonra hicaz hattına gelsinler, hattı tutsunlar ve Şerif kuvvetlerini sıksınlar diye altın yolladık.

Bütün altınlarımızı birkaç kişi aralarında paylaşıp aylar ayı yola çıkmadılar. Emir taraflarının hem İngilizler, hem şerifler hem de osmanlılarla hoş geçinmekten, neticede kim kazanırsa onun hissesinden mahrum kalmamaktan başka tasaları yoktu. Kervan kervan silahlarımızın ve çıkın çıkın altınlarımızın çölden getirdiği ses, vaatten ve mazeretten ibaretti.

Altın, Vaad ve Oyalama

Emir ve adamları bir defa Medayin‘e uğrar gibi oldular. Yemeklerimizi yiyip yeni altınlarımızı aldıktan sonra yine de dağıldılar. Önümüzdeki vesikalardan yalnız birinde emir’in şahsına verilmiş 7.000 altının kaydını görüyorum.

Reşit Paşa’nın Emir’e yazdığı bir mektubun şu satırlarını okuyoruz: “Hükümet bana yeniden para verdi. Fakat bu sefer sizi mutlak hareket ettirmekliğimi istiyor. Ben oraya gelmeden siz kendinize zekât vermediğini ileri sürerek bir kabilenin üstüne yürüyünüz. Ben sizi seferde bulmuş olayım. Eğer hükümet bana dediği gibi Mekke üzerine gidip de şehre girecek olursa, biz de hemen arkasından yetişiriz. Eğer hareket etmezse, Ne yapalım, henüz seferdeyiz, deriz.

Çadır Devleti düzeninde Mülazım Osman’ın, gazve sırasında Arap aşiretleri tarafından silahlı saldırıyla öldürülmesini temsil eden sahne

Biz Emir’e top da yollamıştık. Kumandanı, ikinci mülazım Osman Bey’di. Aşiret, Medayin’e doğru yürüyüş gösterdiği zaman, bir vadide ateşe uğradı. Bizimkiler bin karşı taraf 30 kişi kadardı. Daha birkaç kişi yaralanınca hepsi kaçmaya başladılar. Osman Bey’e de: “Topunu bırak gel.” diyorlardı. “O benim namusumdur bırakamam. Ne diye kaçıyorsunuz?” Diyordu.

Boş yere bağırdı çağırdı. Karşı taraf üstüne üşüşüp kurşun ve cenbiye ile Türk çocuğunu parçaladılar. Silahlar, toplar, altınlar, develer ve erzak hepsini, hepsini verdik. Ve bütün seferden bize yine de yalnız bir Türk çocuğunun isimsiz ve nişansız mezarından başka bir şey kalmadı.

Türk topuna sarılmış olarak parçalanan Osman, 1917 senesi haziranın üçüncü günü ölüp gitmiştir.

Çadır Devleti düzeninde Arap İsyanı’ndan önce yaşanan bir gazve sırasında, Osmanlı subayı Mülazım Osman’ın topuna sarılı halde öldürülmesini temsil eden sahne

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Anzavur Ahmet Kimdir? Milli Mücadele’ye Karşı Bir İsyan

Anzavur Ahmet Paşa ve tek gözü kapalı Gavur İmam’ın 1920 yılında Biga’da Kuvâ-yi Milliye karşıtı isyan sırasında köylüleri kışkırtmasını betimleyen alegorik sahne.

Anzavur Ahmet Nasıl Ortaya Çıktı?

Anzavur Ahmet Paşa, Kuvâ-yi Milliye hareketine karşı ayaklanma başlatmış eski bir Osmanlı jandarma subayıdır. Kuvâ-yi Milliye ise, Anadolu’nun Yunan, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Ermeni ordularınca işgal edildiği ve Türk ulusuna ağır koşulların dayatıldığı dönemde doğmuş bir millî direniş örgütüdür.

Başlamadan önce Anzavur Ahmet hakkında kısaca bir şeyler söyleyeyim. Anzavur Ahmet, padişah Abdülhamid’in kayınçosudur. Daha doğrusu kız kardeşi, II. Abdülhamid’in sarayına cariye olarak girer. Anzavur da bu sayede Bakırköy jandarma kumandanlığına getirilir. Sadakate karşılığında padişah tarafından Biga‘da bir konak tahsis edilir. Sonrasında adının bazı yolsuzluklara karışması üzerine Konya’ya sürülür.

Anzavur Ahmet Paşa’nın silahlı halde ayakta durduğu, Osmanlı dönemi askerî kıyafetleriyle betimlenen tarihsel portre çizimi.
Kâzım Özalp’in Osmanlı askerî üniformasıyla, kalpaklı ve ciddi bakışlı şekilde betimlendiği tarihsel portre çizimi.

1909’da Abdülhamid tahttan indirilince hemen İttihat ve Terakki‘ye yamanır, orada bayağı yükselmeye başlar. Ama savaş kaybedilip işgalciler gelince bir kez daha taraf değiştirir. Bu defa Kuvâ-yi Milliyecileri din düşmanı ve vatan hainleri olarak ilan eder. İngiltere’nin kuklası olan Vahdettin ile İngilizler sayesinde iyice güçlenir. Birazdan dinleyeceklerinizi anlatan kişi, eski Millî Savunma Bakanı Kazım Özalp’tır. Kazım Özalp, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda görev yapmış bir Türk subayıdır. Rütbesi birinci feriktir; günümüzde bu orgeneral rütbesine eşittir. Tarihler 1920’yi göstermektedir.

Anzavur Ahmet’in Biga’ya Gönderilişi ve İlk İsyan Hazırlıkları

Damat Ferit Paşa taraftarları, türlü yollarla halkı Kuvâ-yi Milliye aleyhine teşvik etmekten geri kalmıyorlardı. Bunlar, 1920 yılının Şubat ayında Anzavur Ahmet Paşa’yı, İstanbul’da hazırlanan fesat planlarını hayata geçirmek için Çanakkale’nin Biga ilçesine gönderdiler. Anzavur, oralarda gizlenip Gavur İmam denilen Fevzi Hoca ile birleşerek kuvvet hazırlamaya başladılar. Peki bu hocaya neden Gavur İmam derler? İmamlık yaptığı dönemde bu işi dine söverek yaptığı için köylüler ona bu lakabı takarlar.

Anzavur Ahmet Paşa ve tek gözü kapalı Gavur İmam’ın 1920 yılında Biga’da Kuvâ-yi Milliye karşıtı isyan sırasında köylüleri kışkırtmasını betimleyen alegorik sahne.

Anzavur Ahmet ile Gavur İmam, 20 Şubat 1920 yılında Biga’yı bastılar ve köylüleri Kuvâ-yi Milliye aleyhinde harekete geçirdiler. Biga köylerinde az miktarda adamlarıyla Kuvâ-yi Milliye Teşkilatı yapmakta olan Köprülü Hamdi Bey’i bir köyde basarak şehit ettiler. Bu hadise, Anzavur ile Gavur İmam’ın nüfuslarının artmasına yardım etti.

Anzavur, padişahın emriyle geldiğini beyan ederek, emrini dinlemeyen Kuvâ-yi Milliye erkânı ile İttihatçıları Allah’ın lütuf ve keremiyle perişan edip, adlarını anacak kimse bırakmadıktan sonra bütün milleti peşine takıp İngiltere’nin Anadolu’ya karşı yapmak istediği harekâtı kendisinin yapıp, Ankara’ya ve daha ötesine kadar her tarafı temizleyeceğini kendine has basit ve çoğu anlaşılmaz ifadelerle sayıp dökerek adeta meydan okuyordu.

Süratle yayılma potansiyeli olan bu tecavüzün bastırılması zorunluydu. Bu yüzden Akhisar cephesinden Yarbay Sabri Bey’i, Kuvâ-yi Milliye kumandanlarından Hafız Bey’i, Kırkağaçlı Emin Bey’i, Edremitli Hazım Bey’i mahiyetlerindeki kuvvetlerle Biga’ya gönderdim. Bunlar Biga’ya girmişlerse de Anzavur ve Gavur İmam’ın adamları her taraftan tecavüze geçtiklerinden Sabri Bey durumu tehlikeli görerek kuvvetleriyle Gönen’e çekildi. Çok vatanperver bir zat olan Kırkağaçlı Emin Bey bu muharebelerde şehit oldu.

Kuvâ-yi Muhammediye Kuruluyor

Anzavur’a katılım çoğalıyordu. Yarbay Rehmi Bey’i yanındaki kuvvetlerle Gönen’de bırakıp diğer kuvvetlerimizi Balıkesir’e gönderdim. İlk teşebbüsümüzde maalesef başarılı olamamıştık. Bu sıralarda İstanbul’da Ali Rıza Paşa kabinesi iktidardaydı. İstanbul’daki fesat ocağı yine Damat Ferit taraftarlarının gayretiyle faaliyetine devam ediyordu. Bunlar, Anzavur’un yaptıklarından cesaret alarak Cemiyeti Ahmediye namıyla bir cemiyet kurdular ve Anzavur’un kuvvetlerine de Kuvâ-yi Muhammediye namını verdiler. Damat Ferit’in tekrar hükümetin başına getirilmesini istiyorlardı.

Kazım Özalp’in 16 Mart 1920 İstanbul’un işgali sonrası askerî ve mülkî makamlara hitaben beyanname hazırladığı sahneyi betimleyen alegorik tarihsel çizim.

16 Mart’ta İngilizler İstanbul’u işgal etti ve karakolları basarak askerlerimizi şehit ettiler. Millet Meclisi dağıldı, birçok milletvekili ve Kuvâ-yi Milliyecileri tutukladılar. İstanbul işgal edildikten bir gün sonra ben bir beyanname hazırlayarak bölgem dâhilindeki bütün asker ve mülkî makamlara bundan sonra yalnız benim tarafımdan emir ve talimat verileceğini ve artık hiçbir makamın İstanbul hükümetiyle haberleşmemesini ilan ettim. Bu beyannameyi toplantıda olan kongre de kabul etti. Bu durum, 1920’ye kadar yani Büyük Millet Meclisi açılıncaya kadar devam etti.

Anzavur, Biga bölgesine hâkim olmuştu. Oradan kuvvetleri ile Gönen’e ilerledi. Bu defa iki top ve makineli tüfekleri de vardı. Gönen’de Yarbay Rahmi Bey’in 200 kişilik nizamiye birliği vardı. Anzavur bunlara taarruz etti. Bu 200 kişi 48 saat boyunca fedakârlıkla müdafaa etti. Vatanperver kumandan Rahmet Bey de dâhil olmak üzere çoğu şehit oldular. Anzavur ve avanesi Gönen’e girer girmez cinayet ve çapulculuğa giriştiler. Ele geçirdikleri subaylarımızı, Kuvâ-yi Milliye mensuplarını tevkif edip Gönen müftüsü Şevket, belediye reisi Hüseyin ve Gönenli Ramiz Beyleri şehit ettiler. Sonra evlere taarruz ettiler.

İstanbul’dan millî hareket düşmanları faaliyetlerini artırmışlardı. Tekrar iktidara getirilen Damat Ferit, Anzavur’a çok yardımlarda bulunuyordu. Anzavur, Gönen’den Bandırma’ya yürüdü. Orayı işgal ettikten sonra İstanbul hükümeti ile daha kolay irtibat tesis etmişti. Milleti din ve padişah namına kendi etrafında toplamaya davet ediyordu. İstanbul’dan kendisine padişahlık unvanı verildi. Artık o saadetli Ahmet Paşa olmuştu.

Anzavur’un Bandırma’daki Güç Gösterisi

Anzavur Bandırma’da çok gururlandı. Beyannameler ve ilanlar çıkartıyor, ecnebilerle mülakatlar yapıyor ve Kuvâ-yi Milliye’yi ortadan kaldıracağını herkese söylüyordu. Anzavur’un katî suretle ezilmesi memleketimizin selameti için elzem olmuştu. 

Ahmet Anzavur isyanı neden çıktı sorusunu anlatan, Bandırma ve Balıkesir hattında Anzavur, Çerkez Ethem ve Demirci Mehmet Efe’nin aynı sahnede resmedildiği çok katmanlı tarihsel çizim.

Cephelerde çok az kuvvet bırakarak çoğunu Balıkesir’e hareket ettirdim. Salihli dolaylarında bulunan Çerkez Ethem’e durumu izah eden bir telgraf çekerek mümkün olduğu kadar çok kuvvetle bizzat Balıkesir’e gelmesini yazdım. Demirci Mehmet Efe’ye de vaziyeti bildirerek yardım için kuvvet göndermesini istedim. Çerkez Ethem iki güne kadar hareket edeceğini, Demirci Mehmet Efe ise 800 atlı zeybeğin Danişmentli İsmail Efe kumandasında iki gün sonra yola çıkacağını bildirdi. Anzavur’un kuvvetleri 5.000’e yakındı ve etraftan kendisine katılım devam ediyordu. Bizim toplayacağımız kuvvetler 5.500’ü bulacaktı. Altı tane de topumuz vardı.

İngiliz Kemal Sahneye Çıkıyor

İyi önlem almak ve tedbirleri isabetli yapabilmek için Anzavur’un planlarını ve ne zaman harekete geçeceğini önceden öğrenmek faydalı olurdu. Bunun, o zaman karargâhında çalışan ve İngiliz Kemal adıyla tanınan Esad Bey’in bu işi becerebileceğini düşündüm, ondan fedakârlık göstermesini istedim. Hemen harekete geçti.

Bandırma Limanı’nda İngiliz subayı kılığındaki İngiliz Kemal’in, Amerikan harp gemisinden çıkmış gibi davranarak Rumlara Anzavur Ahmet lehine konuştuğu sahne.

Bandırma limanında bulunan bir Amerikan harp gemisinden çıkmış gibi yaparak İngiliz subayı kıyafetiyle Bandırma’ya girdi. Etrafını çeviren Rumlar ona İngilizce bilen bir Rum verdiler. Onun tercümanlığı vasıtasıyla Rumlara, Kuvâ-yi Milliye’ye karşı savaşan Anzavur’a yardım etmelerini ve İngilizlerin de yardımda bulunacaklarını söylemiş, onlar da yardım etmekten geri kalmayacaklarını bildirmişler.

Haberi alan Anzavur kendisiyle görüşmek istemiş, buluşmuşlar. Bizim Kemal şunları söylemiş: “Kuvâ-yi Milliye’ye karşı hareket edeceğiniz zaman İngiliz teyyareleri de havadan taarruza iştirak suretiyle size yardım edecek, silah, para ve daha ne isterseniz verecektir.” 

Anzavur Ahmet’in İngiliz Kemal ile gizli görüşmesi, masada Gavur İmam’ın da bulunduğu ironik sahne, 1920 Bandırma

Anzavur bu vaatlere çok memnun olmuş. İngiliz Kemal, Anzavur’un bu sevinçli hâlinden istifade ederek teyyare ile yardım bahsi üzerinde durup Anzavur’un 13 Nisan’da Bandırma’dan harekete geçeceğini, bir kolun Susığırlık üzerinden Balıkesir’e, bir kolun Karacabey üzerinden Bursa’ya ve bir kolunun da Gönen–Balya üzerinden Balıkesir’e yürüyeceklerini öğrenmiş. Arnavut Roma Türkçe söylüyor, Rum da İngiliz Kemal’e İngilizce söylüyor, İngiliz Kemal de güya Türkçe bilmiyor. Anzavur bu oyunun farkına varmıyor.

İngiliz Kemal bu haberi bana 10 Nisan’da yetiştirdikten sonra kendisi de Balıkesir’e gitti. Anzavur’a karşı hareket edecek olan kuvvetlerimiz Nisan’ın 11’inde Balıkesir’de toplanmış bulunuyorlardı. Gönen istikametinden Balya’ya doğru geleceği anlaşılan Gavur İmam kuvvetlerine karşı müdafaa vaziyeti almak ve Bandırma–Susığırlık üzerinden gelecek olanlara karşı giderek karşılaşacağımız yerde çarpışma kararı verdik.

Çerkez Ethem’in kuvvetlerine Demirci Efe’nin gönderdiği zeybeklerden 600 atlı ve cephelerden getirdiğim kuvvetlerin bir kısmını ilave ederek 13 Nisan’da Balıkesir’den Susığırlık istikametine doğru hareket ettik. Aynı günde Balya ile Gönen arasında Sebepli Köyü mevzilerini müdafaa etmek üzere ayrı bir müfreze daha gönderdim. Bu müfrezede Vasıf Çınar ve Mustafa Necati Bey de vardı. İcabında her iki tarafa da yardım edebilmek ve yanlardan sarkması muhtemel olanlara karşı kullanılmak üzere 800 kişilik bir ihtiyat kuvveti karargâhımla beraber Teğmen Nusret, biraderlerin, Fethi, Kenan ve Hüsnü Beyler de bulunuyorlardı.

Çarpışma Başlıyor!

15 Nisan Perşembe günü akşam üzeri Çerkez Ethem’in emrindeki kuvvetlerimiz Susığırlık–Kirmasti arasında, Yaya Köyü sırtlarında Anzavur kuvvetleri ile karşılaştılar. O gece başlayan muharebe, ertesi günü yani 16 Nisan akşamına kadar şiddetle devam etti. Anzavur kuvvetleri hezimete uğrayarak dağıldılar. Anzavur’un kendisi her şeyi bırakıp Bandırma istikametine doğru kaçtı. Süvarilerimiz onu takip etmişlerse de yakalayamamışlardır.

Susığırlık–Kirmasti hattında Anzavur Ahmet’in Çerkez Ethem kuvvetleri tarafından yenilgi sonrası kaçışı ve süvari takibi sahnesi

Gavur İmam’ın Agonya ve Biga’dan getirdiği ve Gönen–Manyas’tan topladığı adamlara karşı Sebepli mevzilerine göndermiş olduğum müfrezemiz fedakârâne müdafaa ediyorlardı. Susığırlık civarında Anzavur’un yenilmesi üzerine hiç vakit kaybetmeden 17 Nisan’da Ömer Köy üzerinden ihtiyat kuvvetiyle Balya’ya doğru hareket ettim ve süratli bir yürüyüşle Sebepli’de müdafaa eden kuvvetlerimizin yardımına yetişerek taarruza geçtim. Gavur İmam ve avanesi perişan bir hâlde dağıldılar.

Bundan sonra Bandırma, Gönen, Manyas, Biga bölgesinde temizleme faaliyetlerine devam edildi, zararlı şahsiyetler cezalandırıldı. Anzavur’un ilk başarılarından fazlaca umuda kapılmış olan İstanbul’daki koruyucu ve taraftarları, firar edenleri kurtarmak için Karabiga iskelesine ecnebi gemilerini göndermişlerdi. Anzavur ve onunla oralara kadar geçebilen avanesi, takip eden süvarilerimizin ateşi altında bu gemilere bindiler.

Muharebeden sonra Demirci Efe’nin gönderdiği zeybeklerle cepheden getirttiğim kuvvetleri yerlerine iade ettim. Çerkez Ethem ise Gönen, Manyas ve Biga bölgelerinde uslandırma işlerine devam etmiş ve daha sonra Atatürk’ün emri üzerine Geyve’de Kuvâ-yi Milliye’ye karşı ayaklananlarla muharebe eden kuvvetlerimize yardım etmek üzere kuvvetleriyle oraya gitmişlerdir.

Yunan İşgali Altında Anzavur’un Zulümleri

İstanbul’dan Paşa unvanını almış olan Anzavur Ahmet, bizim karşımızdan kaçtıktan sonra Kocaeli bölgesine giderek orada da Kuvâ-yi Milliye’ye karşı savaşlara katılmıştır. İzmir şimal bölgesindeki kuvvetlerimizin geri çekilmesinden sonra Anzavur, Yunanlıların işgal ettiği bölgeye giderek Kuvâ-yi Milliye taraftarı birçok vatanperverlere zulmetmiş, onları Yunanlılara ezdirmiş ve öldürtmüştür.

1921 yılında Biga yakınlarında pusuya düşürülen Anzavur Ahmet’in vurularak öldürülmesini betimleyen tarihsel çizim

Nihayet 1921 yılında Yunan işgali devam ettiği sırada şehit olan Köprülülü Hamdi Bey’in adamları gizlice Biga bölgesine giderek Anzavur’u takip etmişler ve onu yolda giderken pusuya düşürüp intikam kastıyla öldürmüşlerdir.

Çerkez Ethem’in, Anzavur’un Kuvâ-yi Muhammediye’sini dağıttıktan sonra şöyle dediği rivayet edilir: “Ben Osmanlı padişahının hışmından titrediği Anzavur’un başına cellat kesildim, onu ve Kuvâ-yi Muhammediye’sini kovalayıp Karabiga’da denize döktüm.

Anzavur Ahmet Nasıl Öldü?

Anzavur Ahmet kimine göre Gürlü Ali ve Mehmet Efe, kimine göre Arnavut Rahman Çetesi tarafından öldürülmüştür. Kafası kesilmiş ve tezekliğe gömülmüştür. Cihadiye adlı Çerkezköy’ündeki mezarında eskiden şunlar yazarmış: “Din, millet ve memleket uğrunda cansiperane çalışırken Kuvâ-yi Milliye tarafından bir sureti gaddaranede şehit edilerek milletin kalbinde unutulmaz bir yara bırakan Kuvâ-yi Muhammediye kumandanı izzetli Arnavut Paşa hazretlerinin ruhuna el fatiha…

Anzavur’un mezarı zamanla hastalıklarına şifa arayanlar tarafından adeta bir türbeye, bir yatıra dönüştürülür. Kurtuluş Savaşı sonrasında mezar kitabesi değiştirilir. Hâlâ şifa bulmaya giden var mıdır, bilinmez…

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more
Powered by Gelecek Internet