Çadır Devleti | Arap İsyanı’ndan Önce Ne Vardı?

Arabistan ve Irak Çöllerinde Yarı Müstakil Bir Düzen

Çadır Devleti, Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı adlı eserinde aktardığı tanıklıklardan hareketle, Arap İsyanı’ndan önce Arabistan ve Irak çöllerinde var olan yarı müstakil şeyhlik ve emirlik düzenini ele alır.

I. Dünya Savaşı yıllarında Ortadoğu’da yaşananlar çoğu zaman Arap İsyanı, Arap Ayaklanması, Şerif Hüseyin ya da Lawrence of Arabia anlatılarıyla açıklanır. Oysa Zeytindağı’nda görüldüğü üzere, Arabistan, Irak, Hicaz ve Necd hattında şeyhlikler, emirlikler ve aşiretler tarafından yönetilen yarı müstakil bir düzen vardı. Bu yapılar modern anlamda devlet değildi; gazve, baskın, yağma ve dışarıdan gelen altınlarla ayakta duruyor, Osmanlı Devleti ile İngilizler arasında kurulan hassas bir dengeyle varlıklarını sürdürüyorlardı. Burada belirleyici olan sadakat değil, dengeydi.

Bir Çadır Devleti: Suud Emirliği

Arabistan ve Irak çöllerinde yarı müstakil şeyhlikler ve emirlikler olduğunu bilirsiniz. Bunlar oturulan Topraklar deniz arasındaki boşlukta hüküm süren devlet taslaklarıdır. Şeyh ve emirlere denizden İngiliz altını ve karadan Osmanlı altını gider. 

Gelir kaynaklarından biri de gazve diye dinleştirilmiş baskın ve yağmalardır. Suriye ve hicaz tabloları arasında bu çadır devletlerinden birinin hikayesini anlatmalıyım.

Bu bir emirliktir. Emir’in ismi Suud‘dur. Yukarı necid’de oturur. Payitahtı Hail’dir. Sultan Hamid zamanından biri İstanbul’da Reşit Paşa isminde bir elçisi bile vardı. Büyük harp başladığı zaman hemen hemen yüz seneden beri müstakil idiler. İçlerinde 20 sene, 24 sene, 27 sene hüküm sürmüş Emirler sayılabilir. Emir’in siyasi vazifesi ibniSuud’u gücendirmemek, Hicaz şeriflerinden hediye almak, Osmanlı hazinesinden altın çekmektir.

Arabistan ve Irak çöllerinde yarı müstakil bir çadır devleti olarak işleyen Suud Emirliği, Osmanlı ve İngiliz altınıyla ayakta duran şeyhlik ve emirlik düzeni

Hail; 5-6 bin kişilik bir kasabadır. Etrafındaki hurmalıklarda oturan taşralı halkının toplamı 4-5 bin kişiyi bulur. Emirliğin Barış zamanındaki kuvveti 17 yaşından 50 yaşına kadar kadınlı erkekli bin kişidir. İçlerinden 600 kadarının eli silah tutar ötekiler kahvecilik seyislik gibi hizmetlere bakarlar.

Gazve Ne Zaman Mümkündü?

Sefer kuvveti her zaman değişir. Bedeviler Hail’e yakın ve toplu mudurlar yoksa uzakta mıdırlar? Düşman kabileleri yakında mı uzakta mıdır? Emir’in gazvesi menfaatlerine uygun mudur değil midir? Eğer kuzey ve orta Necded’de gaz ve yapılacaksa Emir 3000 kadar silah bulabilir. Eğer Taif ve Mekke gibi aykırı ve yabancı yerlere gidilecekse bedevilerin birçoğuna yerlerinden kımıldatmak imkansızdır.

Bedevi gerideki yurdunu 15 günden fazla boş bırakmak istemez. Baskın, vurgun, yağma hepsi kısa bir zamanda bitmeli, herkes payını alıp çadırcığına çekilmelidir. Emir’in bayrağı altında toplananlar şunu da tahkik ederler: bir takım aşiretler vardır ki Haillileri gördükleri zaman kaçarlar mallarını bırakırlar. O zaman gazve; deve, koyun ve çadır toplayıp sürmekten ibaret kolay bir iştir. Eğer hedef sert bir kabile ise bayrağın etrafında kalabalık az olur.

Çadır Devleti düzeninde gazvenin mümkün olduğu koşullar; Hail çevresinde toplanan sefer kuvveti, bedeviler, mesafe ve kısa süreli baskın mantığı

Hail’de halk 3 sınıftır. Asiller, melezler, köleler. Asil olanlar dışarıya kız alıp vermezler. Bunlar için sanat sahibi olmak ayıptır. Melezler ak kadınlarla kölelerden çıkmış olanlardır. Kalaycılık kasaplık terlikçilik gibi sanatlar melezlerin elindedir. Köleler alınıp satılan zencilerdir.

Hükümet kadı dedikleri bir şeyhten ibarettir. Nikâh, veraset, katil, hırsızlık gibi vakalar ona verilecek rüşvetlerle hallolunur. Aşiretlerin bulunduğu çöllerin içine henüz paradan büyük Allah girmemiştir. Para uğruna yapılan her şey Allah uğruna yapılmış gibidir.

Emir genç ve iyi bir adamdı. Fakat bir taraftan büyük anası Fatma’nın, öte yandan Reşit Paşa’nın telkini altındaydı. Fatma Necid Katerinası diye şöhret bulmuştur. Sevmediği bir adamı parça parça kestirerek köpeklere yediren bu kadındır. Hicaz isyanı oluncaya kadar biz bu Emire ve adamlarına uslu dursunlar diye para veriyorduk. İsyan olduktan sonra hicaz hattına gelsinler, hattı tutsunlar ve Şerif kuvvetlerini sıksınlar diye altın yolladık.

Bütün altınlarımızı birkaç kişi aralarında paylaşıp aylar ayı yola çıkmadılar. Emir taraflarının hem İngilizler, hem şerifler hem de osmanlılarla hoş geçinmekten, neticede kim kazanırsa onun hissesinden mahrum kalmamaktan başka tasaları yoktu. Kervan kervan silahlarımızın ve çıkın çıkın altınlarımızın çölden getirdiği ses, vaatten ve mazeretten ibaretti.

Altın, Vaad ve Oyalama

Emir ve adamları bir defa Medayin‘e uğrar gibi oldular. Yemeklerimizi yiyip yeni altınlarımızı aldıktan sonra yine de dağıldılar. Önümüzdeki vesikalardan yalnız birinde emir’in şahsına verilmiş 7.000 altının kaydını görüyorum.

Reşit Paşa’nın Emir’e yazdığı bir mektubun şu satırlarını okuyoruz: “Hükümet bana yeniden para verdi. Fakat bu sefer sizi mutlak hareket ettirmekliğimi istiyor. Ben oraya gelmeden siz kendinize zekât vermediğini ileri sürerek bir kabilenin üstüne yürüyünüz. Ben sizi seferde bulmuş olayım. Eğer hükümet bana dediği gibi Mekke üzerine gidip de şehre girecek olursa, biz de hemen arkasından yetişiriz. Eğer hareket etmezse, Ne yapalım, henüz seferdeyiz, deriz.

Çadır Devleti düzeninde Mülazım Osman’ın, gazve sırasında Arap aşiretleri tarafından silahlı saldırıyla öldürülmesini temsil eden sahne

Biz Emir’e top da yollamıştık. Kumandanı, ikinci mülazım Osman Bey’di. Aşiret, Medayin’e doğru yürüyüş gösterdiği zaman, bir vadide ateşe uğradı. Bizimkiler bin karşı taraf 30 kişi kadardı. Daha birkaç kişi yaralanınca hepsi kaçmaya başladılar. Osman Bey’e de: “Topunu bırak gel.” diyorlardı. “O benim namusumdur bırakamam. Ne diye kaçıyorsunuz?” Diyordu.

Boş yere bağırdı çağırdı. Karşı taraf üstüne üşüşüp kurşun ve cenbiye ile Türk çocuğunu parçaladılar. Silahlar, toplar, altınlar, develer ve erzak hepsini, hepsini verdik. Ve bütün seferden bize yine de yalnız bir Türk çocuğunun isimsiz ve nişansız mezarından başka bir şey kalmadı.

Türk topuna sarılmış olarak parçalanan Osman, 1917 senesi haziranın üçüncü günü ölüp gitmiştir.

Çadır Devleti düzeninde Arap İsyanı’ndan önce yaşanan bir gazve sırasında, Osmanlı subayı Mülazım Osman’ın topuna sarılı halde öldürülmesini temsil eden sahne

Bunlara da Bakabilirsiniz

Bir yanıt yazın