Büyük Adam Olmak | Günay Aktürk

Büyük adam olma fikrini sorgulayan alegorik sahne: bilgelik, savaş, iktidar, cehalet, çocuk ve satranç metaforlarıyla anlatılan toplumsal hikâye

Büyük Adam Nedir?

Ben küçükken bayağı iddialı bir çocuktum. Hayallerimin ardı arkası kesilmezdi. Gün oldu âşık olduğum edebiyat öğretmenime şiirler yazıp çalışma odasına astırttım, gün oldu matematik öğretmenime yazdığım eleştiri şiirleriyle zıvanadan çıkarttım onu. Şiir benim için hem saldırı silahı hem de savunma kalkanıydı. Bunun dışında dünyaya bakışım da oldukça farklıydı hani. Çocukça bile olsa kendi çapında bir mantık taşıyorlardı.

Çocukluk hayallerini temsil eden alegorik sahneler: erken evlilik reddi, masum aşk, ölüm korkusu, bilgi arayışı ve zenginlik düşleri

Dün gibi hatırladıklarımdan bazıları şunlar:

“Ben onlar gibi çocuk yaşta evlenecek kadar aptal değilim. Hayır hayır! Ne olursa olsun on altı yaşından önce evlenmek yok!”

“Büyüyünce mutlaka şu komşu kızıyla evlenmeliyim. Zaten başkasıyla da mutlu olamam. O da beni seviyor. Dün oynarken iki kez gülümsemedi mi.” (Bahsettiğim komşu kızı iki sene önce evlendi. Ogün bu gündür oyunlardan uzağım.)

“Babaannem ölürse yaşayacağımı sanmıyorum.”

“Eğer ileride çok zengin olursam ceketimin iç ceplerini pilot kalemlerle dolduracağım.”

– Hocam ben ileride çok bilgin bir insan olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?
– Çok okumalısın Günay.”

Bundan sonra dört ay boyunca sürekli olarak okudum. Ama hâlâ hiçbir şey bildiğim yoktu. Öğretmene tekrar gidip gayet ciddi bir tavırla bana neden yalan söylediğini sordum. Tabii ki ağlaya zırlaya. Sanırım on iki yaşlarındaydım.

Dere kenarında gizlice sigara içerken yanımdaki komşumuzun oğlu İsmail, büyüdüğümde sigara içip içmeyeceğimi sormuştu. Bunun malum bir cevabı var. “Aklını mı yitirdin be oğlum, tabi ki de içeceğim!”

Çocukluğumda kendimden çok şey bekleyip birçok şey olmak istemişimdir. Polis, öğretmen, felsefeci ve yazar bunlardan bazıları. Sonuncusu bayağı bir ilgimi çekmiş olmalı. Bir dönem bir sayfalık romanlar yazmıştım. Hatta birinde başkarakterimin hapse girmesiyle çıkması bir oluyor ve iki kelimeyle de romanın sonuna geliyorduk. Bunun üzerine sevgili ablam Canay, yazarlığımı ciddiye alıp bu bir sayfalık romanımı şöyle yorumlamıştı: “Hiç olmazsa cezaevinden çıkarken arkadaşlarıyla vedalaşsınlar.” Bir keresinde de babam başka bir romanımı okuyup aynen şöyle söylemişti: “Bu çocuk büyüyünce çok büyük adam olacak!”

Büyük adam nasıl olunur, söylemeyi unutmuştu ama. Ne vesikalık ne de boydan fotoğrafı vardı büyük adamın. Hiç kimse bu meçhul insanın fotoğrafını elime tutuşturmadığı için, her adıduyulmuşgillerin peşine takılıp gittim. Kimi bir yazarın veya şairin ya da bir devlet adamının hayranıyken, ben yine de yeni keşfettiğin hiç bir adıduyulmuşgillerden emin olamadım. O her kimse, ömrüm onu aramakla geçti.

Toplumsal çürüme alegorisi: ekmeğin aslanın ağzında olduğu bir dünyada siyasetçi, din tüccarı, savaş ve sahte büyük adam figürleri

Velhasıl ekmeği aslanın ağzında görünceye ya da çocukların boğazlandığını fark edinceye kadar sürdü bu arayış. Sonra bir gün nasıl olduysa oldu ve unutuverdim büyük adamlığı. Sanıyorum ki çocukluğumun o muazzam hayallerini büyüme sürecinde yavaş yavaş körelttiğim için olacak, mutsuzluk hastalığına yakalandım. Büyük adam, yiyecek ekmeği bile zor buluyordu çünkü.

Peki ya büyük adam karnını nasıl doyururdu? Çevreme bakındım anlayabilmek için. Gördüm ki hırsızı, arsızı, sapığı, dolandırıcısı, din tüccarı, savaş çığırtkanı. Öte yandan babama hak vermeden edemedim. Böyle bir dünyada büyük adam olmak, boyundan büyük işlere soyunmakla mümkün oluyormuş. Soyundukça üşüsen de önüne konulan pahalı kürklerle ısınmaya çalışmamakla! “Bildiğin yoldan şaşmamak” demiyorum. Nice insan zihni var ki doğru farz ettiği bir dizi bilginin yarattığı kötülükleri erdem diye yorumluyor. Bir insan nasıl anlar büyük adam olduğunu? Belki de bunu anladığı anda vazgeçiyor büyük adam olmaktan. Belki de büyük adamlık, büyük olmamayı istememekle oluyor…

Nasıl tanıyacağız büyük adamı? Diyelim ki şüphelendin birinden. Yüksekçe bir yere çıkmış, yalayıp duruyor elindeki mikrofonu büyük adam kılıklı. Önce sözlerine bakmalı. Ne anlatıyor, meramı ne? Öyle ele ayağa düşmüş sözler etmez sana büyük adam. Yenicedir sözleri. Kendi çağına uydurur eski bir kelamı. Zararlı olanları kesip atar.

Doğrusu, büyük adamların ortadan kaybolduğu ülkelerde kimsenin sözüne, edebine, ahlakına güvenilmez. Mesela yeraltında yaşayan beş gözlü köstebeklerden dem vurmaz büyük adam dediğin. Çünkü olmadığından şüphelenir de var diye konuşmaz. Sağ elinde mikroskobu, sol elinde teleskobu vardır. Mikroorganizma diye başlattığı sözünü, ışık yılı diye bitirir. Bilimsel konuşurken, vicdandan “tanrı” diye bahseder.

Eğer ki birileri sana irili ufaklı timsahların yoncalıkta otladığını söylüyorsa, oradan hemen uzaklaşmalısın. Tüm bunlardan nasıl bu kadar emin olabildiğimi soracak olursan… İzini buraya kadar sürdüm de ondan. Sonunda irili ufaklı sayısız büyük adam çıktı karşıma.

Kızını satranç kursuna götüren bir baba ile bilgelik ve softalık arasında sıkışmış toplum figürlerini anlatan alegorik sahne

Bir adam vardı, adı Mustafa. Öyle kitap falan okumaz, büyük şeyler düşünmezdi. Hatta evinde kütüphanesi bile yoktu. Yirmi yıl önce, şu bizim özgürlük düşmanı muhafazakar partiye oy verdiğini duyduğumda pek de şaşırmamıştım. Geçen gün çarşıda gördüm onu. Yanında on yaşındaki kızı vardı. Gidip selam verdim. Neler yaptığını sorduğumda, bana bu yazıyı yazmak için ilham veren o cümleyi kurdu: “Kızımı satranç kursuna götürüyorum.

O anda büyük adamlığın ne olduğunu fark ettim. Büyük adam herkesin tanıdığı biri olmak zorunda değildi. Üstelik herkesin tanıdığı, muhtemelen büyük adam da değildi. Kızını satranç kursuna götüren adamdı büyük adam.

Çünkü binlerce yıldır bilgelikle softalık savaş halinde. Tabuculuk softalıktır; yobazlık, kaburga kemiğinden kadınlar, fanatizm, otokrasi softalıktır. Bunlar toplumları geriye götürür. Beri yanda daha özgürdür bilge toplumlar. Çünkü bilim ve sanat vardır orada. Sanat, insanı ehlileştirir; daha anlayışlı, daha ılıman kılar.

İki kardeş tanrıya benzer bilgelikle softalık. Hangisinin taraftarı daha fazlaysa, o tanrı tarafından yönetilirsiniz. Kızını satranç kursuna götüren adam, bir taraftar daha kazandırmıştır bilge tanrıya. O çocuğun gelecekte dokunacağı insanları bir düşünün… Öyleyse birilerine ilham olandır büyük adam, dokunandır. Kaç kişiyi andınlatmışsan rütben de o derece yükselir.

Bir eylemin herkesin çıkarına olması, büyük adamlığın ön koşuludur. Peki, aklın özgürleştirilmesinde ne kadar pay sahibisiniz? Ne bırakacaksınız bu ülkenin gelecek kuşaklarına? Belki herkes tarafından tanınan birisinizdir. İnsanlar parmaklarıyla sizi gösterip: “Ne büyük adam be!” diyordur. Belki racon sahibi bir mafya babası… Peki, ne öğretiyorsunuz insanlara adam öldürmekten başka? Herkesin çıkarına mıdır bu?

Belki bir siyasetçisiniz. Hah, en yararsız olanlar da sizlersiniz. İki yüz kelimelik dağarcıklarıyla burunlarının ucunu bile göremeyen parlak fikirliler! Diyelim ki mankensiniz. Ya da büyülüyorsunuz güzelliğinizle. Faydası var mı kendinizden başkasına güzelliğinizin? Hoş, kendinize faydası ne ki? Üstelik o güzelliğin kendi emeğinizin ürünü olmadığını, ona doğuştan sahip olduğunuz düşünülürse…

Sosyal medya fenomenleri! Onlardan da softalık adına iyi malzeme çıkar hani. Zihnin büyümesinde olmasa bile, gerilemesinde epey yararlılar. Zengin takımını unutmayalım. Zenginlikle zeka en çok onlarda yamalı duruyor. Paralı ve güçlü olmanın saygı duyulması gerektiğini düşünüyor, hatta daha da ileri giderek kültürlü olduklarına inanıyorlar. Onlarla çok çalıştım. İnanın para insanı o kadar yanlış vehimlere kaptırıyor ki…

Bir de sanatçı takımı var. Meşhur olmanın topluma yön vermeye yeterli olduğunu sanan zavallılar. Mesleklerine o kadar yabancılar ki sanatçı olmanın muhalif olmaktan geçtiğini bile fark edemiyorlar. Hatta kendilerinden olanlara bile…

Büyük adam olma fikrini sorgulayan alegorik sahne: bilgelik, savaş, iktidar, cehalet, çocuk ve satranç metaforlarıyla anlatılan toplumsal hikâye

Bu ülkede pek çok insan pek çok şeye sahip de bir tek büyük adam ve kadın vasfına sahip değiller. Evet, onun izini yirmi yıldır sürüyorum. Neye sahip olmaları gerektiğini de çok iyi biliyorum. Bunlar da öyle sanıldığı gibi ruhani ya da ulaşılamayacak şeyler değil. Ama çaba gerektirir. Zirvedeki büyük adam tarifim ise budur artık; entelektüel bir yaşam, gelişmiş mizah yeteneği, naiflik; tarihten, felsefeden, edebiyattan ve bilimden anlamak; insanlık onur ve haklarına saygılı olmak; haddini bilmek, susmayı bilmek ve “ben”i susturabilmek…

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Ateş Ve Sanat – Müjdat Gezen Sanat Kültür

Müjdat Gezen - Ateş Ve Sanat

Ateş Ve Sanat - Müjdat Gezen

Müjdat Gezen - Ateş Ve Sanat

Ateş ve Sanat! Müjdat Gezen Sanat Kültür Ve Eğitim Vakfına 20 Şubat 2017 de yapılan çirkin saldırı üzerine…

Adı her neyse işte… Bilmem nerede doğup büyümüş. Güneyli ya da kuzeyli, dünyanın içinde kayıp bir beden… Ateşli sıvılara merak salmış! Yakmış. Yakacak. Ama yanmamış kıvılcımında onun, yananların onda biri kadar… Bir tek sudan nefret etmiş: suyun bilgeliğinden… Korkmuş boğulmaktan. Korkmuş kaybolmaktan.

Ama korkmamış boğmaktan ve de yakmaktan. Belli ki okumuş iki satırını üç beş kelamın! Ama okuduklarından pek bir şey anlamamış. Eline aldığı her kitabı (mutlak dokunmuştur onlardan bir kaçına) “Nece yazıyor bu yahu!” deyip yıllarca düşünmüş durmuş.

Düşünmek! Dilimize yabancı bir kelime! Sonunda düşünmeye değer bir şey olmadığına karar verip atıvermiş bir kenara. Kenar! Çöplük. Ateş!

Bu adam falancanın kapı komşusu; öğrencisi, iş arkadaşı, çalışanı… Falancanın filancası işte! Türkçede tam karşılığı yok. Birilerinin bir şeyi olan bu adam, bir gün almış eline bir bidon benzini düşmüş yola. Kafaya koymuş yani, yakacak bir yerleri. Ama kafaya, salt kendi kendine koymuş bu kundaklama işini. En nihayetinde kafa bu, içine bir şeyler koymasan da çalışır, iyi düzenek, tanrı işi!

Yani birileri kafasına girmemiş. Adamı değilmiş birilerinin! Öğütlenmemiş ve denmemiş ki: “Git ulan kundakla şu herifin binasını. Olur olmaz konuşup duruyor. Gerçi epeyce susturduk, uzaklaştırdık televizyondan ama sesi hala boru gibi çıkıyor. Üstüne üstlük Atatürkçü! Bir adam Atatürkçüyse (o aynı zamanda cumhuriyetçidir de) bizim gibi olamaz. Bizim gibi olmak kolay iş mi? Bizim gibiler sanat sevmez. Hem nedir ki sanat? Dinden imandan çıkartan bir insan icadı! Git kundakla ki ne olacak görelim.” Kimsenin böyle bir şey dediği yokmuş. Ama kafaya koymuş bir kez, yakacak bir yerleri.

Elinde bidon aylak aylak gezinip dururken (gecenin birinde) “Müjdat Gezen Sanat Kültür Ve Eğitim Vakfı” gelmiş aklına. Bu kadar uzununa da yeni denk gelmiş. Durup dururken! Hayırdır inşallah! Sanat! Ulan, demiş, o sanat bu sanat olmaya? Vay babanın şarap çanağına! Kıvırmış dümeni sanata. Durmaksızın. Zaten hemen üst sokakta! Tesadüf!

Müjdat Gezen. İstanbul Üniversitesinde ders verirmiş bir zamanlar. Bir öğrencisi okulu bırakacak. Parasızlıktan… Duymuş bunu. Bu da söylenmez ya, atmış elini cebine, keyifli keyifli şıngırdıyor para. Nereye gideceğini sezmiş. Çıkartıp vermiş çocuğa parayı. Niye mi yapmış bunu? Elbette okusun diye. Ve o gün anlamış ki bedava bir okul gerek bu yurda. Bir değil binlercesi gerek ya, açan yok. Bir okul, bir ateş demekmiş! Ateş ki bilgece olanından, diri diri yakmayan, kül etmeyeninden… Yani bu ahvalde açılmış bu okul. İşte adam bu okulu yakmaya gidiyor. Adamın haberi yok bütün bunlardan. Haberi olsa yine de gider miydi oraya? Kıymette pahalı bir soru!

Vakfa geldiğinde şöyle bir kolaçan etmiş etrafı. Kimsecikler yok. Yanaşmış götün götün. Bakmış bir Atatürk büstü. Kapının sağında hemen, yola doğru bakıyor. Nasılsa yüz yüze değiller, yüzleşmeyecekler, aldırmamış. Dökmüş benzini çalmış ateşi. “Sanata ölüm! Yaşasın bizim gibi olanlar!” Ateş aç bir kurt gibi sarmış sanatı. Ateş bu, yakmaz olur mu hiç? Nereye atarsan orayı yakar. Her zaman yoksulun kazanını kaynatacak değil ya! Biraz da sanatı yaksın! Bir zaman seyretmiş. Seyretmiş seyretmesine ya, bir dalga var bu işte! Ulan, demiş, bu ne? Ateş, bir türlü giremiyor eşikten içeriye. Korkmuş adam! Yaa korkmuş, ne sandın? Ateşin de sanatın da bir bekçisi var. Kapının sağında duruyor hemen. Gel de inanma! İlahi değil, tamamen dünyevi. Ama işte sokmuyor içeriye ateşi.

Böyle böyle olmuş dostlar. Bakmayın siz adamın cahilliğine. Sanata bakın, koruyucusuna bakın. Hep oraya, oradaki manaya bakın. Ateş bu, her şeyi yakar. İnsanı da yakar, taştan heykelleri de yakar, sanatkârı da yakar. Ama sanatı yakamaz. Çünkü ateş sanatın içindedir. Ancak onun aleviyle aydınlanır karanlıklar. Cehaletin sanattan korkması da bu yüzdendir. Ölümsüzlüğü istiyordunuz, alın size ölümsüzlük. Ateşin ateşi yakmaya gücü yeter mi hiç?

Günay Aktürk
21.02.2017
Ankara

Read more

Kurt Hikayesi | Bir Anadolu Hikâyesi

Kurt hikayesinde kar fırtınası altında dağdan inen iri kurtlar, yaklaşan tehlike

Kurt Hikayesi Hakkında Bir Not

Kurt Hikayesi babam için yazdığım bir öyküdür. Bu hikâyedeki İsmail, babam İsmail Aktürk. Yıllardır anlatır bu hikâyeyi. Ama ne hikâye… Anlattığı şey aslında bu öykünün yalnızca finale yakın küçük bir parçasıdır. Ama ne zaman anlatmaya başlasa hikâye uzadıkça uzar; gerçek, rivayete; rivayet, destana karışır. Anlatırken de pek cimri davranmaz: abartı, bu hikâyenin neredeyse ayrılmaz bir parçasıdır. Ben her seferinde: “Yahu baba, bu olay böyle olmamıştır!” dedikçe, fazla da yüz göz olmadan “Olmuştur olmuştur!” diyerek geçiştirirdi.

Çocukluğum bu anlatının değişik baskılarını dinleyerek geçti. Aynı hikâye her seferinde biraz daha büyüyordu. Bu yüzden bu Kurt Hikayesi, olan bitenin birebir kaydı değildir. Bu, anlatıla anlatıla şekil değiştirmiş bir hatıranın, sonunda hikâyeleştirilmiş hâlidir. Rivayetle gerçeğin, ciddiyetle mizahın, korkuyla gülümsemenin iç içe geçtiği bir öykü… Kurt Hikayesi işte böyle doğdu.

Kurt Hikayesi

Pencerenin önüne oturup dışarıyı seyretmeye başladı. Saat sabaha karşı beşti. Karanlıkta gördüğü şey beyaz bir kasırgayı andırıyordu. Kar o kadar yoğundu ki şiddetli rüzgarın da etkisiyle, tam anlamıyla beyaz bir kaos hakimdi dış dünyaya. Pencerenin hemen önünden başlayarak elli metre boyunca devam eden alan bir ağaç cennetiydi sanki. Hemen yukarısında da bir üzüm bağı vardı. Aslında burası kilometrelerce uzunluktaki üzüm bağlarının en alt kısmında yer alıyordu. Buradan başlayarak tepelere doğru uzanan koskoca bir üzüm cenneti. Ne hoş bir manzaraydı bu…

Kar fırtınası altında elinde değnekle dimdik duran, sert bakışlı Anadolu adamı İsmail

Ama bu durum İsmail’in pek de umurunda değildi. İsmail için hayatta gerçek olan tek şey, bir günün yirmi dört eşit parçaya bölünmüş olup, geceleri uyuyup gündüzleri uyanık kalma gerçeğiydi! Ama bu düşüncelere neden inandığını da hiçbir zaman sormamıştı kendine. En basitinden zamanın bütünlüğünü göremediği için, gökyüzündeki ayın gündüz vakti insanoğlunun hiçbir işine yaramayacağına inanıyordu. Zira kendi çıkarlarıyla hiçbir bağlantısı yoktu.

Yarım saat sonra kalkıp kapıya doğru yürüdü. Üzerine pardösüsünü giyip boğazına atkısını doladı. El yapımı kalın beresini bir süre aradıktan sonra salondaki koltuğun üzerinde buldu. Ayakkabılıktaki kışlık askeri botlarını çıkarıp ayağına giydi. İsmail bir askerdi. Yani bir zamanlar askeriyeden atılmadan önce. Bir süre ayağındaki botlara baktı. Parça parça anılar gelip geçiyordu gözlerinin önünden. Gerçekte askeriyeden atılması İsmail’in suçu değildi. İlk zamanlarda bunu kendine yediremese de zamanla kendi de alıştı buna. Geçmişi geçmişte bırakıp dışarıya çıktı. Sert bir rüzgâr: ”merhaba” dedi İsmail’e! Birkaç adım atınca, bu saatte dışarı çıkmanın pek de akıllıca bir iş olmadığını anlasa da geri dönmedi.

Bir süre evin önünde durdu. Ev kasabanın girişindeydi. Hemen önünde ise kasabanın içine giden yaklaşık bir buçuk kilometrelik bir yol geçiyordu. Her ne kadar kar tüm yolları kapatmış olsa da bu yoldan gidebilirdi. Ama nedendir bilinmez, son anda fikir değiştirip evin arkasına yöneldi. Oysa orası değil yürümek, adım atmak için bile uygun değildi. Aslında orada yol bile yoktu. Üzüm bağlarının içinden geçip tepeye, en tepeye tırmanacaktı. Ve böylesi zor şartlar altında İsmail’in neden o yolu seçtiği kıyamete kadar bir sır olarak kalacaktı. O kadar da önemli değildi gerçi.

Peki, nereye gidiyordu İsmail? Hem, günler çuvala mı girmişti ki sabahın bu kör saatinde, bu fırtınada yola çıkmıştı? Rivayet odur ki bir bayram gününe denk geliyordu bu fırtınalı sabah. Ve annesinin mezarını ziyarete gidiyordu. Bu saatte! Gerçi bir önemi yoktu gerçeğin. Çünkü rivayet odur ki İsmail’de rivayetlere pek inanmıyordu.

Kar fırtınasında yürüyen İsmail konuşurken, kurt köpeği Hayırsız yan gözle küçümseyerek bakıyor

Evin arka bahçesine geçtiğinde bir an için durdu. İsmail’in henüz subayken aldığı ve adeta bir cellat olarak yetiştirdiği kurt köpeği vardı. Askeriyeden atılınca ister istemez onu da getirmişti beraberinde. Eğitimli bir köpekti. Adını da hayırsız koymuştu. Çünkü ne zaman köpeğe ihtiyacı olsa ortadan tüyüyordu. İsmail bu durumu, köpeğin normalinden fazla eğitilmiş olmasına bağlıyordu. Köpeğe birkaç kez seslendikten sonra okkalı bir küfür savurdu ve yola düştü. Yerde bir diz boyu kar vardı. Bir batıp bir çıkmasına rağmen bu durum İsmail’i pek etkilemiyordu.

Henüz fazla gitmemişti ki on beş metre ilerideki ağacın altında bir karartı gördü. Ya da ona öyle geldi. Biraz daha yürüyünce karartı hareket eder gibi oldu. Orada sanki pusuya yatmış biri vardı. Korktuğunu belli etmemek için durdu ve karartıya doğru bakmaya başladı. Dakikalar geçiyor ne karartı ortaya çıkıyor ne de İsmail bir adım atmaya cesaret edebiliyor… Sinirleri gerilmeye başlayan İsmail etrafına şöyle bir göz gezdirdi. Eline geçirdiği irice bir sopayı kavrayıp (nereden bulduysa hemen) iki adım atıp durdu. Karartı hâlâ bir tepkisizdi. Sabrı taşmıştı artık: “Yeter ulan! Ortaya çık da kafanı parçalayayım şu sopayla!” İsmail’in tehditkâr narasıyla aniden yerinden fırlayan karartı bir anda sıçrayarak havlamaya başladı. Karanlıktaki karartının kendi köpeği Hayırsız olduğunu fark etse de başından kaynar sular boşalmıştı. Birkaç küfür savurduktan sonra yoluna devam etti:

Kurt Hikayesi’nden bir sahne: İsmail kar boran fırtınasında söylenerek yürürken, Hayırsız adlı kurt köpeği kibirli ve umursamaz bir tavırla önden ilerliyor

– Bana bak hayırsız! Ne kadar da meraklıymışsın adına layık bir köpek olmaya. Köpek dediğin kapının önünde durur. Ne işin var senin burada?

Ama Hayırsızın aldırdığı yoktu, havlamaya bile tenezzül etmiyordu. Zaten İsmail de Hayırsız’ın nazarında garip bir canlıydı! Ama kendisi öyle miydi? Hem askeri bir eğitimden de geçmişti. Ne de düzgün havlıyordu öyle! Ama bu uzun boylu varlık nasıldı? Sürekli homurdanıp duruyordu. Aynı zamanda yeryüzünde milyarlarca İsmailgiller vardı. Tabi İsmail’in haberi bile yoktu köpeğin bu hain ve kendini beğenmiş düşüncelerinden…

Az gittiler uz gittiler ne de fazla yol gittiler. Bayağı yorulmuştu İsmail. Yiğit İsmail! Askerden atmışlar garibi. Belki de yalandı. Rivayet bu canım en nihayetinde. Belki de operasyona gidiyorlardı şu anda. Kim bilir? İsmail’e sormak lazım! Ama İsmail yorgun, kar diz boyu, koca asfalt yolun suyu mu çıkmış? Vardır bir bildiği İsmail’in. Asker kökenli. Dedesi de Osmanlı veziriymiş zamanında! Çok yalandan kellesini vurdurmuş padişah. Vurdurur tabii. Adam padişah. O padişahsa bu da İsmail. Sen padişah mısın İsmail? Yine de bir bildiği vardır İsmail’in. Yoksa deli mi de bu yolu seçsin? Haber gelmiş İsmail’e. Kasabanın yoluna mayın döşemiş teröristler. İsmail saf mı? Bilmiyor mu sanki? Amerikan gizli servisi bile peşinde İsmail’in. Ne yapmış peki? Ne yapmamış ki… Kurtuluş Savaşı’nda koca bir Yunan çetesini alaşağı etmiş. Yok canım! Ne olacaktı? Yunanın eli silah tutan tüm çeteleri İsmail’in peşine düşmüş. Ben diyeyim yüz, siz deyin iki yüz kilometre boyunca kovalamışlar İsmail’i. İsmail yorulur mu? Onun amacı başka! İsmail önde Yunanın çetesi arkada İzmir’e kadar götürmüş bunları. İzmir’den de denizin kara dibine dökmüş bu çete bozuntularını.

Düzlük bir alana gelince durdular. Dört yön göz alabildiğince beyaz. Yolunu mu kaybetti sandınız? İsmail bu, aklını kaybeder de yolunu kaybetmez. O an köpeğe öyle bir bakış fırlattı ki köpek huzursuzlandı: “Burada kamp kuruyoruz Hayırsız!” İsmail şakalaşmaya çalışıyordu köpekle. Ama köpek gülmüyordu. Geçen sene tipide kaybolan arkadaşı Hidayet geldi aklına. Ama fazla düşünmek de istemiyordu bunu. Ne kadar çok düşünse o kadar çok üzülüyordu çünkü. Dişlerini sıktı. Hidayet bir garip çoban! Kar yolu kapatınca yol bilmez iz bilmez. Ama bu yörelerin kışı da hep böyle olmaz mı? Kar bir defa yağmaya görsün, at izi it izine karışır. Hidayet bunu bilmiyor muydu? Bilmez olur mu? Ama işte…

Kurt hikayesinde kar fırtınası altında dağdan inen iri kurtlar, yaklaşan tehlike

Kısa bir anlığına Hayırsıza baktı. Sanki bir gariplik vardı bu hayvanda. Taş kesilmiş, kulaklarını öylece dikip kalmıştı. Dondun mu Hayırsız? İt milleti bu, kanı hızlı akar! Lakin taşta ses var Hayırsız’da yok. Bir daha seslendi. Bir daha bir daha… Sonuncusunda hırlamaya başladı Hayırsız. Kuduz mu oldun it oğlu it? İsmail kafasını çevirip köpeğin baktığı yöne bakınca adeta kanı çekildi. Karşı yamaçtaki tepeden aşağı doğru iki tane kurdun öyle bir inişi vardı ki İsmail bir an yuvarlanıyorlar sandı.

Aralarında fazlaca mesafe yoktu. Kurtlar iyice yaklaşmıştı ki İsmail kendini toplayıp elindeki sopayı sıkıca kavradı. Kurtlar ile aralarında on beş metre ya var ya yok, Hayırsızın atılmasıyla kurdun birini yıkması bir oldu. Hayırsız bu, bırakır da kaçar mı hiç İsmail’i? Hayırsız, kurt ile yaman bir cenge tutuşa dursun, diğer kurt da fırladığı gibi yedi metreden İsmail’in üstüne atlayınca beş metre yuvarlandı İsmail. İsmail bu, yuvarlanır. Henüz kalkmasına fırsat vermeden ikinci hamlesini yaptı kurt. Keskin dişlerini İsmail’in tam boğazına geçirecekti ki ani bir hamleyle kurdun tam ağzından yakaladı. İsmail bu yakalar. Kurt, kanındaki vahşi doğası gereği öyle bir saldırıyordu ki İsmail bile İsmailken başa çıkmakta zorlanıyordu. Kendi deyimiyle hayvanın zayıf bir anından faydalanıp (o zayıf anın ne olduğunu belirtmemiştir) kurdun ağzının tam orta yerine öyle bir yumruk çaktı ki azgın kurt neye uğradığını şaşırdı. Lakin yere düşmesiyle kalkması bir oldu.

Üçüncü bir hamleyle üstüne atlayarak keskin dişlerini İsmail’in sağ omuzuna geçirince İsmail’den acı bir feryat yükseldi. İyice sinirlenen asker asıllı İsmail, kurdun boğazına yapışınca, ister istemez nefesi kesildi kurdun. Dişlerini bu kaslı omuzdan istemeyerek de olsa çeken kurdun boğazını sol koltuğunun altına aldı ki (İsmail bu hamleyi çok seviyordu) kurt dile gelse İsmail’den af dilerdi. Buna rağmen canavarın vahşi doğasıyla baş etmekte zorlanıyordu. Bir ara hayırsıza baktı. Her ne kadar ölümcül yaralar almış olsa da canla başla dövüşüyordu. Bu durum İsmail’in hoşuna gitmişti ama kendi durumu oldukça kritikti. Üstelik gücü de gittikçe tükeniyor, yeni bir plan yapması gerektiğini düşünüyordu. En nihayetinde aklına parlak bir fikir geldi. Ah kuyruğunu bir yakalayabilse iş tamamdı. Ama aksilik bu ya kurdun götü ters taraftaydı. Ne yapıp edip o kuyruğu eline dolamalıydı. Yoksa kurt İsmail’in işini bitirecekti.

Kurt hikayesinde İsmail’in azgın kurdun kuyruğunu yakaladığı abartılı mücadele anı

O anda hiç beklenmedik bir şey oldu. Bizim azgın kurt can havliyle İsmail’in elinden kurtulmaya çalışırken dengesini kaybedip yere düşmüş, İsmail’in sağ eli de kurdun tüm bedenine ulaşabilecek pozisyona gelmişti. Bu fırsatı kaçırmamalıydı. Son bir hamleyle kuyruğunu yakalamayı başardı. Kurt bu defa iyice huylanmıştı İsmail’den. Ama İsmail bu halde yine bir şey yapamayacaktı. Ani bir hareketle sol dizini kurdun boğazına dayadı ki neye uğradığını şaşırdı zalım kurt. Sağ tarafında irice bir ağaç vardı. İki eliyle iyice kavradı kuyruğu. Tüm gücünü kullanarak kaldırdığı gibi ağaca çarptı. İsmail bu, çarpmaz mı? Kurttan acı bir feryat yükseldi. Varsın yükselsindi. Tekrar toparlanmaya çalışan kurdu kaldırdığı gibi bir kez daha çarptı ağaca. Bir kez daha bir kez daha derken o kadar çok çarptı ki kurdun öldüğünü çok sonraları anlayabildi. O anda bıraktı. Zorlu bir mücadele sonunda bitkin düşmüştü. Farkında olmadan olduğu yere yığıldı. Farkında olsa yığılmazdı.

Bir süre sol omuzunu inceledi, kanıyordu. Mühim değildi canım, ne yaralar görmüştü o. Ama yine de hastaneye gitmekte yarar vardı. Ağır bir yara olmasa da kuduz tehlikesi vardı. Aniden Hayırsıza çevirdi kafasını. Hayırsız bu defa hayırsızlık yapmamış, parçaladığı kurdun üzerine oturmuş hızlı hızlı soluyordu. Gülümsedi. Bir badireyi daha atlatmıştı. Atlatacaktı tabii. İsmaildi bu. Her şeyden önce asil bir askerdi o.

Bitti
Günay Aktürk

Not: Bazı hikâyeler doğru olup olmamalarıyla değil, anlatıldıkları kadar gerçektirler.

Diğer Öykülerimizi de Okuyabilirsiniz

Read more

Vahdet-i Vücut a Dair Bir Deneme

vahdeti vücut

Vahdet-i Vücut a Dair Bir Deneme

vahdeti vücut

Bir menzile vardım elsiz ayaksız
Bundan ötesine varma dediler
Bir kubbe dikmişler durur direksiz
Sakın ol kubbeye girme dediler

Seyrine can bile dayanmaz yanar
Gel yolcu sırrını sorma dediler
Her varlık sonunda aslına döner
Riyakar darında durma dediler

Cüret et görmeye o güzel şahı
Sakın ol sırrına erme dediler
Perdeli göründü cibrile bile
Kamile bu yeter sorma dediler

Vakti gelmeyince gonca bir gülü
Su verip çiçeğin derme dediler
Bin muradın bile olsa hilkati
Cahile birini verme dediler

Eyup Aktürk

Ne demek istiyor bu dizelerde? Ne dediğini anlayabilmek için hangi yola başvurmalı? Herkes kendi bilgi birikimi, inandığı, reddettiği evrensel görüşlerine göre yorumlayacaktır bunu.

Mesela, “Her varlık sonunda aslına döner.” ne demektir? Varoluşu tanrı ile bağdaştıran bir akıl, ruhun bir gün Allah’a döneceğini çıkartır bundan.

Lakin benim görüşüm bu yönde değil. Benim gönlüm panteizmden yana meylediyor ve ona göre yorumlayacağım bunu. Panteist görüş, tanrının evrenden başka bir şey olmadığını savunur. Bilim insanlarının da tanrı kavramını bu şekilde yorumlamaya meraklı olduklarını defalarca fark ettim.

Şimdi bu, “Her varlık sonunda aslına döner.” dizesini Alevi felsefesiyle açıklamaya çalışalım. Her varlık atomlardan oluştuğu ve evrenin bir parçası olduğu için, ölüm gerçek manada bir sona eriş olmayacak ve dolayısıyla evrenin zerrelerinden insan donunda can bulmuş olan bu madde yığını da yine öldüğünde zerrelerine ayrılıp evrenle bütünleşecektir. Varlığın aslı da, varlığın birliği de budur zaten.

Dikkatinizi “vahdet-i vücut” felsefesine verin. Sofular bu fikri sevmezler. Sapkınlık olarak yorumlarlar. Onlara kulak verin. Onların sapıklık dediği her şeyde bir bilgelik vardır. Sofuların vahdet-i vücut yorumu şudur: “Her şey Allahın ilim ve iradesinin yansımasıdır. Yasmıma! Bizâtihi kendisi değildir.” Oysa kendisi olmadığına dair ortada delil de yoktur. Yani şöyle demek istiyorlar: “Benim nefesim havayı ısıtır. Isınan hava benim tecellimdir ama kesinlikle ben değildir!”

Lakin aslımı gören nefesimin pekala benim bir tecellim olduğuna ikna olabilir ama ya ortada ben yoksam? Hiç görünmemişsem? Tanrının varlığı panteizmin bir üst basamağıdır ama siz o basamağı neye dayanarak inşaa ettiniz? Bir bilim insanının dediği gibi: “İnanmak değil bilmek istiyorum!” Ben huzursuzluğumu şu dizelerle açıklamaya çalışmıştım: “Görünmez deli kasırgaların etimde duyarken çığlığını, hangi yönden eser rüzgar ve neresi kuzey dört yönün bilinmez…“

“Her varlık sonunda aslına döner. Riyakar darında durma dediler.” Bu fikir aynı zamanda “Her şey hakkın zerrelerinden ibarettir.” fikriyle de uyum içindedir. Kendimizi gökyüzündeki bir yıldızdan ayrı görüyoruz. Halbuki bir zamanlar onun gibi ama ondan daha görkemli bir yıldızdan gelmiştik.

Burada konuyu dağıtmadan küçük bir parantez açalım. Termodinamiğin ikinci yasasından yani, entropi’den haberdar mıyız? Düzensizlik yasası. Bu yasaya göre evren bir gün enerjisini harcaya harcaya bitirecek. İş yapacak, yeni yaşamlar, dönüşümler oluşturamayacak hale gelecek. Mesela bir bebeğin doğması da, yeni yıldızların doğması da yaşamın ölüm karşısında (düzenin düzensizlik karşısında) direnişinden başka bir şey değildir. Suyun o yıkıcı gücünü durdurmaya çalışan bir baraj gibi. Tamamen lokal önlemler.

Biliyor musunuz, içimizde bizi yok etmeye çalışan moleküller var. Onların fiziksel eğilimleri bu yönde. Lakin bir bütün halinde bu varlık (yani insan) bu yok oluşa direnen fiziksel bir sistemden başka bir şey değil. Yemek yiyerek ve nefes alarak enerjiyi yakıt olarak kullanıyoruz. Yani entropiyi durdurmaya çalışıyoruz.

Ama entropinin elinde yaşlılık gibi büyük bir koz var. Yolun sonunda onu kullanarak varlığın birliğini bozup kullanılmaz hale getirmeye çalışacak. Ne heyecan verici bir bilgi ama. Bundan üzüntü çıkartmayın kendinize. Dahil olduğumuz hamurun mayasının böyle yaramazlıkları var. Farz edin ki sevgilinizi tanımak istiyorsunuz. Evren gibi kışkırtıcı kıvırtmalara sahip başka sevgili mi var şu düzende? Nasıl, safsatalardan daha gerçekçi ve daha eğlenceli değil mi? Bilim eğlencelidir.

“İnsan hakta hak insanda.“, yani, insan evrende, evren de insanın içinde. Evrenin bir parçasıyız, ondan bağımsız olmadığımız gibi özel de değiliz. Kainatın yani, hakkın böyle maarifetleri vardır. Bir bozup bir tamir ediyor. Acemi çıraklar gibi. Çocuğunuz var mı? Varsa bilin ki yaşam, o entropiye karşı direnmek için çocuğunuzu yarattı. Bunu yaparken bazı yöntemler de geliştirdi. Mesela Dna. Bu sayede kendisini bir sonraki nesle kopyalayabilecekti. Yaşamak ve hayatta kalmak!

Evrim kuramının en güçlü hipotezlerinden birisidir bu. Bakın ne kadar da bilimsel. Safsata değil. Eskiden “yaşamak nedir?“, diye değil, “Yaşamak neden var?” diye sorardım. “Tohum toprakta neden filizlenir?” Şimdi diyorum ki evrenin bir yanı doğurmaktan bir yanı öldürmekten yana. Yaşamak işte bu yüzden var. Direnmek için. Evrenin kendi mayasında olan “yok etme” eğilimine karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır yaşam!

Günay Aktürk

Read more

Ressamın Tablosu

Ressamın Tablosu

Ressamın Tablosu

Ressamın Tablosu

Yetenekli bir ressamdı adam. Yüzlerce tablo, sayısız ödül sahibiydi. Birazcık abartılı da olsa her yerde övgüyle bahsediliyordu. Hatta o kadar övülüyordu ki onun, Leonardo da vinci‘nin ruhunu taşıdığına inananlar bile vardı!

Gelin görün ki gerçekte kimdi bu ressam; adı nedir, nerede yaşar, yüzü neye benzer bilen yoktu. Kimliğini saklamayı seçmişti kendince. Bu yüzden hayranları ona hayalet anlamına gelen “Körmüz” ismini taktı. Bu nedenledir ki onun kör olduğuna inananlar bile vardı.

O gece mavi takım elbiseli, ablak suratlı, ağzındaki piposuyla müzayede salonuna giren şişmanca bir adam alaycı bir dille konuşuyordu karısıyla:

– Efsane dediğin de bu kadar olur. Hele ki başıboş kalırsa aslını bile aşabilir. Bir de kör ressam diyorlar adama, aynı şey mi canım.

Mavili adamın karısı da Körmüz’ün kör olduğunu düşünenler arasındaydı. Tabii ki buna canı gönülden inandığı söylenemezdi. Kocasının bu ressamın tablolarına karşı duyduğu aşırı ilgi onu fazlasıyla rahatsız ediyor, bu yüzden bir nebze de olsa nefret ediyordu Körmüz’den. Buna karşın adam tam bir Körmüz hayranıydı. Bodrumdan başlayarak yatak odasına kadar bu ressamın tablolarıyla doluydu evi. Bu ona koca bir servete mal olmuştu.

Aynı Şey Mi Canım

Oldukça kalabalıktı salon. Çok geçmeden satışlar başlamış, Kanadalı bir ressamın tablosu gösteriliyordu. Açılışı yirmi beş bin TL den yaptı müzayedeci. Kadın, kocasının kulağına bir şeyler fısıldadı o an. Adam öfkeyle karşıladı bu fısıltıları:

– Bak kadın, dedi, ikide bir de kör deyip canımı sıkma benim! Sanata saygın yok sanatçıya olsun bari.
– Be adam, seninle yirmi yıldır evliyiz. O adamın tablolarına gösterdiğin ilgi kadar… Yok yok… Yarısı kadar benimle ilgilensen gam yemezdim.
– Aynı şey mi canım!
– Bilmez miyim ben, Körmüz’lüğü körlüğünden geliyor…
– …

Çekişme bir süre sekiz ile on yedi numaralı alıcılar arasında gidip geldi. Sekiz numaralı alıcı daha bir hırslı çıktı. Tablo, kırk beş bin TL ile onun oldu.

Böyle böyle on beş yirmi tablo daha satıldı. Mavili adam bu süre içinde Hollandalı ressam Hieraymus Bosh’un Deliler gemisi adlı tablosuna tam tamına yüz otuz bin TL vererek satın aldı. Bunu da bir fırsata çevirerek karısına dönüp:

Bak hayatım, dedi, bu tabloyu senin için aldım. Deliler gemisi! Yatak odamıza asarız. Kadın hiç de oralı değildi. Bir an önce bitse de çıksam şu lanet yerden, diyordu.

– Be kadın madem suratını asacaktın ne diye geldin?
– Niye olacak, şu öve öve bitiremediğin kör deccalın tablosunu görmeye geldim. Bakalım abartılarınızın sınırı nereye kadarmış.

Bu gece Körmüz’ün başyapıtı bu müzayede salonunda görücüye çıkıyordu. Aslında bu gece ki kalabalığın nedeni de buydu. Körmüz, bu güne kadar çizdiği, hepsi de bir servet değerinde olan tablolarını o başyapıtına bakarak, ondan ilham alarak çizmişti. Ama o tabloyu bu güne kadar gören olmamıştı.

Elli Numaralı Alıcı

Mavili adamın dikkatini bir ara elli numaralı alıcı çekti. Yetmiş yaşlarında, saçları ağarmış, kafasında siyah bir takke ve avurdu avurduna geçmiş bu adam, güler yüzüyle de oldukça heyecanlı görünüyordu. Gece boyu hiçbir tabloyla ilgilenmemiş, birine dahi teklif vermemişti.

“Uyanık ihtiyar.” diye mırıldandı içinden: “Belli ki o da Körmüz’ün peşinde. Yedirir miyim sana be!”

Biraz sonra tüm tablolar satılmış, gecenin finaline gelmişti sıra. İki görevli, üstü beyaz bir çarşafla örtülü bir tablo getirdiler salona. Müzayedeci çarşafın bir ucundan tutarak alıcılara baktı. O da en az onlar kadar heyecanlıydı.

– Sıra geldi gecenin şaheserine. Bu gece buraya hepinizin de bu tablo için geldiğinizi biliyorum. Örtünün altındaki tablonun kime ait olduğunu biliyor olsanız da kısaca anlatmama izin veriniz lütfen. Bu tablo Körmüz’ün başyapıtıdır. Çizmiş olduğu diğer tüm tablolarını işte bu başyapıtından esinlenerek çizdi Körmüz. Siz de takdir edersiniz ki maddi değeri de en az manevi değeri kadar yüksektir. Evet, bayanlar baylar. Gecenin tablosunu beş yüz bin TL’den açıyorum.

Sözünü bitirir bitirmez örtüyü kaldırdı. Kapkara, kirli bir merdivene oturmuş; mavi, kareli bir gömlek giyen sarı saçlı bir kadın… Kadının kafası az biraz sağ yana eğikti. Yuvarlak suratlı, küçük, çekik gözleri vardı. İnce dudaklarının üzerinde fındık kadar bir burun… Körmüz’e göre güzel bir kadın olacaktı ki başyapıtına aşk tanrıçası olan “İştar” adını vermişti. Körmüz’ün İştar’ı…

Yazıklar Olsun Sana Körmüz

Bir anda beklenmedik bir uğultu koptu salonda. Bütün alıcılar birbirlerine bakarak şaşkınlıkla bir şeyler anlatıyorlardı. Müzayedeci kimsenin teklif vermediğini görünce açılış fiyatını yineledi. Salondaki uğultular iyice netleşmeye başladı. Kimisi kadının ne kadar soğuk, kimisi de ne kadar sahte baktığından dem vuruyordu. Ön sıralardan genç bir adam: “Hiç de güzel değil. Hatta geri zekâlı gibi bakmış.”diye bağırdı. Bir başkası: “Şeytanın kadın versiyonu be! Koskoca Körmüz neresinden ilham almış bu kadın bozuntusunun…” Bir başkası: “Kadınlığını ön plana çıkartmış, içi boş bu maymunun. Hatta düpedüz maymun!”

– Bu tabloyu tuvaletime bile asmam ben.
– Gece görsem on yıl uyku girmez gözüme.
– Kadınlara olan arzum bir anda yerle bir oldu be.
– Para yiyiciye benziyor.
– Yok, yok tam bir süs köpeği.
– Zevk düşkünü.
– Ne zevki be düpedüz şehvet yuvası.
-Yazıklar olsun sana Körmüz!

Mavili adam da neye uğradığını şaşırmıştı. Böyle bir şeyin olacağını hiç beklemiyordu. Bir anda kendini salondakilere katılmış olarak buldu ki salondakilerin de ortak görüşü; kadının yapmacık, soğuk ve oynak bir kadın olduğuydu. Müzayedeci de afallamıştı. Hiç beklenmedik bir tepkiydi bu. Son bir umut açılış fiyatını tekrarladı. Beş yüz bin TL!

– Ne beş yüz bini be adam! Beş kuruş bile vermem ben bu tabloya.

Bu sözü söyleyen mavili adamdı. Salonda tabloyu seven tek kişi kuşkusuz mavili adamın karısıydı ki onun da nedeni belliydi zaten. Büyük bir keyifle baktı kocasına. Adamsa uğradığı hayal kırıklığı karşısında gözlerini kaçırıyordu artık.

Bu sırada, başlarda mavili adamın hiç de hoşuna gitmemiş olan elli numaralı ihtiyar, ağır ağır kalkarak tabloya doğru yürümeye başladı. Kalabalık buna bir anlam verememiş olsa da pek umursamadı. Uğultu dinmemişti henüz.

İhtiyar, biraz da yaşının verdiği yorgunlukla tablonun yanına kadar gitti. Bir süre tabloya baktı. Sonra da salona dönüp öfkeli kalabalığı süzdü. Kalabalık, ihtiyarın bir şeyler söyleyeceğini anlayınca sustu. İlgiden çok öylesine bakıyor gibiydiler.

– Bu güne kadar tablolarının kayıtsız şartsız hayranı olduğunuz, bugün de başyapıtını satın almak için geldiğiniz ve Körmüz adını taktığınız o ressam benim!

Bu sözler adeta şok etkisi yaratmıştı salonda. Duyduklarına inanamadılar. Birbirlerine şaşkınlıkla bakarken bile çıt çıkmıyordu salondan.

Utanç Duygusu

– Yıllardır Körmüz diye andınız beni. Sağ olun var olun. Siz bana bu ismi layık gördükten sonra asıl adımı söylemenin manası ne? Tablomu görünce demediğiniz şey kalmadı. Doğrusu şaşırmadım desem yalan söylemiş olurum. Siz o hakaretleri yağdırırken tekrar baktım tabloma. Sahte bakışları var dediniz, baktım ama göremedim ben. Soğuk dediniz, tekrar baktım ve tekrar ısıttı içimi tablodaki kadın. Para yiyici dediniz, zevk düşkünü dediniz, seks düşkünü dediniz… Sözün kısası dostlar, sizin gördüğünüz kusurların hiç birini göremedim ben. Aşk da böyle bir şey değil midir zaten. Ben ömrüm boyunca hayran kaldım bu kadına. Belki söylediğiniz kadar kusurludur. Belki daha fazlasıdır. Sanırım aşkın ve sadakatin kör gözüne denk geldi. Zaten kadını bile kusurlu sevmekten başka ne geliyor elimizden… Her neyse dostlar. Haydi, sağlıcakla kalın.

Utanç duygusunun iğrenç kokusu yükseliyordu salondan. Kadın kusuruyla sevilemiyordu evet. Namus ve ev bekçiliği kadının sırtına yüklenmiş ama erkeğe erkekliği helal kılınmıştı sözde. İhtiyar adam tablosunu kucaklayıp bağrına bastı. Tek bir kişinin bile yüzüne bakmadan kapıya doğru yürüdü. Ama salonda Körmüz’ü hayranlıkla seyreden birisi vardı. Kalktı, koşarak yetişti ve dokunuverdi omzuna ihtiyarın. İhtiyar durdu ve ağır ağır dönüp baktı mavili adamın karısına. Kadın etkilenmiş ve duygulu bakışlarıyla sarıldı Körmüz’e. Ağlamaklı sesiyle ilk ve son kez usulca seslendi: ”Körmüz, bu gece bir hayran daha kazandı!”

Günay Aktürk
28.12.2014

Read more

Neyzen Tevfik Geçer Şiiri | Sözleri ve Yorumu

Neyzen Tevfik Geçer şiirini simgeleyen Bosch tarzı illüstrasyon

Neyzen Tevfik – Geçer Şiiri Hakkında

Neyzen Tevfik Geçer şiiri, hayatın geçiciliğini, acının ve sevincin faniliğini hiciv ve irfan diliyle anlatan güçlü metinlerden biridir. Şiirde zaman, kader ve insan hâlleri iç içe geçerken; dünya nimetlerinin, kederin ve mutluluğun aynı döngüde gelip geçtiği vurgulanır. Bu yazıda Neyzen Tevfik’in Geçer şiirinin sözleri ve şiirin edebi bağlamı ele alınmaktadır.

Neyzen Tevfik – Geçer | Şiir Sözleri

Izdırabın sonu yok sanma, bu alem de geçer
Ömr-i fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer
Gam karar eyliyemez hande-i hurrem de geçer
Devr-i şadi de geçer, gussa-i matem de geçer
Gece gündüz yok olur, an-ı dem adem de geçer

Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi,
Çağlıyan göz yaşı mı, yoksa ki hicran seli mi
İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi
Çevrilir dest-i kaderle bu şu’unun fili mi
Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer

Neyzen Tevfik Geçer şiirini simgeleyen Bosch tarzı illüstrasyon

İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan
Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan
Niyyet-i hilkatı bul aşk-ı cihan aradan
Önü yoktan, sonu boktan, bu kuru davadan
Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer

Ne şeriat, ne tarikat, ne hakikat, ne türe
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre!
Ma’rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
Cennet iflas eder, efsane-i Adem de geçer.

Serseri Neyzen’in aşkınla kulak ver sözüne
Girmemiştir bu avalim, bu bedyi’ gözüne
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne
Pir olur sakiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne
Hak olur pir-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer

Neyzen Tevfik

Aynı ruhu taşıyan diğer metinler:

Read more

Kör Mucit

kör mucit

Kör Mucit

kör mucit

Benim de söyleyeceğim şeyler var. Söylenmeye değer şeyler öğrendim bu hayatta. Başka neden yazayım ki? Yazmak yerine yaşamımı daha başka şeylerle de doldurabilirdim. Zevk ve sefa ile sürüngen beynimin arzularını tatmin edebilirdim ve belki bu daha az çekilmez yapardı nefes almayı. Ama artık çok geç. Bir kez fark ettikten sonra bir daha unutamıyorsun uykularını kaçıran gerçekleri. Aslında çok sıradan şeyler onlar. Milyarlarca yıldır da varlar. Ama benim de bilgiyle tanışmamış ön gençlik yıllarım oldu. Anlayabiliyorum.

Bazı cümleleri yazarken dalıp gidiyorum. Çünkü alışılmış bir derinliğin karşısında beni uyanık tutacak tersi bir fikir yok. Üzüntü değil bu. Sanki sıfır noktasına inmiş gibiyim. Bana sıfır noktasının aşağılarda olduğunu düşündüren fikri düşünüyorum bu günlerde. Zihnime bulaştırdıkları onca tabuyu yavaş yavaş temizlerken oraya doğru indiğimi çok oluyor sezeli. Ne kadar derindeyim emin değilim çünkü bu derinliği kıyaslayacak başka bir derinlik verisi yok elimde. Daha önce hissetmedim bunu. En başından beri o sıfır noktasının altında ne olduğunu merak etmişimdir.

Bizde hakikat kapısı deniyor ona. Peki, o kapıdan sonra ne var? Hakikat kapısının son kapı olduğunu söylüyorlar. Buna sınır çizmekteki mantıksızlık, uzayın bir küpün içine sığabileceğine inanmak gibi bir şey. Tabii o uzayın bir zamanlar köpün milyarda birinden daha küçük olduğu gerçeği de ayrı bir bela. O sıfırın altında ne var? O hakikat kapısının arkasında ne var, boşluk mu? Duvar mı? Ya duvarın arkasında? Bizim felsefemiz bilinç sıçramalarını dört kapıya bölmüş durumda. Ya zihnimiz yalnız dört kapıyı görebilecek kadar sınırlıysa?

Korteks gelişmeden önce yalnız sürüngen beyin ve orta beyin vardı. Dünyada yalnız sürüngen beynin yaşadığı dönemlerde, bir canlı için yavrusunun ölümü sıradan bir şeydi onun için. Orta beyin sayesinde evlat acısını tanıdı hayvan ırkı. Şuan yalnız sürüngen beyne sahip olsaydık, dünyanın bütün gerçekliği sadece yemek-içmek, saldırmak-kaçmak ve de üremekten ibaret olurdu. Korteks ile beraber gelen “düşünme” edimi sayesinde bir dizi yeni gerçekler geliştirdik. Ama her şeyi anlamış olmadık bununla. Sadece sınırlarımız biraz daha genişledi o kadar. Shaw’ın deyimiyle: “Yaşam beyne doğru ilerliyor.” Tüm canlıların bir beyin geliştirdikleri gerçeğini görmezden gelemeyiz. Ama evrim hala devam ediyor ve soruyorum, korteksten sonra ne var? Beynin dördüncü katmanı eminim ki yeni sınırlar çizecek bize.

Şu: “şeriat-tarikat- marifet ve hakikat” kapılarını tekrar hatırlayalım. Bize bilgeliğe bu kapılardan geçebileceğimizi söyleyen korteks, yani düşünen beyindi. Yani beynin üçüncü sarmalı. Biz yaşamı yalnız bu dört kapıyla sınırlı tuttuk. Peki ama gün gelir de dördüncü bir katmak gelişirse ne olacak? O katman bize yeni şeyler söylediğinde; yaşama çok daha fazla kapılar ekleyiverirse ki bu çok olası bir fikir, biz o gün dünyada olmayacağız ve bana göre bir ihtimal kendi uygarlığımızı yok etmiş de olabiliriz. Ya da insanlık hala burada olsa da bilimin bu güne kadar biriktirdiği verileri yok edeceğiz. Daha önce bunun olduğuna dair güçlü inancım var. Şu anki bilgelik tanımımız için şimdiden huzursuzluk duymanızı istiyorum. Evet, bilgi bize gerekli ve zaten düşünen beyin de bizi buna zorluyor. Ama söylemek istediğim şey, hiçbir fikrin, kalıbın ve sınırın esiri olmamak.

Gelişebilecek en yetkin zihne gerçekten sahip olmak isterdim. Ama şimdiden bu gelişimin sadece beyinle devam edeceği konusunda da ciddi endişelerim var. Ya “beyin” de sadece bir ara geçişse? Tıpkı acıyı hissetmek için bir sinir sistemine sahip olmamız gerektiği gibi. Daha önce hiç sahip olmadığımız bir organ ya da mevcut organ üzerinde gelişecek ve ondan çok daha farklı tanımlanacak yeni bir katman. En nihayetinde evrimin neleri yaratabileceğini önceden kestirmek olanaksız. Ama yarım yamalak da olsa icat etmek onun mayasında var. Önce ilkel bir model yatıyor, sonra yavaş yavaş üzerinde oynamalar yapıp, eklemeler ve çıkartmalar yaparak iyice geliştiriyor onu. O bir bilince sahip değil. Kör bir mucit o. Ama buna rağmen o kadar ustalaşmış ki eninde sonunda doğru parçayı koyuveriyor yerine.

Yazmak istediğim şeyler bunlar. Bilim eninde sonunda daha önceden keşfedilmemiş bir gerçeğe ulaşır ama ilkin teori doğmadan da bilim neyi keşfettiğini anlayamaz. Keşke neyden şüphelendiğimi de bilebilseydim. Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bilimin bana öğrettiği gibi, iyice yerleşmiş hiçbir fikri tek gerçek bilgi diye kabul etmemek. Mesela Mert Çağrı Bakırcı’nın bu konuda bir sözü var. O da bir yerden alıntılamadıysa –alıntıladıysa da mühim değil- der ki: “kütle çekim kanunu, evrenin yasalarından biridir ve evrenin yasaları değişmedikçe bu gerçek de değişmez.” Gerçeğe bu gözle bakıp korteksimizi başımıza devşirelim. Her şey olası! Kapıları açık tutalım. Fikirleri ve kapıları sınırladıkça kör mucidimizden uzaklaştığımızı düşünüyorum.

Günay Aktürk

Read more

Yazarlık Çıtası

yazarlık çıtası

Yazarlık Çıtası

yazarlık çıtası

Yazarları da çıraklık ve ustalık dönemlerine göre eleştirmeli ve okumalı. Bir yazarın yirmili ve otuzlu yaşlarda yazdığı yazılar elbette bir olmayacaktır. Yirmi yaşından kırk yaşına kadar yazmış olduğu yüz binlerce cümlenin, okuduklarından elde ettiği tonlarca fikirlerin arasından bazı düşünce kırıntıları birikir. İşte bu biriken fikirlerin kitaplaşması da kırklı yaşlarla başlar. Bir yazarın en kıymetli çeyizi de işte bunlardır. Tabii ki mevzubahis yazarımız, aklı başında ve kendini sürekli geliştiren bir yazarsa.

Bu sadece roman yazarı içinde geçerli değil. Sanatın er dalında görebiliriz. Mesela Yunus Emre’yi ele alalım. Olgunluk çağına kadar yazdığı şiirlerin temasına bakın. Orada ağır bir ilahi aşk görürsünüz. Ama belli bir pişmeden sonra o şu söyleyecektir: “Yola baktım yol bozuk, her işim yanlış benim!” Yunus’un bu sözü bir dergahta kırk yıl piştikten sonra söylemiş olması tesadüf değil ve belli ki kendi kendiyle yüzleşmesi sancılı ve en üst seviyede olmuş.

Bir yazarın çıraklık dönemiyle ustalık döneminde yazdığı yazılar arasında dağlar kadar fark olsa da bu fikirler yine de küçük bir civcivken evrim geçirip antilopa dönüşmez. Sadece artık yanıldığına iyice emin olduğu fikirleri çıkartarak, bu fikirleri yenileriyle güncelleyip daha lezzetli ve gerçekçi eserler vermiş olur. Bu yüzden yazarının seksek yaşına doğru yazdığı “sefiller” romanı bu yüzden bu kadar canlıdır ve gerçek yaşamda bir yansıması vardır. Kitapları okurken böyle bir eleştiri zihniyetiyle okumakta yarar var.

Günay Aktürk

Read more

Alevilikte Kadın: İnançta Eşitlik ve Kadının Yeri

Alevilikte kadın üzerine Günay Aktürk imzalı dergi yazısının yayımlandığı sayfa görüntüsü

Alevilikte Kadının Yeri Nedir? İnanç, Gelenek ve İnsan Anlayışı

Kadına nasıl bakıldığı, bir inancın kendisini nasıl gördüğünü ele veren en sessiz aynadır. Kimi toplumlarda kadın, korunması gereken bir sınır; kimi zaman günahın başlangıcı; kimi zaman da susması beklenen bir gölgeye dönüştürülmüştür. Bu yüzden “Alevilikte kadının yeri nedir?” insan anlayışının nerede başladığını da sorgulayan bir kapı aralar.

Alevi yolu, insanı kadın ya da erkek olarak ayırmadan “can” kavramı içinde anlamlandırır. Bu yaklaşım, dışarıdan bakıldığında sıkça sorulan “Alevi kadınların özellikleri nelerdir?” ya da “Aleviler neden farklı yaşar?” gibi soruların da temelini oluşturur. Çünkü burada mesele görünüşten çok, insanın meydandaki varlığıdır. Cem’de yan yana duran kadın ve erkek, yalnızca bir ritüelin parçası değil; eşitliğin gündelik hayata dönüşmüş hâlidir.

Alevilikte kadın üzerine Günay Aktürk imzalı dergi yazısının yayımlandığı sayfa görüntüsü

Arap Sünniliğiyle yoğrulmuş bir inanç doğrultusunda yasak elmayı yiyerek Adem’i yoldan çıkartan günahkar Havva inancı, günümüz kadınına hangi pencereden bakıldığını da apaçık ortaya koyuyor. Kadını, dokuz nefisli cinsel bir obje olarak gören anlayış, onu tepeden tırnağa kapatan, eğitimden ve iş hayatından soyutlayan, erkekten aşağı bir statüye koyarak toplumdan tecrit eden bir girişime dönüşüyor. Kadına güvensizliğin başlıca nedeni de budur. Bu durum her ne kadar dinin yarattığı bir dışavurum olarak görünse de, kapitalist sistemin yarattığı bir kadın modelidir.

Marx; “Her topluma egemen kültür, egemen sınıfın kültürüdür.” diyor. Egemen sınıfların yarattığı kültür, bir toplumu yönetme amacı taşıdığı için adalet gözetmemiştir. Erkek gücü üzerine kurulu sınıflı toplumlarda yapılan şey, en basit örneğiyle, kadının erkeğin kölesi haline getirilmesidir. Günümüz dünyasının üçüncü sınıf ülkelerindeki durum maalesef böyledir.

Alevi – Bektaşi kültüründe ise kadının özel bir yeri vardır. Hatta bu özelliğinden dolayı farklı mezheplerdeki kadınlardan daha özgür olduğunu söyleyebiliriz. “Bizim erkeğimiz kadın, kadınımız erkektir,” felsefesi, Aleviliğin en temel özelliklerinden bir tanesidir. Erkekle kadının eşit olduğu; “Aslanın erkeği de aslandır, dişisi de aslandır” ifadesi ile açıklanır. Din, dil ve ırk ayrımı gözetmeyen alevi felsefesi için insan değerli bir varlıktır. Bu felsefenin içinde insanlar “can” kavramıyla tanımlanırlar. Bu tanımın içinde kadın ya da erkek ifadesi yoktur.

Cem’de, cenazede ve düğünlerde kadın ile erkek yan yanadır. Hiçbir erkeğin hiçbir kadından üstünlüğü yoktur. Kimi insanların savunduğu, fiziksel yapılarından dolayı erkeğin kadından üstün olduğu fikrini şiddetle reddeder. Bu farklılığın, erkeğin evrimsel süreç içinde, iş bölümündeki tarihsel rolünden (avlanma gibi) kaynaklandığını savunur. Bu ise erkeğe kadın karşısında bir üstünlük sağlamaz.

Alevilikte Evlilik

Alevi inancına göre birden fazla evlilik yapmak yasaktır. Dahası, düşkünlük nedenidir. Kadını dövmek ve aldatmak da birer düşkünlük nedenidir ki Alevilikten dışlanmayı gerektirir. Birer İslami yaptırım olan hülle ve imam nikâhı gibi uygulamalar da uygulanmaz. Bazı dedelere göre düşkünlük nedeni sayılır. Karı kocalardan haksızlığa uğrayan kişi ister kadın olsun ister erkek, görgü Cem’inde hakkını arar. Buna “Mansur darına durmak” denir.

Suçlu taraf düşkün ilan edilir, aksi halde boşanmak yasaktır. Görgü Cem’i, asırlardır nesilden nesile günümüze kadar süregelmiş bir halk mahkemesidir. Bu anlamda evlilik kurumu için Alevilik, bundan asırlar önce iki tarafın da hakkını gözeterek, deyim yerindeyse, çağdaş hukuk sistemini yakalayabilmiştir.

Yeri gelmişken halk mahkemelerini birazcık açalım. Haksızlığa uğrayan ya da buna şahit olan kimse durumu dedeye iletir. Dedeyi olaydan haberdar etme cem esnasında olduğu kadar cem dışında farklı bir ortamda da olabilir. Konu, cem sırasında gündeme getirilir ve yargılama başlar. Halk mahkemelerindeki genel kural, çözümün cem sırasında çözülmesidir. Tabi istisnai olarak tarafların karşılıklı rızalarıyla da çözülebilir.

Dede tarafları dinler, cemdeki canların da görüşünü alarak kararını açıklar. Dedenin düşkün olarak itham edildiği durumlarda ise, bu dedenin bağlı olduğu piri veya pirinin de bulunduğu dedeler tarafından yargılanır. Dedenin vereceği karar kesindir. Halk mahkemesini en kısa yoldan bu şekilde açıklayabiliriz.

Bir Alevi erkeği için karısı dışındaki tüm kadınlar birer bacı ve kardeştir. Buna en güzel örneği yine Cem’den verebiliriz. Bilindiği gibi Cem’lerde tüm canlar birbirlerine bacı ve kardeştirler. Burada Hacı Bektaşi Veli’den güzel bir örnek verebiliriz;

Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,
Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde!
Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok,
Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde

Alevilikte Başörtüsü

Alman araştırmacı A. J. Dierl şöyle diyor;

“Alevî kadınlar dini törenlerde başörtüsü kullanmadıkları gibi yaşmak, çarşaf, peçe ya da yüz örtüsü (ummanda olduğu gibi) takmazlar. Kadın tecrit (soyutlama) edilmemiştir, erkeklerin toplantılarına serbestçe katılabilir, onlarla yemek yiyebilir, dinsel-kültürel toplantılarda konuşma yapabilir. Çiftlerin, yani kadın ile erkeğin birlikte yaptığı dansların yanı sıra, Alevî yaşamında modern ya da eski Türk müziği tarzında müziklere de yer vardır, içki yasak değildir. Bir konferans ya da konuşmada inşallah gibi tumturaklı dinsel sözler nadiren kullanılır. Ali ile ilgili vecizelerde fazla kullanılmaz.”

Buradan da anlaşıldığı üzere, başörtüsü, çarşaf gibi Aleviliğe temelden yabancı olan yaptırımlar yoktur. Bu daha çok İslam kültüründen doğan bir anlayıştır ki erkeği tahrik etmemesi için uygulanır. Bu noktada kişisel bir yorum yapacak olursak, erkeğin tahrik olması pamuk ipliğine bağlanmış gibi görünüyor. Oysa insan özgürlüğünün kutsallığı, görmezden gelinecek bir mesele değildir. Kaldı ki elimizden gelse edep yerlerini bile yedi kapılı zindanlara kapatacağız. Oysa insanoğlunun edep yerleri düşünceleridir. Bir kadının edep yerleri açık olduğu halde düşünceleri temiz ise o kadın giyiniktir! Oysa kirli düşüncelere sahip bir bedene on kat çul da giydirsen ne fayda…

Son olarak Hacı Bektaşi Veli’nin; “Kadınlarınızı okutunuz” sözüyle, Aleviliğin kadına vermiş olduğu önemi bir kez daha görüyoruz. Üçüncü dünya ülkelerinde kız çocuklarının okutulmadığı, hatta bunun sistematik bir plan dâhilinde yapıldığını düşünürsek, Aleviliğin, egemen sınıfın yozlaşmış egemen kültürü karşısındaki dirayetini de görmezden gelemeyiz. Asırlardır katliamlara, sindirmelere ve asimilasyona maruz kalan Alevilik, aynı zamanda zulme direnişin de sembolü olmuştur. Ceminiz kırklar cemi, sevgi inancınız, barış yolunuz olsun. Gerçek hizmet erenlerinin demine devranına hü.

Günay Aktürk

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

En/Gerekli Olan

en gerekli olan

En/Gerekli Olan

en gerekli olan

Ne olmalı biliyor musun Roza? İç sesini duyabileceğin biri olmalı hayatında. Duvara dayanmış bir bardak olmalı hislerin: en gizli yakarışlarını bile hissedebilmelisin onun.

Kimsenin kendisini anlamadığından şikayetçi herkes. Anlaşılmadan önce anlamak gerek oysa. Kendimiz dışında en çok kiminle vakit geçirdik son zamanlarda?

O her döndüğünde onu limanda bekleyen kişi olmak, dalıp gittiği yerleri işgal etmekten çok daha değerlidir! İnsan esaslı seçimini yorulduğu yeri terk ettiğinde değil, yorgunluğu geçip de tekrar o yere ayak bastığında verir. Her nereye bırakmışsa onu orada bulamaz ama o yerde karşısına mutlaka bir yabancı çıkar.

Herkes aynı anda hem yolcudur hem durak. Ama herkes yalnızca yürürken duranı, dururken de yürüyeni fark eder.

Yüreğine dokunacak sıcak bir el aramakta insanlar Roza. Fakat nerde yüreğiyle övünen biri varsa, tam da bileğinden kesiktir elleri. Isıtmakta beceriksizdir yanaklarını okşayan elleri. Gözler ilkin beğenilmek arzusuyla açılır ya, zamanla kendini hiç de borçlu hissetmeden kapanıverir.

Kullanılmayan organlar gün gelir körelir. Bir gün hepten yitirecek işlevini kulaklarımız. Bir de ne istediğini bilmeyen insanlar vardır. Onlar mı? Onlar sizin hangi yöne gideceğinizi sizden iyi bilirler!

Bu ölümlü diyarında bize ölümsüzlüğü aratan sebep ne ola ki? Yıkıcı bir kasırgaya dayanabilmenin tek koşulu ona alışmakken, bir yandan kollarımızı açıp bir yandan da gözlerimizi kapatmak avanaklık değil midir? Arzular da medeniyetler gibi bir yıkılıp bir yükselirler. Hal böyleyken gitgide değişen ve kabaran yeni beklentilerin yanında verilen sözlerin değeri nedir ki?

Bir burun, bir dudak, bir çift de göz… Güzellik dediğin, hoş bir görüntünün ruhumuzla uyumlu yerleşkesinden başka nedir? Güzellik denilen o soylu şehir de ihtiraslarımızın boyutuyla ölçülmüyor mu? Ve öyle ironiktir ki güzellik de her zaman “sahipli” diye tanımlar kendini!

Bazen kaybolur insan. Aslında kaybolmaz da, aradığını zanneder. En kötüsü de lanet okuyacak kadar kirlenmektir: “şimdi bir yılan türüdür o en/gerekli olan” demektir. Oysa bilmez ki her mutlu başlangıç akıbetiyle birlikte çıkar yola.

Günay Aktürk

Read more