Aşk Köpekliktir: Sadakat, Dürtü ve Namus Arasında

Aşkın sadakat, teslimiyet, dürtü ve kutsallıkla kirletilişini anlatan, köpeklik metaforu üzerinden kurgulanmış Bosch tarzı alegorik sahne

Aşk Köpekliktir Ne Demektir?

Kimse iyi dediği birine aşık olmaz. Aşkın iyilikle alakası yoktur…

Aşk Köpekliktir / Ahmet ümit

Evet, aşk köpekliktir. Ama soylu bir köpeklik. Tasmasını yalnız bir kişinin elinden takar boğazına. Yalnız ona güvenir. Ondan zarar gelmeyeceği için değil, mevzubahis o olunca varlık da yokluk da önemini yitirir de ondan. Aşk köpekliktir. Yalnız dikkat edin, itlik değil: köpeklik!

Aşkın sadakat, teslimiyet, dürtü ve kutsallıkla kirletilişini anlatan, köpeklik metaforu üzerinden kurgulanmış Bosch tarzı alegorik sahne

Üreme güdüsüdür aşk. Ama niyetini derinlerde gizler. Iki amacından biri sağlıklı yavrucaklar yetiştirmektir. Öteki zevk düdürtüsünü kamçılar. Yine de gizlenmeyi başarır. Her haliyle çırılçıplaktır. Aşk köpekliktir ve bir parça da erotiktir.

Bir zamanlar görmüştüm onu. Taşıdığı bedeni harabeye çevirmek üzereydi. Belki de başarmıştı. Kimi derviş diye çağırıyordu onu kimi de meczup! Suretini kaybetmiş bir hak dostu dediler sonunda. Ona en son “yüce dağ başı” dedikleri bir ıssızda rastlamıştım.

Neler söylediler hakkında neler… Yontulmamış odunu bile şair ettiler. Ruh, zira kutsal bir düşün peşine düşesiymiş! Din dışı mahlukatları bile Mevlevîler gibi döndürdü! İlahi aşkı bulduğunu iddia etti birisi. “İnsan bedeni”nin tutkulu şehvetinden mi geçiliyormuş öte aleme!

Aşk köpekliktir ama itlik değildir! Gerçekten öyle midir? Peki aşkı neden namusla kirletirler boyuna? Türlü türlüdür öyleyse bu! Kiminde kana bulaşır eller, kiminde en namussuz hallere bile göz yumulur.

Derler ki gider de ulaşılmaza çarpar kanadını. Bu mudur yani kutsaldan anladığınız? Bir yandan ulaşamadığını kutsarken, öte yandan dizinin dibindekine yedi başlı bir canavar kesilir! Demek ki dervişe ihsan, sürüngene bir yılan deliği bu aşk!

Aşk köpekliktir ama İtlik değildir! Aşkın en iyi tanımının kimin tarafından yapıldığını çok iyi biliyorsunuz. Bildiğinizi biliyorum. Tabii ki üstat Neyzen Tevfik. Öyleyse son sözü ona bırakalım.

Kerem dağları deler bir amcık uğruna.
Aslı gitsin de ona buna vurdura…
Bir karı için değer mi bütün bunlara,
Her taraf amcık dolu mala iyi vurana.

Fuzuli, am peşine düştün gurbete,
Am serindir am derindir şifa verir millete,
Ye kebabı iç şarabı vur karpuz göte,
Bu gidişle yarrağımı gidersin cennete.

Neyzen Tevfik

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Devlet Nedir

Devlet Nedir

Modern Devletin İlkel Unsurları

Devlet Nedir

“Devlet, toplumun içinden doğan ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan bir güçtür.”

Friedrich Engels

 

Aslında devleti de, toplumu da en iyi anlatan ideoloji milliyetçilik değil sosyalizmdir. İçinden doğduğu şeyin tamamını görmeye muvaffak olamadığından mıdır nedir, besleyici bir tutum sergiler onu tanımlarken milliyetçilik. Kör gözüne denk gelir kusurlu yanları. Şimdi sokakta sorsanız devlet nedir diye, ya anamız derler ya da babamız. Anamız mıdır yoksa babamız mı, karar verin? Bu haliyle çift cinsiyetli bir tecavüz makinesi çıkıyor ortaya. Cinsiyetinin ardındaki marifetini görmeden kutsal kılıflara sokulması da bundan olmalı.

Diyoruz ki bu devlet bizim devletimiz. Madem bu devlet bizim o halde neden hâlâ yarı açız? Yok, bizi yönetenlerin ise neden satıp soğana çeviriyorlar? O konuda şu makale bayağı iş görür diye düşünüyorum.

Kimin bu devlet? En çok kim hak ediyor onu? Hak etmekle sahip olmak aynı anlama gelmiyor maalesef. Ama ona sahip olabilmek için önce hak etmek gerekiyor diyebiliriz. Ne var ki hak edecek kıvama geldiğinde de fazla yaşamıyorsun. O zaman bu devlet fazla yaşamayanların devleti.

Toprak dedim de aklıma geldi. Üstadım Gabriel García Márquez demişti ki Yüzyıllık Yalnızlık romanında: “İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir.”

Dipnot olsun. O bölümü hatırlıyorum. Bu sözün manası çok derin ve asla o düşünülen anlama gelmiyor. Oradan gitmeyi istiyordu adam. Orayı henüz yeni bir yerleşim yeri haline getirmişlerdi ve ahaliden kimse ölmemişti. Oturup yazsanız sayfalar dolusu yan anlamlar çıkar.

Devlet Gemisi Ve Maneviyat

Aslında kimsenin umurunda değil devlet. Sadece birazcık var olmaya çalışıyorlar o kadar. Bireylerinin hayatta kalmaya çalıştığı bir devlette ideolojiyi kim umursar ki?

Devlet nedir sorusunu tastamam umursadıkları olmuyor değil. İşin aslı korkunun olduğu yerde her zaman kaybedilecek bir şeyler vardır ve o maneviyatla ilgilidir. Topluluklardan bir ya da bir kaçının her zaman kaygılı olması tesadüf müdür sizce? Bir şeylerin ellerinden kayıp gideceğini seziyorlar. Bu ülkede de böyle olagelmiştir. Cumhuriyet elden gidiyor ya da din elden gidiyor tonunda bir öfke.

Biri gittiğinde acaba öteki ayakta kalır mı hiç? Toplum kendine yeni maneviyatlar da yaratabilir ama bunun için yaratıcı bir zihin gerek. Soluk ışıklar kadar parlak ışıklar da gözünü kör eder insanın. Çıkmaz bir yola girmek ya da çamura saplanmakla aynı anlama gelir bu.

Öyleyse hep maneviyatını elinden almakla korkutacaklar seni. Demek ki kendini güvende hissedemeyen halkların içinde çıkıyor bu çatışmalar.

Varın siz düşünün devlet nedir sorunsalını. Ama bilin ki kuşu denize sokmaya, köpek balıklarını da uçmaya zorluyorlar. Her çağda böyle bu iş. Peki, kimsin sen? Uçuşa yasak bölgede savruk bir hedef tahtası mı?

 

Günay Aktürk

Read more

Devletin Malı Deniz Diyen Domuz

Devletin malı deniz anlayışını temsil eden, teknede oturan domuz figürü ve çevresinde ahlaki çöküşü anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Onur Yitiminin Tuhaf İtibarı

Devletin malı deniz anlayışı, bireysel ahlaksızlıktan çok daha fazlasını anlatır. Bu yazı, kamusal mülkiyetin nasıl sıradan bir yağma alanına dönüştüğünü; itibar, çıkar ve toplumsal kabullerin nasıl çarpıklaştığını ironik ve sert bir dille ele alıyor.

Devletin malı deniz anlayışını temsil eden, teknede oturan domuz figürü ve çevresinde ahlaki çöküşü anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Stendhal, “Kırmızı ve Siyah” adlı kitabında diyor ki: “Devlet gemisinde herkes gemiciliğe ve kaptanlığa heves edecek çünkü parası iyi.” Ne de olsa itibarlı bir iş. Takım elbiseli kravatlı falan. Sakın ağzından kaçırıp da devletin malı deniz yemeyen domuz demeyesin! Diyenlerin de başlarına bir şey gelmiyor gerçi. Yedikleri için sanırım. Artık herkesin dilinde bir söz. Bir defa dile düşen bir düşünce, zamanla ahlak kuralı haline geliyor her nedense! Cehennemlik bir davranış da olsa, şık bir şapka gibi alıp geçiriyorlar başlarına!

Devam edelim. İyi yere kapak atarsan araba da verirler. Öğle yemeği en fazla üç lira. Sıkı pazarlık yaparsan bir liraya düştü say. Maaşı dolgun. Zaten maaşla geçinmeyeceksin ki. Onu bahşişe sakla. Vekillikte filan gözün olmasın. Eskisi kadar fosforlu değil. Sırtından sopayı eksik etmezler. En iyisi mi sen belediye başkanlığına oyna. Muhtemelen orayı da sana yedirmeyeceklerdir. Ama muhtarlık, hatta azalık bile iş görür. Aza olup da azma sakın ha. Hovardalık istemem!

Aslında bu iş için “itibar” ulvi bir gereklilik değil. Devlet gemisine binince anında yapışıyor alnına. Bu gemide ne hikmetse keriz görmek her gün daha da zorlaşıyor. Sen de çok para kazanmak istiyorsan deve götü yağlamasını öğrenmelisin. Bu günlerde bir söylenti dolaşıyor ortalıkta. Ben eskilerden örnek vereyim de sen ne olduğunu anla. Bunu bir nevi iç hesaplaşma yerine sayalım biz.

Pir Sultan Abdal‘ın iki köpeği vardır ve adları “Sarı Kadı” ile “Kara Kadı”dır. Düşmanları gidip iki kadıya söylerler. Adlarının köpeklere verildiğini duyan kadılar küplere binerler. Hemen Pir Sultanı tutuklatıp Sivas’a, huzurlarına getirirler. Köpeklerinin adlarını sorduklarında Pir Sultan gerçeği saklamaz. “Evet!” der: “Benim köpeklerimin adı Kara Kadı ve Sarı Kadı’dır. Ama onlar sizden daha iyidir. Çünkü benim köpeklerim haram yemezler.

At izi it izine karışmış. Sen bari haramzadelerden olma. Şaka canım bunca söylev. Anlayasın diye sözün manasını. Devletin malı deniz yemeyen domuz! Hadi bunu söyleyen söylüyor, çıkarı var kendince. Ya bir milletin böyle bir sözü içselleştirerek atasözleri listesine geçirmekteki başarısına ne demeli? İşte onu aklım almıyor. Bu atasözü kütüphanemdeki “Türkiye Türkçesinde Atasözleri” isimli kitapta 5930. söz. 5926. söz ne biliyor musunuz? “Devlet, sırtına binmediği eşeğe yem yedirmez!” Burası ne garip bir ülke yahu!

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Yaşlılara Merhamet Meselesi

Yaşlılara Merhamet Meselesi

Yaşlıya Saygı Rızıklandırır

Yaşlılara Merhamet Meselesi

Aslına bakarsanız doğada yaşlılar her zaman saf dışı edilirler. Doğa, zayıf halkaları sevmez. Sürüsünden kovulan yaşlı erkek aslanlara bakın. Ama bizde öyle değil. Sanırım baktık ki sıra bize geliyor: “Saygı duyalım bari.” demiş olmalıyız. İnsan merhametinin kudreti. Durun bir dakika! Ne merhameti? Kimden kime gelen merhamet? Ne demiş Yunus Emre: “İnsan iyiliği kadar taşlanır, merhameti kadar dışlanır.” Şu yaşlılara merhamet meselesine bir bakalım hele.

Bu toplumun çok acılı bir geçmişi var. Ne yazık ki katliamlar ülkesi. Yaşlı bir adam gördüğümde hep geçmişte nasıl bir insan olduğunu düşünürüm. Seksen darbesinden önce kimlerin canını yaktığını. Bu yüzden kolay kolay saygı duymuyorum insanlara. Eğer çok gerekli görmüşseniz, o merhamet duygusunu önce hak etmeniz gerekir.

Bir gün Sincan‘dan otobüse bindim. İçi ihtiyar doluydu, sakalları göğüslerinde… Kalkıp yer verecektim ama çivi gibi çakıldım! Bakışları merhametsizdi bu ihtiyarların. Etekli bir kadın görseler lince soyunurlardı ve sürüsüne bereket, örneği çoktu bunun.

Tecavüzcüler de yaşlandı artık. Barbarlar, “cehennemde yanın” diyenler. Bir kelle karşılığında cenneti garantilediklerini sananlar. Onlar yine aynı insanlar fakat biraz belleri büküldü o kadar! Ve burası Türkiye. Ve burada çok kan akıtıldı. Otobüstesin. Başında bir ihtiyar ve yorulmuş dizleri. Kalk ve yer ver! Burası Türkiye. Geçmiş hiç de uzakta değil.

Ama insanın yüreği gözlerine yansır. Hiçbir itirafçı, gözlerin anlattığı şeylerden fazlasını itiraf edemez. Ve ihtiyarların bakışları da epeyce içselleşmiştir! Gençliğindeki gibi oyun oynayamaz artık. Tabii ki saygı duymalısın. Fakat ağarmış saçlarını değirmende mi ağartmıştır gerçekten? Varı yoğu alın teri mi yoksa bir başkasının gözyaşları mıdır?

Çocuklara benzetirim onları. Bu yüzden ben de yaşlılara merhamet duyarım. Fakat insan yılan mıdır ki deri değiştirip tazelensin? Ortada mecazi bir yılanlık olduğu aşikar. Boyuna birilerinin ahını alıp duruyor insanlar. “Mezar mezar kaçasın inşallah.” sözü pek yaygındır bizim oralarda. Bol keseden merhamet dağıtacak olan varsa buyursun meydana. “Her şey affedildi!” diyorsanız o mezar alıntısı sizin için de söylenmiş sayılır. Ben karşılaştığım bakışlardaki itirafları dinlemeye devam edeceğim…

 

Günay Aktürk

Read more

Abone Ol

Günay Aktürk

[email-subscribers-form id=”1″]

Read more

Helal Zina Tohumu – İnsan

Günay Aktürk
Helal Zina Tohumu - İnsan

“Ben insanlara soğuk davranıyorum, insanların sorunlarıyla ilgilenmiyorum, dolayısıyla da sevilmiyorum.”

Tolstoy

📌 Bazen seviyoruz insanları, bazen götün götün kaçıyoruz onlardan. Ne tam girebiliyoruz içlerine, ne tastamam çıkabiliyoruz.
📌 Bazen bir ihtiyar gibi görünüyorlar da gözümüze, karşıdan karşıya geçiresimiz geliyor, bazen de çelmeyi takıp boylu boyunca deviresimiz.
📌 Bazen bir bülbül güftesi yaratıyor sanatsallığı, çoğu zaman da borazan tonunda çıkıyor sesi. Bazen gülünü koklatıyor, bazen saplayıveriyor dikenini.
📌 Kimi zaman ateşe basıyor kitapları, kimi zaman yeniden doğuyor küllerinden. Ara sıra hatırlar gibi olsa da ensesine inen şamarı, sıklıkla bozup atıyor bir yana hafızasını.
📌 Bazen hilafet çekiyor canı bazen cumhuriyet. Bazen dayak istiyor canı bazen cesur bir suret! Hayal ettiği gelecek çoğunlukla kulluk, ara sıra da hürriyet.
📌 Bu insanların ne zaman, nerede hangi renge bürünecekleri öngörülemez olduğu için ne saygı beslediğimiz söylenebilir ne de sövgü. İşine geldiğince konumlandırıyor kendini. Bazen helal bir zinada halvet, bazen de topluca dokuz nefisli bir lanet! İşte böyle böyle vaziyet, bu hâl başımıza çöreklenmiş ölümcül bir illet. Bu yüzden içimizde büyüyen şey ne saf bir sevgi, ne duble bir nefret…

 

Günay Aktürk

Read more

İnsan Kalbi Kalabalıktır

İnsan Kalbi Kalabalıktır

İnsan Kalbi Kalabalıktır

İnsan Kalbi Kalabalıktır

“Bana kalbimdesin deme. Bilirsin kalabalık yerleri sevmem.”

Edip Cansever

 

– Doğruya doğru arkadaş. İnsan kalbi kalabalıktır. Öyle görünmez. Öyle görünmemek için de elinden geleni yapar. O daha çok erdemli sözcükler savurmaktan yanadır. Gerçek hayatta karşılığı olmasa da…

– Kimisi de “Kalbim Bomboş.” der. Açıp bakarsın ki metrobüs gibidir. Bir köşeye geçip etrafı süzer haldedir. Yalnızdır. Kalbi boştur evet. Huzurlu olsa bir işe yarar da, huzursuz kalbe de güvenilmez ki.

– Kendi kalbini ara sıra kahve içmeye davet etmeyen insandan uzak duracaksın arkadaş. O, mutluluğu dışarıda arar. Kendi kendine yetemeyen insan gider bir başkasının enerjisini tüketir.

– “Bakmayın etrafımda çok insan dolandığına, Sırılsıklam yalnızım aslında.” diyor Edip Cansever. Yalnızlık hali her insanda var. Belki de gerekli. Fakat süreklilik arz ettiği zaman marazlı bir hastalığa dönüşüyor sanki. İnsanın kalbi kalabalık olsa ne yazar öte yandan, kimseye dokunamadıktan sonra…
– Ruhun doyumundan bahsetmiş miydim? Bizler göğüs göğüse sevişerek evrilmiş bir türüz. Cinsel arzunun ötesinde bir vaka bu. İnsanın bazen özel hissedesi geliyor. Bir kez bile anlaşılamamış, taktir edilmemiş ve sevilmemiş olduğunuzu düşünsenize! Ne canice bir ruh yaratır bu hal. Ressamlar neden resim çizer? Yazarlar neden kitap çıkartır?

– Şimdi gelelim gerçek manada kalbi kalabalık olanlara. İnsan içgüdüsü çok eşliliğe meyillidir. Bedenin yeni beden arayışları… Bunu reddedebilirsiniz ama sizi en iyi siz tanırsınız. Peki, bir ömür halinden memnun mu yaşar insan? İlerleyen yaşlarda geçmişin hesabını sormaz mı? Ne ne var? Elde koca bir sıfır var.

– Ellili yaşlarda bile ruhu hala doyabiliyorsa belki amenna! Fakat artık gözden mi düştü? İstediği kalbe kolayca giremiyor mu? Gençlik yıllarından beri yaşamına hükmeden düzensizliği mi fark etti? Ya da bir düzen halini alan o “düzensizlik” altüst mü oldu? Varın siz düşünün gerisini…

 

Günay Aktürk

Read more

Ezberletilmiş Cehalet

Ezberletilmiş Cehalet

Ezberletilmiş Cehalet

Ezberletilmiş Cehalet

“Senin de fikirlerin tıpkı giysilerin gibi başkaları tarafından üretilmiş.”

Jack London – Martin Eden

 

– Ama kumaşını iyice zifte basmışlar hani. Bu çağın modası budur, demişler. “Bak pek de yakıştı! Fazladan vereyim abime! Çoluk çocuk da nasiplensin, ne güzel acılı sancılı. Ülkece kararmaya ihtiyacımız var!“

– Seni karaya aşık etmişler. Talibini bile zifir karasına uyumlu bir renkten seçmişsin. Mesela beyaz! Beyaz her zaman masum değildir. İçine kapalı bir “talip”tir o, kendine yabancıdır… Senin “Helal süt emmiş!”ten kastın yalnız ahlaklı bir insan olması da değil. Karanı kirini saklasın istersin. Garibim beyaz! Sesi çıkmaz ki! Bu yüzden masum değildir. Bu sebepten nefret edersin kırmızıdan. Kırmızı asiliğin, karşı duruşun rengidir!

– Giysilerin diyorduk… Aslında aklın dekolteli olanlarda kalmıştır. Ama onları yalnız zifir karası tarafının hizmetine sunmuş, sonra da ‘yırtmaçlı’ düşmanı olmuşsun. Çünkü onlardan birine asla dokunamayacaksın! Ve de bu durum sürekli olarak, olmayan kanına dokunup duruyor.

– Bugün geldiğin noktada patikada değil, kayalıklarda yürüyorsun. Ezberletilmiş bir cehalet bu seninkisi. Bir şeyin doğru ya da yanlış olduğunu anlaman için, bunu sana birilerinin söylemesi gerek. Doludan alıp boşa koyma marifetini yalnız ekmek kavgasında sergiliyorsun. Böyle öğretildi sana. Uluların öyle söyledikten sonra labirentler dahi tek kurtuluştur senin nazarında. Eğer içinde zihinsel ahlakın ve de şüphenin ışığı tastamam sönmüşse, senin için umut denen şey de ölmüş demektir. Bundan böyle tek çare biyolojik ölümünü beklemek…

 

Günay Aktürk

Read more

Aşk ve Cinsellik

Birbirine dolanmış iki külotlu çorabın insan bacaklarını andıran alegorik formu, arka planda eski bir şehir silüetiyle birlikte aşk ve cinsellik arasındaki örtücü ilişkiyi simgeler.

Aşk Cinselliğin Külotlu Çorabıdır

Aşk ve cinsellik arasındaki ilişki, çoğu zaman romantik masalların süslediği ama gündelik hayatta sert, aceleci ve hoyrat biçimlerde yaşanan bir temas alanıdır. Peki, biz ne diyoruz? Aşk, cinselliğin külotlu çorabıdır. Oldukça yaratıcı bir benzetme. Aşk sırtını elbette fanteziye dayar Azizem.

Birbirine dolanmış iki külotlu çorabın insan bacaklarını andıran alegorik formu, arka planda eski bir şehir silüetiyle birlikte aşk ve cinsellik arasındaki örtücü ilişkiyi simgeler.

Hem tutkuyla sevişen çiftler zamandan da tasarruf ederler. Trenden beş dakika önce atlama olayı… İki taraf da aşırı özlem duyuyordur varacakları topraklara. Al sana başka bir misal. İhtiras, baş sancaktarımızdır. Birbirlerine aşık iki sevgilinin sevişmesi, kendi topraklarını güle oynaya teslim eden işgal altındaki devletlere benziyor. O kadar istekliler ki buna, işgal eden kim, işgale uğrayan kim belli değildir. Hem de karış karış gezdirirler topraklarını! Son demde ise “bak burası da başkentimiz!” derler.

Bakın, insanlar nasıl sevişirler anlatayım size.

“İşgal yönteminizden çok hoşlandım. Bir tatbikat daha yapmak istemez miydiniz! Yapalım güzelim. Topçu bataryaları hazır mı çavuş? Bir saate bayrağı dikeriz generalim! Canım ne acelesi var, ağırdan alın biraz. Önden bir keşif kolu yollayın. Dağ sırtı, tepe bayır gitsinler. Bak bir kurşun boynumu yalayıp geçti! Kucak dolusu sevgiler sunmak lazım karşılığında. Olmadı arkasından dolanırız. Yerin kulağı var, aman sessizce görün şu işi! Kulağına fısıltılar geliyor mu güzelim? Duy da duymazlıktan gel. Aç ağzını ve bak yukarı! Hava saldırısı mı bu? Bu dağın eteklerinde ancak kızgın lavlar yağardı başımıza, güzel, sevdim bu işgalimsi kuşatmayı!”

Betimleme bizim işimiz evelallah. Peki! Bugünkü aşkı nasıl tanımlarız? Çok basit. Kara treni buharlı trene çeviren sanayi devrimine benzetirim onu. Hayatı kolaylaştırır ama kıymeti bilinmez hiçbir şeyin…

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

İnkar – Öfke – Depresyon

İnkar - Öfke - Depresyon

AYRILIĞIN BEŞ KATI HALİ

İnkar - Öfke - Depresyon

Ne çok durağı varmış bu ayrılık treninin. Her durakta acılı bir harami çetesi! Ama hiç de az değil yolcusu. Binen binene… Hoş bir itiraz yükseliyor vagonlardan: lütfen arkadan ittirmeyelim. Hani acı çekiyordun? Gözlerinin yarısı yas, diğer yarısında şenlik ateşleri yanıyor! Ayrılık treniymiş…

Trende tanışıp birbirlerine şarap ısmarlayanlar da var. Madem hüzünlüsün, öyleyse iç yönetmeliğe uygun davran. Ha diyorsan ki hem acı çeker hem de şarabımı yudumlarım, o zaman git ve nehre dök içini. Salya sümük dost kapısında ne işin var?

Sana en çok son durakta acıyorum. Hani o kabullenme durağı var ya… Şu sözü anımsadın mı: “Ben bir kez daha kendime yenildim. Ama kendimi yeniden kendi elime geçirdiğimde daha da zor yenilebilir bir durumdayım.” Hani sözüm ona eşek boynundaki ipi koparıp da özgürlüğüne kavuşur ya… Hah! Çok sürmez bu durum. Gün gelir, kendine yeni bir ip ile efendi bulmak için ahırdan çıkar!

Ayrılığın beş katı hali! İnkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme! Hangi duraktasın şimdi? Kabullenemiyorsan inkardasın. Henüz alışamamışsan öfkeli… Yalvarıyorsan pazarlık durağındasın demektir. Baktın işler ciddi ve çıkış yolu yok, kafanda delikler açma zamanı. En nihayetinde mutlu son. Hadi, çık artık ahırdan! Zaten bir ayağın hep dışarıdaydı!

 

Günay Aktürk

Read more