ENTELEKTÜEL NEDİR | ONDAN PSİKOPAT OLUR MU?

ENTELEKTÜEL NEDİR, ONDAN PSİKOPAT OLUR MU
ENTELEKTÜEL NEDİR, ONDAN PSİKOPAT OLUR MU

Kulakları çınlasın diyor ki Ertürk Akşun: “Entelektüelden psikopat olmaz diye bir yasa yoktu sonuçta.” Bu söz beni düşündürdü. Yasa yok ama algımıza ters, dedim kendi kendime. Öyleyse yeterince entelektüel değil, yarım entelektüel. Münevver karakteri batsın. Biraz derine inersek belki haksız olduğum açığa çıkabilir.

Peki, entelektüel nedir? Bir de böyle soralım ki açığa çıksın psikopat olup olamayacağı. Çok okumuş, bir elinde pipo, bir elinde kitap, analitik düşünen, aydın, çoğul bakış açılı vs vs bir arkadaşımız. Aslında temiz arkadaştır kendisi. Zira az önce yaptığımız tanım kulağa yağlı ekmek gibi geliyor. Böyle bir insan psikopat olabilir mi? Yani, içindeki vahşiyi öldürememiş haliyle demek istiyorum. Ben de bir yerde düşünen bir madde olduğuma göre çoğul düşünebilirim. Şimdi…

For Vendetta filmini bilirsiniz. Hatırlayın:

– Bana yaptıkları canavarcaydı!
– Ve senden bir canavar yarattılar.

Bir adım daha atıp aynı film üzerinden başka bir alıntı yapalım. “Şiddet iyi yönde kullanılabilir, onun gibisini yargılayacak mahkeme yoktur!” Bu söz, kendisinin yönettiği bir televizyon programında ki ırkçı ve nefret söylemleriyle tanınan ve aynı zamanda zulmüyle ülkeyi kasıp kavuran başkan Sutler’ın en yakın arkadaşlarından biri ve parti üyesi Lewis Prothero’ya karşı söylenmiştir. Nasıl bir lanet olduğu aşikâr. Başkarakterimiz “V” de oldukça entelektüel bir karakter ama bakın, ülkede yolunda gitmeyen şeyler var şiarıyla kötü karakterleri öldürüyor. Ama o kadar naif bir insan ki öldürdüğü insanların üzerine gül bırakmayı ihmal etmiyor: Scarlet Carson. “Bir gülüm var bu da senin için.”

Öyleyse şöyle bir soru sormamız lazım gelir: Sevgili entelektüelimiz kime karşı psikopatlık örneği sergilemeli? Dünyanın en zeki insanlarından biri olan Einstein ne diyordu: “Dünya kötüler yüzünden değil, onlara tepkisiz kalanlar yüzünden tehlikelidir.” Sevgili akıl küpümüz rotayı iyi çözmüş. Kendisi de şüphesiz örnek bir aydın. Öyle ki atomu parçalayıp içindeki enerjiyi açığa çıkarttı. Entelektüel bir adam canım. Sonunda Japonya’ya düştü o atom bombasının parçaları. Burada parantez açalım. Einstein Manhattan Projesinde hiç çalışmadı. Aslında atom bombasını da o yapmış değil. Fakat bir şeyin önünü açtı. ABD başkanı Franklin D.Roosevelt’e gönderdiği, uranyum fisyon bombası teorisini ve enerji-kütle ilişkisini açıklayan ünlü E=m formülünü özetlediği her iki mektubu da nükleer silahların geliştirilmesine katkı sağladı. Daha sonra pişman olduğunu şu sözlerinden anlıyoruz: “Eğer Almanların bir atom bombası geliştirmek konusunda başarısız olacaklarını bilseydim hiçbir şey yapmazdım.” Entelektüel olabilirsin ama bu seni neden sonuç ilişkilerinde tehlikeli sulara götürmeyeceği anlamına gelmez.

Tekrar konumuza dönelim. Diyelim ki entelektüelimizin karşısında bir terörist var. Gerçek bir insanlık dışkısı! İki yılda 400 kadına tecavüz etmiş kirli bir militan! Var böyle örnekler yanı başımızda. Onca okuduğu bilgiyle ona pipo mu ikram edecek yoksa bakacak mı icabına, psikopat yüzünü mü gösterecek? Öyleyse entelektüel kişi de pekâlâ psikopat olabilir. Hatta olmalıdır. Neden okumuş onca kitabı? İnsanlardan kaçmak için mi? Çoğu kez öyle. Kendine mi yontmuş bilgiyi ve tesadüfen mi aydın olmuş? Sanırım.

Bir de bu taraftan bakın meseleye. Entelektüel nedir diye sorarken bu küçük ayrıntıyı gözden kaçırmayın. Arkadaş psikopatmış ya da karısını dövüyormuş. Çokça var böylelerinden. Entelektüel değil olsa olsa zamane aydını, entel olabilir. Bu yüzden sadece okumak yetmiyor, demiyor muyuz? Böyle bir insandan aydın olur mu hiç? Yani sırf çokça okumuş olması onu entelektüelliğe mi sürüklemiştir, kaçınılmaz bir sonuç mudur bu? Tarlayı sürerken tesadüfen bir çanak altın bulması gibi!

Bana sorarsanız gerçek entelektüel yeri geldiğinde psikopat da olabilir. Ama yapacağı eylemlerin toplumu yozlaştırmaması, geri götürmemesi kaydıyla. İnsani değerlerimiz var bizim. O değerlere sahip çıkabilen kişidir entelektüel. Bilimi, sanatı, kadını, çocukları, doğayı, canlılığı seven insan! Zulüm karşısında direnebilen… Peki, kim tarafından yapılan zulümden bahsediyoruz? Kendini güçlü sanan zalim insanlardan gelen zulüm. Ezen, soyan, ağlatan, yakan, yok eden insansı şeytanların zulmünden bahsediyorum…

Günay Aktürk

Read more

KADINLARI TANIMA KILAVUZU

KADINLARI TANIMA KILAVUZU

NAİF KADIN ÇOĞUL ERKEK

KADINLARI TANIMA KILAVUZU

“Bir kadın size soru soruyorsa doğruyu söyleyin. Çünkü muhtemelen cevabı biliyordur.”

Icarus

Daha iyi bir noktadan başlanamazdı. Kadın ile erkeği birbirinden ayıran farka bakın: Kadın soru sorar, erkek ise hesap. Kadının hedefe ulaşma stratejisi derin ve naiftir. Duyduğu şeylerin gerçek olmadığına ikna etmeye çalışır kendini. Belki de dedikodudur. Yani oturup insan gibi konuşur seninle. Aranızdaki bağı ya da iletişimi diri tutmak için çabalar. Erkeğin çabası sanki yumurta kapıya dayandığı zaman başlıyor.

Yani bir yandan da çoğul yaşar erkek. Ele güne rezil olma kaygısı vardır. Kirli bir namus algısı tarafından zapt edilmiştir zihni. Sanırım artık kaybetme korkusunun hüküm sürdüğü zamanlarda sakince konuşabilirsin onunla.

Erkek de zaman zaman dolaylı yoldan soru sorabilir ama ne ima ettiği bellidir genelde. Ne yazık ki çoğu erkek kadınların sorularını kolayca anlayamaz. Ya da işlerine gelmez diyelim. Demek ki erkek savaşçı ve kaytarıcıyken, kadınlar müzakereci oluyorlar. İstisnalar kaideyi bozmazmış.

ERKEĞİ BIRAK DA KADINA GEL

Beylik cümleleri bir yana bırakıp başa dönelim biz. Zaten söylemek istediğim şey o değildi. Siz hiç yaşamın doğuşuna şahit oldunuz mu? Gerçekten yaşadığınızı hissettiniz mi? Ah ne güzeldir özel bir kadını yenice tanımak. Etkilenmiş kadının gülüşlerinde çocukça bir saflık vardır. Konuşurken gözlerini kaçırarak boyuna saçmalıyorsa, bu iyiye işarettir. Bilinmez, belki de kendi kuyusunu kazıyordur. Şayet boktan bir herif isen… Kadın bu türden herifleri arayıp bulmakta oldukça ustalaşmıştır!

Karşılaşmalarınız fazlasıyla tesadüfiyse erosun oklarını yakın çevrede arayabilirsiniz. Tabii ki sanal ortamda tanışmadıysanız. Gözler gerçekten de kalbin aynasıdır. Duygusal derinliği olan hiçbir erkek o bakışları kaçırmaz. Durmuş bir gezegende canlı namına yalnızca sen varsındır. Ulan boyuna posuna bakan da adam sanır seni…

Bir arkadaş ortamından geç saatte ayrılınca eve kadar eşlik edilmesinden hoşlanır mesela. Aslında zamanla sözler anlamını yitirir ve yapılan eylemlere bakar kadın. Çünkü ne de olsa erkektir karşısındaki.

Gelgelelim soru soran kadına… İşi o raddeye getiren erkek yapacağını yapmış demektir zaten. Bastırılmaya çalışılan bir öfke vardır ortada. Çoğu kez de kırılmıştır. Duygu ve düşüncelerinde yanılmış olmak ister aslında. Kadının böyle hallerde kan ter içinde uyanmaya ihtiyacı vardır. Aslına bakarsanız, gördüğü şeyin kötü bir kâbus olduğunu fark eden o şanslı bilincin zevkine hasrettir kadınlar.

 

Günay Aktürk

Read more

SADAKATSİZLİK YA DA UFACIK BİR GÖZ KAYMASI

SADAKATSİZLİK

MODERN BİR MAĞARA İNSANI

sadakatsizlik ya da ufak bir göz kayması

“Evli erkeklerin aklı ev kadınını arar. Ama kalbi ve hayal gücü başka özellikler peşindedir.”

Goethe

 

Bu yazı erkeği de aşan bir yazı olacak. Ben şahsen bu içgüdüsel göz kaymasının zeka ile alakalı olduğunu pek sanmıyorum. Sadakati tanımlayabilmek için önce insan içgüdüsünü iyi tanımalı.

Evli bir adamın gözlerini yabancı bir kadına baktıran sebep ile evli kadınları yabancı erkeklere baktıran sebeplerin aynı olduğu kanısındayım. Biz bu medeniyeti ilkel bir beden üzerine kurduk. Dışarıdan bakıldığında gayet kibar bir beyefendi ya da hanımefendi iken, derinlerimizde alenen vahşi bir mağara insanı yaşıyor. Peki bu durum sadakatsizlik tanımını açıklar mı?

Mecaz yapmadan konuşuyorum bu arada, gerçekten yaşıyor. Ama o yanımızdan haberdar olduğumuz pek söylenemez. İlkele ait olan ile medeniyete ait olanın bir çatışması bu yaşamdaki sorunlar. Yaşamın kendi özündeki ana kural, hayatta kal ve birleşme yoluyla kendini kopyala.

Evrensel şeyleri biz yarattık. İyi insanlar olmayı, saygı duymayı, sadık kalmayı biz yarattık. İşte o ilkel yanımız, kendi çıkarlarına hizmet etmediği anda bu erdemlerle çatışmaya başlıyor.

Belki birileri bu noktada: “İnsan dünyaya sadece sevişmek ve üremek için gelmedi.” diyebilir. Ama insanın bilinçli bir proje olduğuna inansam onun başka şeyler için dünyaya geldiğine inanırdım. İnsan ne için burada peki? Bence ırkımıza fazla anlam yüklüyoruz. Bizim var oluş sebebimiz bir Arizona kertenkelesinin var olma sebebinden daha yüce değil.

Fakat insan-ı Kamil yaratma fikri de bizden cıktı. Daha zeki ve daha uygar bir toplum olmak varken neden aptal kalalım. Bedeli ortada: katliam, tecavüz, sömürü ve kölelik. O bahsettiğimiz en temel güdülerin esaretinden kurtulabilmek inanılmaz zor. Neden çünkü milyonlarca yıllık bir kalıtım bu. Fakat yine de zor ama imkansız değil.

Dünyaya bakışım evrim kuramına dayanır. Evrenin yasaları var. Cinsel seçilim denilen baskılama aracı ne ahlak dinler ne de sadakat. Filozoflar da kafayı yormuştur bu konuya. İnsanın bir kişiyi arzulamasında iki etkenin rol oynadığını savunur Schopenhauer. Üreme ve zevk dürtüsü. Erkek, spermlerini olabildiği kadar fazla kadına aktarmak ister. Doğada evlilik ya da “ölüm bizi ayrana kadar” diye bir kural var mıdır? Doğada olmayan şeyi bizim yaratmamız gerekiyordu ve yarattık. Sadakat gibi mesela. Bana göre sadakat olsa olsa bilinçli yapılan bir eylem olabilir.

Geçen gün şöyle bir yorum almıştım: “İnsanların zinadan ve haramdan uzak kalmaları gerekiyor. Nefse yenilmemek gerekiyor. Evli bir insanın başka bir insanı arzulaması ve aldatması gerçekten çok ahlaksızca. Boşansın o vakit, özgürce yaşasın.” Boşanıp özgürce yaşadığı zaman zina tanımından uzaklaşmış mı oluyor yani! Yoksa sadece canı yanacağı için mi: “Bunu benimleyken yapma da bensiz ne yaparsan yap.” diyor?

Açıkçası insanlar o zina olayından uzak kalabilirler ama asıl günlük yaşamlarına bakmalı. Burada sorulması gereken asıl soru, evli bir kimsenin başka bir insanı da arzulayıp arzulamadığı. İstedikleri kadar arzulamadıklarını, bunun ahlaksız bir şey olduğunu iddia etsinler, gerçek yaşamda zerre kadar yansıması yok. Aslında zina da türlü türlü. Gözü kayıp içi eridiği halde eyleme geçmediği için kendisini hâlâ temiz sayıyorsa orasını bilemem artık. Bir çağ gelir o da toplumun en büyük ahlaksızlığından sayılır.

O yüzden de kimse kusura bakmasın ama bu açıdan herkes ahlaksız. “Ben evli kaldığım sürece başka biri ilgimi hiç çekmedi, onunla beraber olmak istemedim.” yalanına kim inanır? Düşünerek yapmıyorsun ki bunu, doğamızda olan bir şey. Sadık kalmayı başarabilmek başlı başına bir devrim. Peki, doğamıza rağmen yapılmalı mıdır bu devrim? Artık duygularımızı onlarca farklı açıdan ele alabilecek bir “düşünce” eylemine sahibiz. Belki de bu nedenle bir insanın kişisel zevk arayışları, bir başkasının ruhsal çöküşünden daha kıymetli olmamalı. Zaten kimse insan olabilmenin kolay olduğunu söylemedi : )

 

Günay Aktürk

Read more

HER EVE BİR KÜTÜPHANE

her eve bir kütüphane

Her Eve Bir Kütüphane

her eve bir kütüphane

“En yoksul evde bile küçük bir kütüphane bulunmalıdır. Devlet bu konuda yardım elini uzatmalı, ucuzca ve taksitle ya da parasız olarak evlere hiç olmazsa yüze yakın temel eseri sokmalıdır.”

Var olma Sanatı / Sezai Karakoç

Her eve kütüphane mi? Nerede, bu civarda mı olacak? Biz bu mahallede böyle şeylere izin vermeyiz bey baba. Kim sürecek sokaklarda son gaz arabayı? Arabeskin sesini kim açacak avaz avaz? Kim laf atacak kızlara, avmlere, barlara diskolara kim gidecek? Kan kokusuna tıkalı kulaklarıyla kim tepinecek iskeletlerin üzerinde?

Sor bakalım hele sevgili halkımıza, gönüllü olacaklar mıymış bu işe? Yalnız biraz bağırman gerekebilir. Ellerindeki tespihin şakırtısından meramını anlamaları biraz zor. Okusalar da gerçekten seçebilir miydi alfabeyi? Mafya dizilerinden zihinleri bulanmışken sulanır mı gözleri? Sözüm ona erkek müsveddeleri: Anna Karanina‘ları trenlerin önüne atıp dururken!

Bizim kitapların arasına kaç kez ayraç sıkıştırmışlığımız var? Olsa olsa para sokarız ruhsatın arasına. Bu mürekkep yalamışlığımızla pek çalışır kafamız hileye hurdaya. Sabah sabah başımıza icat çıkartma. Yüz temel eserden anlamaz bizim halkımız. Bir gecede yüz fırça darbesi desen hadi neyse…

Çevre analizi yapmış olmak için söyledim bütün bunları. Kütükleri kütüphanelere sokmak! İşimiz ne kadar da zor. Ama biliyoruz ki kitaplar karanlıkta bir ateş lavrasıdır. Cehalet devrini yeniden ve yeniden yaşadığımız şu günlerde onlardan başka pusulamız yok. Bir gerçeği kabul etmek zorundayız. Bilgi ve bilgisayar çağında olduğumuz için boşuna övünmeyelim. Dünyanın bir yarısı medeniyette çığır açsa bile öteki yarısı adeta cehalet ve sefalet yuvası. Zihin istismarını bir düşünün. İçi boş bilgi ve safsataları kullanarak insanları sahte “bilgin” rütbeleriyle donatıyorlar. Sonbahar kış trendleri mesela. Ünlülerin yaşamları, evlilik ve yarışma programları, kulaktan dolma bir siyaset, yarım yamalak coğrafya bilgisiyle ülkelerin geçmişleri hakkında eleştiri yapabilme kabiliyeti ve en nihayetinde dizilerdeki kısa sahnelerle tarih profesörü unvanına erişmek…

Bütün bu çöp yığınının ayrıntılarına ne derece vakıf olursan o kadar bilgin oluyorsun. Tabii bir de sokak ağzıyla söylenen hayat okulundan mezun olma halleri var. Hayat okulu elbette bir zorunluluktur fakat buradaki mana başka. Ben hayat okulunda mürekkep yalamışım, senin kitapların beş para etmez, demeye getiriyorlar. O okuldan kaptıkları esaslı bir bilgelik olsa bari. Dalaverenin, üç kağıdın, ikide bir çözülen bozuk uçkurun bini bin para…

Hangi çağda yaşıyoruz demiştik? Bilgi çağında mı? Terör örgütlerinin kuluçka makineleri nelerdir bilir misiniz? Yoksulluk, çaresizlik, cehalet ve o nihai yumuşak karın: kitapsızlık… Bütün bu karanlığın içinde yine bazı insanlar sorgulamaya meyilli oluyorlar. En karanlık gecelerde bile ayışığına kuşkuyla bakanlar var. Bir yerlerde güneşin tam tepede durduğundan kuşkulanıyorlar mesela. Ama sayıları çok az. Bu yüzden kitaplar her fare deliğine girmeli. Biri değilse öteki, o olmazsa öbürü bir ışık yakmayı başarabilir.

En çok da çocuklarla ilgilenmeliyiz. Ağaç yaşken eğilir misali. Küçük bir kasabadaki okulun küçücük kütüphanesinde bile kaç beyin sorgulayıp düşünmeye başlar hiç düşündünüz mü? Hele edebiyat ve bilimin devlerinin omuzlarında! İşte o zaman bakın nasıl yetişiyor kızlar ve oğlanlar. İlle de ille bir kütüphane! Gerisi kuru bir rüzgar uğultusu…

 

Günay Aktürk

Read more

Kafası Karışık Kadınlar Ve Erkekler

Kafası Karışık Kadınlar Ve Erkekler

Biz Şimdi Neyiz?

Kafası Karışık Kadınlar Ve Erkekler

“Sevdiğini başkasına uğurlamak mı daha zor, yoksa başkasından geldiğini bile bile onu karşılamak mı?

Louis Aragon

 

Bizler beyaz kâğıtları siyah kâğıtlardan daha çok severiz. Ne de olsa bize gelmiştir. Ne hoş bir karar vermiştir. Yüreğimizde sönmez sandığımız bir şenlik ateşi yakmıştır. Beyaz sayfa açmak denir buna. Önemli değildir nereden ve nasıl geldiği. Geçmişi onu ilgilendirir deriz. Herkesin bir geçmişi vardır ne de olsa. Kirli kâğıtlarımızı saklamak için mi söyleriz bunu?

Kafası karışık kadınlar ve erkekler… Gelen mutludur. Karşılayan endişeli. Belki geldiği yerde kâğıtlar kararmış olabilir. Mümkündür. Ya karartmış ya da karartılmıştır. Emin konuşamayız maktulü/merhumu/mendeburu görmeden.

Somun cıvata uyumu gibi, belki de o somun bu cıvataya uymamıştır. Sevgililik halleri işte, yalama etmiştir bir tarafı ötekinin arsızlığı veyahut ahlaksızlığı! Yalama vakası önemli bir vakadır!

Biz şimdi neyiz?” diye sorduğunuz oldu mu hiç? Kolay mıdır buna cevap vermek? Ne olduğunuzu bilmesen de hiçliğe doğru kayan cevaplardan kuşkulanırsın. Ayrılığa en yakın duraktır onun hayatındaki yerini tam olarak kestirememek.

İlişkinin başıyla sonu arasındaki boşluğu doldurduk da iş kara kâğıda beyaz kâğıda geldi! Hadi madem onu konuşalım. Dünyanın şu kurulu düzenine göre zor olan, sevdiğini başkasına uğurlamaktır. Bazı tespitlere göre, giden yerini hazırlayıp gitmiştir. Geçimsizlik ya da sevgisizliğinle yerini çoğu zaman sen hazırlamışsındır onun.

Hâlbuki gelen bütün yenilikleriyle gelir. Ama gerçekten öyle midir? Göz görmeyince gönül katlanırmış. Gelenin, gelmeden önce terk ettiği/ edildiği kişiyi getirme olasılığı da vardır.

İnce hesabı kaldırmaz bu işler. Her şeye rağmen hayalindeki doğru notanın o olmadığını iddia edemezsin. Belki biraz karşılıklı akort yaparsınız birbirinize. Ben de beyaz sayfalara inananlardanım. Fakat şu dürbün gibi gözlerim başka bir ayrıntıya takılıyor.

Kafası karışık kadınlar ve erkekler… Hayatınıza o kadar fazla insan giriyor ki ondan ayrıl ona kapıl, onun kollarına koş, o olmadı ötekini dene, şu güzel bakıyor, bu vahşi sevişiyor vs. Bir de şiddetle karşı çıkıyorlar çok eşliliğe. Ulan resmen herkes herkesle sevgili be! Arada sadece zaman farkı var o kadar.

 

Günay Aktürk

Read more

Corona Virüsü Türkiyede

corona virüsü türkiyede

Türkiye'de Corona

corona virüsü türkiyede

Sürüye dahil olup süpermarketteki son tuvalet kağıdı için adamların ya da kadınların gözlerini oyacak değilim. Anlaşıldı ki Türkiye salgını karşılamak için hiç de uygun bir ülke değil. Maazallah ortalık bir karışsa yüzde doksan dokuz felsefesini dinlemez cihan padişahına dönüşüverir millet. Corona virüsü şimdiden geleceğin soluk bir kopyasını çıkarttı bile.

Sürü psikolojisi. Bu kadar insan koskoca Gimat’ı boşaltıyorsa durum vahim, pazar torbasını kapıp sen de koştur kalabalığa doğru! Niye bu kadar sakin ve öfkeli karşılıyorum bu hali? Çünkü 50 milyar dolarlık İMF yardımını duyan Corona virüsü ülkeden içeriye sızdı da ondan. Yardım da değil kredi. Elimizde aylarca erzak sığınağı yapacak veri yok da ondan. Alıyorsan bir haftalık al anlarım. Panik elbette büyük. İtalya ile İran’ı kırdı geçirdi. Çin i söylemeye bile gerek yok.

Evet, durum ciddi. Fakat halkın durumu daha da ciddi. Otobüsün demirleri Corona virüsü olmadan da bakteri yuvası. Markette birbirleriyle kavgaya tutuşuyorlar. Kanı bozuk fırsatçılar karaborsacılık yapıyor. Virüs bu halimizi görse kargaşa çıkartmak için ölümcül olmaya gerek olmadığını, birazcık korkuyla bile çok iş bitirebileceğini anlardı. Vah halimize ki ne vah!

Bütün bunların yanında çok ucube bir yıl olduğu doğru. Zaten şubat bitmek bilmemişti. Corona dan sonra bir de çekirge sürüsü çıktı. Bu kadar mı? Başınızı kaldırın da gökyüzüne bakın. Everest dağının yarısı büyüklüğünde 4 kilometrelik bir gök taşı, saniyede 8 km’lik bir hızla dünyaya doğru yaklaşıyor. 29 Nisanda buralarda. Yakından geçecek deniyor ama bakalım. Biyolojik robot dünyanın merkezinde olmadığını anladı mı acaba?

Tüm bu felaketleri duygusal olarak nasıl karşılamamız gerektiğini söz ile anlatmak mümkün değil. Ama bir yolu var. Melancholia filmi. Ölmeden önce mutlaka izleyin derim. Şahsen büyük kayıp olurdu.

Read more

Bir İnsanı Affetmek

Bir İnsanı Affetmek

Affetmek Erdemdir

Bir İnsanı Affetmek

“Elinizden geldiğince bağışlayın, biraz unutun, epeyce yaratın.”

Kurtlarla Koşan Kadınlar / Clarissa Estes

 

Gel anam gel patron çıldırdı. Kafayı yedi, tımarhaneye kapattık. Yüz kızartıcı suçun yoksa seni de affettik. Hatta unuttuk gitti. Unuttuk diye poker partisindeki yerine “sonsuza kadar rezerve” yazmadık ya, seni hepten hatırlamamaya karar verdik. Bugünden böyle “Bir bok böceğinin günlüğü”nü yazmaya başlayabilirsin.

Bir insanı affetmek… Orası kolay. Önce içimizi dökelim de… Meğer ne kadar oyalamışsın bizi. İşi gücü bırakıp senden medet ummuşuz. Kararmış köklerine sarılıp çaputlar takmışız ölgün yapraklarına. Bir de açtık ki gözümüzü ne görelim! Az kalsın rengine bürünüyormuşuz!

Kahve İçtik Üç Rekat da Kahkaha Attık

Seni yakamızdan düşürdükten sonra ilk iş olarak saçlarımızı taradık. Kahve içtik ve üç rekât da kahkaha attık. Mesela ben yazmaya ve yaratmaya devam ettim. Öteki yeni bir yağlı boya takımı aldı kendine. Diğeri kafasına koymuş, akademisyen olacak. Bizim salya sümük Emine biraz bocalıyor ama o da yeniden kitap siparişlerini vermeye başlayacakmış. Fal küresinde çıktı geçen gün. Dozun her geçen gün azalıyor.

Sait Faik’e özendim bu aralar. Ben de bir insanı affetmekle başlar her şey diyorum. Yine de ara sıra nefes almak ve üç beş kapıyı çalmak için dışarıya çıkmak dışında ilgimizi çeken bir şey yok dışarıda. Elimize para geçerse dünya turuna çıkacağız. Ben bahçeli bir ev almayı düşünüyorum. Ayağım toprağa basmalı. Öteki Lost adalarına gidecekmiş. Diğerinin kafasında yeni bir sergi projesi var. Salya sümük Emine’yi tımarhaneye sokan o yaratık boşuna sevinmesin. Haydutlar kraliçesini okuyordu geçenlerde. Çükünü kesip yasa koyucuların arasına yükselmesi uzun sürmez.

Dingin bir ruh; başını okşayacak kedi ve köpekler, kitaplar, yağmur sonrası toprak kokusu, biraz kahkaha, birazcık seks, acı bir kahve, hatırlı dostlar, bilim ve sanat… Bundan sonra yaşamımız böyle geçecek. Gerekli görürsek travmatik destek de alabiliriz. Gerçi çoğu psikolog akıl hastası gibi görünüyor ama belli etmemeye çalışacağız artık. Delireceksek de bazı şeyleri anlamış olarak delirmeliyiz. Bilgi çağında sürüngen bir deli olarak ölmek aptalca bir seçenek olurdu hani.

Küçücük bir ayrıntı daha var aslında. Bir insanı affetmek için önce onun yarattığı sanrılı çığlıklardan hepten kurtulmak gerek. İnsan ayak bağlarıyla hızlı koşamaz ki. Keşke ölümcül duygularınla kıvranırken başarabilseydik affetmeyi. Başaramadık. Eskisi kadar sancı çekmediğimiz bir dönemde affediyoruz seni. Övünülecek bir yanı yok bunun. Bizim oralarda: “Nasıl olsa götün kıyıya çıktı!” diye bir deyim vardır. Manası açık. Bir insanı affetmekle başlar her şey… Biraz kopya bir söz gibi dursa da önemli değil. Aslına bakarsan bir başarımız daha var. En azından seni yaşatmayı başaracak kadar insanlaşabildik. Ulaşamayınca ya da ayrılınca kan akıtan insansı şeytanlardan bahsediyorum. Kirli bir toplumun kanayan yarasına bir damla kan da biz akıtmadık. Aslında bu yüzden affettik seni. Belki de bugün seni hiç olmadığı kadar sevmemiz bundan!

Affetmek isteyip de affedememek nedir diye soracak olursan da, duyguların elindeki emziğin yasaklanmasıdır diyebilirim. Derin bir açlık hali. Seni doyuma ulaştıracak köprülerin yıkılışı. Öfkenin doğuşu! Ama buna sevgi denmez. Buna dense dense, aşağılık bir sırtlanın tesadüfen ele geçirdiği avın elinden kaçtığı an ortaya çıkan ölümcül bir öfke denir.

Günay Aktürk

Read more

Televizyonun Yarar ve Zararları

şevket-altuğ

TELEVİZYON EĞİTİM ARACI DEĞİLDİR

Televizyonun yararları ve zararları nelerdir sizce? Yarardan çok zararlar getirdiğini bilmeyen var mıdır acaba? İzlenme oranlarına bakılırsa herkes halinden memnun. Diriliş Ertuğrul dizisini ayakta izleyenleri görmüşsünüzdür. Ellerindeki satır ve sallamaları da. Özellikle Sadeddin Köpek sahnelerinde öfke doruğa çıkar. Kendini kurguya böylesine kaptıran bir insan çok iş görür bu toplumda. Hedef gösterirseniz zorluk çekmezsiniz. Hedefin kim olduğu önemli değildir. İşte asıl nokta da burası. Bizde eksik olan şey düşman değil, birileri o düşmanı göstermeden de tanıyabilme kabiliyeti. Bu anlamda televizyon bizlere kim olduğumuzu gösteriyor.

Televizyonun Yararları ve Zararları

Televizyonun yararları mı?

Bunun için biraz geriye gitmek gerek. Ne de olsa ilk çıktığı dönemlerde insanda saygı uyandıran bir ağırlığı vardı. Bakmayın bugünlerde ele avuca düştüğüne, ciddi insanlar çıkardı oraya. O zaman da devletin kanalıydı TRT, bugün de hâlâ devletin kanalı. O günden bugüne çok şey değişti. Herkes elini kolunu sallayarak çıkabiliyor. Mesela profesör unvanıyla katıldığı bir programda: “Namaz kılmayan hayvandır.” diyebiliyor Mustafa Aşkar adında biri. İşte size televizyonun zararlarından bir tanesi. Gerçi televizyona çıkana kadar kayıptan sayabileceğimiz çok yol yürümüş. Profesör yapmışlar. Ee durum böyle olunca da eldeki malzemeyle ancak bu kadar oluyor.

Doksanların sonlarına doğru yaşamımıza yeni girdiği için bayram havası eserdi evlerimizde. Yeniydi. Yeni olan her şey gibi hafızamızın en kıymetli hazinesiydi. Bizim için artık modası geçti televizyonun ama sözüm ona çoğunluk için hâlâ beyin yıkama kutusu. Hangi kanalı açarsan aç ya ruhban sınıfının sesleri duyuluyor ya da imparatorun öfkesi yankılanıyor. Öğretebileceği her şeyden yoksun kalmış durumda bu kara mendebur.

TÜRK TOPLUMUNUN DEĞERİ DEĞİŞTİ

Televizyonun zararlarını mı öğrenmek istiyorsunuz? Şöyle elle tutulur bir sebep! Ben de tam oraya geliyordum. Dizileri var mesela, bir aile nasıl parçalanır onun peşindeler. Kadın kocasını aldatır adam da karısını. Karısına ya da sevgilisine dayak atan motife de rast geldik. Baş rollerini Münir Özkul ile Adile Naşit’in paylaştığı “Neşeli Aile” filmi gibi bir film gördünüz mü son yirmi yılda? Göremezsiniz. Belki bir elin parmakları kadar… Olsun olsun da iki elin… Bunun sebebini Şevket Altuğ çok iyi özetlemiş.

şevket-altuğ

Cengiz Semercioğlu “Şevket Altuğ’u sadece cenazelerde mi göreceğiz?” diye dertlenince şöyle yanıt vermiş büyük tiyatrocu: “Türk toplumunun değerleri değişti. Türk toplumuna sunulan işlerin içerikleri değişti. Yani ben şu andaki içeriklerle hiçbir dizinin içinde olamam. Eleştiri olarak kabul etsinler, biraz da yaşlılığıma versinler… Bütün yapılan işlerde tabanca, tüfek, millet birbirini öldürüyor. Bütün erkekler sakallı. Bizim zamanımızda sakal rol gerekirse bırakılırdı. Bu ortamda ben olamam. Çünkü biz yaptığımız işlerde topluma sevgiyi, hoşgörüyü, toleransı, birlikte yaşamayı, dayanışmayı öğretmeye çalıştık. Böyle bir senaryo ile karşılaşırsam yaşıma rağmen hâlâ oynayabilirim. Ama karşılaşacağımı da pek zannetmiyorum”

İŞTE SİZE EN BÜYÜK ZARAR

Bu sözlerin üzerine eklenecek pek bir şey yok. Mafya dizilerini fark etmemek mümkün mü? Bir de şöhret ve zenginlik dokusu var ki televizyonların verdiği zararlarının belki de en başını çekiyor. Hiçbir karakterin mahalle bakkalından ekmek aldığını göremezsiniz. Bizlere dayatılan rol modeldir onlar. Memlekette örnek gösterilecek insan kalmamış gibi bir avuç azınlığın hayatlarını sunuyorlar.

Neredeyse unutuyordum. Rekabet yarışması adı altında bir insan bir insanın nasıl canına okur onu da sokuyorlar kafamıza. Bir de paravanın arkasında çay içen demliksizler var. Biraz sesleri yankılandı mı ertesi ay fenomenlik cepte…

Ana haber bültenleri de, yozlaşmış gazeteler gibi maşallah beşi bir yerde bir gerdanlık! İsimleri farklı olsa da cisimleri tek beden. Aslında biraz da arz talep meselesinden. Toplum bunu istiyor. Tolumun kumaşı da aynı terzinin elinden çıkmış. Bakın buraya yazıyorum. Bir ülkede herkes birbirine benziyorsa cezaevleri boş kalmaz.

 

Günay Aktürk

Read more

Aşk Köpekliktir: Sadakat, Dürtü ve Namus Arasında

Aşkın sadakat, teslimiyet, dürtü ve kutsallıkla kirletilişini anlatan, köpeklik metaforu üzerinden kurgulanmış Bosch tarzı alegorik sahne

Aşk Köpekliktir Ne Demektir?

Kimse iyi dediği birine aşık olmaz. Aşkın iyilikle alakası yoktur…

Aşk Köpekliktir / Ahmet ümit

Evet, aşk köpekliktir. Ama soylu bir köpeklik. Tasmasını yalnız bir kişinin elinden takar boğazına. Yalnız ona güvenir. Ondan zarar gelmeyeceği için değil, mevzubahis o olunca varlık da yokluk da önemini yitirir de ondan. Aşk köpekliktir. Yalnız dikkat edin, itlik değil: köpeklik!

Aşkın sadakat, teslimiyet, dürtü ve kutsallıkla kirletilişini anlatan, köpeklik metaforu üzerinden kurgulanmış Bosch tarzı alegorik sahne

Üreme güdüsüdür aşk. Ama niyetini derinlerde gizler. Iki amacından biri sağlıklı yavrucaklar yetiştirmektir. Öteki zevk düdürtüsünü kamçılar. Yine de gizlenmeyi başarır. Her haliyle çırılçıplaktır. Aşk köpekliktir ve bir parça da erotiktir.

Bir zamanlar görmüştüm onu. Taşıdığı bedeni harabeye çevirmek üzereydi. Belki de başarmıştı. Kimi derviş diye çağırıyordu onu kimi de meczup! Suretini kaybetmiş bir hak dostu dediler sonunda. Ona en son “yüce dağ başı” dedikleri bir ıssızda rastlamıştım.

Neler söylediler hakkında neler… Yontulmamış odunu bile şair ettiler. Ruh, zira kutsal bir düşün peşine düşesiymiş! Din dışı mahlukatları bile Mevlevîler gibi döndürdü! İlahi aşkı bulduğunu iddia etti birisi. “İnsan bedeni”nin tutkulu şehvetinden mi geçiliyormuş öte aleme!

Aşk köpekliktir ama itlik değildir! Gerçekten öyle midir? Peki aşkı neden namusla kirletirler boyuna? Türlü türlüdür öyleyse bu! Kiminde kana bulaşır eller, kiminde en namussuz hallere bile göz yumulur.

Derler ki gider de ulaşılmaza çarpar kanadını. Bu mudur yani kutsaldan anladığınız? Bir yandan ulaşamadığını kutsarken, öte yandan dizinin dibindekine yedi başlı bir canavar kesilir! Demek ki dervişe ihsan, sürüngene bir yılan deliği bu aşk!

Aşk köpekliktir ama İtlik değildir! Aşkın en iyi tanımının kimin tarafından yapıldığını çok iyi biliyorsunuz. Bildiğinizi biliyorum. Tabii ki üstat Neyzen Tevfik. Öyleyse son sözü ona bırakalım.

Kerem dağları deler bir amcık uğruna.
Aslı gitsin de ona buna vurdura…
Bir karı için değer mi bütün bunlara,
Her taraf amcık dolu mala iyi vurana.

Fuzuli, am peşine düştün gurbete,
Am serindir am derindir şifa verir millete,
Ye kebabı iç şarabı vur karpuz göte,
Bu gidişle yarrağımı gidersin cennete.

Neyzen Tevfik

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Devlet Nedir

Devlet Nedir

Modern Devletin İlkel Unsurları

Devlet Nedir

“Devlet, toplumun içinden doğan ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan bir güçtür.”

Friedrich Engels

 

Aslında devleti de, toplumu da en iyi anlatan ideoloji milliyetçilik değil sosyalizmdir. İçinden doğduğu şeyin tamamını görmeye muvaffak olamadığından mıdır nedir, besleyici bir tutum sergiler onu tanımlarken milliyetçilik. Kör gözüne denk gelir kusurlu yanları. Şimdi sokakta sorsanız devlet nedir diye, ya anamız derler ya da babamız. Anamız mıdır yoksa babamız mı, karar verin? Bu haliyle çift cinsiyetli bir tecavüz makinesi çıkıyor ortaya. Cinsiyetinin ardındaki marifetini görmeden kutsal kılıflara sokulması da bundan olmalı.

Diyoruz ki bu devlet bizim devletimiz. Madem bu devlet bizim o halde neden hâlâ yarı açız? Yok, bizi yönetenlerin ise neden satıp soğana çeviriyorlar? O konuda şu makale bayağı iş görür diye düşünüyorum.

Kimin bu devlet? En çok kim hak ediyor onu? Hak etmekle sahip olmak aynı anlama gelmiyor maalesef. Ama ona sahip olabilmek için önce hak etmek gerekiyor diyebiliriz. Ne var ki hak edecek kıvama geldiğinde de fazla yaşamıyorsun. O zaman bu devlet fazla yaşamayanların devleti.

Toprak dedim de aklıma geldi. Üstadım Gabriel García Márquez demişti ki Yüzyıllık Yalnızlık romanında: “İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir.”

Dipnot olsun. O bölümü hatırlıyorum. Bu sözün manası çok derin ve asla o düşünülen anlama gelmiyor. Oradan gitmeyi istiyordu adam. Orayı henüz yeni bir yerleşim yeri haline getirmişlerdi ve ahaliden kimse ölmemişti. Oturup yazsanız sayfalar dolusu yan anlamlar çıkar.

Devlet Gemisi Ve Maneviyat

Aslında kimsenin umurunda değil devlet. Sadece birazcık var olmaya çalışıyorlar o kadar. Bireylerinin hayatta kalmaya çalıştığı bir devlette ideolojiyi kim umursar ki?

Devlet nedir sorusunu tastamam umursadıkları olmuyor değil. İşin aslı korkunun olduğu yerde her zaman kaybedilecek bir şeyler vardır ve o maneviyatla ilgilidir. Topluluklardan bir ya da bir kaçının her zaman kaygılı olması tesadüf müdür sizce? Bir şeylerin ellerinden kayıp gideceğini seziyorlar. Bu ülkede de böyle olagelmiştir. Cumhuriyet elden gidiyor ya da din elden gidiyor tonunda bir öfke.

Biri gittiğinde acaba öteki ayakta kalır mı hiç? Toplum kendine yeni maneviyatlar da yaratabilir ama bunun için yaratıcı bir zihin gerek. Soluk ışıklar kadar parlak ışıklar da gözünü kör eder insanın. Çıkmaz bir yola girmek ya da çamura saplanmakla aynı anlama gelir bu.

Öyleyse hep maneviyatını elinden almakla korkutacaklar seni. Demek ki kendini güvende hissedemeyen halkların içinde çıkıyor bu çatışmalar.

Varın siz düşünün devlet nedir sorunsalını. Ama bilin ki kuşu denize sokmaya, köpek balıklarını da uçmaya zorluyorlar. Her çağda böyle bu iş. Peki, kimsin sen? Uçuşa yasak bölgede savruk bir hedef tahtası mı?

 

Günay Aktürk

Read more