Lüks ve Mutluluk Arayışı

Lüks ve Mutluluk Arayışı

Lüks ve Mutluluk Arayışı

Lüks ve Mutluluk Arayışı

Tarihin en kesin yasalarından biri de şudur: Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorluklar ortaya çıkarır. İnsanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. Onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.

Kendi çağımızdan bir başka örneği ele alalım. Son birkaç on yılda hayatı daha rahatlatacağını varsaydığımız sayısız şey icat ettik. Çamaşır makineleri, elektrikli süpürgeler, bulaşık makineleri, telefonlar, cep telefonları, bilgisayarlar, e-pota vs. Eskiden bir mektup yazıp zarfa koymak, üstüne pul yapıştırıp posta kutusuna atmak insanı epey uğraştıran bir işti. Mektuba cevap almak günler veya haftalar, hatta aylar alabiliyordu. Günümüzdeyse bir dakika içinde çabucak bir e-posta yazıp dünyanın öbür ucuna gönderebiliyorum ve eğer gönderdiğim kişi çevirim içiyse anında cevap alabiliyorum. Böylece mektup yazmanın aldığı tüm zamanı ve çabayı ortadan kaldırmış oldum. Peki, bugün daha rahat mı yaşıyorum?

Maalesef cevap hayır. Klasik posta çağında insanlar yalnızca gerçekten söyleyecekleri önemli bir şey olduğunda mektup yazarlardı. Akıllarına gelen ilk şeyi yazmak yerine ne söylemek istediklerini ve bunu nasıl aktaracaklarını önceden dikkatli bir şekilde düşünürlerdi. Bunun sonucunda da, aynı şekilde düşünülmüş bir cevap almayı beklerlerdi. Zaten çoğu insan ayda birkaç mektuptan fazlasını yazamıyordu ve gelen mektuplara da hemen cevap vermek gibi bir zorunluluk duymuyorlardı. Bense bir gün içinde düzinelerce e-posta alıyorum ve bunların hepsini hızlıca cevaplandırmam gerekiyor. Bu icatları yaparken zaman kazanacağımızı düşünüyorduk, ancak aslında günlerimizi daha endişeli ve kaygılı geçirmemize sebep olacak şekilde hayatın hızını normalin on katına çıkartmış olduk.

 

Yuval Noah Harari
Hayvanlardan Tanrılara Sapiens
Sayfa: 99

Read more

Marilyn ve Rabia: İki Kadın, İki Yazgı

Marilyn Monroe ve Rabia portrelerinden oluşan Marilyn ve Rabia kapak görseli, Yılmaz Odabaşı metni için hazırlanmış sepya tonlu tasarım.

İki Farklı Çocukluk, İki Ayrı Yazgı

Marilyn Monroe, ölümünün üzerinden geçen yarım yüzyıla rağmen hâlâ bir efsane. Gayri meşru olarak dünyaya gelen ve annesini tımarhanede yitiren Marilyn’nin mutsuz bir çocukluk geçirdiği ve bakım evlerinde istenmeyen bir eşya gibi görülme duygusuyla yaşadıkça didiştiği bilinir.

Rabia’yı ise, Diyarbakır’da bir aşiret reisi olan Hacı Hüseyin’in kızı olmasına rağmen, aile çevresi dışında kimseler tanımaz.

Rabia, Marilyn’e kıyasla, ailesiyle birlikte mutlu bir çocukluk geçirmiş, beş kardeşin en güzeli ve en küçüğü olarak bir dediği iki edilmemiştir.

Marilyn ve Rabia çocukluk karşılaştırması; biri bakım evinde yalnız bir çocuk, diğeri Diyarbakır’da ailesiyle mutlu bir çocukluk yaşayan Rabia, alegorik kompozisyon.

Bu iki kadının Hollywood kökenlisi, gençlik yıllarından itibaren ünün doruğuna çıkmış, baş döndürücü bir popülerlik ve servet edinmiş, dilediği erkekle birlikte olup fırtınalı aşklar yaşamıştır.

Rabia ise, ergenlik dönemine geldiğinde taliplerinden Sefer’e, o yılların törelerine uygun biçimde –başlıklagelin edilmiştir.

Marilyn, üç kez evlenip onlarca erkekle flört ederken, Rabia ise eşi Sefer’e varlığını armağan edip, o günden itibaren yazgısına itaatle boyun eğmiştir.

Daha sonra Rabia’nın kocası Sefer, bir ömrün yoksullukla geçmeyeceğine karar verip, birkaç yıl içinde Almanya’ dan zengin bir adam olarak döneceğine Rabia’yı ikna etmiş ve Almanya’da otomotiv sektöründe işçi olarak çalışmaya başladığında, Rabia ise kaynanası ve iki çocuğuyla acı dolu günleri, yılları saymaya koyulmuştur.

Marilyn ve Rabia karşıtlığı; bir yanda geniş salonlarda iltifatlarla çevrili Marilyn, diğer yanda Diyarbakır’da kaynana baskısı altında ağlayan Rabia, alegorik sahne.

Marilyn, geniş salonlarda onlarca erkeğin iltifatlarıyla şuh kahkahalar atarken, Rabia şirret bir kaynananın bekçiliğinde her gün ağlamayı yazgı bilmiştir.

Rabia, evinin perdelerini açamaz, dış kapısının önünü bile -bir başka erkeğe bakmasın diye- süpüremez olmuştur. Kaynanası ve kayınları, Rabia, Sefer’i “namusuyla” beklesin diye onu birkaç günde bir tokatlamayı da huy edinmişlerdir.

Bütün gazeteler Marilyn’in bir “narsisist” olduğunu yazarken, Rabia’nın ise hiç seçmeden, hiç istemeden Diyarbakır’ın varoşlarında bir “mazoşist” olabildiğini kimseler bilmemiştir…

Üç yıl sonra Almanya’dan döneceğine söz vererek giden sefer, her yıl sadece on beş ila yirmi gün gelebilmiş ve Rabia’nın bütün sitemlerine rağmen “iki daire ve bir ekmek fırını parası biriktirmeden Diyarbakır’a dönemeyeceğini,” söyleyerek ona sadece “sabır” dilemiştir…

Marilyn ve Rabia psikolojik çöküş sahnesi; bir yanda tedavi gören Marilyn, diğer yanda Diyarbakır’da çocuklarıyla yalnız kalan Rabia ve duvarlarda Sefer ismi, alegorik kompozisyon.

Marilyn, fırtınalı yaşamından dolayı psikolojik tedavi görmeye başlarken, Rabia ise bir kaynana ve iki çocuğu ile dört duvar arasında silik ve dingin, bunaltıcı yıllar geçirmekten giderek psikolojik bir vaka haline gelmiştir.

Onu tedavi eden de olmamış, aradan upuzun on yıl geçmiş ve Sefer, iki daire, bir de ekmek fırını parası biriktirip nihayet- Almanya’dan dönmüştür.

Kaynanası ve kayın biraderleri görevlerini yapıp tam on yıl boyunca Rabia’nın yanına bir erkek sineği bile yaklaştırmayarak, onun bedenini Sefer adına bir yetkiyle korumuşlardır. Bedenini korumuşlardır ama Rabia’nın ruhsal durumu yıllarca yaşadığı intihar boğuntularıyla artık paramparçadır…

Marilyn, çevresinde şöhreti ve parası için dolaşan yüzlerce insandan hangisinin gerçek dost, hangisinin sevgili olduğunu kalabalığın kuşatmasında anlayamadığı için tedavi görürken, Rabia ise on yıl süren upuzun bir yalnızlıkta sadece Sefer’in adını sayıklamaktan bir şizofrendir artık

Marilyn ve Rabia karşılaştırması; kitap okuyan Marilyn ve fötr şapka takarak Napolyon’a komut verdiğini düşleyen Rabia, alegorik kompozisyon.

Marilyn, Saint Exupery, Dostoyevski, Miller okurken ve Miller’le flört ederken, ilkokul çıkışlı Rabia ise Sefer’i beklediği günlerdeki yalnızlıkta çocuklarının hikâye kitaplarını okumuş, radyo programları, haberlerden vb yerlerden Napolyon’un, Gorbaçov’un kim olduklarını öğrenmiştir.
Diyarbakır’a yıllar sonra dönen Sefer, artık Rabia’yı tanıyamamaktadır; çünkü Rabia, her sabah Napolyon Bonapart’ın selamını Gorbaçov’a ulaştırmak üzere evden çıkmakta ve Sefer’in Almanya’dan getirdiği fötr şapkayı giyip, dudaklarının kıyısına bir sigara iliştirip düşsel olarak kurguladığı ordulara kendince komutlar vermektedir.

Belki de kendini hep arzuladığı bir özgürlüğün kollarına böyle bırakmaktadır; artık şuursuzdur…

Rabia’yı bir süre gözleyen Sefer, anasına, artık Rabia’nın kendisine kadınlık yapamayacağını, bu yüzden yeni bir evlilik için genç ve güzel bir kadın bulmasını söyler. Başlık parası fazlasıyla ödenir ve kırk beş yaşındaki Sefer’e on yedi yaşlarında bir kız bulunur civar köylerden; incecik, gencecik bir kız.

Rabia, artık otuz yedi yaşına gelmiş ve yıllarca evde oturmaktan hayli kilo almış bir delidir. Sefer, küçük bir oda tutar Rabia ve çocuklarına; kendisi de genç eşiyle yeni aldığı daireye çekilir. Rabia’yı bağlamak da bir çözüm getirmez ve kaldığı evin duvarları dışında ne varsa her şeyi paramparça ederek dışarı, sokaklara kaçar durur…

Marilyn ve Rabia anlatısında Rabia’nın Diyarbakır Dağkapı’da tel örgülere tırmanırken çitin ötesine baktığı ve nöbet kulübesindeki askerin tüfeğini doğrulttuğu alegorik sahne.

Rabia, artık Diyarbakır’ın muhtelif semtlerinde kâh Napolyon’un askerlerine komutlar verirken, kâh yollarda, kaldırımlarda oturup bir başına ağlarken görülmektedir. Artık kocası Sefer’in hiçbir işine yaramayan Rabia’nın onuru ve delirmiş yalnızlığı ne kaynanasının ne kayın biraderlerin umurunda değildir…

Rabia, bir akşam Diyarbakır’ın Dağkapı semtinde SSK hastanesi bitişiğindeki askeri karargâh civarında yürürken, nasılsa kırmızı şapkalı kızın büyükanne kılığına giren kurt tarafından yenmek üzere olduğunu düşler. Kırmızı şapkalı kızın kulübesi ise, askeri karargâhın içindeki karanlık alandadır.

Rabia, arkasında yürüdüklerine inandığı Napolyon’un askerlerine komut verir ve kırmızı şapkalı kızı kurtarmak üzere tel örgülerle çevrili yasak alana girer…

Nöbetçi askere, karargâha parolasız girmeye kalkan olursa ona vurması emredilmiştir. Asker uyarır, bağırır, ama kırmızı şapkalı kızı kurtarmaya giden Rabia, o an hiçbir şey duymaz…

Marilyn ve Rabia anlatısında Rabia’nın Dağkapı’daki askeri karargâh önünde yere düşerken arkasında hayali Napolyon askerleri ve nöbet kulübesindeki silahlı asker bulunan alegorik sahne.

Nöbetçi askerin önce bir, ardından ik kurşunu Rabia’nın bedenine isabet eder. Rabia, vurulup yere düşerken bile hâlâ Napolyon’un askerlerine komutlar vermektedir.

Namlusundan dumanlar çıkan nöbetçi er, onun mırıldandıklarından hiçbir şey anlamaz. Askerin onun hakkında bildiği tek şey “dur” ihtarına uymadığıdır…

Nöbetçi er, siyasal gerilimin alabildiğine boyutlandığı o günlerde olağanüstü hal bölgesi kapsamındaki Diyarbakır’daki kışla nöbetinde, aklınca kendisine verilen “emre itaat” etmiştir.

Rabia, sonraki gün sahipsizler mezarlığına gömülür ve o yıl bazı insan hakları dernek ve kurumlarının yıllıklarının Güneydoğu’daki “yargısız infaz”lar listesinde adı geçer.

Marilyn Monroe ve Rabia portrelerinden oluşan Marilyn ve Rabia kapak görseli, Yılmaz Odabaşı metni için hazırlanmış sepya tonlu tasarım.

Oysaki ölümü değil, asıl Rabia’nın yaşamı bir yargısız infazdır… Bu iki efsane kadın, benim kalbimde yıllar yılı ev sahibi gibi oturup kalmışlardır ve daha kalmaktalardır. Çünkü Marilyn, biricik platonik aşkım, Rabia ise öz teyzemdi benim…

Sevgili Marilyn, Cemal Süreya’nın dediği gibi, “şimdi cennette Nietzsche’nin metresi olmalıdır”; anamın kara gözlü bacısı Rabia ise, belki cennette bile hâlâ Sefer’i sayıklamaktadır…

 

Yılmaz Odabaşı – Sevginin Herkesten Şikâyeti adlı kitabından

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Deliler Gemisi | Hüsnü Arkan’ın Sarsıcı Alegorisi

Hieronymus Bosch tarzında çizilmiş, kalabalık bir insan topluluğunu ve gemi üzerindeki figürü gösteren Deliler Gemisi temalı dijital illustrasyon.

Deliler Gemisi Ne Anlatıyor?

Deliler Gemisi Hüsnü Arkan’ın toplumsal çürümeyi alegorik bir gemi metaforuyla anlattığı etkileyici bir metin. Bu yazıda eserin ruhunu, temasını ve bugüne dair işaretlerini özetliyorum.

Hüsnü Arkan’ın “Deliler Gemisi”, bireyin akıl dışı bir düzen içinde nasıl yönlendirildiğini, sağduyunun nasıl öldürüldüğünü ve özgürlüğün nasıl unutturulduğunu çarpıcı bir dille anlatır. Sebastian Brant’ın “Narrenschiff” geleneğini günümüze uyarlayan bu metin, deliliğin toplumsallaşarak normalleştiği bir dünyayı alegorik bir gemi üzerinden tasvir eder. Okuyucuya hem siyasi hem psikolojik bir yüzleşme sunar.

Hieronymus Bosch tarzında çizilmiş, kalabalık bir insan topluluğunu ve gemi üzerindeki figürü gösteren Deliler Gemisi temalı dijital illustrasyon.

Bu arada biz de fırsattan istifade hem Hieronymus Bosch’un “Deliler Gemisi” adlı ünlü tablosuna, hem de Michel Foucault’nun “Deliliğin Tarihi” içinde yer verdiği o meşhur “deliler gemisi” metaforuna küçük bir selam çakalım ·‿·

Deliliğin Toplumsallaştığı Bir Dünyanın Hikâyesi

— Nereye gidiyorsun?
— Ruhsuz işler yapmaya gidiyorum.
— Ruhsuz işler derken?
— Büyük işler yani. Büyük binalar, büyük alışveriş merkezleri, büyük saraylar, büyük ilerlemeler, büyük adımlar. İmparatorluk işleri…

— Neyle gidiyorsun?
— Gemiyle gidiyorum… Sebastian Brant’ın Narrenschiff’iyle. Hani şu Rönesans çağının delilerle, meczuplarla dolu hayalî gemisi var ya, onunla. Bütün ülkeyi gemiye doldurdum. İçerde ne ararsan var. Açgözlülük, kibir, yalan, ayak oyunları, hırs… Ama en önemlisi delilik ve suç. Delilik toplumsallaşınca delilik olmaktan çıkıyor, suç da öyle. Bu yüzden, gemidekilerin çoğu her şeyi anlayışla karşılıyor. Onlara her şey olabilirmiş gibi geliyor. Hırsızlık mubah, cinayet hoş görülebilir, adalet gereksiz. Bu gemidekilerin çoğu deli ve suçlu.

— Bunca yükün altından nasıl kalkıyorsun? Gemiyi nasıl yönetiyorsun?

— Çok kolay. Sağduyuyu öldürüyorum. Her gün diriliyor ama ben yine öldürüyorum. İnsanlara sağduyusuz nasıl yaşayacaklarını anlatıyorum. Yarısı anlıyor, yarısı anlamıyor; anlamayanlara her gün yeniden anlatıyorum. Geminin hoparlörünü yalnızca ben kullandığım için, huzursuzluk yaratanların sesleri pek duyulmuyor. Savaşalım diyorum. Onaylıyorlar. Savaşın ne olduğunu hâlâ bilmiyorlar. Bilseler de unutuyorlar. Unutturuyorum. Ama asıl önemlisi onları özgürlük istememeye alıştırıyorum. Onları özgürlükten soğutuyorum. Kendinizi kaderin eline bırakın diyorum. Bırakıyorlar.

— Bir amacın var mı peki?
— Tabii ki var. Herkesin birbirine benzediği bir gemi hayal ediyorum. Herkesin bana benzediği bir gemi. Benim gibi olsunlar. Kötü mü? Ben kendimden çok memnunum. Hoşgörülerini yitirmelerini sağlıyorum. Azarlıyorum, fırça çekiyorum, bağırıp çağırıyorum. Sonra onlara ne kadar hoşgörülü olduğumdan bahsediyorum. Gemi belirsizliğe doğru gidiyor. Belirsizliğin içindeki karanlığı işaret ediyorum, ‘işte ışık,’ diyorum. Alkışlıyorlar, tezahüratta bulunuyorlar, inanıyorlar. Sonra vicdanı da öldürüyorum. Her gün öldürüyorum. Böylece hızla yozlaşıyorlar. Yozlaşmalarını kolaylaştıran gemi kanunları çıkarıyorum. Bu kanunlara uyduklarını görmek insanı mutlu ediyor.

Görmezden geliyorlar, merhamet duygularını yitiriyorlar, dayanışmayı unutuyorlar; mutlu olun diyorum, mutlu oluyorlar. Onlara karşı çıkamayacakları şeyler söylüyorum. Bizi eziyorlar diyorum, biz ezilmeyiz diyorum. Beni haklı ve mağdur buluyorlar.
— Ruhsuz işlerle uğraşmak, can sıkıcı bir iş olsa gerek.

— Yo, hiç de öyle değil. Bazen güverteye çıkıp yarattığım dünyaya bakıyorum. Dev binalar, dev köprüler, dev taşlar. Her şey dev… Bütün bunları gördüğümde haklılığıma bir kez daha inanıyorum. Önemli olan organizasyonun büyüklüğüdür. Organizasyon ne kadar büyükse, devse ve ne ölçüde kontrol altındaysa, yaptığım işten o kadar çok zevk alırım. Şimdi her şeyi ben kontrol ediyorum. Çünkü kimseye güvenmiyorum. Hakka hukuka da güvenmiyorum. Ben bir kahraman olarak bu çağa çok yakıştığımı düşünüyorum. Biz bu çağı kamunun elinden alıp özelleştirdik. Bu çağın ruhu bu yüzden vahşi ve ölümcül bir girişimci güzelliği taşıyor. İnsanlar barış içinde onar onar, yüzer yüzer ölüyorlar. Kimse hakkını arayamıyor. Arayanları düşman ilan ediyorum, ahaliyi bu düşmanlarla korkutuyorum.

— Sen korkmuyor musun peki?
— Korkmak insanın fıtratında var. Diktatörler de insandır. Ancak başkalarının nefreti onurlu bir kazançtır. Bunu hak etmek için elimden geleni yapıyorum. Gemiye, Narrenschiff’e sonuna kadar sahip çıkıyorum. Nuh’un, gemisine sahip çıktığı gibi. Ama benim gemi Tufan’dan kaçmıyor. Hep birlikte Tufan’a gidiyoruz. Bunu biliyorum. Kimseye söylemiyorum.

Hüsnü Arkan

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Türkiye’de Kadının Toplumsal Konumu

Türkiye’de Kadının Toplumsal Konumu

Türkiye’de Kadının Toplumsal Konumu

Türkiye’de Kadının Toplumsal Konumu

İkinci Meşrutiyet dönemin en etkili kadın hakları savunucuları Ziya Gökalp ve Celal Nuri idi. Celal Nuri, 1915 yılında yazdığı Kadınlarımız adlı kitabında, kadınların içinde bulunduğu durumu Osmanlı Devleti’nin zayıflamasının temel nedeni olarak tanımlamakta ve yarısı tutsaklık altında yaşayan bir ulusa özgür denemeyeceğine dikkat çekmektedir. Ziya Gökalp ise, İslâm dininin kadınlarla ilgili olumsuz yaklaşımını, müfessirlerin yorum hatası olarak görmekte ve “kadın yükselmezse alçalır vatan” dizeleriyle konunun önemine dikkat çekmektedir. Döneme ait yazılarda kadın haklarıyla ilgili ön plana çıkan başlıca sorunlar şu noktalarda toplanıyordu.

– Tesettür (örtünme) konusu, – Evlenme – boşanmada kadına söz hakkı tanınmaması ve birden çok kadınla evlilik, – Miras hakkında ve mahkemedeki tanıklıkta kadının erkekle eşdeğer tutulmaması, – Kadının çalışma yaşamına yeterince katılamaması, – Kadının siyasal alanda erkeklerle eşit haklara sahip olmaması.

Birinci Dünya Savaşı, erkek nüfusun seferberlik nedeniyle çalışma yaşamından çekilmek zorunda kalmasına yol açınca, ister istemez onların boşluğunun kadınlarla doldurulması gerekti. Böylece kadının sanayi, ticaret ve hizmetler sektöründe yaygın olarak çalışmasının yolu açılmış oldu. Adana’da pamuk, Karadeniz’de tütün, İzmir’de üzüm ve incir üretimi yapılan tarımsal işletmeler; PTT, Maliye Bakanlığı gibi kamu kuruluşları kadın çalışanlara kapılarını açtı. Hatta geri hizmetlerde çalıştırılmak üzere kadınlar askeri görevlere bile alındılar. Bu amaçla Kadın Amele Taburu adı altında kadın birlikleri kuruldu.

22 Kadının bu şekilde adım adım toplumsal yaşamın içine girmeye başlaması, muhafazakâr çevreleri rahatsız etti. Çünkü bu, onların egemenliğine dayanan düzenin yıkılması demekti. Onlar, kadının statüsünün yükseltilmesine dönük reformların ailenin temelini sarstığını, şeriata aykırı olduğunu ileri sürdükleri bu durumun aileye ve topluma kötülük getireceğini savunuyorlardı. Onlara göre çok karılılık kadını koruyan ve kadın açısından yaşamı kolaylaştıran bir olguydu. Kadının çarşaf giymesi, yasal zorunluluk haline getirilmeli idi. Kadın kaprisli ve güvenilmez olduğundan ona evlenme–boşanma hakkı verilemezdi. Kadın–erkek eşitliğinin sağlanması aileyi ve toplumu uçuruma sürüklerdi. Bu görüşlerin sahipleri, ne yazık ki toplumda önemli bir çoğunluğu oluşturuyordu. Bu nedenle yapılan iyileştirici düzenlemeler sınırlı düzeyde kaldı.

1917 yılında Aile Hukuku Kararnamesi adıyla bir kanun gücünde kararname çıkarıldı. Bu kararname, çok evliliği yasaklamıyor, ama kadına, evlenme sırasında bir sözleşme ile tek eşliliği şart koşma hakkını ve erkeğin ikinci kadınla evlenmek istemesi halinde boşanma hakkını tanıyordu. Bu çok yetersiz hükümler içeren kararname bile fazla bulundu ve 1918 yılında işgal güçleri İstanbul’a yerleşir yerleşmez yönetime ağırlığını koyan işbirlikçi – muhafazakâr unsurlar tarafından yürürlükten kaldırılması sağlandı.

Türkiye’de kadınların haklarını elde etmeleri sürecinde asıl önemli dönüm noktası Kurtuluş Savaşı’dır. Çünkü savaşın kazanılmasında kadının rolü yadsınamayacak ölçüde büyüktür. Türk kadını, emperyalizme karşı verilen bağımsızlık mücadelesinde erkekle yan yana, omuz omuza savaşmıştır.

Kurtuluş Savaşı’nda yaşananlardan, Türk kadınının bu savaşta sergilediği kahramanlıktan ve savaşın kazanılmasına yaptığı katkıdan sonra, artık hiçbir şey önceki gibi olamazdı. Ama dar kafalı muhafazakâr çevrelere bu gerçeği anlatmak yine de zaman alacaktı. Birinci ve İkinci Meclislerde hâlâ İslâm dinine aykırı olduğu gerekçesiyle okullarda resim derslerinin kaldırılması, kadının doktora görünmesinin dinen uygun olup olmadığı, kadının yüzünü açmasının ve dışarı çıkmasının toplum ahlâkına uygun olup olmadığı tartışılıyordu. Savaştan önceki yasal düzenlemeler 50 bin erkek nüfus için bir milletvekili seçilmesini öngörüyordu.

Ancak savaşlar sonunda uğranılan insan ve toprak kayıpları nüfusun önemli ölçüde azalmasına yol açtığından, bu sayının 20 bine düşürülmesi gündeme gelmişti. 1923 yılında bu konuda TBMM’nde yapılan görüşmeler sırasında Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey, bir önerge vererek, kadınların da hesaplamaya dâhil edilmesini önerdi. İstenen kadına seçme ve seçilme hakkının verilmesi değildi. Yalnızca seçilecek milletvekili sayısının belirlenmesinde kadın nüfusun da hesaba dâhil edilmesiydi. Fakat bu öylesine büyük bir tepkiye neden oldu ki, Meclis’te adeta kıyamet koptu. Bunun üzerine Meclis Başkanı oturumu tatil etmek zorunda kaldı ve öneri de geri çekildi. TBMM’ni dolduran ve tümü erkeklerden oluşan milletvekilleri, Kurtuluş Savaşı’nda ne yapmış olurlarsa olsunlar, kadınlara, insan olmaktan kaynaklanan haklarını tanımaya henüz hazır değillerdi.

Bu koşullarda, 1924 yılında hazırlanan bir yasa tasarısının, içeriği bakımından 1917 tarihli Aile Hukuku Kararnamesi’nden daha ileri bir nitelik taşımamasına şaşmamak gerekir.

Doç. Dr. İhsan Şerif Kaymaz
FacebookTwitterEmailPaylaş

Read more

Mozart Üzerine

Mozart Üzerine
Mozart Üzerine

Mozart için şöyle derler: “Bütün büyük besteciler gökyüzüne ulaşmaya çalışanlardır, Mozart ise gökten inendir.”

Peki bunu niye derler? Filozof Nietzsche basit bir cevap veriyor bu soruya: “İyilik dolu esintisiyle İçimizdeki çocuğu hatırlattığı için.”

Son 500 yıllık müzik tarihinin batıdaki büyük yükselişinde müziğin 3 büyük devi olarak Bach, Mozart ve Beethoven gösterilir. Ki bunda haklılık payı vardır.

Ben, hemen hemen tüm piyano için eserlerini çaldığım ve kaydettiğim Mozart üzerine kitaplarımda da çok yazdım, şu konu özellikle; Mozart’ın beni en büyüleyen ve hayrete düşüren özelliği, sadece eşsiz ruhu, binyıllara bıraktığı melodileri değildir, en anlaşılmaz ve soyut nokta;35 yıllık ömründeki matematik olarak açıklaması zor üretimidir; 620 küsür eser, 620 eser! Yüzbinlerce sayfa nota, CD olarak düşününce 200’den fazla CD eder… 35 yaşında ölmüş bir müzisyenden arda kalan.

Şimdi… Her biri yarımşar saatlik 41 senfoni ve 60 küsür konçerto, her biri 3 saat civarı 20 adet opera, bunlar dünya tarihinin en meşhur operalarıdır, yüzlerce sonat ve oda müziği eseri, korolu eserler…

Yani öyle ki bir nota yazımcı kopist, haftanın 5 günü günde 8 saat Mozart’ın yapıtlarını temize çekmeye çalışsa, bu uğraş 20 yıl sürüyor! Şimdi hesaplayalım; Mozart 35 yaşında öldü, 10 yaşına geldiğinde küçücük bir çocuktu ama 40 eser bestelemişti; sonraki 25 yılda 580 büyük eser daha besteledi…

Düşünelim Mozart Bunları yarattı, sadece temize çekmedi, faytonda, evde, konser için gittiği yerlerde, zaman kavramındaki izafiyet mi devreye girdi, bürün bunlar nasıl oldu? Ne zaman ve nasıl? O hep besteledi. Mozart günümüzden 262 yıl önce doğdu, bugün tüm dünya gezegeninde, pek çok ezgisi milyarlarca insan tarafından ezbere bilinen “kesinlikte”, eşsiz estetiğiyle, sevgi dolu, şarkı ve şiir dolu müziğiyle yediden yetmişe tüm insanlığın sevdiği, insanlık adına gurur duyduğu bir müzik dehasıdır. Bin yılın dehasıdır.

Mozart, Türk Marşı, Saraydan Kız Kaçırma Operası, 5. Keman konçertosu gibi eserlerinde dönemin “ALLA TURCA” stilini geliştirerek, sevgi ve saygıyla, Türk halkına da yüzyıllar önce dostluk eli uzatmıştı.

 

Fazıl SAY

Read more

Harun Kolçak – Vasiyeti

Harun_kolçak
Harun_kolçak

“Bütün organlarımı bağışladığım için muhtemelen ölümümden sonra beni size bir poşet içinde verecekler. Fazla kurcalamayın. Cesedimi o poşetle toprağa gömüp, üzerime bir ağaç dikilmesini istiyorum. Mezar taşı istemiyorum.

Ne cenazemde, ne de sonrasında 3’üydü, 7’siydi, 40’ıydı gibi bahaneler ile karnınızı şişirmeyin. Ben siz pide yiyin diye ölmedim. Arkamdan dua da etmeyin, yaşarken yapmadığınız iyiliği öldükten sonra yapmayın, yemem.

İlla birilerine yemek vermek isterseniz sokak hayvanlarına verin. Bu en net isteğimdir. Hiçbir eşyamı bir tanıdığa vermeyin. Aşevlerine ya da sosyal hizmetlere verin. Beni tanıyanlar bilir, açık sözlüyümdür. O yüzden gönlüm ister ki hepinizden önce öleyim. Sonraya kalıp da kimsenin ölüsüyle uğraşamam. Arkamdan da atıp tutabilirsiniz, rahat olun. Sizinle mi uğraşacağım? Ne güzel ölmüşüm. Ve evet.. Hayvanları insanlardan daha çok seviyorum.”

 

Harun Kolçak

Bu okuduklarınız hayatını hayvanlar ve müzik ile geçiren Harun Kolçak’ın hayattayken kaleme aldığı vasiyetiydi. Biraz mizahi, biraz hüzünlü bir hayli de anlamlı…

Read more

Betimleme Nedir

Betimleme Nedir Ne Değildir

Betimleme Nedir Ne Değildir

Betimleme Nedir Ne Değildir

Betimleme, bir yerin, bir varlığın özelliklerini, bu özelliklerin duyularımızda uyandırdığı izlenimleri sözcükler aracılığıyla, gözümüzde canlanacak şekilde anlatmadır. Betimlemede içinde bulunulan ortam, varlık ve durumlar donmuş olarak ele alınır. Burada varlıklar birer resim, birer fotoğraf olarak vardır. Betimlemeden yararlanılarak yapılan anlatıma ‘betimleyici anlatım” adı verilir. Betimleyici anlatımda sıfatlar çok kullanılır. Bunlar, betimlemesi yapılan varlıkların niteliklerini karşılayan sözcüklerdir.

Betimleyici Anlatım Örneği

“Burada mavi deniz, mavi gök birbiriyle kucaklaşırdı. Bazen nazlıca, bazen de suları yok denecek kadar azalan bir derenin aktığı yol, o dantel görünüşlü tarihi köşke, bayram yerine, ıhlamur, erguvan, çitlembik, keçiboynuzu, çınar gibi daha birçok görkemli ağaca ulaşırdı. Yolu çevreleyen girdili çıktılı sokaklar, küçük iki katlı evleri bahçeleriyle birlikte koruyordu. Bostanları, arsaları, tahta perdeleri, çeşmeleriyle insana ferahlık veriyordu burası.”

Yazar, parçada bir yol ve bu yol etrafındaki evleri, bahçeleri anlatırken betimleyici anlatımdan yararlanmıştır.

Betimlemeler içeriklerine göre kendi içinde türlere ayrılır.

A. İzlenimsel (Sanatsal) Betimleme

Edebi eserlerde okuru etkilemek, okuyanda güzellik hissi uyandırmak için yapılan betimlemelere izlenimsel (sanatsal) betimleme denir. Bu betimlemede varlıkların nitelikleri, bu niteliklerin duyularımız üzerinde uyandırdığı izlenimler belirtilir.

İzlenimsel betimleme düşüncelerimize görünürlük kazandırma, anlatımı renklendirme, okuyucunun hayal gücünü kamçılama amaçlanır. İzlenimsel betimlemede özel ayrıntılar üzerinde durulur. Ayrıntılar arasından seçme yapılıp en belirleyicisi öne çıkarılır. Bilgiler duyusal, izlenimsel bir sıra içinde, kişisel yorum yapılarak verilir.

Tarla, baştanbaşa insan ve tınazlarla örtülüydü. Sık, yüksek boylu çavdar tarlasının biçilmiş bölümlerinde orakçı kadının sırtı; demet yaparken, parmakları arasında sallanan başaklar; çocuğunun gölgedeki beşiğine eğilen kadın ve peygamber çiçekleriyle örtülü tarlada toplanmış ekin demetleri görünüyordu. Öte yanda, ceketsiz, gömlekli köylüler, kızışmış kuru tarlada toz kaldırarak, araba üstünde ayakta durarak demetleri yerleştiriyorlardı.

Bu parçada yazar izlenimlerinden ve gözlemlerinden yararlanarak sanatsal (izlenimsel) betimleme yapmıştır.

B. Ruhsal Betimleme

Ruhsal betimleme bir kimsenin, bir şeyin yazılı olarak betimlenmesidir. İnsanların duygularını, düşüncelerini, beğenilerini, tutkularını, alışkanlıklarını kusurlarını tanıtan betimlemedir. Bu betimlemede kişinin iç dünyasından söz edilir. Görsellikten çok, sezginin ağır bastığı bu betimlemeler sadece insanlara özgüdür.

Büyükannemin odasında öfkeli, kıpkırmızı yüzünden siniri bozuk olduğu anlaşılan bir oda hizmetçisi vardı. Sinirinden olsa gerek başını, gözünü oynatıp duruyor, sıkıntısını ve öfkesini yüzünde belli ediyordu. Bir an önce işini bitirip odadan çıkmak ister gibi bir hâli vardı.”

Bu parçada hizmetçinin ruh dünyası ortaya konarak ruhsal betimleme yapılmıştır.

C. Fiziksel Betimleme

Kişinin; boyu, ağırlığı, göz rengi, saçları, vücut yapısı, konuşma biçimiyle anlatıldığı betimlemedir. Fiziksel betimlemede kişinin belirgin, çarpıcı özellikleri kalın çizgilerle gözlemden yararlanılarak anlatılır. Burada amaç, fiziksel betimlemesi yapılan kişiyi sözcüklerle âdeta resim çizerek okurun gözünde canlandırmaktadır. Bu tür betimlemede yazar nesnel olabileceği gibi gözlemlerine duygularını da katabilir.

İki küçük kız dar bir sokakta buluşmuşlardı. Kızlardan biri çok küçüktü, diğeri ise azıcık ondan büyükçe. Anneleri her ikisine de yeni elbiseler giydirmişti. Küçük olan mavi bir elbise giyiyordu, öbürü ise sarı basmadan bir elbise. Her ikisinin de başında kırmızı eşarp vardı.

Yazar bu parçada nesnel bir tutumla gözlemlerinden yararlanarak fiziksel betimleme yapmıştır.

D. Açıklayıcı Betimleme

Okura bilgi vermek amacıyla genel ayrıntılar üzerinde durularak yazılan betimlemedir. Ayrıntılar yansız olarak, olduğu gibi fotoğrafsal bir gerçeklikle, kişisel duygu ve düşünceler katılmadan verilir. Asıl amaç, sanat yapmak değil, bir konu hakkında bilgi vermektir. Yazar, herkesin görebileceği nesnel gerçekle ilgilenir. Bir mimari yapı, yeryüzü şekilleri, beynin çalışma sistemi gibi konularda yapılan betimlemeler bu türdendir.

Penguenler, uçamayan, dimdik durabilen, perde ayaklı deniz kuşlarıdır. Tüyleri kuş tüylerine hiç benzemez. Sırtları siyah veya gri, karın kısımları beyaz ince pulsu tüylerle örtülüdür. Türler birbirinden, başlarındaki renkli tüyleriyle ayrılır. Kuyruklan kısa ve ayakları vücutlarının gerisinde olduğundan rahatlıkla dimdik ayakta durabilirler.

Yazar bu parçada nesnel gerçeklerden hareketle penguenleri okurun zihninde canlandıracak şekilde anlatmış, dolayısıyla açıklayıcı betimleme yapmıştır.

E. Simgesel Betimleme

Bir kavramı veya varlığı, okurun yorumu ile ulaşacağı şekilde betimlemedir.

 

AT

Bin gemle bağlanan yağız at şaha kalkıyor
Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor
Son macerayı dinlememiş varsa anlatın;
Ram etmek isteyenler o mağrur, asil atın
Beyhudedir, her uzvuna bir halka bulsa da;
Boştur, köpüklü ağzına gemler vurulsa da…
Coştukça böyle sel gibi bağrında hisleri
Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri!
Son şanlı macerasını tarihe anlatın:
Zincir içinde bağlı duran kahraman atın

Faruk Nafiz Çamlıbel, “At” başlıklı şiirinde simgesel betimleme yapmıştır. Burada şair, “at” sembolü ile Türk milletini ve onun esaretten kurtuluş mücadelesini betimleyerek anlatmıştır.

Betimlemede Duyulardan Yararlanma

Betimleyici anlatım, temelde duyulara dayanır. Betimlemede betimlenen varlık ya da nesnenin durumuna göre bir ya da daha çok duyuyla ilgili ayrıntıdan yararlanılır. Bir betimlemede görme, işitme, dokunma, tatma ve koklama gibi farklı duyularla algılanan ayrıntılar yer alabilir.

Boğaziçi’nin Anadolu yakasındaki tenha, bayır ve yarı karanlık köylerin birinde hırçın bir kış akşamıydı. Tarladan köye yürüyerek geliyorduk. Yağmur iri taneler halinde yağıyordu. Rüzgâr uğultuyla esiyor, bizi üşütüyordu. Eserken yağmur, tanelerini etrafa saçıyor, bizi ve her tarafı öyle sırılsıklam ediyordu.

Bu parçada yazar, betimleme yaparken “görme, dokunma ve işitme” duyusuyla ilgili ayrıntılara yer vermiştir.

Tavsiye Kitap: Sanrılar

Tavsiye Kitap: İnsan İnsanın Geleceğidir

Şiir Dinletisi İçin Youtube Kanalımızı Ziyaret Edin:  Seçme Şiirler

Read more

Sabahattin Eyüboğlu – Softalık Nedir

Sabahattin Eyüboğlu, Softalık Nedir

Mavi Ve Kara

Bu deneme, Sabahattin Eyüboğlu‘nun Mavi ve Kara adlı kitabından alınmıştır. Unutulmuş bir tanımın yeniden hatırlanması için mutlaka okunmalıdır.

Sabahattin Eyüboğlu, Softalık Nedir

Softalık bir düşünce, bir bilgi kanseri diye anlatılabilir. Yaşayan, gelişen bir organizmanın en işlek yerinde birden bir katılaşma, bir kabuklaşma. Varsın olsun, denir, aldırış edilmez. Ak beden üstünde kara bir ben gibi hoş da görünebilir. Derken kara ben başlar koca gövdeye ölüm ağlarını germeye, işleyeni durdurup duranı işletmeye, bütün çürümelerin hızıyla varlığı sarmaya.

Softa bir tek düşünceyi dondurup keskinleştirdiği, tabulaştırdığı için kendini kolay tanıtır, beğendirir. Sözleri çürüyen her şeyin kokusu gibi, yayılgan, girgin, dokunaklıdır. Bildiği bildik, dediği dedik insan canlı cenazenin ta kendisi olduğu halde, ya da belki öyle olduğu için, insanları koyunlaştırıverir. Bir de bakarsınız cıvıl cıvıl yaşayan insan tomurcukları, çiçek açmış kızlar, delikanlılar leş gibi kokan bir düşüncenin büyüsüne kapılmış, kendi dallarını kesiyorlar.

Doğan güneşin, pırıl pırıl bir derenin, yemyeşil bir bahara açılmış bir pencerenin önünde, mutluluğun eşiğinde bir insan, bütün bunlara pislik atan bir papazın yap dediğini yapıyor, yapma dediğini taş çatlasa yapmıyor, yapamıyor. İtalya’da böyle bir kız gördüm. Gözlerini, ağzını, burnunu, yüreğini unutmuş, insanları manastıra çağıran kağıtlar dağıtıyordu. Kağıtta: İsa sizi bekliyor, gibilerden bir yazı görür görmez bir hortlak görmüş gibi tüylerim ürperdi.

Softalığın bir düşünce bir bilgi hastalığı olduğu şundan bellidir ki, bu hastalık yalnız insanlarda görülür. Hangi hayvana softa diyebilirsiniz? Gerçi hayvan, hep aynı yuvayı yapması, “bildiğinden şaşmaması” bakımından softaya benzer; ama o düşünmediği, düşünemediği için hayvandır. Softaysa düşünebilirken düşünmediği için softadır. Bu bakımdan ona, hayvanca, yani bildiğini geliştirmeden yaşayan insan da denebilir. Hayvanlar kızmasın ama softa çok benzer onlara. Tıpkı onlar gibi softa da dünyayı oldum olası yalnız kendi açısından görür ve düşüncesi hep aynı yerde otlar, hep aynı dereden su taşır.

Softa ister istemez bir bilginin, donmuş da olsa bir düşüncenin adamıdır, bir görüşe ölesiye bağlıdır. Onun için halk çok defa softayı idealistle karıştırır, düşüncenin en büyük düşmanını bir düşünce kahramanı olarak görür. Oysaki kendinin bile olmayan, bir eski, bir aşılmış düşünceyi yaşatmak isteyen softa, kendi yarattığı, ya da kendine mal ettiği bir düşünceyi gerçekleştirmek isteyen idealistin tam tersidir. Peygamberler, ermişler, evliyalar, önderler softa kişiler değildir; onların düşüncelerini dondurup sömürenlerdir softa. Mevlana Celalettin bir idealistti; onun düşüncesini kurtulduğu çıkmaza yeniden sokan nice Mevleviler ise birer softadır. Mevlana: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.” mu demiş? Onlar tam olmadıkları gibi görünmüş, tam görünmedikleri gibi olmuşlardır.

Softalık bütün insanlığın baş belasıdır. Bizim için özellikle tehlikeli olması başlıca şu sebeplerden ileri gelir: Biz eskiden kopmak, değişmek, yenileşmek isteyen bir milletiz; softalarımızın çoğu ise çok eski, hortlak sayılacak kadar eski (fotoğraf çektirmeyi günah sayacak kadar eski) bir düşüncenin softalarıdır. Dönmek, hatta durmak bizi birçok milletten daha fazla sarsar. Kaldı ki, eski dünyamızdan dönmek istesek de dönemeyecek kadar kopmuşuz.

Bir başka sebep, bizde softalığa karşı en etkin silahın, aydınlığın az oluşudur. Çoğunluğu okuma yazma bilmeyen bir yerde softa her dilediğini yaptırabilir; hele partiler ya ister istemez, ya işlerine gelerek softalara göz yumarlarsa. Biz softalardan çok çekmişiz. Yakın tarihimiz bir softalarla savaş, çok defa da bir softalara boyun eğme tarihidir. Çok eskiden hiç olmazsa savaşlarda işe yarayan softa son tarihimizde, ordunun Batılılaşması gerekince, düşmanın ekmeğine yağ sürmüş. Batıkların bizden öğrendiğini yeniden öğrenmeye bile gâvurluk demiş. Bugün yenidünyaya ayak uydurmak için yaptığımız her şey, bizim softamızın, fırsat bulur bulmaz, yıkacağı şeydir. Yeni Batıdan gelir. Batı gâvurdur, o halde yeni gavurdur.

 

Sabahattin Eyüboğlu / Softalık – Mavi ve Kara

Read more

Kahve ve İnsan Doğası

Kahve ve İnsan Doğası
Kahve ve İnsan Doğası

Gel kahve yapayım sana. Bu havada yola çıkılmaz. Kar bütün yolları… Vay canına! Dışarıdaki at senin mi? Amma da besiliymiş ha. Sabaha varmadan nalları diker. Sanırım senin beklediğin mutlu son böyle bir şey değildi. Ama elimizde yalnızca bu var.

Düşün bir kere! Yıllarca semerini tuttun. Konuştun onunla, yelesini okşadın. Yo burada haksız olan sensin. Kim dedi sana evcilleştir diye? Bazı canlıların evcilleştikçe yabanileşmek gibi tuhaf huyları vardır. En çok kimin elinden şeker yiyorlarsa o eli ısırmakta beceri kazandılar. Ama sen semeriyle, kızağıyla kendine bağlamakta kararlısın. Zira elindeki altın saplı kırbacı alabilmek için çok emek harcadın!

Doğası gereği derler hani! Kahvenin doğasında bir insan tarafından tadına bakılmak mı varmış? Sırf sen donacaksın diye havalar soğumayacak mı? Toprağın çatlamış dudakları, kuraklık yaratacak olan yağmurun umuruna mı?

Gel ayak diretme de yapayım kahveni. Korkma bre! Sırf içtin diye kırk yıl hatır koyacak değil ya sana. Anıların üstüne bir gün ölü toprağı serpilebilir. Olsun. Zaten Homeros’un öldüğü konusunda hem fikiriz. Zaten İlyada’yı da pek anımsayan yok…

 

Günay Aktürk

[email-subscribers-form id=”1″]

Read more

Soy Hattı İçtiması

Soy Hattı İçtiması

Soy Hattı İçtiması

Soy Hattı İçtiması

Yüz binlerce yıllık geçmişimi düşünüyorum. Dedemden başlayarak geriye doğru uzanan bir hayli uzak geçmişimi… Her biri yüz yıl yaşamış olsa, yüz bin yılda bin dede yapar. Helal onlara. Ne bir kabile savaşı öldürebilmiş onları, ne salgın hastalıklara yakalanmışlar, ne de kısırmış içlerinden biri… Yani beni yirminci yüzyılın son çeyreğinde doğurtabilmek için inadına tutunmuşlar hayata. Sağ olsun var olsunlar.

Doğrusu dedeliğin, yani erkek olmanın tarihteki serüvenlerine rast geldikçe dedemin değil, ninemin torunuyum diyorum. Çünkü ben bir kadının başyapıtıyım. Hem yaşarken oldu bu, hem de doğarken. Yarebbim, üstümüze ateşler yağdır sen bizim. Bizim için ve de bize rağmen…

Dede soyunu düşündükçe, yani erkekliği, daha bir dalıyorum derinlere. Soyumda sopumda kaç şair vardı acaba? Kaç yobaz, kaç sapık, kaç dindar, kaç ayyaş yaşadı? Kaçı psikopattı? Kaçının kör idi gözleri? Kaçı idam edildi, kaçı yakıldı diri diri, kaçı koştu umutsuz bir aşkın peşinde? Kah anadan kıza, kah babadan oğla geçen nice devran görmüş şu gezegende, kaç Tayyip’e ya da Hitler’e şahit oldular acaba? Benim bu ipe sapa gelmez fikirlerimin DNA sı hangi dedemden miras kaldı bana?

 

Günay Aktürk

Read more