Bağımlılık Üzerine Kısa Bir Deneme

Bağımlılık Üzerine Kısa Bir Deneme

Bağımlılık Üzerine Kısa Bir Deneme

Bağımlılık Üzerine Kısa Bir Deneme

Hiyerarşiye alışmış insanın içinde hükmetme güdüsü var. Hele ki bu çağda. En çağdaşımız dahi bundan akıl yolu ile kurtulmaya çalışırken o bile ara sıra tekliyor.

Bağlılık, aşırı sevgi, haz ilkesi derken bakın ne hale geldik. Bir kere talep etmeye gör, alana kadar canını çıkartıyoruz onun. Ama araya ölüm yollu bir ayrılık girmeye görsün, ancak o zaman bağışlıyoruz onu. Çünkü o noktada talep falan kalmıyor ortada. Onda bile zaman zaman öfkeye kapılmıyor değiliz. Neden?

Doyurulamamış bir haz var ortada. Unuttuğumuz en büyük beceriksizlik, o kişinin diğer bütün insan yığınlarından bağımsız bir özgürlük hakkına sahip olduğu gerçeği. En çok da bu yüzden ıssızlaşmalıyız.

Bir kenara çekilip her şeyi yorumsuz ve doyumsuz bir seyirle… Salt göz aşinalığı olmalı. Görünen efendilerin köleleri olmak bile pek umurumuzda olmazken, kimyasal temelli duyguların esaretinden haberimiz bile yok.

Günay Aktürk

Read more

Hakiki Aşk Dedikleri

Hakiki Aşk Dedikleri

Hakiki Aşk Dedikleri

Hakiki Aşk Dedikleri

İnsan emek vereceği kişiyi iyi seçmeli. Yoksa bedeli fena oluyor. Çok mu güzel? Alımlı ve de baştan çıkartıcı mı? Meziyetler pek önemsenmez. Kimse birine sırf profesyonel bir ressam diye âşık olmaz. Ama tanınmış bir ressam ise kollarında poz vermek için canı çıkabilir. Aynı şey bir doktor ya da avukat için de geçerlidir. Cüzdanları kabarıktır onların. Ya da bazen devlet dairesinde memur olması bile kâfidir. Hakiki aşk olamayacağı gibi duygu da yoktur içinde ve evrimsel temellere dayanır.

Bazıları dolgun kalçalı sever. Bazıları genç isterken bazıları da yatakta iyi olsun isterler. İçinde aşk yoktur bunların. Güçlü ihtiraslar aşkın birebir kopyasını yaratmıştır çünkü. Bu ahvalde “Doğru kişi” denilen insan, üreme ve hayatta kalma güdülerine hitap eden kişiler arasından bilinçsizce seçilir.

Hakiki aşk ancak zamanla ve emek vererek oluşur. O, çayın dem tutmasına benzer, bir anda olmaz. Bir anda olan hayvansala aittir. Ama birisine “seni tanımak istiyorum” diyebilirsiniz. Lakin bir insanı tanımak ve yıllar sonra bile yanılmadığını anlamak oldukça güçtür.

Hakiki aşk saplantıyla kolayca karıştırılabilir. Saplantı, kişiye olmayacak ve asla olmaması gereken işler yaptırabilir. Hastalıklı bir durumdur saplantı. Ama bu aşk eğer ki dem tutmuşsa, “o” artık gelmese de olur. Zira ateşe o derece yaklaşmıştır ki yeterince pişebilmiştir. En ateşli arzuları bile hâlâ iliklerinde hissetmesine rağmen, tamamlanması için onun varlığına ihtiyaç duymaz. Çünkü ilkele ait olanla moderne ait olan bir olmuş, eksikliği hissedilen şey ise yaşam enerjisine dönüşmüştür. Bu noktada sözler anlamını yitirmiş, üçüncü bir göz açılmıştır. İşte o göz onun bütün suskusunu görebilir!

 

Günay Aktürk

Read more

Devrim Dalgası

Devrim Dalgası

Devrim Dalgası

Devrim Dalgası

Az önce biz iki devrimci yaklaştık seninle sahile. Sen dalgaların hırçınlığına öfkelenip bir bildiri hazırladın damla yığınları için. Bekledin bir süre. Her şey yolunda göründüğü derecede çıkmıştı çığırından.

Kılıç balığının narası duyuldu önce. Ardından bilcümle balık takımı, üç saniyeden fazla hatırlamaya başladı! Malum oldu… Sonra karaya vurmaya başladı birer birer köpek balıkları. Derken ağzı mantarlı eski bir şişe bulduk… Deniz’den geliyordu: “Pusulanızı kaybetmiş olabilirsiniz. Ama kuzeyi görebiliyorsunuz artık!”

Derken kapı çaldı, babam girdi içeriye. Elinde Berkin’in kayıp ekmeği… Ben babama anlatmadım az önce olanları ya, o da renk vermedi o kadar… Ve sen ve öteki ve bilcümle insanlık kapattınız gece yarısı lambalarınızı. Velhasıl beklemeye koyulduk denizden gelecek şişeyi. Kör değildik, hele ki sağır hiç! Marx vergisiydi belki de. Hissedebiliyorduk yaklaşan dalgayı!

 

Günay Aktürk

Read more

Her Zihin Kendi Tutsağını Yaratır

Her Zihin Kendi Tutsağını Yaratır

Her Zihin Kendi Tutsağını Yaratır

Her Zihin Kendi Tutsağını Yaratır

Esaslı esaret dört duvar arasında yaşamak değil elbette. Marx: “Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok!” diye boşuna demedi. Anadolu halkı sefaletten başka bir hayat sürmediği için mücadele etti. Amerika kıtasının asıl yerlileri olan Kızılderililerin muslukları yoktu. Ama bizim medeniyetimizin televizyonu var. Barları, maaşı, emekliliği, elektriği, seksi, telefonu var. Asıl tutsaklık da bunlara olan bağımlılıklarımızdır zaten. Rahat bir yaşama olan engellenemez tutkular tutsaklığın daniskasıdır ve bu hayal dünyasında kaybedeceği çok şeyi olduğunu düşünür.

Bunca vahşet karşısında kaybedilecek tek şey tembelliktir oysa. Bunca eziliyor olmasına rağmen sefalete göz yumar. Tecavüze de. Yobazlığa da. Boğazına kadar boka batmıştır ama musluğu açtığında akacak suyun onu temizleyeceğini zanneder. Tutsaklık aynı zamanda kulakları tıkamak demektir. Yavaş yavaş kendisini zehirleyen şeye dönüşmektir. Özgürlük zahmetlidir. Çoğu zaman kanlı bir bedel karşılığında alınır. Parasız, kir pas içinde ve belki de bir kaya kovuğunda ölmeyi gerektirebilir.

Kurşungeçirmez sandığı güvenli (!) damların altında yaşarken bir gramlık rahatını terk edememek: işte asıl tutsaklık budur. Dört duvar arasında işkence altında yaşayan bir insanın tutsaklığı direnci doğurabilir ve bu vaziyette yaşayanların isyan etme potansiyelleri her zaman vardır. Tutsaklık, tembelliğe alışmaktır. Böyle bir düzen içinde doğan bir kimse için anarşizm/başkaldırı şeytani bir iştir. Devlet ve din tarafından yasaklanmış, cehennemle ve hainlikle cezalandırılacağı söylenmiştir. Bütün milliyetçi ve dindar kesimlerin bunca suspus ve zulüm karşısında uyuşmuş olmaları da bundandır.

 

Günay Aktürk

Read more

Ya Sev Ya Terk Et Mi

Ya Sev Ya Terk Et Mi

Ya Sev Ya Terk Et Mi?

Ya Sev Ya Terk Et Mi

Bir kadını düşlerken onun gülen gözleri hâlâ yanaklarının yumuşaklığını hatırlatabiliyorsa, kusura bakma ama narkozluk hastasın sen. Çünkü bilirsin ki onun o gamzeli yanakları yabancı dudaklara emanettir artık. Yabancı fısıltılara, yabancı dokunuşlara… Hadi acı çektir kendine, daha fazlasını hayalle ve bir de yabancı bir penis ekle buna. Ne olacaktı ki başka? Hangi hayatı yaşıyor zannediyorsun elini bırakıp da gidenlerin? Elini tutanları bırakıp gittiğin hayat, işte o hayat…

“Ya sev ya terk et” in ortası yok mu? Ya idam ya da af mı olmalı her suçun cezası? Bir fikir uçlarda gezinmeye başladığında neden kesiliverir kafası? Göçebe hayat yaşayan bugünün ahlaksızlığı yarın yerleşik hayatta neden evrenselleşiverir bir anda? Bugün çağdaş diye anılan yarın neden gerisinde kalır çağın? Hangi çağdan geçerse geçsin, gerçekliği bozulmayacak en realist fikir nedir?

Yeni bir yeraltı dehlizinin tam önünde durmaktayım. Gerçekliğinden kuşku duyduğum anda tanrıyı bile hiç çekinmeden reddeden ben, zihni uyandırıp duyguları Sibirya soğuğuna sürgün etmeyi nasıl başaracağım? Gerçeğin peşinden gitmekten başka gayesi olmayan bu sözde zekâ kırıntısının hâlâ savunmakta ısrar ettiği bu yobaz ve ahlaksız fikirler ne utanç verici! Veysel’i boşuna sahiplenmeyelim öyleyse. Bizdeki tohum onun yüreğindeki sevgi tohumuna oldukça yabancı!

 

Günay Aktürk

Read more

Günde On Sayfa Okumak Mı?

Günde On Sayfa Okumak Mı

Günde On Sayfa Okumak Mı?

Günde On Sayfa Okumak Mı

Günde on sayfa biraz iyi niyetle söylenmiş bir söz. Okumayan bir kimseyi kitaba alıştırmak için. Gel yavrum gel ısırmaz seni. Bir şey biliyoruz da konuşuyoruz geniş geniş. Senin bilmediğin bir şey. Yabancısı olduğun… Gözelcene ciltlenmiş mis kokulu kitapları seninle tanıştırmayı istiyoruz. Flört etmenizi… Başbaşa çok kahve içersiniz artık. Seni domuzun dölü seni… Beraber ağlayıp beraber… Ulan iş sağda solda sürtmeye, sürtük it gibi gezmeye gelince ön saflarda gidiyorsun maşallah. Starbucklarda poz vermeyi biliyorsun. Efendime şey yapayım, boş boş gevezelik etmeyi, yeri geldiğinde de mürekkep yalamış görünmeyi…

Yine gez toz ama gel otur da iki lokma bir şey girsin kafana. Sen bizden bağımsız mısın? Ülke ne hale geldi bak senin yüzünden. İki cüz Kur’an okuyanın düşüyorsun peşine. Yine düş. Ama aç kafayla yola düşme! Yollarda “başıboş” görünce avlayıveriyor namussuzlar. Hadi canım, hadi bebeğim. Cin Ali’nin at arabası var elimde. Falangiller yayınlarından çıkmış. Taze taze ve dahi çıtır çıtır.

Geel gevrekçene bunlar. Ne! Nietzsche mi dedin? Haddini bil ulan. Bu kadar da ukalasın. Mürekkep yalamışsın ya hani. Biz de neler neler yaladık bir zamanlar. Eee biz de embesildik vaktiyle. Andavallının önde gideniydik. Ara sıra bizim de salaklığımız tutuyor ya hâlâ, yine de öğrendik öncü keşifliğini. Hadi gel. Hadi çocuğum. Soğutma cümlelerini…

 

Günay Aktürk

Read more

Nazara İnanır mısınız?

Nazara İnanır mısınız

Nazara İnanır mısınız?

Nazara İnanır mısınız

Bakın ne anlatacağım size. Bir saat kadar önce sabah yürüyüşünden geldim. Annemin salondan sesi geliyordu. Çiçeklerinden biri solmuş, bu durumu da geçenlerde misafirliğe gelen bir komşumuzun bakışlarındaki nazara yoruyordu. “Yeteer çiçeklerin ne güzelmiş, dedi soldurdu çiçeğimi. Yapraklarına bak, köpek kulakları gibi sarktılar. Adam bir maşallah der.” dedi. “Yahu inanma artık şöyle şeylere.” dedim. Benden yana dik dik bakıp: “Buna da mı inanmıyorsun?” dedi. “Pek değer çiçeklere nazar. İnanma sen.” diye söylenmeye devam etti. O sırada içeri giren kardeşim: “Bilimsel olarak kanıtlanmış duymadın mı?” dedi. Kazmayı vuracağı yeri iyi biliyor. Kanıtlanmış olsa önce ben bilirdim yahu, işimiz bilim işçiliği.

Velhasıl aklımda yer etti bu durum. İnternete girip kısa bir araştırma yaptım. Gerçekten de “Nazarın varlığı bilimsel olarak ispatlandı.” şeklinde çokça haber çıktı karşıma. Sürekli takip ettiğim Halk tv de paylaşmıştı bunu. “Allahım sen koru yarebbim!” deyip sayfayı açıp başladım okumaya. “Leeds Üniversitesi Parapsikolji bölümü başkanı Arthur Gall…” diye bir satır çarptı gözüme. Bastım kahkahayı. “Yahu bu muydu sizin bilimsel kanıttan kastınız?” dedim. Biliyorum, ne kadar anlatsam boşunaydı ama yine de denedim şansımı. Her zaman ki gibi dinlediler, doludan alıp boşa koydular, dolunun başı eksildi derken en sonunda o nihai cümleyi ettiler: “Sen inanma, domuz gibi baktı da bir maşallah demedi.”

Günümüzün en acıklı olayı, insanların bilim değil de bilim dışı haber ya da çalışmalara kulak kabartmaları. Tabii ki metafizik alanı kast ediyorum. Parapisikoloji de bunlardan birisi. Eğer bilimsel kitaplar okumak istiyorsanız Sagan, Feynman gibi bilim insanlarını okuyun. Parapisikolojiyle ilgilenen insanlar yeni bir olguyla karşılaştıklarında, tek bir deneyle tüm bilim camiasını reddedip buluşlarının tek bilimsel kanıt olduğunu iddia ederler. Buldukları şeyin kusurlu yanları olsa bile bunu umursamazlar. Yıllar önce, ruhsal güçleri geliştirme teknikleri, yaşanmış esrarengiz olaylar, astral seyahat gibi kitapları okumuştum. Parapisikolojinin alanı olan kitaplar. Paranormal olayların fizik yasalarıyla açıklanamadığı durumların bütünüdür parapisikoloji.

Gözleriyle çatal bıçak büken sahtekarların da yakından ilgilendiği bir alan. Eğer gerçekten güvenilir bir alan olsaydı çoktan bilimsel bir statüye kavuşmuş olurdu. Deneysel analizler halka açık bir alandır. Bir teori ortaya atıldığında önce bilim insanlarınca sonra da insanlarca test edilmeleri gerekir. Ve zamana ihtiyacı vardır. Parapisikoloji, bir avuç insanın kendi kişisel görüşlerini bilimsel gerçeklermiş gibi sunmalarından başka bir şey değildir. Yarım yamalak bir taslaktan başka bir şey de değildir.

 

Günay Aktürk

Read more

Ben Çok Aptal Bir Kadın Mıyım Sevgilim

Çok Aptal Bir Kadın Mıyım Sevgilim

Ben Çok Aptal Bir Kadın Mıyım Sevgilim?

Çok Aptal Bir Kadın Mıyım Sevgilim

“Tanıdığım en zeki kadınlardan biriydi. Bir gün dalgın bir tonda: “Ben çok aptal bir kadı mıyım sevgilim?” diye sordu.

Düşündüm bir süre ve sonra dedim ki: “Bu kadar zeki bir kadın aptal olduğunu düşünüyorsa çok az yanılma payı vardır!” Ama ben aptaldım. O gün aklının bir yabancı tarafından istila edildiğini fark edemeyecek kadar aptaldım.”

Her şey yaşanır ve biter. Bazen de bitmez. Bazen biter gibi yapar, bazen de hiç bitmeyecekmiş gibi sürer gider. Yüreğin topallamasıdır yalnızlık.

Bazı ilişkiler sırf “ayağımı yerden kessin yeter!” diye başlar. Tutkuya dönüşmüşse, ihaneti bile özler olur insan. Aşka aşık olmaktır bu. Yüzünü bile anımsamadığın halde anıların yarattığı hoş bir duyguda dem tutmaktır.

Ne demiş ozan: “Gelen gitti gelen gitti / Ağlayan gülen gitti / Yerle yeri toprak bozuk / gül ektim diken bitti.” Artık acı vermeyen anılar, yağmur sonrası toprak kokusuna benzer.

 

Günay Aktürk

Read more

Üşüyorum Ben Anlasanıza

Üşüyorum Ben Anlasanıza

Üşüyorum Ben Anlasanıza

Bugünlerde bir titreme var vicdanımda! Elleri buz kesmiş bir kadının çıplak bedenime dokunuşu kadar soğuk dışarısı. Ve ben azgın bir kasırga hortumuna yakalanmış bir Teksas dikeni kadar yalnızım.

Üşüyorum Ben Anlasanıza

Üşüyorum ben. Sıcak yataklara yatırın beni. Karşımda şömine, elimde sıcak bir kış kahvesi… Kış uykusuna yattı yatalı güzel düşler gören ayılara dair masallar anlatın bana. Ama önce şehirlere inen şu aç kurtların karınlarını doyuruverin. Sizler! Yeryüzünün istilacı barbarları! Ya bir an önce iyileşmeye bakın ya da sürün bütün avcıları kurt kapanlarına! Söyleyin o kırmızı başlıklı kıza, dikkat etsin kurt kılığında gezinen aşağılık insan ırkına!

Üşüyorum ben. Belki bugün bir barakada geçireceğim geceyi. Üstelik ayaklarım çıplak ve bu yüzden kimsenin yüzü bile kızarmıyor. Yoksa bu gezegen dört kitabın indiği o gezegen değil mi artık? Sefilliğime bakıyor da üç kuruşluk keyiflerine şükrediyorlar.

İnsan insana nasıl cehennem olmasın? Her nedense bütün nimetleri cennete istiflemişler. Oysa bu yeryüzü sofrasında taşa tutuyorlar beni ? İmanımı sorgulayıp içten içe yüzüme tüküren adam, kendi suretine altın varaklı aynalardan bakıyor.

Sadece Kendi Ocağınıza Düşen Ateşi Mi Tanırsınız?

Sanırım bir ucu dünyaya sıçramış olan bu cehennem ateşini gözleriniz görmüyor. İblisi uzaklarda, katranı öte geçelerde düşlüyorsunuz. Oysa gördünüz diri diri yakılan insanları. Sadece kendi ocağınıza düşen ateşi mi tanırsınız? “Evlerden ırak” dediğiniz ne varsa eşikten içeri girmiş. Buna dense dense insanlık helakı denir ve sizler kendi tufanınızda boğulalı çok olmuş.

Üşüyorum diyorum anlasanıza! Geçen yıl oğluma ayakkabı alamadım diye kendimi asmıştım, ne çabuk unuttunuz? On beş yaşında genç bir çocuktum ve kırk beş aşağılık şeytan tarafından tecavüze uğradım. Ve sizler hala insan diye mi anarsınız kendinizi? İnsan dediğin varlığın bir sesi soluğu olur. Yoksa sizler Habil’e değil de Kabil’e alkış tutanlardan mısınız?

“Oku!” diye başlamıştı her şey: oku! Sonra ne oldu da kesiliverdi yankısı dünyadan? Bakın şu havaya, bakın da utanın kendinizden! İnsan neden don tutar bu sıcak havalarda? Dışarıda hava o kadar melun ki, cennet bahçesinde ademin aklını çelen kâfir bir şeytan gibi kanunsuz düşler uyandırıyor içimde. Peki, beni bunca üşüten kim ola dersiniz?

 

Günay Aktürk

Read more

Dahav’ın Öbür Yüzü Filistin – Hasan Hüseyin Korkmazgil

Dahav'ın Öbür Yüzü Filistin

Hasan Hüseyin Korkmazgil - Dahav'ın Öbür Yüzü Filistin

Dahav'ın Öbür Yüzü Filistin - Sözleri

Ünlü dahav kampının yakınından geçtim
nazilerin/bir akşamüstü.
Bin dokuz yüz yetmiş dörttü.
Şubattı.
Dahav sis içindeydi.
Şubatta kar kalın olur bu karanlık kuzey ormanlarında.
Geyiklerin ardından kurtlar iner otobanlara.
Otobanlar son derece eğlencelidir.
Kumaş gibi dokurlar yerin yüzünü
Alman motor endüstrisinin telâşlı örümcekleri.

Kalın karın altındaki kara toprakta
sarı saçlı
mavi gözlü
bir güzel uyur.
Bu güzele bahar derler bizim bozkırda.
Buralarda belki de masallar tanrıçası
kim bilir
Dahav’ın öbür yüzü filistin.

Sülünleri tavşanları kurtları geyikleriyle
karanlık sıradağlar gibi ormanların ardında
Dahav, sis içindeydi.
Birdenbire bir koku!
fırınlanmış insan eti kokusu.
Birdenbire bir yanık,
çığlık yanığı.
Birdenbire seni andım Yahudi.
Soluyan bir kara dağdı dahav’la aramızda
Dahav’la aramızda/ yâni seninle,
senin etin,
senin acın,
ve senin çığlığınla
aramızda bu karanlık ormanlar.
Dahav’ın öbür yüzü filistin

Birdenbire seni andım Yahudi.
Kızarıp tutuşması çıplak derinin,
yağın cızırdaması,
cızırdayıp parlaması bir anda,
patlaması pıtır pıtır gözlerin.
Yâni senin gözlerinin Yahudi.
Ve kanın çıldırması
zincirini dişlemesi yüreğin
yâni senin yüreğinin Yahudi.
Deri kemik saç tırnak
sevgi nefret umut özlem düş gerçek.
Yâni nesi varsa insanoğlunun
çığlık çığlık yanması tutuşarak.
Yâni yanıp kül olması çığlığın

Birdenbire seni andım Yahudi.
Seni andım birdenbire
ve kanayan filistin’i
Dahav’ın öbür yüzü filistin.

Saçlarıma ak düştü.
Uygun bir ad bulamadım şu benim hallerime.
Ağlayınca çocuklaşan,
kızınca kaplanlaşanım.
Okşanınca kedileşen
vurulunca itleşenim.
Su görsem balık olur deryâlaşırım.
Yel estikçe domur domur domurur kanatlarım
turnalaşırım.
Altmış bin lik sözcüklerle düşünür
beş yüz binlik sözlüklerle renkli düşler kurarım.
Yıldızlar arasında
atlastan hamaklarda uyurum da geceleri.
Güneşli dağ göllerinden çıkar gibi açarım
gözlerimi ak sabahlara.

Oh şu benim hallerim!
Oh şu benim hallerim!
Kar yağdı da genç yaşımda başıma.
Uygun bir ad bulamadım şu benim hallerime.
Şu benim hallerime…
Geceler yarım olur
uyku tutmaz gözlerim.
Kar yağarsa güvendiğim dağlara
ben kime güvenirim?

Birdenbire seni andım Yahudi.
Karla kaplı o karanlık ormanların ardında
Dahav sis içindeydi.
Belki de hâlâ sıcak
belki de hâlâ tüten
fırınlar sis içinde
ürperdim bakamadım o kanlı kampa.
Çevirdim gözlerimi sıcak mavi sularına güneşli kıyıların
Dahav’ın öbür yüzü filistin

Sen bir nazi kurbanıydın Yahudi.
Fırınlanmış çığlıktın.
Sardı acın dünyamızı yıllarca.
Kara bir duman gibi
acı çektim seninle Yahudi.
Başkaldardım senin için Nazi kasaplarına.
Tükürdüm suratlarına Nazi kasaplarının.
Savundum seni
savundum insan yüzünün güzelliğini.
Savundum insan sesinin güzelliğini.
Savundum insan yüzlü dünyamızın güzelliğini.
İnsan sesli dünyamızın güzelliğini.
Savundum sende beni Yahudi
bende dünyamızın güzel geleceğini.

Şimdi artık hepsi boş.
Bir filistin cellâdısın şimdi sen Yahudi.
Bir azgın emperyalizmin kanlı elisin.
Savunamam seni artık Yahudi.
Sevemem seni artık
Çirkinsin sen
Kötüsün sen
Pissin sen.
Sırtlana dişlettiği etini
güvercinden kopartmak isteyensin.
Andıkça şimdi seni
öğüresim geliyor

Dahav’ın öbür yüzü filistin.

 

Hasan Hüseyin Korkmazgil

Read more