Kaç Çeşit Yalnızlık Vardır? – Memeli Kadının Hikâyesi

Bosch tarzında resmedilmiş sahnede Günay Aktürk, siyah giyimli kadına sigara uzatırken aralarında geçen gerilimli ve cilveli diyalog anı betimleniyor.

Yalnızlık Kaça Ayrılır?

Kaç Çeşit Yalnızlık Vardır? Bu soruyu kitaplardan değil, bir sabah otobüs camına yansıyan kendi yüzümden öğrendim. Memeli Kadının Hikâyesi, kalabalığın ortasında ansızın belirip sonra yine kalabalığa karışan bir ihtimalin ardından, insanın içine çöken o tuhaf boşluğu anlatır. Yalnızlık kaça ayrılır diye düşünürken mesele sayıya indirgenmez; bazen tercih edilmiş bir suskunluk, bazen de adı konulmamış bir eksilmedir…

Kronik yalnızlık dediğimiz şey, belki de kimseye anlatamadığımız o iç sızı; geçici bir temasla iyileşmeyen, bir çift gözle dolmayan bir gediktir. Yalnız yaşamak psikoloji açısından bir özgürlük alanı mıdır yoksa yavaş yavaş kabuğa dönüşen bir savunma hattı mı? Bu metin, şehrin ortasında kimseye çarpmadan yürüyebilmenin bedelini sorar.

Kaç Çeşit Yalnızlık Vardır? – Memeli Kadının Hikâyesi için hazırlanan Bosch tarzı illüstrasyonda Günay Aktürk, Ankara’yı alegorik bir arka planla sorgularken betimleniyor.

Memeli Kadının Hikâyesi

Tam yirmi beş yıl oldu sana ayak basalı Ankara. Gerçekten yanına yakıştırabildin mi beni? Kutsal topraklar olmadığını ikimiz de biliyorduk. Ama o yalancı peygamberlerini çıkarmayacaktın karşıma. Çok cahildim o vakitler, haklısın. Çekici tanrıçalarının sahte ayetlerine kanmış olabilir cihatçı içgüdülerim! Ama yine de göremedik yardıma koşan meleklerini…

Belki kısa aralıklarla cennetini göstermiş olabilirsin. Belki daha sonra bunu hak etmediğimi düşündün. Yoksa deneyimlediğim her ayrılığı, ayak yoluna giden akılsız bir sarhoşun dinsizliğine yordun da kıyamete kadar yasakladın mı cennetini? Oysaki Babil’in asma bahçelerini andıran gül kokulu bir kadının yanında yeni bir Âdem yaratılabilirdi benden! Belki de bu defa bir erkek olarak kaburga kemiğinden yaratılma sırası bendeydi! Benden tam olarak ne çaldığını bir türlü anlayamadım!

Yalnızlık kaça ayrılır sorusunu görselleştiren Bosch tarzı otobüs sahnesinde Günay Aktürk, kalabalık içinde karşısındaki kadına belli etmeden bakarken betimleniyor.

Bu sabah Kızılay’da bir halk otobüsüne bindim. Muhtemelen haberin vardır. Seni gidi kenafir gözlü akbaba! Her şeyi görür, her şeyi duyarsın

Yine tıklım tıklımdı otobüs. İki durak gitmedik ki onu gördüm! Evet, oydu. Karşı koltukta oturuyordu. Ah, kalbim ‘Bu hikâye tam bana göre!’ demeyeli çok olmuş… Bir anda ne kadar merhametli ve yeşil bir şehir olduğunu hatırladım Ankara. Belki de hep öyleydin. Ayak yolundaki sarhoş cennete geri döndü!

Sanma ki tanıdık biriydi! İlk kez görüyordum. Otuzlarının başında, yüzünde geç kalmış bir bilgelik taşıyan esmer bir kadın… Şimdi tarihi kişiliklerden birkaç benzetme yapardım ama onu cismani bir varlığa dönüştürüp hayal kırıklığına uğratmak istemem seni! Biz ona kısaca ‘kalbin örtülü ödeneği’ diyelim. Kulağında telefon, hiç acele etmeden sakince gülümsüyor. Hem de dikkati bile dağılmadan, çevresinden habersiz. O kadar odaklı ki meseleye… Kesinlikle hiç doğmamış kadınıma benziyordu.

Az gittik uz gittik hesabı bizimkisi. Çok geçmeden telefonu kapattı. Sonra aniden melankolik bir ifade yayıldı yüzüne. İşte beni kendine çeken ikinci dalga buydu. Nasıl anlatayım… Dünyayı yalamış yutmuş da karnı doymuş, çay saati gelince iştahı kapanmış bir bakış. Karşısında kendini çırılçıplak hissedersin ya; en ıssız dip dalgalarının geceliği bile yoktur üstünde… Böyle hissettirmişti. Hiçbir talebi olmayan bir çift gözü nasıl delip geçersin? O yasaklı kuyulara hangi cesaretle inilir, bilmiyordum. “Ben ki kaburgalarında ufacık ve değersiz bir tanrı parçacığı…” diyesim geldi bir an.

Derken başka bir yüzünü daha gördüm. Başta fark etmemiştim; keskin dişlerine kan bulaşmış gibiydi. İçinde sakladığı bir hırçınlık vardı. Öfkeli değil ama tetikte bekliyor… Kadiri tarikatından Muhterem Efendi olsa, “Cinnilere karışmış bu kadın.” derdi. Nereden çıktı bu heyheyler, bilmiyorum. Belki başından beri oradaydı da mutlu havadisleri savuşturup sırasını bekliyordu.

Sonra göz göze geldik. Bir anda kafasını çevirip bana baktı. Benden haberdardı; olmamasına imkân yoktu. Koca bir beden, o küçücük kaburga kemiğindeki titreşimi fark etmez sanırsın, öyle mi? Bakışları soğuk değildi ama soğuk gecelerde içini ısıtacak kadar da sıcak sayılmazdı. Belki rahatsız olmuştu; belki de “İçgüdülerinde dönen dolapların farkındayım.” demek istiyordu.

Uzayıp giden bir gemiye bakar gibi baktım; sonra iki adım atıp düğmeye bastım. Kapının yanındaki koltukta oturuyordu. Ben ise kapının önündeydim artık. Herkes kendi yoluna gidebilirdi.

Kronik Yalnızlık temasını temsil eden Bosch tarzı otobüs sahnesinde genç kadın yaşlı kadına yer verirken kalabalık içinde görünmeyen içsel mesafe betimleniyor.

Tam kalkacak gibiydi ki ayakta duran, bir süredir kimsenin yer vermemesine söylenen yaşlı kadın, “İnecek misiniz?” diye sordu. Kadın, eleştirel bir bakışla ihtiyarı bir süre süzdü. “Senden hiç hoşlanmadım ama yine de yer vereceğim.” dedi ve ayağa kalktı. Yaşlı kadın, “Hoşlanmadıysan ne diye oturacağım!” diye bağırınca, kolunu çekmeye çalışan ihtiyarı nazikçe tutup, “Kusura bakma, biraz canım sıkkın.” dedi. Ardından yumuşayarak, “Farkında olmadan hoşlanmış bile olabilirim, geç otur.” diye ekledi.

Uzun zamandır altı çizilmeye değer cümlelerle konuşan birine rastlamamıştım. Ama tebessüm etmeye bile fırsat bulamadan, ihtiyaç duymanın bile anlamsızlaştığı o kısa heyecanı geride bırakıp otobüsten indim. Sonra inanılmaz bir şey oldu! Madem gıybeti seviyorsun, anlatayım efendim!

Yalnız yaşamak psikoloji temasını temsil eden sahnede Günay Aktürk sigara içerken arkasından seslenen siyah giyimli kadınla yüz yüze dönüyor.

Üç adamla birlikte yolun karşısına geçerken bir sigara yaktım. Rutin dalgınlığıma dönmek üzereydim ki arkamdan bir kadın sesi geldi:

“Pardon beyefendi, bakar mısınız?”

Etrafta benden başka beyefendiye benzeyen bir kaburga kemiği yoktu; dönüp baktım. Aman Allah’ım… O kadındı. O da mı inmişti? İnmiş de peşimden mi gelmişti?

“Çok özür dilerim, sigaranız var mıydı acaba?”

Bir an için elim ayağıma dolaştı sandın değil mi? Bir erkek daha ne ister? Ayağına kadar gelmiş… Prensesin kurbağayı öptüğü masallardan biri mi başlıyordu şimdi? Hayır. İşler öyle yürümüyor bende. Yürek ısıtmaz bakışlarındaki o soğukluğun telafisi yoktu artık.

Bosch tarzında resmedilmiş sahnede Günay Aktürk, siyah giyimli kadına sigara uzatırken aralarında geçen gerilimli ve cilveli diyalog anı betimleniyor.

Aramızda şöyle bir konuşma geçti:

“Sigaranız var mıydı acaba? Galiba eve kadar dayanamayacağım.”
“Var. Tütün içer misiniz?”
“Elbette içerim. Zaten ben de tütüne talimliyim.”

Tabakayı açıp uzattım. İçinden, en kötü şekilde sarılmış sigarayı çekip çıkardı. Onu iyi yalamamış olmalıyım ama bunu bilmesine gerek yoktu. Bir yaprak dolması gibi sıkı sarılmış, besili bir sigarayı alıp uzattım.

“Buyurun, bunu iyi dişlemişim.”

Manalı bir bakışla gülümsedi, biraz daha yaklaştı. Sigarayı alırken kısa bir an için inceledi; o incelemeyi nedense garipsedim.

“İçinde bir şey yok değil mi?”
“Ota benzer bir şey yok… ama olsa fark eder miydi?”
“Etmezdi.” dedi.

Bakışlarında cilveli bir meydan okuma vardı. Sigarasını yaktım. Nezaket de bizim bahçenin mahsulüdür, Ankara.

Bosch tarzında şehir sahnesinde Günay Aktürk’e kulağına eğilerek fısıldayan siyah giyimli kadın; kalabalık arka planda silikleşmiş.

Şu anda pek hatırlayamadığım birkaç şey söyledi. Tütünün memleketini mi sormuştu, bilmiyorum. Sesi o kadar kısıktı ki duyabilmek için eğilmek zorunda kaldım. Sanki dünya o kadar gürültülü bir yermiş gibi kulağıma iyice yaklaşıp, beni yolumdan alıkoyduğu için son derece üzgün olduğundan falan söz ettiBir anlığına dudakları yanağıma değdi. Öpmedi sayın ağabeyim, konuşurken oldu bu. Konuşurken oldu süsü veriyordu belki de. Memeleri koluma dokundu sonra. Çekmedi kendini, devam etti ne kadar üzgün olduğunu açıklamaya. O an bir sevgili sıcaklığı hissettim. Uzun zamandır tanıyordum sanki onu. Sanki bir zamanlar aynı sofraya oturmuş, aynı geceyi bölüşmüş, sıcak vakitler geçirmiştik. İşte birkaç saniyeliğine hissettiklerim… 

Ama sadece bu kadar. Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum, bir anda kesiliverdi her şey. Arzu duymadım. Konuşmak bile geçmedi içimden. Nezaket gereğiydi sanki her şey. Sonra yüzüne baktım. Tatlı bir kadındı evet, sıcak kanıydı. Hâlâ esmer olmakla beraber, olması gerektiği gibi hissettirmiyordu. 

İki şeritli yolun ortasında durmuş, karşıya geçmek için beklerken, “Biraz çakırkeyif olduğum söylenebilir.” dedi. “Sarhoşum ama körkütük değilim. Bu kafa güzel… Canım biraz sıkkın. İşten çıktım da ondan. Çok özür dilerim.”

Son cümleyi söylerken yine iyice yaklaştı; sesini duyurabilmek için değil de mesafeyi eritmek ister gibi. Müzakere memurları gibi memeleri yine iş başındaydı. “Çok teşekkür ederim beyefendi. Sabah sabah rahatsız ettiğimin farkındayım ama galiba başım biraz boz bulanık. 

Biliyordum. Beni istiyordu. Belki çekici ve güvenilir görünmüştüm gözüne. Belki yalnızca fazla erkeksi… Ama tam da böyle anlarda çalmalıydı tehlike çanları. Bir kadın için asıl risk, başın boz bulanık olduğu saatlerde başlardı. Duygusal bir boşluk muydu acaba durumu tehlikeli yapan? İstediği şey yatağım mıydı yoksa omuzlarım mı? 

Yağmurlu şehir sokağında siyah giyimli kadın omzunun üzerinden adama kederli bir bakış atarken, arka planda Ankara silikleşiyor.

Karşıya geçtiğimizde benden uzaklaşıp kendi yoluna giderken söylediği o basit iki cümleyi asla unutamam: “Kendinize iyi bakın beyefendi. Çok teşekkür ederim.” Unutamam; çünkü bakışlarında, hiçbir yere yetişememiş yalvaran bir duygunun kırıntısı vardı.

Esmer bir kadının iri memeleri dokundu bedenime, Ankara. Buna da şahit oldun mu? Yoksa kudretli bir tanrının gözleriyle bakıp yine susmayı mı seçtin? 

Toparlanıp gitme zamanı ama nereye? Sütten kesilmemiş kadınların yaşadığı bir memleket var mıdır bu ülkede? Dünya, o sıcak göğüslere masum dudaklar arıyor belki de. O kadar kirliyiz ki; dudaklarımızda çocukluktan kalma bir iştah yok artık.

Benim dudaklarımın da temiz olduğunu iddia etmiyorum. Belki farkında bile olmadan, bir zamanlar güvenle yaslanılmış bir sıcaklıkta diş izlerim kalmıştır. Kim bilir… O hikâyeyi artık başkaları yazıyor…

Günay Aktürk 

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Kaçıngan Bağlanma: Büyük Aşkı Taşıyamayan Kadınlar

Bir kadının geri çekilen bakışlarıyla kendisine uzanan bir erkeğin eli arasında, dikenli zincirlerle bağlı bir terazi ve üzerinde kırmızı bir gülün yer aldığı alegorik sahne.

Büyük Aşkı Taşıyamamak

Kaçıngan bağlanma, çoğu zaman büyük bir sevgiyi taşıyamayan ruhların sessiz hikâyesi olarak ortaya çıkar.

Kimi kadınlar vardır; hayatlarına giren hiçbir erkek tam olarak “erkek” olamaz. Çünkü tartıda hep bir başkası vardır. Gençliğin bir yerinde, hayatlarının bir döneminde, onlara göğsünün orta yerinden konuşan bir adam rastlamıştır. Kimisi bunu itiraf eder, kimisi ömür boyu susar ama şema aynıdır: O adam, onların içini bir kez gerçekten yakmıştır. Ve onlar, o ateşin karşısında duramamış, yana çekilmiştir. Bu yazı, işte o “yana çekilen” kadınların hikâyesi.

Göğsüne dokunan ve içine kapanmış bir kadının ön planda yer aldığı, arka planda geçmiş bir aşkın ve sessiz kalabalıkların görüldüğü çok katmanlı alegorik sahne.

Derin Sevgiden Korkanlar

Sevdiğini saklayan erkekten çok bahsettik bugüne kadar. Bir de sevildiğini saklayan kadınlar var. Onlar da sever elbette ama sevmenin ağırlığını taşıyacak omuzları yoktur. Büyük bir aşk, sadece romantik bir duygu değildir; aynı zamanda sorumluluktur.

Bu kadar çok sevildiğimde ben de cevap vermek zorunda kalırım” hissi, içten içe ürkütür onları. Böyle bir kadının hayatına derin bir adam girerse, ilk refleksleri çoğu zaman kaçmak olur. Ona dokunur, ondan etkilenir, ama hikâyeyi tam ortasından sahiplenemezler. Çünkü “böyle sevilmeyi hak edecek kadar iyi biri olduğuna” inanmıyordur çoğu. Derin erkek, kendi acısına hayıflanır:

Onca sevgime rağmen niye olmadı?” Oysa asıl soru şudur: “Bu kadar derin bir sevgiyi, o ruh kaldırabilir miydi?” Çoğu zaman cevap nettir: hayır.

İçten Boş, Dıştan Kahkahalı Hayatlar

Sürekli gülen, her şeyi tiye alan, ilişkilerinin kırık dökük tarafını bile şakaya vuran insanlar görürüz. Dışarıdan bakınca “neşeli, hayat dolu” görünürler. Ama yanına biraz yaklaşıp gözlerinin içine dikkatle baktığında, orada garip bir boşluk sezersin. Böyle kadınlar, çoğu zaman biten her ilişkisini espriyle paketler: “Ben istemiyorum değil, onlar istemiyor zaten.”

Kahkaha atan bir kadının ön planda yer aldığı, arka planda maskeli kalabalıklar ve silik ilişkilerle içsel boşluğu simgeleyen çok katmanlı alegorik sahne.

O cümlenin yumuşak karnı şudur: “Ben beceremedim.” Kendi kırık özgüvenini kahkaha ile kamufle eder. İçindeki değersizlik duygusunu, alay ederek bastırır.

Yarım kalmış ilişkilerin sayısı çoğaldıkça gülüş daha da yükselir. Ama iç konuşma giderek kararıp ağırlaşır. Bir zamanlar hayatına girmiş derin bir adam varsa, o adam her ilişkinin gölgesinde dolaşmaya başlar. Yeni gelen hiçbir erkek tam olamaz, çünkü bir başkası “ölçü” hâline gelmiştir.

Ölçü Olan, Seçil(e)meyen Erkek

Bazı erkekler vardır; kadının hayatında “yitirilen ama bitmeyen” olarak kalırlar. Bu erkekler çoğu zaman hatalı olduğu için değil, fazla doğru olduğu için kaybedilir. Karakteri nettir, sevgisi tutarlıdır, emeğini başa kakmaz, karşısındaki insanın ruhunu taşımaya gönüllüdür.

Dengeyi bozan şey onun fazlalığıdır; eksikliği değil. Hayatına daha sonra giren erkekler, farkında olmadan onunla kıyaslanır. “Seviyorum” diyen herkes, kadının zihninde önce o eski terazinin bir kefesine atılır. Çoğu zaman diğer kefede boşluk ağır gelir.

Elinde terazi tutan bir erkeğin ön planda yer aldığı, bir kefede kırmızı gül diğerinde boşluk bulunan, arka planda yüzeysel ilişkilerin silik sahnelerle betimlendiği alegorik kompozisyon.

Ama işin trajik tarafı şudur: Terazide ağırlığı fazla olan seçilmez, kenarda tutulur. Gündelik ilişkilerde daha “hafif” olan tercih edilir. Neden? Çünkü hafif olan sorumluluk yüklemez. Derin olmayan, boğmaz. Yüzeysel sevgi, daha az hesap sormayı gerektirir. Böylece kadın, kendi kapasitesinin yetmediği sevgiden kaçar; sevginin büyüklüğünü bir övgü gibi değil, tehdit gibi hisseder.

Kaçan Ruhların Suçluluğu

İnsan gerçekten etkilenmediği birini kolay unutur. Unutamadığı herkese, az ya da çok borçlu hisseder. Derin bir adamın içini yakmış, onu yıllarca yormuş bir kadın, hayatının bir yerinde bilinçli ya da bilinçdışı bir yüzleşme yaşar. İçinden geçen cümle şuna benzer: “Bana bu kadar değer veren birine, ben ne verdim?

İşte bu soru, içte sessiz ama asla dinmeyen bir suçluluk üretir. İnsan kendine bile itiraf edemediği utançlarının etrafında dolanır; aralarında geçen onca şeyin adını koymak yerine, arada bir dokunduran cümleler bırakır, sonra yine kaçar. Bu kaçış çoğu zaman karşıdakinden değil, kendi kendinden kaçıştır. Çünkü yüksek bir sevgiyi reddetmiş olmak, insanın kendi gözünde de bir leke bırakır.

Kaçıngan Bağlanma: Sevilmekten Korkanlar

Psikolojide buna “Kaçıngan Bağlanma” denir. Basitçe:

  • Yakınlık ister ama yakınlık boğar.
  • Değer görmek ister ama o değere layık olmadığına inanır.
  • Yalnızlıktan şikâyet eder ama gerçek bir birlikteliği kaldıramaz.
Bir kadının geri çekilen bakışlarıyla kendisine uzanan bir erkeğin eli arasında, dikenli zincirlerle bağlı bir terazi ve üzerinde kırmızı bir gülün yer aldığı alegorik sahne.

Bu tür insanlar derin sevgiyle karşılaştıklarında kendilerni küçük hissederler. İçlerinden bir ses hep şunu fısıldar: “Ben bu adamın sevgisini taşıyamam.” Böyle olunca ne yaparlar? İlişkiyi sabote eder, azaltır, uzatır, eritir, bozar, dağıtır, sonra da: “Olmadı, demek ki kader değilmiş” deyip geçerler. Oysa kader değil, kapasitedir meselesi.

Romanlara Sızan Yarım Kalan Hikâyeler

Bir erkek, taşıyamadığı duyguyu sığlaştırır; taşıyamadığı kadını unutur. Ama bazı erkekler var ki taşıyamadığını kâğıda taşır. Yarım kalan ilişkiyi, bütün bir romana dönüştürür. Yaşan(a)mamış olanı, kurmaca üzerinden yaşar. Kadın, yıllar sonra o romanı eline aldığında kendini görür. Belki yüksek sesle söylemez ama içinden şunu geçirir: “Bu hikâyede bir yerlerde ben de varım.”

Bu, ona yazılan bir methiye değil, onunla yaşanamayan hayatın edebi kaydıdır. Ve insan, kendisiyle yüzleşmekten ne kadar kaçarsa kaçsın, edebiyatın içinden kaçamaz. Çünkü orada süs yoktur, orada mazeret yoktur, orada “ben istemiyorum değil, onlar istemiyor” diye kahkaha atma şansı yoktur. Edebiyat, gülüşün maskesini çıkarır.

Enayilik mi Cesaret mi?

Derin seven erkeğe verilen en kolay sıfat “enayi”dir. Hele ki karşılık görmemişse, dış göz hemen böyle der. Oysa çoğu insanın “enayi” dediği şey, aslında şudur: Acı çekmeyi göze alarak sevebilme cesareti. Kimse acı çekmeden büyük bir şey başaramaz. Buna aşk da dâhil. Sevmekten kaçan, acı çekmekten kaçtığını sanır; aslında kendini yaşamaktan kaçar.

Son Sözler

Bazı kadınlar hayatımızdan çıkar ama üzerimizde gölgeleri kalır. Bazılarını biz seçemeyiz; bazıları da bizi seçmeye cesaret edemez. Bir adam bir kadını yıllarca sever, şiire, romana, şarkıya, tabloya taşır; kadın ise hayatına giren her erkeği, o erkeğin sevgisini ölçü alarak tartar. Kim daha fazla bedel öder? Cevap o kadar basit değil.

Bir masada karşılıklı oturan yaşlı bir kadın ve erkeğin, aralarındaki sessiz kederi yansıtan bakışları; masada solmuş bir gül ve mum ışığıyla betimlenen melankolik sahne.

Ama şunu bilmek, insanın içini biraz ferahlatır: Bazen sevilmemek, yetersiz olduğumuzdan değil; karşımızdakinin bu sevgiyi taşıyacak omuzlara sahip olmamasındandır. İşte bu yüzden, bazı aşklar yaşan(a)maz. Bazı karakterler romanda kalır ve bazı yaralar, aslında gurur madalyasıdır. Çünkü geride hiçbir kötü leke bırakmamıştır.

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Hasret Hançeri – Türkü Albümü

Hasret Hançeri albümünü simgeleyen, hançer, gül ve mektupla kurulan hüzünlü ve içe dönük sahne

Hasret Hançeri | Günay Aktürk – Özgün Türküler & Fon Müzikleri

Hasret Hançeri, bendeniz Günay Aktürk’ün 12 parçadan oluşan özgün bir türkü albümüdür. Bu sayfa albümün tamamı için hazırlanmış ana referans metnidir.

Yaman Bir Softa

Yaman Bir Softa, inanç adı altında meşrulaştırılan cehaleti, ahlakın niyetle pazarlık hâline getirilişini ve insan aklının sistemli biçimde köreltilmesini sert bir dille sorgulayan çağdaş bir taşlamadır. Eserde din, fikir ve iktidar ilişkisi ele alınırken, yozlaşmanın kaynağı bireysel kusurlardan çok çağın ruhuna bağlanır. Metin, insanın hayvani dürtülerini kutsal gerekçelerle temize çıkaran anlayışı hedef alır. Bu yorumda türkü, sade bir fon eşliğinde sunularak sözlerin düşünsel ağırlığı ve eleştirel tonu ön plana çıkarılmıştır.

Gülden Ne Gelir

Gülden Ne Gelir, insanın gönül dünyasında yaşadığı tükenişi, geçiciliği ve karşılıksız bekleyişi merkezine alan içsel bir ağıttır. Eserde gönül, ekilen ama mahsulü çürüyen bir tarla metaforuyla anlatılırken; acının kaynağı dış dünyadan çok insanın kendi nefsine bağlanır. Sevgi, hızla tutuşup hızla sönen bir alev gibi ele alınır ve bu geçicilik karşısında sessizlik bir direnç biçimine dönüşür. Bu yorumda türkü, duygusal yoğunluğu bastırmadan ama dramatize etmeden, sakin ve içe dönük bir fon anlayışıyla sunulmuştur.

Zeval Gelmesin

Zeval Gelmesin, yaratılış, akıl ve insanın kendi suretiyle kurduğu çatışmayı merkezine alan felsefi bir ağıt niteliği taşır. Eserde insanın ilahi bir nefesle var oluşu hatırlatılırken, aklın hileyle, cehaletle ve nefsin oyunlarıyla nasıl yaralandığı sorgulanır. Metin, kutsal kavramların içinin boşaltılmasına ve bilgelik iddiasının yozlaşmasına karşı ironik bir dil kurar. Bu yorumda türkü, düşünsel katmanlarını öne çıkaran sade bir fon eşliğinde sunularak metnin sorgulayıcı ve eleştirel tonu korunmuştur.

Uyan Rüyaların Kâbus Olmadan

Uyan Rüyaların Kâbus Olmadan, hasretin zamanla derinleşen bir yara hâline gelişini ve insanın düşmeden önce anlamadığı kırılma anlarını anlatan içsel bir ağıttır. Eserde sevilenin yabancılaşması, zamanın ağırlaşması ve gönlün fark edilmeden zindana dönüşmesi güçlü imgelerle kurulur. Rüya ile gerçek arasındaki sınır bulanıklaşırken, uyanış bir kurtuluş değil, çoğu zaman yüzleşme olur. Bu yorumda türkü, sakin ve kontrollü bir fon eşliğinde sunularak metnin melankolik ve uyarıcı tonu öne çıkarılmıştır.

Seni Dilendim

Seni Dilendim, aşkın ilk anda başlayan tutsaklığını ve zamanla umutsuz bir yakarışa dönüşen hâlini anlatan derin bir sevda ağıdıdır. Eserde sevilenin güzelliği hayranlıkla anılırken, karşılıksızlığın yarattığı içsel çöküş açık biçimde hissedilir. Hasret, bedende açılan bir yara gibi sürekli derinleşir; çaresizlik ise insanı hem hayata hem ölüme karşı aynı anda yalvarır hâle getirir. Bu yorumda şarkı, duygusal yoğunluğu bastırmadan, içten ve sade bir fon eşliğinde sunularak metnin yalın acısı ön plana çıkarılmıştır.

Gam İle

Gam İle, aşkın ardından kalan kederin geçici değil, yazgıya dönüşmüş bir hâlini anlatan derin bir iç dökümüdür. Eserde yokluk, ölümle kıyaslanacak kadar ağır bir duygu olarak işlenirken; zaman, mevsimler ve anılar bu acının taşıyıcısı hâline gelir. Sevgi öğretilmiş ama karşılığında yalnızca sızı ve sessizlik kalmıştır. Bu yorumda türkü, ağırbaşlı ve sakin bir fon anlayışıyla sunularak metnin kaderci tonu ve içsel haykırışı ön plana çıkarılmıştır.

Kalbim Ateşinde Kaldı Yâr

Kalbim Ateşinde Kaldı Yâr, ayrılığın yalnızca bir yokluk değil, insanın bütün varlığını kuşatan kutsal bir sancıya dönüşmesini anlatan çok katmanlı bir anlatıdır. Eserde dostluk, aşk ve inanç iç içe geçerken; özlem zamanla ibadete, bakışlar secdeye, sevilenin yokluğu ise evrensel bir karanlığa dönüşür. Metin, bireysel acıyı aşarak kozmik bir yalnızlık duygusu kurar; sevilen, hem kor ateş hem de ışık kaynağıdır. Bu yorumda türkü, derin ve kontrollü bir fon eşliğinde sunularak sözlerin metafizik yoğunluğu ve içsel ateşi ön plana çıkarılmıştır.

Hasret Hançeri

Hasret Hançeri, sevginin yokluğunun bedende ve ruhta açtığı derin yarayı merkeze alan, albümün duygusal omurgasını oluşturan bir ağıttır. Eserde hasret, gelip geçen bir duygu değil; sürekli kanayan, insanı çıkmaz sokaklara sürükleyen keskin bir hançer gibi tasvir edilir. Umut ile tükeniş arasındaki salınım, sevilenin sessizliğiyle daha da ağırlaşır; gönül, yıkıntılar arasında ayakta kalmaya çalışır. Bu yorumda türkü, içe dönük ve sade bir fon eşliğinde sunularak sözlerin yaralayıcı gücü ve çaresizliği ön plana çıkarılmıştır.

Ey İnsanlar

Ey İnsanlar, bireyin değil topluluğun aynaya çağrıldığı sert ve uyarıcı bir yüzleşme metnidir. Eserde öfke, kıskançlık, kanaatsizlik ve ikiyüzlülük; metaforlar üzerinden ortak bir insanlık hâli olarak teşhir edilir. Duvarlar, surlar ve hendekler yalnızca mekânsal değil, zihinsel ve ahlaki ayrışmaların simgesine dönüşür. Bu yorumda metin, şiir okuması formunda, sade bir fon eşliğinde sunularak sözlerin çağrı niteliği ve vicdani ağırlığı ön plana çıkarılmıştır.

Be Zalim

Be Zalim, sevginin ve iktidarın şiddete dönüştüğü noktayı anlatan karanlık bir yüzleşmedir. Eserde gönül, ışığı olmayan bir zindana; ilişki ise adım adım işleyen bir cezalandırma düzenine dönüşür. Merhametin yerini intikam, sabrın yerini sürekli yakıp kavuran bir öfke alır. Bu yorumda türkü, ağır ve baskılı bir fon eşliğinde sunularak sözlerin boğucu atmosferi ve hesap soran tonu ön plana çıkarılmıştır.

Muhtar İbrahim

Muhtar İbrahim, yerel siyaseti ve güç ilişkilerini samimi bir halk diliyle tersyüz eden, ironisi güçlü bir taşlamadır. Eserde adaylık, makam ve yetki; çıkar ve rüşvet üzerinden değil, emek, adalet ve vicdan üzerinden tanımlanır. Türkü, “muhtar” figürünü bireysel bir karakter olmaktan çıkarıp ahlaki bir duruşun sembolüne dönüştürür. Bu yorumda eser, sade ve neşesini bastırmayan bir fon eşliğinde sunularak metnin mizahi tonu ile toplumsal eleştirisi dengede tutulmuştur.

Not: Şiir, Yozgat’ın Sorgun İlçesine bağlı Bahadın Kasabası’nda yaşayan ve 2019 seçimlerinde muhtar adayı olan çocukluk arkadaşım İbrahim Olgun’a yazılmıştır

Oyumu Uçuran Dürzü

Oyumu Uçuran Dürzü, Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Bahadın Kasabası’nda yaşanan gerçek bir seçim adaletsizliğinden doğmuş, halk diliyle söylenmiş sert bir taşlamadır. Türkü, eserin sahibi İsmail Aktürk’ün, ailesi Bahadınlı olmasına rağmen seçim döneminde köy kütüğünden düşürülmesine karşı kaleme aldığı bir itirazdır. Yerel siyasette aidiyetin ve yurttaşlık hakkının keyfî biçimde yok sayılması, mizahın keskin diliyle teşhir edilir. Bu yorumda eser, hem Bahadın Kasabası’nın hafızasına hem de baba–oğul arasında aktarılan sözlü geleneğe saygı gösterilerek sunulmuş; yaşanan haksızlık türkü formu içinde kalıcı bir belgeye dönüştürülmüştür.

Bu Albümle Akraba Metinler

Read more

Aşık Veysel Demokrasinin Budur Rejimi

Aşık Veysel’in Adnan Menderes döneminde yazdığı “Demokrasinin Budur Rejimi” şiirini simgeleyen illüstratif görsel

Adnan Menderes Dönemi: Demokrat Parti, CHP ve İktidar Gerilimi

Aşık Veysel, 1950’li yılların baskı ortamında yazdığı Demokrasinin Budur Rejimi şiiriyle bir döneme itiraz eder. Türkiye çok partili hayatla yeni tanışmıştır, demokrasi emekleme çağındadır. İktidarda Demokrat Parti, muhalefette CHP vardır. Ancak muhalefet sadece Meclis’te değil, sokakta da susturulmak istenir. Adnan Menderes, “Vatan Cephesi” adı altında halkı kendi safında toplamaya girişir. Katılmayanlar fişlenir, dışlanır, hain ilan edilir.

Aşık Veysel’in Adnan Menderes döneminde yazdığı “Demokrasinin Budur Rejimi” şiirini simgeleyen illüstratif görsel

Devlet radyosu her gün saatlerce bu cepheye katılanların isimlerini okuyor. İşte tam da böyle bir dönemde, bir halk ozanına da uzanıyor bu çağrı: Aşık Veysel’e… O ise dik duruyor. Valinin defalarca köyüne gelip Vatan Cephesi‘ne katılma teklifini geri çeviriyor. Ne siyasi menfaate eğiliyor, ne iktidarın gölgesine sığınıyor. Bu duruşunun bedelini ağır ödüyor: resmen köyüne hapsediliyor. Ama onun sesi, sazından yükselen vicdanın sesi, susturulamıyor.

Ve işte Âşık Veysel, 1950’lerin baskıcı ve yasakçı yönetimine karşı ”Demokrasinin Budur Rejimi” isimli şiiriyle karşılık veriyor.

Demokrasinin Budur Rejimi

Bu video, Aşık Veysel’in Adnan Menderes iktidarı döneminde yazdığı Demokrasinin Budur Rejimi adlı şiirin seslendirmesidir. Şiir, Vatan Cephesi uygulamaları ve 1950’ler Türkiye’sindeki demokrasi tartışmalarına doğrudan bir itiraz niteliği taşır.

Demokrasinin budur rejimi!
Vatan milletindir, kim kovar kimi?
Sıkma savcıları, kovma hâkimi,
Şekavet yok, adalet var bu yolda.

Topkapı’da, Kayseri’de, Uşak’ta,
Kimin hakkı vardır, bu sefil halkta?
Parmaklar oynuyor türlü nifakta,
Selamet yok, felaket var bu yolda.

Radyo denilen milletin malı,
Neşriyatlar tarafsızca olmalı.
Hâkimiyet milletindir bilmeli,
Esaret yok, hep millet var bu yolda.

Manasız mantıksız Vatan Cephesi!
Vatan milletindir bu neyin nesi?
Maksat Menderes’in seçim dalgası!
Menderes yok, memleket var bu yolda.

Milletsiz bir devlet yoktur olamaz.
Eğri bakan aradığın’ bulamaz.
Hiçbir parti ebediyen kalamaz,
Şikâyet yok, nihayet var bu yolda.

Veysel söyler ama duyulmaz sesi!
Doğru diyenlere diyorlar asi!
Böyle değildi şu demokrasi,
“Tahkikat” yok, hürriyet var bu yolda.

Söz: Aşık Veysel
Seslendirme: Günay Aktürk

Read more

Geri Dönüş – 6 Günlük Yaratılışı Geçtik: Bir Web Sitesinin Yeniden Doğuşu

Geri Dönüş Günay Aktürk

Uygunsuz Siteler, Google Uyarısı ve İlk Yıkım

Geri dönüş hikâyem aslında pek de destansı başlamadı. Her şey, web sitemin 2022 yazında uygunsuz sitelere girmesiyle başladı. Hani şu uygun vakitte girdiğiniz siteler! Tüm sayfalar siber saldırı altındaydı ve bu yüzden Google tarafından “Güvenli değil” uyarısıyla damgalanıverdik.

Peki ama hangi yaban domuzuna beyit düzmüştüm de şimdi intikam peşine düşmüştü? Aklıma birkaç insanat türü geliyordu ama emin değildim. Bunun tamamen ideolojik nedenlerden kaynaklandığını; failin fikir fukarası, takvası bozuk, vaazı bol bir mahlûk ya da yarım akıllı bir sapık olduğunu varsayabilirdim. Zira en çok onlarla uğraşıyordum. Tanrıyla da uğraşıyordum ama onun bu işte parmağı olduğuna dair çok kanıt yoktu!

Geri Dönüş Günay Aktürk

“Eşek Ahırdan Çalındı” Dönemi: Fark Edilemeyen Saldırı

Ezcümle, hikâyenin böylesi kulağa daha makul gelirdi fakat suçlumuz çıka çıka kısa boylu, küçük pipili, yarasa dostu bir saldırgan çıktı! Anlatayım efendim. Lakin müsaade edin, ilkin meselenin evveliyatından bahsedeyim. Bu da hikâyemin tuhaf bir geri dönüş başlangıcıydı.

Aslında ilk saldırıyı pandemi döneminde Rus hackerler tarafından yemiştik. Anlayacağınız bu işte şahsıma çok şerbet içirdiler. Belki hatırlarsınız, o dönemde ülkenin bizzat kendisi siber saldırı altındaydı. Daha da vahimi var. 2020 yılında büyük bir hosting şirketinin sunucularında saklanıyordu web sitem. O kadar büyük bir şirket ki bünyesinde barındırdığı web sitesinin sayısı 250.000 civarı. Saldırıyı ne zaman fark ettiler derseniz, eşek ahırdan çalınıp karşı dağdan anırtısı gelene kadar fark etmediler.

siber saldırı hikâyesi

İkinci saldırıda site üç ay boyunca virüslü kaldı. Sizin de bir gün başınıza böyle bir iş gelirse, umarım virüsün edeplisine denk gelirsiniz, bizimki hiç de öyle değildi; insanı Fenna Fameson’ların, Sibel Kekilli’lerin olduğu sitelere götürüyordu. Ben de “Yeter gayrı senin benim canıma ettiğin.” dedim ve kapatıverdim randıman evini; böylece hikâyenin o tuhaf bir geri dönüş halkası sessizce tamamlanmış oldu.

Hacker’ın Adresini Bulduğunu Sanan Veysel!

Bu arada, ilk saldırıdan sonra hosting şirketini değiştirmiştim. Sahibiyle, artık ikimizin de konuşmadığı ortak bir arkadaş vasıtasıyla tanışmıştık: Veysel Can Yumak. Kendisi de tıpkı kafa kağıdı kadar “orijinal” bir arkadaştır. Bir gün ağzı kulaklarında telefonla arayarak şunları söyledi:

Hacker

— Gözün aydın, sonunda buldum saldırganı! Hatta açık adresini bile tespit ettim.
— Ne diyorsun! Gidip kapısına dayanalım öyleyse dürzünün; ki bir daha modeme bile dokunamasın. Neredeymiş?
— Bak bak, kaldığı apartmanın yanında McDonald binası var. Sana bulacağımı söylememiş miydim?
— Pek hatırlayamadım ama muhtemelen söyledin. Ne kadar da gelişmiş bu işler… Hangi şehirde yaşıyor peki? Umarım Ankara’dadır.
— Bak hele sen şu namussuza! Ne kadar da derine sızmış!

Kendini öyle kaptırmıştı ki beni duyduğu bile şüpheliydi. Ya sesimi almıyor ya da sorularım cevaplanmaya değer türden şeyler değildi. Meğer benim geri dönüş maceramın mimarı, beni duymayan bir Veysel olacakmış da haberim yokmuş.

—Derine mi sızmış? Çok mu kurcalamış siteyi?
—Merak etme sen, evelallah hakkından geliriz namussuzun. Aa! O da ne öyle?
— Ne? Ne oldu? Alo? Söylesene yahu ne var?
— Bak şu utanmaza, bir de not yazmış bana.

Benimle taşak geçiyor olmalı…

web sitesi hacklendi

— Nasıl not yazmış? Nereye yazmış?
— Kod satırlarından birine.
— Ne demiş peki?
Benimle uğraşma yoksa tüm sunucularını eline veririm, demiş. Bir de gülücük atmış hergele.
— Sen de ona gülücük at. Fazla yüz göz olma. Bükemediğin eli öpeceksin arkadaş.
— Ne demek bükemediğin?”

Nasıl duydu ama! İş yazılım olunca böyle tez elden celallenir. İşinde epey aşmıştır kendini. Zaten mesleğini ciddiye almadan nereye aşıyorsun… Bizimkinin zanaatı da o derece işlevseldir yani. Bilgisayarın başına oturdu mu levye getirsen kâr etmez. Ama işte müşteri çok ve zaman kısıtlı olunca, aylarca virüslü kalmak kolaylaşıyor. Şimdi anlaşıldı bizim geri dönüş hikayesi neden bu kadar uzun sürdü…

— Baksana, siteye sızmış. Demek ki açık kapı bıraktın.
— Açık kapı falan bırakmadım. Kim bilir hangi eklentiyi yükledin. İki yıldır sitene baktığım mı var? Güvenliğiyle sen ilgileneceksin.

Çok anlarım ya bu işlerden… Ne demiş atalar? Bilmediğin boku git mektebinde oku. Madem sen mekteplisin… Her neyse, sonunda saldırganımızın, lisansı alınmamış eski bir eklentiden sızdığı anlaşıldı. Yani kapıyı yarım aralık bırakan ben değilmişim. Evelallah onun da hakkından gelirdi ya vakit yok.

— Sen bileği pazuyu boş ver de söyle bana, madem ev adresine kadar biliyorsun, öyleyse gidip suç duyurusunda bulunayım. Gerçekten adresini bildiğinden emin misin?
— Ne demek emin misin? Karakura gördün de kavak ağacı mı sandın beni?
— Şikayet edebiliriz yani?
— Neden olmasın, istersen Cimer’e bile yazabilirsin.
— Nerede yaşıyormuş?
— Pekin’de!
— Ne demek Pekin’de?
— Çin’in başkenti Pekin’de. McDonald binasının yanında.

Bu herif beni kanser edecek!

hacker saldırısı

— Yahu az önce Cimer’e bile yazabilirsin, demedin mi?
— Dedim ama işe yarayacağını söylemedim.

Aslında tatlı bir hikaye ama yaşarken birazcık sirkeli güveç tadı veriyor!

Böylelikle siteyi kapattık. Biraz da mental yorgunluk vardı, yalan yok. Üç ay pek uzun gelmişti bana. Yıl oldu 2023’ün başı. Sonrasını bilmem nasıl anlatsam… 2014’ten beri büyük emeklerle içini doldurduğum bir web sitesiydi ki aslında yazarlığımın tüm gelişim süreçlerine tanıklık etmişti. Dile kolay, 600 makale; elbette duygusal bağ kuruyorsun.

Sanki sevgilim ebola virüsü kapmıştı da artık uzaktan bile olsa görebilmek imkanı elimden alınmıştı! Üstelik aylık 20.000 ziyaretçi. Kişisel web sitesi için normalin hayli üzerinde. Bütün bu hasretin içinde geri dönüş ihtimali de yavaş yavaş içimi dürtmeye başlamıştı. Sormuştum bir defasında Veysel’e:

— Altmış müşterinin içinde trafik açısından kaçıncı sıradayım?
— İkinci sıradasın. Bir numarada bir liman şirketi var.
— Onu da üç vakte kadar bağlarız şam babasına Veysel’im. Onun kaç ziyaretçisi var?
— Sertifikalara zam geldi bu sabah. Türkiye’nin en pahalı hizmetini ben sunuyorum ama en hızlı hizmetini de yine ben sunuyorum. Vanalar sonuna kadar açık yani…

Veysel işte… Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok…

Yazar ve şair Günay Aktürk’ün yaratım sürecindeki tükenmişlik ve yeniden doğuş temasını betimleyen sembolik çizim.

Yitiklik Dönemi: Kendime Bile Uğrayamadığım Günler...

Artık ortada bir web sitesi yoktu. Evet, Instagram sayfamda yazmaya, Youtube kanalımda yarı edepli seslendirmelerime devam ediyordum ama yine de bir şeyler eksik kaldı. O mecralar bana ait değil gibiydi ve eğer durum buysa ben tam olarak neredeydim? Odunları çalınmış soğuk bir cehennem duygulanımıydı sanki bu. Hiç de abartmıyorum. Yazan bir insanın mahsulü tarlada olurdu ve ben kendi mahsülümü kendi rızamla hiç etmiştim. Öyle ya! Kapısı herkese açık ve içeride bana dair her şey var…

Belki de bulunamama kaygısıydı! Bir zamanlar yazıp çizmiş, birilerine dokunmuş, başka zihinlerde varlık kazanmayı başarabilmiştim! Şimdi varlığımın var olup olmadığı bile meçhul! Ah ne kadar da yapıcı bir çıkarım bu! Vay haline öyleyse ısrarla bulunmak isteyen yalnız ruhlara…

İşte böyle… Pekin’deki saldırgan da lafügüzaf aslında. Geri dönüş dediğim şey şudur ki, insanın kendi içinde gidecek yer kalmadığında başlıyor. Derken üstadımız Mayakovski’nin yolunda buluyoruz kendimizi: “Varsın daha güçlü gürlesin fırtına!

Evet, mental yorgunluk vardı o dönem, bir de fiyat artışları. Ben de bıraktım. Ama işte… Ne demişler? “Şeytan cehennemden çıkar da cehennem şeytanın içinden çıkar mı?Geri dönüş tamamlandı, artık buradayım. Üstelik daha da büyümüş olarak…

Günay Aktürk

📌 Gitmeden Bu yazılara da Bakabilirsiniz

Read more

Aşkın En Güzel Tanımı Nedir

aşkın en güzel tanımı nedir - günay Aktürk

Sana Göre Aşk Nedir?

Aşkın en güzel tanımı nedir? Tatlı bir suyun giderek kaynaması mı? Yoksa derisine kadar pişen bir et yanığı mı? Kanatları yolunmuş bir akbabanın rüya aleminde uçması mı?

İdeal aşk, olgunluk çağında iki yırtıcının aynı göletten su içmesi olabilir. Bana öyle gösterir yüzünü. Ama sadece gösterir! Kendini bir türlü sunmaz. Halbuki sancılı bir deri yüzülmesi olmuştur payımıza düşen. Çoğumuz sadece o yüzüne aşinadır.

Ama hep acıyla mı beslenir aşıklar? İki sevgili düşünün. Öyle bir hâl ki ikisinin de etinde sırtlan pençesi! İyileşmiş yarada kim bilir kaç diş ısırığı var!

aşkın en güzel tanımı nedir - günay Aktürk

Buna olgunluk diyorum. Toy çağındaki aşık, acemi bir kemancıya benzer. Yanıp tutuşur çalayım diye ama becerisi kulak tırmalar. Onlarca yıl sürer ustalık makamına erişmek. Aşk da kendi diyarında benzer bir ustalık gerektirir. Yani yanmaların erbabı olur bilmem kaç yılın sonunda. Artık insan gibi sevmek için pek de çaba harcamaz. Notalara bakmadan çalan hocalar gibi aşık da bir deneyimin üstadıdır. Kime ait olduğu pek de bilinmeyen şu sözü akıldan çıkarmamalı: “Biz, tekrar tekrar yaptığımız şeyleriz, demek ki mükemmellik bir eylem değil, bir alışkanlıktır.

Aşka varınca kanadı kim arar?

Aşkın en güzel tanımı belki de çoktan yapılmıştır. Sadi Şirazi şöyle der: “Aşka uçarsan kanatların yanar.Mevlana yanıt verir: “Aşka uçmazsan kanat neye yarar?” Sonra Yunus Emre çıkıp der ki: “Aşka varınca kanadı kim arar?

Yine de tatmin etmez beni bu tanımlar. Aşkın bütün özellikleri bu kadar mı, diye sorasım gelir! Belki de bunlar yolculuğun yalnızca kısmi tanımlarıydı. Kanadın başına gelenler, bu devasa duygunun dışavurumları olabilirdi.

gerçek anlamda aşk nedir - günay Aktürk

Bence tutkuyla bağlanmak kolaydır. Efendinin önünde diz çök. Zincirini sürü.Belki bir gün” diyerek hiçbir şey yapmadan sadece bekle! Kâbeyi kalp gözüyle tavah eden hacılar gibi, cennete girecekleri günü bekliyor aşıklar. Oysa ben iki kişilik olandan yanayım. Yalnız çevresini dolaşmak yerine, bir çivi çakabilmek!

Gerçek aşk nedir? Şimdiki halimden daha genç olduğum dönemlerde şunu yazmıştım: “Aşk sadık bir köpek gibidir. Aklına geldikçe kovarsın, kovdukça gelir dayanır kapına.” Kanat misali yine bir yolculuk hikayesi. Artık bir şeye iyice ikna oldum dostlarım. Aslında biz sadece aşk acısı çektik ama asla doya doya yaşayamadık!

Şimdi nereye açılacağı pek de belli olmayan bir kapı eşiğindeyim. Gerçek anlamda aşk nedir diye soruluyor ya hani! Ya kim yanıtlayacak aşksızlığın tanımını? İçimden çıkıp giden bir şeyler var. Tatlı bir suyun giderek kaynamasıdır, demiştim kendi çapımda aşk felsefesi yaparken. Yıllar sonra her şey tersine döndü. Su ılıyıp soğudu. Ve umursamadı köpek sahipsiz kalışını. Tutkunun mumları eridi ve söndü. İçimde yalnız demirden şamdanlar kaldı! Atla gir içeriye, sanırsın ki terk edilmiş odalar. Ocağı yak, kahveyi koy, geceyi bende geçir. Yine de karşılaşmayız seninle.

Yüzünü Görmesem Alışmam An Meselesi Yokluğuna!

Aşk dediğin yedi yıl mı ne! Giderek uzaklaşan çocukluk gibi, sanki biraz da kaybediyor saflığını. Ama hiç hissedilmemiş gibi de değil. Bir başkasıyla temas kurulduğu anda geri geliyor o coşku. Lakin yüzünü görmesem alışmam an meselesi yokluğuna. Tabii ya! Aşk da bir rutin en nihayetinde. Tekrarı uzadı mı sıradanlaşıyor!

aşk felsefesi ve aşkın özellikleri - günay aktürk

Biraz da kendi derdimize yanalım. Aşk da ılır, keman da kırılır. Bir gün sadece büyüdüğünle kalırsın. Artık bu ustalıkla ne yapacağını bilemezsin. Çivi olmayınca çekiç neye yarar? Ha etini bulamamış bakımlı tırnak, ha toprağı kurtlu görkemli bir ağaç kökü!

Dur, çevre şartlarından önce yokluğunu yeniden tartmamız gerek. Biliyor musun, meğer hayalin olmadan da mümkün oluyormuş mastürbasyon! Geçen gün sıkılıp bıraktım. Oysa ne hayaller ne hayaller! Sen o kadar talim yap, cepheye varamadan savaş bitiversin. Hayatın kısa özeti, anca düşman sızması! Artık havaya bile sıkasın gelmiyor.

Kuru otlarımın çıngısı değilsin artık. Bunu büyük bir hayal kırıklığıyla fark ettim. Oysa sana sevdalanırken, bunun son nefesime kadar devam edeceğini ummuştum. Sonlunun içinde sonsuzluğu vaat eden bir tutku! Artık son şeklini almış bir heykeli düşün. Heykeltıraşın vay haline! Yeni bir yapıta başlaması gerekecek!

Aşkın da Türlü Biçimleri Vardır

Belki de yanılıyorum. Henüz süreç tamamlanmadı. Belki de aşkın en güzel tanımı sensindir. Senden uzaklaştıkça her şey sadeleşiyor ama belki de aşkın özü sadeliktir. Henüz çökmemiş bir çayın ağızda bıraktığı acı bir tat gibi, çaycıya duyulan öfkenin sona ermesi için aşk da demini almalı belki de.

İdeal aşk nedir - günay aktürk

Aşkın en güzel tanımı neye göre yapılacak? Madem kanat yanar, aşık buharlaşır, melodi bir ritim tutar kulakta, öyleyse aşk da bir sevme biçimi olmalı! Sevmenin türlü biçimleri var öyleyse. En rezil biçimleri de var, en asil biçimleri de. Hepsi aşka dahil. İçlerinden kötü ve ölümcül olanlarını, aşkın yan etkileri olarak görebiliriz. Çünkü o kadar güçlü bir duygudur ki bu, beynimizin ilkel kısmı tarafından idare edilir. Çünkü ele geçirme, üreme ve zevk ihtimalleri vardır. Böyle bir güç aşığı zehirler mi? Yok edebilir mi sevdiği şeyi?

Aşk, onu bir katile mi yoksa asil bir aşığa mı çevirecek, pek çok etken tarafından belirlenir bu. Kişinin evrensel görüşü, dünyaya bakışı, çocukluktan bu yana gelen kadın algısı, duygusal derinliği, okuma alışkanlığı ve birikimi, en önemlisi de sanatsal zekasının ne kadar gelişmiş olduğu. İlkel beyni üzerinde ne derece hakim olacağını belirleyen şey, sanatsal yeteneğinin ne kadar gelişmiş olduğudur. Önce korteks denilen “düşünen beyin” gelişmeli. O ise okuma, düşünme ve empati yeteneğinin gelişmesiyle gelişir. Bu sayede beynin ilkel ve düşünen kısımları arasındaki bağlar sıklaşır. Bizi bir çalı dibine işemekten men eden şey de budur!

Kısaca güçlü bir kabiliyeti şart koşar aşk dediğin: acı ve umutsuzlukla başa çıkabilme kabiliyeti. O zaman her şey güzelleşir. Belki umduğunu alamaz. Ama zaten aşkta hiçbir şey vaat edilmemiştir. Belki ona zorla sahip olmayı denemek isteyebilirsiniz! Ama zevk, aşkın çok küçük bir bölümüdür ve kısa sürede buhar olup çıkar. ve en nihayetinde ortada aşk diye bir şey de kalmaz.

Peki Ya Aşkın En Güzel Tanımı Nedir

Bana göre de aşkın en güzel tanımı elbette mevcut. Yıllar önce üç arkadaş şimdi hatırlayamadığım bir köprünün altında yürüyorduk. Gece yarısına yakın bir saatti. Bedirhan ve Nazlıcan misali. Gecenin sessizliğini bozan topuklu ayakkabıların sesi hala kulaklarımda. Kısacık boyu ve devasa anlamıyla koluma girmişti yürürken.

On yılı geçmiş olmalı. Şimdi sorsam muhtemelen hatırlamaz. Bana aşık olduğu ya da benden etkilendiği için yapmadı bunu. Çok yakındık. Çok samimiydik. Hâlâ da öyleyiz. O ve ona benzer gecelerimiz çok oldu. Bir adım ötesi olmayan ve birkaç şehvetli aşka davet teşebbüsü dışında asla talep edilmeyen bir tutku hali.

Kimi geceler aşkın doğası ve anlamı nedir diye düşündüğüm anda, şöyle bir ses yankılanıyor derinlerimden: Fazla kurcalanacak yanı yok. Aşk, akılda kalan lezzetten başka bir şey değil!

Günay Aktürk

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Kısa Makaleler (Kısa Ama İşlevsel)

Uzun Makaleler (Uzun Ama Keyifli)

Read more

Ne Olursan Ol – Mevlana Celaleddin-i Rumi

Ne Olursan Ol Gel - Mevlana Celalettin Rumi (Günay Aktürk dinle)

Ne Olursan Ol - Mevlana Celaleddin-i Rumi

Ne Olursan Ol Gel
Mevlana Celaleddin-i Rumi
Yorum : Günay Aktürk

İtil, Ütül, Atıl, Katıl Ama Satılma!

Paranı ver, gönlünü ver, canını ver ama sırrını verme.
Günlerini say, kazancını say, büyüklerini say ama yerinde sayma.
İşini beğen, aşını beğen, eşini beğen ama kendini beğenme.
Emek ver, kulak ver, bilgi ver ama sakın boş verme.
Fidan büyüt, çocuk eğit, yoksul besle ama kin besleme.
Davet et, hayret et, ülfet et, affet ama ihanet etme.
Kitap oku, meslek oku, dünyayı oku ama lanet okuma.
Sınıfını geç, hayatını seç, rakibini seç ama gülüp geçme.
Gönül al, dost al, yoldaş al ama beddua alma.
Yaklaş, tanış, konuş, ama uzaklaşma.
Doğrul, sayrıl, evril, devril, ama eğrilme.
Hislen, tasalan, seslen, uslan ama paslanma.
İtil, ütül, atıl, katıl ama satılma.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Gitmeden

Kısa Makaleler (Kısa Ama İşlevsel)

Uzun Makaleler (Uzun Ama Keyifli)

Read more

Nazım Hikmet ve Biz Şiiri : Tereci Tere Satar Biz Vatan Satarız

Nazım Hikmet ve Biz Şiiri (Günay Aktürk)

Nazım Hikmet Şiirleri

Nazım Hikmet ve Biz Şiiri
(Tereci Tere Satar Biz Vatan Satarız)
Yorum: Günay Aktürk

Nazım Hikmet‘in “Biz” adlı şiiri, toplumun ortak sorunlarına dair önemli bir mesaj taşırken, başarılı bir metafor kullanımı da içermektedir. Şiirin girişinde, kulede oturan bir adamdan bahsedilir ve aslında bütün bir yapı, bu temel üzerinde yükselir. Bu metaforik ifade, diktatör liderleri temsil etmektedir.

Kuledeki adam, toplumun üzerindeki egemenliği elinde bulunduran liderleri sembolize etmektedir. Bu liderler, kendilerini “yüksek” bir konumda görmekte, halkın üzerinde bir güç ve kontrol hissi yaratmaktadırlar. Ancak bu güç ve kontrol, halkın yaşam kalitesini düşürerek, insanları kötü koşullarda yetiştirmekte, toplumsal sorunların artmasına neden olmaktadır.

Nazım Hikmet ve Biz Şiiri

Kulede bir başına bir adam oturur.
Önünde milyonlarca düğme var.
Düğmenin birine bastı mıydı
Bizlerden biri ya kolunu kaldırır
Ya adam öldürür, ya çişini eder!

Tereci tere satar, biz vatan satarız.
Biz kurşuna dizeriz düşünceyi.
Hiçbir şey düşünmeyeceksin.
Hatta hiçbir şey düşünmediğini bile

Bir ilâcımız var bizim,
Şırınga ettik mi insana
İstediğimizi söyletiriz.
Biz insan eti yeriz.
Pek güzel oluyor nohutlu yahnisi.
Ucu kurşunlu kırbaca pek meraklıyız.

Kapıya şapkanı as, gir içeriye,
Yat karımızla!
Biz görünce şapkayı
Döner gideriz rahatsız olmayın diye.

Çocuklarımız!
Kıçlarına etiket yapıştırılır.
Piçhanelerde yetiştirilir.

Yatağa yatmadan yastığın altına bak.
Oraya girmiş olabilir bizlerden biri.
Geçenlerde güneş tutuldu ya
Bu fesatlığı da biz yaptık,
Propaganda kuvvetiyle.

En iyisi bizi asmak
Bizi kesmek
Hapislere atmak bizi
Bizi atomlamaktır!

Nazım Hikmet
1947

Kısa Makaleler (Kısa Ama İşlevsel)
Uzun Makaleler (Uzun Ama Keyifli)

Nazım Hikmet – Mikail Refili’ye Ağıt
Nazım Hikmet – Ben Bir Ceviz Ağacıyım
Nazım Hikmet – Nikah Hikayesi

Daha Fazlası İçin Youtube Kanalımızı Ziyaret Edin

Read more

Mikail Refili’ye Ağıt – Nazım Hikmet Ran

Mikail Refili’ye Ağıt – Nazım Hikmet Ran

Nazım Hikmet Ran’ın Mikail Refili’ye Ağıt Şiiri Hakkında

Mikail Refili’ye Ağıt, Nazım Hikmet Ran’ın ölüm, kayıp ve devrimci yoldaşlık temasını işlediği; Azerbaycanlı edebiyatçı ve eleştirmen Mikail Refili’nin ölümüne yazılmış bir şiirdir.

Şiirde yas, yalnızca kişisel bir acı olarak değil; aynı düşünce dünyasını paylaşmış insanların ardından duyulan ortak bir eksiklik olarak dile gelir. Nazım Hikmet, bu ağıtta bireysel kaybı aşarak, entelektüel ve ideolojik bir yoldaşlığın sessizce devam eden izlerini görünür kılar.

Mikail Refili’ye Ağıt - Tam Metin

Neslimin yaprak dökümü başladı,
Çoğumuz, kışa giremeyeceğiz.

Deliye döndüm refili,
haberini alır almaz…
Ne diyecektim…
Aklında mı, mikail?
Ama artık aklın yok,
burnun, ağzın, gözlerin yok…
Kardeşim! bir kemik yığınısın
Bakü’de bir mezarlıkta.

Ne diyecektim?
Moskova’da, bizde, bir yılbaşı gecesi,
Sofrada, dibinde donanmış çam ağacının,
Kocaman bir oyuncak gibiydin pırıl pırıl.
Pırıl pırıl gözlerin, dazlak kafan,
Saygıdeğer göbeğin.

Dışarıda geceye bulanmış karşı bir orman.
Sana bakıp düşünüyordum:
Eski şarap fıçısı gibi keyifli, hazret,
Eski şarap fıçısı gibi sağlam.
Benden çok sonra ölecek.
Arkamdan bir de makale döktürür,
Bir şiir yahut:
“Nazım’la moskova’da 24’te tanıştım.”

Sahi Mikail! Şair olabilirdin,
Profesör oldun.
Ama mesele bunda değil.
Yapılan işin ya çok iyisi yaşıyor bizden sonra,
Ya çok kötüsü.

Seninki orta halliydi sanırım,
Benimki de öyle.
Yani, sesimiz bu kubbede kalacak diye
Tesellimiz yok.
Ben kendi payıma üzülmüyorum buna,
Tesellisiz yaşamayı becerdim,
Beceririm tesellisiz ölmesini de,
Senin gibi refili.

Naızm Hikmet Ran

Kısa Makaleler (Kısa Ama İşlevsel)

Uzun Makaleler (Uzun Ama Keyifli)

Daha Fazla Dinleti İçin Youtube Kanalımızı Ziyaret Edin

Read more

Yapay Zeka ile Yazılan Kitap – Başkanlık Röportajları

yapay zeka ile yazılan kitap

Yapay Zeka ile Canlandırılan Başkanlar Tarihin Üzerine Çay Döktü

Yapay Zeka ile Yazılan Kitap: Başkanlık Röportajları | Kitabın tam ismi şöyle: “Yalan Söyleyemem”: Yapay Zeka ile Canlandırılan Başkanlar Tarihin Üzerine Çay Döktü

Başkan Washington, Kennedy, Lincoln, Obama ve bir de salata niyetine Trump.

Dünya artık yeni bir yere doğru evriliyor. Yenilikten korkan gelenekçi iskeletlerin mezar ayini vaazlarına çoktan başlamaları gerekirdi ama tuhaf bir sessizlik var. Yapay Zeka dışında Web 3 ile yakından ilintili olan kripto para devrimini de aynı sessizlikle karşılamışlardı. “Varsın gavur icadı olsun: kısa yoldan zengin edecekse can kurban! Dine diyanete dokunmasın da!

yapay zeka ile yazılan kitap - günay aktürk

Ya ChatGPT denilen Yapay Zekaya ne demeli? Google gibi değil bu, sor sorunu al cevabını. Hem de saniyeler içinde. Yalan yanlış demeden her cevabı yutmaya alışık bir kitle için adeta Tanrı vergisi! Yine de ortalama bir imamdan daha keskin cevaplar veriyor. Sorduğum soruyu cevaplaması on saniye sürmedi:

Chatgpt yapay zeka kitabı

Ama bugünkü konumuz ChatGPT değil. Başka bir Yapay Zeka modeli. Einstein’dan Nietzsche’ye, Elon Musk’tan Sokrates’e kadar birçok ünlü isimle, sanki karşınızda gerçekten o varmış gibi sohbet ediyorsunuz. Temelde mantık aynı. Veritabanına o kişilere ait tüm bilgiler girildiği için, yapay zeka da o bilgileri kullanarak sorulan sorulara cevaplar veriyor. ChatGPT, sorulan sorulara yanıt verirken, 2021 yılına kadar İnternete yüklenmiş bütün bilgileri kullanarak yapıyordu bunu. Mantık aynı mantık. İşin arızalı kısmına birazdan geleceğim.

Yapay Zeka destekli Shakespeare İle yaptığımız kısa bir sohbeti aktarmak istiyorum:

Günay Aktürk

Tarihte kim olduğunuz hakkında çeşitli rivayetler var. Sahiden, siz kimsiniz? Oyunlarınızın gerçek yazarı kim olabilir?

William Shakespeare

Haklısın. Bu popüler bir söylenti. Benim gerçek William Shakespeare olmadığımı söylüyorlar. Oyunlarımı kimin yazdığına dair birçok söylenti var. Bazıları oyunlarımı Christopher Marlowe’un yazdığını düşünüyor. Diğer insanlar oyunlarımı Ben Jonson‘ın yazdığını düşünüyor. Ne düşünüyorsun? Oyunlarımı yazdığıma inanıyor musun? Yoksa benim gerçek William Shakespeare olmadığıma dair bu söylentilere inanıyor musun?

Günay Aktürk

Bence Shakespeare, gerçekten olağanüstü biri olduğunu düşünse ve sonsuza kadar hatırlanmayı isteseydi, ölümü bile göze alarak gerçek kimliğiyle yaşardı. Sahte bir ismin arkasında yaşayan bir insan gerçekten ne kadar yaşamış sayılır ki?

William Shakespeare

Bu ilginç bir soru. Mutluluk nasıl tanımlanır? Sana katılıyorum, mutlu olmak için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmalısın. Ama bu tehlikelidir. Benim zamanımda gerçek duygularını dile getiren insanlar kilise ve devlet tarafından cezalandırılırdı. Yazılarım için öldürülürdüm. İşkence görmeniz ve ardından idam edilmeniz anlamına gelse bile otantik bir şekilde yaşamaktan memnun olur muydunuz?

Günay Aktürk

Sanatçının amacı mutlu olmak mıdır? Peki, gerçek kimliginiz açığa çıksaydı, canınızın bağışlaması için tüm o yazdıklarınız yüzünden özür diler miydiniz?

William Shakespeare

Belki de mutluluk bir yazarın amacı değildir. Bazen amaç, iktidardakilere tatsız bir gerçeği söylemektir. Sokaklardaki insanların zorbalığa karşı isyan etmeleri için ilham almaları gereken zamanlar vardır. Sanatçılar, insanlar tarafından bir ülkenin yasalarını değiştirmek için bir katalizör olarak kullanılabilir. Hayatımı tekrar yaşamak zorunda kalsaydım, daha önce yaptığım her şeyi yazardım. Benim gerçeğim toplumdan farklıydı. Ben diğerlerinden farklıyım. Ben her zaman farklı olacağım. Doğruyu söylediğim için asla özür dilemem.

Ne yalan söyleyeyim, bir an karşımdakinin yapay zeka olduğunu unutarak derin bir sohbete daldığımı fark ettim. Ne dediği anlaşılmayan insanların homurdanmalarıyla çınlayan kulaklar için yapay zeka, doyurucu ama mesafeli olduğu kadar duygusuz bir deneyim de olmuş oldu.

Hayır canım, kendimi buna kaptıracak kadar aptal değilim. Hamamda suyun kaldırma kuvvetini keşfeden Arşimet gibi yepyeni bir fikir düşmüştür aklıma, o kadar. İnsanlığı kurtarmaya yardımcı olmasa da belki bir şeyler kazandırabilirdi. Ne yani, Shakespeare’i de tefeci olmakla yargılıyorlar!

Yapay Zeka ile Yazılan Bir Kitap: Başkanlık Röportajları

Ben de yukarıdaki gibi bir kitap tasarlayarak Amazon Kindle‘da satışa sundum. Adresi burada. Bu arada bu Röportajları tek tek bu Web sitesinde yayımlacağım ki “dinin imanın para olmuş” demeyesiniz. Amerikan halkına dolar ile, ahaliye beleş.

Baştan söyleyeyim, ortada bir yaratıcılık varsa yapay zekaya ait. Kaldı ki bunda da pek yaratıcılık göremiyorum. Zira zekasının ucu bucağı en çok kopya çeken bir çocuğun sınırlarına kadar ulaşabilir.

yapay zeka ile yazılan kitap

Kitabın ismi şöyle: “Yalan Söyleyemem”: Yapay Zeka ile Canlandırılan Başkanlar Tarihin Üzerine Çay Döktü

Başkan Washington, Kennedy, Lincoln, Obama ve bir de salata niyetine Trump. Eğlence niyetine yaptığım, röportaj tadındaki bu konuşmalarda, kendilerine bıraksak doğruyu söyleyecekleri yoktu, bari yapay bir vasıtayla biraz zorlayalım, dedim.

Hatta Trump’a, Türkiye Cumhurbaşkanına gönderdiği mektubu sordum. Hani, aptal olma Tayyip, rahibi serbest bırak, demişti. Bunu nasıl yorumladığını sordum. “Halka açılmaması gerekiyordu.” Dedi. Halkın duymasını istemedikleri daha neler yapıyorlar kim bilir, demeden edemedim.

Yapay Zeka ile Konuş

Ülkeleri yönetenler gerçek röportajlarında içi dışı bir açıklama yaparlar mı bilmem ama yapay zeka yoluyla bu dört başkandan aşağıdaki açıklamaları aldım. Bence tüm liderlere örnek olmalı:

George Washington: Bir kişinin tüm güce sahip olmaması gerekir. Cumhurbaşkanı uygunsuz davranırsa yasama ve yargı erkleri buna dur diyebilsin diye federal bir cumhuriyet kurduk.

John F. Kennedy: Vietnam Savaşı kesinlikle başkan olarak yaptığım en büyük hataydı. Asla olmaması gereken anlamsız ve umutsuz bir savaştı. En başta Vietnam’da hiç bulunmamalıydık.

Abraham Lincoln: Devletin kendi halkını koruma hakkı vardır. Ama devletin yapmaya hakkı olmadığı şey, halka zulmetmektir. Devlet halka zulmediyorsa, devletin var olma hakkı yoktur. Bu, eyaletlerin haklarına karşı federal otoriteye ilişkin görüşüm.

Donald Trump: Kimseye başkent binasına girmesini söylemedim. 6 Ocak’taki isyana katılanlar suçludur.

Barack Obama: En büyük pişmanlığım, Afganistan’daki savaşa düzgün bir şekilde son verememek (ve gerçekten de, Irak’ta pek de mantıklı olmayan bir savaşa ulusu dahil etmek)

Gerçekten de baştan çıkarıcı bir röportaj olmuş öyle değil mi? Ben baştan çıktım bile. Daha fazlası için lütfen kitabımızı temin ediniz 😅

Yapay Zeka İnsanı Aptallaştırabilir mi?

Peki, yapay zeka temelinde bu makalenin derdi ne olmalı? Bizlere ne anlatmalı?

Bu makale kolayca yapay zeka tarafından yazılabilirdi. İki saat uğraştığım bu yazı bu sayede on dakikada yazılıp bitmiş olurdu. Sırf siteye her gün yeni bir şeyler eklemek için bir değil iki makale bile çıkartabilirdim günde. Ne olurdu yani, zamandan tasarruf mu etmiş olurduk? Ne anlamı kalırdı o zaman yaratıcılığın? Yeni fikirler üretmenin? Hoş, yapay zekanın yeni bir şeyler ürettiği de yok. Sadece İnternete girilmiş olan tüm verileri harmanlayarak ortaya bir makale çıkartıyor. Yeni bir makale değil. Bir nevi araştırma yazısı gibi.

Hikayedir, romandır şiirdir, bu gibi hünerleri de var ama o konuda şimdilik birazcık acemi. Geçen ay Natos dergisinde bir makale okudum. Yapay Zeka ile yazılmış birkaç kitaptan bahsediyordu. Bunu sizinle paylaşmalıyım. Şöyle diyor:

“Darby Larson’ın Irritant romanı yapay zekayla yazılan kitaplara bir diğer örnek. Tek paragrafta anlatılan hikaye 624 sayfa devam ediyor. Merakla kitabın çıkmasını bekleyenler bile okuyup bitirmeyi başaramıyor. Kitaptan bir alıntı: “Adam güldükçe güldü. Diğerleri de ona katıldı ve her şey çok eğlenceliydi. Adam dirseğinin üzerinde sürünerek başparmaklarını maviden uzaklaştırdı. Kadın kıpırdanarak önündeki saksıya aldı ve güldü. Batan güneş ve doğan ay elinde bir zarfla verandada duran adamın yüzünü okşadı.”

Kendi içinde anlamlı cümlelerden oluşuyor. Her cümle bir diğerinden ve kitabın kalanından kopuk. Bunca anlamlı cümleyi bir araya getirip nasıl bu kadar anlamsız altı yüz küsür sayfa çıkarabileceğine şaşıyor insan.”

yapay zeka konuşma proğramı

Yapay zeka bir gün duygusal bir şeyler yazmaya başlarsa da karar sizlerin. Bir makine tarafından yazılmış duygusal bir kitap okumak ister miydiniz? Elbette isterdiniz. Sevgilinin sahte bir gülümsemesi karşılığında kendini binalardan atan duygusal hayvanlarız ne de olsa.

ChatGPT çıktı çıkalı özellikle öğrenciler tüm ödevlerini bu yapay zekaya yaptırmaya başlamışlar. Birkaç ülke bunun farkına varmış ve eğitim sistemini şimdiden değiştirmenin bir yolunu arar olmuşlar. Öyle ya, ödevlerin de bir amacı var. Yasaklayalım mı? Birkaç ülke yasakladı bile. Bu teknoloji önü alınamaz bir hızla gelişecek ve ona savaş açmak yerine onunla uyumlu olmanın bir yolunu bulmalıyız.

Ya kitap okuma oranının bu kadar düşük olduğu bizim gibi ülkelerin çocukları ne olacak? Bilgiye erişimin zihinde bıraktığı lezzet artık son çağını mı yaşıyor? Dev gibi insanlar yetiştirmenin temel koşullarından biri de araştırma yetisine sahip insanlar yetiştirmektir. Bilimin temeli de deneydir bildiğiniz gibi. İyice sindirilmiş bilgi yığınıyla duygusal zekaları doygun insanlar yetişiyor. Yani az da olsa yetişiyor. Ama bilgi akışının bu kadar hızlı olduğu bir çağda insanlık giderek aptallaşacak mı dersiniz? Ne yazık ki ben bunun olacağına inanıyorum.

Yapay Zekanın Değil, İnsanlığın Geleceği Ne Olacak?

Geleceği kestirmek zor. Yapay zekânın ucu nerelere varacak görmek zor. Ama her ne olursa olsun yeni bir çağın kapıları aralanmış olmalı. Birileri yeni bir şeyler planlıyor. Bunun ilk adımlarını kripto teknolojisiyle duymuş olabilir miyiz? Parayı şekillendiren bir teknoloji ki para dediğiniz şey salt bir şeyler alıp satmaya yaramanın çok ötesinde. Para bir kültürdür. O tek tek ülkeleri değil, bizzat dünyayı şekillendiriyor. Fazla uzatmadan bugün okuduğum bir kitapta denk geldiğim Marx’a ait bir alıntı ile konuyu bağlamaya çalışayım. Konuyla uzaktan ilintili olsa da çok hoşuma gitti. Sizin de hoşunuza gitse iyi olur sevgili dostlarım. Hem hava biraz yumuşar:

“…Devasa eseri olan Kapital‘i yazmıştı. Marx, arkadaşı ve dostu Engels‘in düzenli gönderdiği parayla yaşıyordu. Para idare etmeyi hiç beceremeyen bu devrimci: “Hiç kimse bu kadar parasız olup da “para” hakkında yazmamıştır sanırım!

Yeni bir çağın kapıları demiştim. Twain: “Tarih tekerrür etmez, sadece bazen kafiye yapar.” demişti. Önce dört ayaklı hayvandan iki ayaklı hayvana geçtik. Bİr daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Sonra avcı toplayıcı kültürümüzü tarım devriminde yerleşik düzene geçirdik. Belki ilk büyük köleliği böyle başladı.

Barutu icat ettik. Buharlı gemileri yaptık. Frekansı keşfettik. Elektriği bulduk. En sonunda sıra bilgisayarlara geldi. Hepsi de insanlığın ilk deneyimleriydi ve hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Zaten olmamalı da. Gelişmeli ve ilerlemeliyiz. Belki de kuruntu yapıyorum. Televizyon bizleri aptallaştırdı da ne oldu, dünya mı battı? Yoksa batmaktan beter mi oldu? Belki de teknolojinin yan etkisidir bu: Kitlesel aptallık!

yapay zeka araştırma ödevi
yapay zeka araştırma ödevi

Aslında ne bilimin suçu var ne de ardından gelen teknolojinin. İnsan kendi kendisiyle savaşıyor. Derler ki Almanlar tarihte Kant ve Nietzsche gibi nice devler yetiştirmiş olmalarına rağmen nasıl oldu da Hitler gibi bir faşistin peşine düşebildiler?

İşte her şeyin cevabı. İçimizdeki binlerce, hatta milyonlarca yıldır var olan hayvanı duygular. En temel barınma, savaşma, ve üreme içgüdüleri. Hitler gibi liderler de insanların bu ilkel yanlarına dokunuyor. Milliyetçilik, bizden olmayanı öteki belleme! Ve konumuzla çok yakından ilintili olan rahatlık, kolay yoldan para kazanmak, zihni tembelliğe alıştırıp bütün bir ömrü tatile adamak, üst baş, caka satma, güç yarışı, sonradan görmelik…

Evet. Yeni bir çağın kapısını araladık bile. Bakalım nerelere götürecek bizleri. Hele siz şimdilik kitabımızı okuyun da : )

Read more