İngiltere'ye Güvendi, Karşılığında Ne Buldu?
İngilizlerin bağımsızlık vaatlerine güvenerek Osmanlı Devleti‘ne karşı ayaklanan Şerif Hüseyin, savaşın ardından İngiltere’nin verdiği sözleri yerine getirmediğini savundu. Filistin’deki İngiliz siyasi temsilcileriyle görüşmek üzere yola çıkmadan önce, 20 Ocak 1924 tarihinde Mekke’de yayımladığı bu beyanname, yaşadığı hayal kırıklığını ve İngiltere’ye yönelik sitemini açıkça ortaya koymaktadır. Aynı zamanda bu metin, “Çöl Kaplanı” olarak anılan Fahrettin Paşa‘nın yıllar önce dile getirdiği uyarıların ve direnişinin tarihî sonuçları açısından da dikkat çekici bir belge niteliği taşımaktadır.

“Hakkımdaki teveccüh ve teşviklerini teşekkürlerle itiraf ettiğim İngiltere hükümetiyle birlik halinde harekette maddi, manevi menfaatler mevcut olduğuna inandığım için haşmetli İngiltere kralının davetine tereddüt etmeden icabet etmiştim.
Benim bu icabetimde ise şimdiye kadar ne dini ne kavmi hiçbir sebeple pişman olmadığıma birçok resmi beyanatım ve sözlerim tam bir delildir. Milletimin istiklal arzusunu emniyet altına alan vaatlere kavuştuktan sonra milletimle beraber uzak yakın her yerde harbin şiddetlerinin her sıkıntısına katlandım. Daima İngiltere ile aramızdaki bağlılık ve beraberlik düğümlerini kesmeye çalışanlara karşı ben ve milletim, hepimiz birden asil İngiltere kavmiyle yan yana harp ettik. İngiltere’nin büyüklüğü ve gücü gözümün önünde canlanınca, artık vicdanım rahat ve güven içinde savaş ve mücadele meydanlarına doğru yürüdüm.
Düşmanlarımızın (yani Türklerin) Kutü’l-Amâre’de, Çanakkale’de ve Avrupa kıtasında bize üstün geldiği zamanlarda bile İngiltere’ye olan güvenim sarsılmadı. (Şerif Hüseyin’in düşman dediği kimseler dikkat buyurun, din uğrunda yüzyıllardır dövüşen Türklerdir.) Milletimle beraber nihayete kadar harbe iştirakimiz devam etti.

Yıllarca süren ve Doğu’yu dinî bir savaşın karanlığına sürükleyen bu mücadelenin yol açtığı felaketleri önlemek için direndim ve bu davanın savunulmasında İslam dünyasına öncülük ettim. O günlerde Irak, Suriye ve Filistin’deki bütün Araplar da çağrıma gecikmeden karşılık verdiler.
Bugün, siyasi yetkililerin bize resmî ve özel görüşmelerde açıkça verdikleri vaatlere ait belgeler elimdedir. Bu belgelerin tamamı, Arap milletinin kısa süre içinde birlik ve bağımsızlığına kavuşacağını, yıllardır çektiği sıkıntı ve felaketlerin sona ereceğini vaat ediyordu. Bu yüzden Araplar, millî hedeflerinin gerçekleşmesi konusunda Cenab-ı Hak’tan sonra İngiltere milletine güvendiler. Bunun en açık kanıtı ise, düşmanlarımızın bize yaptığı ayrı bir barış anlaşması teklifini reddetmiş olmamızdır.
Arap kavminin İngiltere ve müttefikleri yanında savaşmasından doğan sıkıntılar yüzünden düşmanlarımızın büyük ölçüde zor duruma düştüğü günlerde, bu ittifak ve dostluğun bir sonucu olarak, Arap kavminin birlik ve bağımsızlığını teyit eden, bunun gerçekleşeceğini bildiren ve ayrı bir barış yapılmasının mümkün olmadığını açıklayan bir telgraf, haşmetli İngiltere Kralı ve Dışişleri Bakanlığı tarafından 8 Şubat 1918’de bana gönderildi.
Bunun üzerine, İngiliz milletinin dikkatini, hâlâ kendilerini müttefik sayan bu milletin hedeflerine ve çıkarlarına çekiyorum. Çünkü bugün Arapların birliği büsbütün bozulmuş, adeta dağılmıştır. Arap memleketleri hep birbirinden ayrılmıştır. Bundan dolayı Arapların büyük bir kısmı beni, memleketlerini İngiltere ile onun menfaatlerine satmış olmakla itham ediyorlar. Bu suçlama, mensubu olduğum hanedanın şan ve şerefini lekeleyecek, onun temiz tarihini kirletecektir. Böyle ağır suçlamalara, şeref ve haysiyetten nasibini almamış kimseler bile sabredemez, katlanamazlar. Bilemiyorum ki, Arap kavmi böyle yakışıksız bir muameleye uğramak için hangi kusuru ve günahı işledi? Arap kavminin İngiltere hakkındaki tam inanç ve saygısını, vefakarlığını hakiki bir cinayet saymak doğru mudur?

Bununla beraber Arap milleti muazzam müttefiklerine karşı bütün varlıklarıyla fedakarlıklara daima hazırdırlar. Milletlerin karakteri gereği ahde vefaya uymanın önemini bildiklerinden, benim bu beyanatım ne savaşta yaptığımız yardımlarla övünmek, ne İngiltere’yi ve müttefiklerini minnet altında bırakmak, ne de büyük İngiltere’nin verdiği vaatleri inkâr ederek ona karşı düşmanca bir tavır aldığımızı göstermek içindir. Çünkü Araplar, sahip oldukları “ahde vefa” vasfını yalnızca kendilerine özgü görmeyip, başka milletlerde de bu vasfın bulunduğuna inanırlar.
Bununla beraber, “Hubbü’l-vatan mine’l-iman” (Vatan sevgisi imandandır) hadis-i şerifi gereğince, Araplar vatanlarını ne kadar sevdiklerini müttefiklerine göstermek konusunda son derece duyguludurlar. Bu nedenle bu beyannamemle kavmimin bugün içinde bulunduğu son derece acı durumu asil İngiliz milletine bildirmek istiyorum.
Bu durum böyle devam ederse milletimin hali daha da kötüleşecek ve yerinde bir ifadeyle, yağmurdan kaçarken doluya tutulanların hâline benzeyecektir. O zaman düşmanlarımızın, “Önceki hâlinizde kalsaydınız bütün bu bela ve felaketler başınıza gelmezdi.” şeklindeki sitem dolu sözlerini hak etmiş olacaklar.
(Editörün notu: Bundan önce Hicaz bölgesi kendi imtiyazları ve özerk yapısıyla yaşamıyor muydu? Şerif Hüseyin de bu sözleriyle, Osmanlı yönetimi döneminde Hicaz’ın kendi emiri tarafından yönetilen, devlete vergi ve asker veren, yarı bağımsız bir emirlik olduğunu dolaylı olarak kabul etmiş oluyor.)
Bundan böyle Arap milleti, bütün Doğu ve dünya nezdinde, özellikle de kendi tarihi önünde zalim ve hain sayılmaya, aşağılanmaya nasıl katlanacaktır? Ben bu sözleri tehdit maksadıyla söylemiyorum. Ancak, büyük İngiltere’nin görkemli donanmasını, güçlü ordularını ve dünya çapındaki şöhretini hatırlarken; bu konuda verdiği vaatleri yeniden güçlendirmesi ve politikasını değiştirmesi gerektiğine inanarak, ona karşı herkesçe bilinen samimiyetim ve içtenliğimle şunu söylemek isterim ki: Büyük Harp’in başladığı günden bugüne kadar, en korkunç ve en tehlikeli zamanlarda sadakat ve ittifaka bağlı kalan Arap milletine artık hak ettiği faydalı ve adil muamelenin yapılmasına başlanmalıdır.
Bu konu üzerinde sözü daha fazla uzatmak istemiyorum. Ancak İngiliz milletinden, üstlendiğim bu çok önemli görevi ve sorumluluğu destekleyerek, beni bu konuda tatmin etmelerini ve vefakâr müttefikleri olan Araplar hakkında insaflı davranmalarını asil karakterlerinden rica ediyorum. Çünkü biz müttefiklerinin kuvvetli ve müstakil olması İngiltere için de pek hayırlıdır.
Halbuki milletimin bugün olduğu gibi bir süre daha böyle darmadağınık, aşağılanmış ve perişan kalışının; hayırlı fedakârlıklara katlanarak istiklale doğru yol aldıktan sonra amacına ulaşamamasının, böyle umutsuzluk ve acı içinde bitkin bir hâlde sürünmesinin onu nereye sürükleyeceğini Allah’tan başka kimse bilemez. Bütün bu beyanat, İngiltere’ye duyduğum samimiyet ve vefakârlık duygusuyla, üstlendiğim birçok görevin bana yüklediği sorumlulukları yerine getirme zorunluluğundan doğmuştur.
Mekke’deki Haşimî Devlet Divanı’ndan
Not: Haşemî Divanı, Şerif Hüseyin’in yönettiği Haşimî yönetiminin resmî devlet divanı ve yönetim merkezidir.
Osmanlı Açısından Düşünürsek Tablo Şudur:
Türk tarih yazımının önemli bir kısmı gerçekten bu olaya ihanet penceresinden bakar. Bunun da tarihî sebepleri vardır.
Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti varoluş mücadelesi veriyordu. Çanakkale’de, Kafkasya’da, Irak’ta, Filistin’de aynı anda savaşıyordu. Böyle bir dönemde, Osmanlı’nın Mekke Emiri olan Şerif Hüseyin‘in İngiltere ile anlaşarak isyan başlatması, Osmanlı ordusunun ikmal hatlarını kesmesi ve Hicaz Demiryolu’na saldırması, doğal olarak İstanbul tarafından ihanet olarak görüldü. Çünkü isyan dışarıdan değil, devletin kendi idaresi altındaki bir bölgeden gelmişti.
Üstelik beyannamenin en çarpıcı tarafı şu çelişkidir: Bir tarafta metin boyunca Cenab-ı Hak, İslam âlemi, ahde vefa, hadis-i şerif gibi dinî kavramlar kullanılıyor; diğer tarafta ise umut bağlanan güç, Müslüman bir devlet değil, Britanya İmparatorluğu. O dönemde İngiltere sadece Hristiyan bir devlet değildi; Mısır’ı işgal etmiş, Hindistan’daki milyonlarca Müslümanı yönetimi altına almış ve İslam coğrafyasının önemli bir kısmında sömürgeci bir güçtü. Bu nedenle, özellikle Osmanlı bakış açısından bakıldığında, Şerif Hüseyin’in tercihi dinî dayanışmadan ziyade siyasi çıkarı önceleyen bir tercih olarak değerlendirilmiştir.

Bence bu beyannamenin en ironik tarafı şudur: 1916’da Osmanlı’yı “düşman” ilan eden Şerif Hüseyin, 1924’e geldiğinde İngiltere’ye adeta şu serzenişte bulunuyor: “Biz size sadık kaldık, sizin için savaştık, ayrı barış yapmadık, sözlerinize inandık. Peki siz neden sözünüzü tutmadınız?“
İşte burada tarihî bir trajedi var. Osmanlı ile bağlarını koparırken güvendiği devlet, savaş bittikten sonra kendi emperyal çıkarları doğrultusunda hareket etti. Beyannamenin neredeyse her paragrafı, bu hayal kırıklığının farklı bir ifadesi gibi okunuyor. Ancak yine de bir ayrımı korumakta fayda var. “Araplar Türklere ihanet etti” ifadesi, tarihsel olarak çok geniş bir genellemedir. Çünkü bütün Araplar aynı tutumu benimsemedi.
Mesela: Medine’yi sonuna kadar savunan birçok Arap asker Osmanlı ordusunda kaldı. Irak, Suriye ve Filistin’de Osmanlı safında savaşan çok sayıda Arap birlik vardı. Arap İsyanı daha çok Hicaz merkezli başladı ve zamanla bazı bölgelerde destek buldu.
Metinde Osmanlı’dan bahsederken “düşmanlarımız” diyor. O “düşman” dediği insanlar Çanakkale’de, Kutü’l-Amâre’de, Filistin’de savaşan Türk askerleri. Aynı dine mensup olduğu insanları düşman ilan ederken, İngiltere’yi “asil İngiliz milleti” diye övüyor. Sonra da İngiltere sözünü tutmayınca feryat ediyor. İşte tarihin ironisi burada.
Bugün Türkiye’de bazen gördüğüm şey de beni düşündürüyor. Kendi tarihini, kendi kültürünü küçümseyip başka kültürleri kutsayan anlayış bana sağlıklı gelmiyor. Bu sadece Arap kültürü için de geçerli değil; herhangi bir kültür için geçerli. İnsan önce kendi köklerini tanır, sonra başkalarını öğrenir. Kendi evini küçümseyip komşunun evine hayran olmak bana hiçbir zaman doğru gelmedi.

Türklük meselesine gelince… Bana göre bir Türk’ün kendi tarihini, dilini ve kültürünü sevmesi için kimseye düşman olması gerekmiyor. Ama kendi tarihini değersiz görüp sürekli başka kimlikleri yüceltmesini de anlayamıyorum. Japonlar Japon olmaktan utanmıyor, Fransızlar Fransız kültürünü koruyor, İngilizler kendi tarihlerini anlatıyor. Peki biz… Kendi köklerinden kopan insanın asıl kaybı, başka bir millete dönüşememesidir. Çünkü aidiyet taklit edilmez; yaşanır. En ağır yalnızlık da budur: Kendi evine yabancı, başkasının evinde misafir…
1924 Beyannamesi‘nden çıkarılacak en büyük ders şu: Devletler çıkarları için hareket eder. Milletler ise hafızalarıyla ayakta kalır. Tarihî hafızasını kaybeden toplumlar, aynı hataları yeniden yapmaya daha yatkın olur. Bu yüzden bu tür belgeleri okumayı çok değerli buluyorum; sloganlardan daha çok şey öğretiyorlar…

