Ölümün Ömrü Bir Gün Galiba, Aşk Ömür Boyunca

aşk ömür boyunca - günay aktürk

Aşk Ömür Boyu Sürer Mi?

aşk ömür boyunca - günay aktürk

Aşk ne kadar sürede biter? Belki bir fikir verir bu kısa makaledeki anlatı. Altmış beş yaşında bir adam vardı. Sevilen ve sayılan. Kendi çapında otorite sahibi. Biraz kafadan terelelli. Ressam. Aşık olduğu kadına tutulalı kırk beş yıl geçmişti. Kadın yurt dışında, kendi Ankara’da.

Nasıl olmuşsa yakıtı tükenmemiş yanan fitilin. Kadın geçen ay hayatını kaybetti. Adamın cesedini de bir hafta sonra bir tatil kasabasında buldular.

Yan yana yürüdükleri gün sayısı üç yüzü geçer mi bilmem… Farklı insanlarla farklı hayatları yaşadılar ama birbirlerini hiç unutmadılar. İletişimleri hiç kopmadı.

Platonik aşkın bir ömrü var. Yasak aşkın da öyle. Büyük kitaplar büyük aşkların tarifini yapmıştır. Aşkın bu türü, kalıplaşmış hiçbir ilişki biçimini kabul etmez. Biriyle anlaşır ve “ölüm bizi ayırana kadar” dersin. Ama pek çok ilişki üç kişiliktir. Kimisi dört! Evin içinde gizli birkaç hayalet daha yaşamaktadır.

Aşkın da ahlakı yoktur ayrıca. O yalnızca hissettiğini kabullenir. Kaç bedene dokunur, kaç nefesten etkilenirsin! Şüphesiz onlar da gerçektir. Ama yakıtı tez biter onların.

Büyük aşklarda ihanet var mıdır peki? Kıskanır mı kendini yabancı dokunuşlara teslim ediyor diye? Geride kalmıştır o haller. “Ar-u namus şişesini taşa çaldım kime ne?” demiştir ozan. Büyük aşklarda fethedilecek şey muhatabının zihnidir çünkü. Ne zaman ki o zihin koparmıştır derin bağlarını, işte o zaman tek tekere biner aşk!

Biz neyiz, diye sormazsın. Evlilik ya da sevgililik değildir bu bağı kuran. Yıllarca uzak kalsan da yıllarca gün kadar yakın sayılırsın. Gerçek aşkın mümkünatına değinmekte yarar var. Gerçeğe en yakın tanımını şöyle okumuştum bir dönem: “Gerçek aşk, aşk bittikten sonra başlar!” Atom bombası atılmış bir toprağın yeniden yeşermeye başlamasına benzer bu… Felaket düzeyde yaşanan bir doğum sancısından sonra dünyaya gelen bir bebek gibi…

Read more

Bu Bir Gece Yarısı Muhabbetidir Efendim

gece yarısı muhabbeti, - günay aktürk

Neden Dönüp Durur İnsanlar Yataklarında Uyumak İçin?

gece yarısı muhabbeti, - günay aktürk

Bir gece muhabbetidir bu efendim. Gece yarısına doğru bir kapı açılır içeriden. İlkin karanlık tarafı yansır suratına ışığın. Bakar ve korkarsın. Yalancı oyalamalarıyla gün boyu seni diri tutan gürültüler çekilmiştir. Sessizliğin uğultusu başka duyguları uyandırır. Uyanır gecenin içinde fareler gibi içindeki yabancı sesler!

Ormanın derinliklerindeki vahşi yaşam nasıl korkutursa yolunu kaybeden bir gezgini, sen de öyle korkarsın içindeki vahşi yaşamdan. Hiç inmemişsindir o derinlere. Ayağın takılıp düştüğünde bile uğraştığın yalnızca sargılar olmuştur. Kendi kanından korkmuş ve kendi acına yabancılaşmışsındır!

İstersin ki üst katındaki komşun biraz dolaşsın evin içinde. Makineyi çalıştırsın, kavga etsin mümkünse, gıcırdatsın karyolayı! Böyle geceler olur. İçeride yangın vardır çünkü. Ama sigara yere mi düşmüştür yoksa tutuşan perdeler midir bakmak lazım. Bir bardak suyla sönebilecek bir ateş için çığlık çığlığa yardım istersin! Neden dönüp durur insanlar yataklarında uyumak için!

Ama ben bunları yapmam. Sokakta perdeler tutuşur ve içeride dökülen bir bardak şaraptır sadece! Dolu zihnime dönüp bakarım gün boyu ne haltlar karıştırmış diye. Ne iç sesimi susturur ne zihnimden akan düşünceleri kısarım! Sadece sorarım kendime, ne düşünüyorsun? Kesilir düşüncelerimin budaklı dalları teker teker ve kalırım birkaç düşünceyle baş başa. Baş belası ortaya çıkar ve ben gülerim!

Ya ormanın derinliklerindeki o vahşi yaşam? Ya içimdeki o vahşi? Korkular ve yalnızlık? Dağınık bir zihni de en az düzenli bir zihin kadar normal karşılarım. Çakarım ateşimi karanlık bodrumlarıma doğru. Ortalık biraz dağınık ve tozludur. Küf kokusu vardır havada! Kendi karanlık bodrumlarımda büyük bir farenin gölgesi yansır karşı duvara! Ve şekli değişir gölgenin iştahlı kahkahalarımla!

Günay Aktürk

Read more

Affetmek, tasmayı sahibine teslim etmektir.

kendini affetmek - günay aktürk

Affetmek Nedir Ne Değildir?

kendini affetmek - günay aktürk

Affetmek, tasmayı sahibine teslim etmektir. Dersin ki: “Artık onun tarafından kontrol edilmeyeceğim!” Yorgunluğun dinginliğidir affetmek. Sırtındaki kamburu kesip atmaktır.

Hayat, elimizdeki bir tek sayfayı benzer cümlelerle doldurmaktan ibaret. Eski yazılanları silerek yeni deneyimler eklemek. Alttaki yazı ne kadar iyi silinirse üzerine yazılanlar o kadar belirgin olur. Yoksa birbirine karışır cümleler! Okuyana da okutana da zulümdür.

Ama bağışlamak yanlış anlaşılıyor. Onunla yeni bir kahve randevusu için sözleşmek değildir bağışlamak. Sırf bağışladın diye konuşmak ve görüşmek zorunda da değilsindir. Aslında onun o bütün yapıp ettiklerine karşı öfkeye, nefrete ya da kedere bulanmadan yapılan bir bağışlamadır bu. Çoğu zaman sandığımız kadar ağır darbeler almamışızdır. Bizleri sinir hastası ederek vücudumuza yüksek tansiyon illetini bulaştıran ana neden, aslında alabildiğine güçlü ‘duygusal‘ tepkilerimizdir. İnsanları kafamızda değerli ve değersiz gruplar halinde kategorileştiren de bu duygusal anlamlar değil midir? Öyleyse insanın acı çektiği zindanı, kendi zihninin zindanlarında aramalı.

Affetmek İyi Mi?

Affetmek nedir diye sorarsanız, tüm bu şeylere karşı yeni bakış açıları getirmektir. Bize iyi gelmeyen kişileri ya da olayları olmadıkları şekilleriyle yorumlamaktan vazgeçmek. Her şeyin belki de göründüğü gibi olduğunun kabulü. Affetmek, pekişmiş bakış açılarının anlamını yitirmesidir.

Affetmek her ne kadar bağları koparmak anlamına gelse de, yine de sıcağı sıcağına olmaz. Bunun için zaman gereklidir.

affetmek psikolojide ne demek

Dün akşam on sekiz yaşlarında iki sevgiliye rast geldim. Yanlarından geçip giderken genç kadının ağlayarak şunları söylediğini duydum: “Her ne kadar sineye çeksem de kırıldım, kırıldım, kırıldım…” Belli ki çocuğun yaptığı hatayı görmezden gelse de, bunun iç dünyasındaki ağırlığını fazla taşıyamamış. Duygusal bağımlılığın yoğun olarak yaşandığı ilk günlerde kırılmak çok kolay, affetmek ise daha zordur. Bir duruşa sahip olandan beklenen budur. Yara tazeyken yaralayana yaralasın diye ikinci bir şans daha verilmez. Akıl da bunu gerektirir ama duyuların bu denli güçlü olması kişide akıl bırakmaz ki. Sıklıkla affeder. Ama bu affediş yalnızca görünüştedir. Kaybetme korkusu, kıskançlık ve öfke gibi duygular tarafından daha da artar köleliği. Unutmayın, faydalı affedişin asıl amacı kamburlarımızdan kurtulmaktı.

Kaşınan yara enfeksiyon kapmış olabilir.” diyor doktorlar. Yaranız kaşınıyor ve acı çekerek hatırlıyorsanız muhtemelen affetmenin zamanı gelmemiştir. İnsan kendi değerini bilmeli. Sevgiliye yüklenen anlamların gerçek olup olmadığı sorgulamalı.

Ah Şu Leyla İle Mecnun Çarpıntısı Yok Mu...

Ama bizde Leyla ile Mecnun kültürü var. Ferhat’ın Şirin için dağları delmesi kutsallaştırılır da, Şirin’in bu aşk için neler yaptığı sorulmaz. Elbette elmanın da bizi sevmesi gerekmez. Ama elmanın ödül olarak kendini sunduğu durumlarda içinin biraz kurtlanmış olması lazım. Yani içine kurt düşürecek bir sevgi olması lazım ortada. Oysa boyuna karşılıksız aşklar yaratıp: “Ne gelirse yardan, razı ol yarandan!” Diyoruz. Derdi görmezden geldikten sonra, ortada affı gerektirecek sorun da olmuyor doğal olarak. Karşılıksız aşkın kutsallığını savunanlardan mısınız? O zaman asla ısırık istemeyeceksiniz elmadan. Karşılıksız aşklar insana kederli duygulanışlar getirir ki özgürlüğün de baş düşmanı sayılır. Neşenin az olduğu kederli ama ilahi bir dervişlik mi hayal ediyorsunuz? Karşılıklı zihinsel beslenmelerle büyüyen bir ilişki yerine istediğiniz bu mu?

Yavaştan toparlanalım. Aklıma şimdi kurduğum bir benzetme geldi ki söylemeden bitirmek istemem. Affetmek, elektrik gidip geldiğinde masadaki son lokmayı kimin çaldığını artık umursamamaktır. “Senden beklenir.” dersiniz umudunuz kırılarak. Doygunluk ve bıkkınlık iç içedir burada. Artık laf sokma zahmetine bile katlanamadan Nazım’ın: “Artık sen de de herkes gibisin!” dizeleri şimdi daha iyi anlaşılır.

affetmek nedir - günay aktürk

Allah Değil Affetmez O!

Bir de şunu söyleyenler var: “Çocuk değilim ağlamam, Allah değilim affetmem.” Vay canına! Bu sözün -farkında bile olmadan- Tanrıdan daha üstün olduğunu ima eden bir kibirden söylendiğini düşünmüşümdür hep. “O affeder ama ben affetmem! Benim çizgilerim daha keskindir.” Affetmeyen insanlar zayıf insanlardır zira duygularının tahakkümü altında bocalayıp dururlar. Bakmayın bağışlamıyorum dediklerine. Kapı bir kez aralanmaya görsün, kölemiz isyankar beddualarını o anda geri çeker.

Affetmek de affedememek de olayları yorumlama biçimimizdir. Kaybetmekten korkmamaktır affetmek. Daha doğrusu ortada kaybetmeye değer bir şey görememektir. Kıskanmamaktır. Belki de ondan sağlıklı çocuklar doğuramayacağını içten içe kabul etmektir.

 

Günay Aktürk

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
umudun çocuğu - günay aktürk
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
Read more

Tavasin – Hallac-ı Mansur (En-el Hak)

tavasin - hallac-ı mansur

Ve Şeytan Kovuldu!

Hallac-ı Mansur‘un “Tavasin” En-el Hak adlı kitabında şeytanın cennetten kovuluşunu okuyoruz. Yani bir de bu gözle bakıyoruz olaya.

Hallac-ı Mansur - Tavasin (En-el Hak) Kitabından

Tanrı şeytana sordu: “Secde etmiyor musun ey alçak?” O da şöyle söyledi: “Daha doğrusu aşık demeliydin. Aşıklar hor görülür. Bu yüzden beni alçak ve aşağılık diye adlandırıyorsun. Bana olacakları anlaşılır kitapta okudum ben ey her şeye gücü yeten ve sonrasız olan! Öyleyse nasıl alçaltabilirdim kendimi Adem’in önünde? Madem ki onu topraktan ve beni ateşten yarattın, bu iki karşıt varlık anlaşamazlar. Ben sana daha uzun bir süre hizmet ettim. Benim erdemim onunkinden daha yüksek, bilgim daha geniş. Eylemlerim daha yetkin.”

Yüce Tanrı ona dedi: “Seçim benimdir senin değil.

O da şöyle dedi: “Tüm seçimler gibi benim seçimim de senindir. Çünkü sen beni seçmiş bulunuyorsun ey yaradan. Onun önünde secde etmemi sen engelledin. Sözlerimde yanlışlık olsa benim böyle konuşmama izin vermezdin. Çünkü sen her şeyi duyansın. Onun önünde secde etmemi istemiş olsaydın buna boyun eğerdim. Seni benden daha iyi tanıyan bir kimse bilmiyorum bilgilerin içinde.”


Tavasin – Hallac-ı Mansur

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
umudun çocuğu - günay aktürk
Read more

Bir Babanın En Kötü Çaresizliği

bir babanın çaresizliği

Sesli Makale serisine yeni bir video daha. Bu defa Bir Babanın En Kötü Çaresizliğini anlatan Bangladeşli İdris in hikayesini dinleyeceksiniz.

Bangladeşli İdris

Bir Babanın Çaresizliği

Çocuklarıma işimin ne olduğunu asla söylemedim. Benim yüzümden utanç duymalarını hiç istemedim. En küçük kızım bana ne yaptığımı sorduğunda, tereddütsüz bir şekilde ona emekçi olduğumu söylerdim. İşten eve dönmeden önce, kamu tuvaletinde banyo yapardım. Eskiden yaptığım işten hiç ipucu bulamamışlardı.

Kızlarımı okula göndermek, onları eğitmek istedim. İnsanların önünde onurlu durmalarını istedim. Herkesin bana baktığı gibi, kimsenin onlara bakmasını asla istememiştim. İnsanlar hep beni küçük düşürdü. Kazancımın her kuruşunu kızlarımın eğitimi için yatırdım. Asla yeni bir gömleği satın almadım. O parayı onlara kitap almak için kullandım. O saygıyı, hep benim için kazanmalarını istedim. Ben temizlikçiyim.

Kızımın üniversiteye kabulünün son tarihinden önceki gün kabul ücretlerini alamadım. O gün çalışamadım. Çöpün yanında oturuyordum, gözyaşlarımı saklamaya çalışıyordum. Bütün iş arkadaşlarım bana bakıyordu ama kimse konuşmaya başlamadı. Başarısız olmuştum, kırılmıştım ve eve döndüğümde bana giriş ücreti soracak kızıma ne söyleyeceğimi bilmiyordum.

Ben fakirim. Fakir biriyle iyi bir şey olamazdı, buna inanıyordum. İş bittikten sonra bütün iş arkadaşlarım bana yanaştılar, yanıma oturup onları kardeş olarak görüp görmediğimi sordular. Cevap vermeden önce, bir günlük gelirlerini elime teslim ettiler. Herkesi reddettiğimde, “Gerekirse açlıktan ölürüz, kızımız koleje gitmek zorunda” diyerek karşı çıktılar. Onlara cevap veremedim. O gün duş almadım ama eve daha temiz bir şekilde gittim.

Kızım çok yakında üniversitesini bitirecek. Üçü artık çalışmama izin vermiyor. Yarı-zamanlı bir işi var ve üçü de eğitim görüyor. Çoğu zaman beni eski çalışma yerime götürüp arkadaşlarıma ve bana yemek yedirir. Arkadaşlarım gülüp neden sık sık bize yemek yedirdiğini sorduklarında kızım, “Hepiniz o gün benim için aç kaldınız. Bu şekilde bugünkü yerime gelebildim. Hepinizi, her gün besleyebilmek için Allah’a dua ettim.” dedi.

Şimdi kendimi yoksul bir adam gibi hissetmiyorum. Böyle çocuğu olan kimse, nasıl fakir olabilir.”

Bangladeşli İdris

Read more

Ceddin Deden Neslin Baban (Osmanlı Tarihi Bilinci)

Ceddin Deden neslin baban - Günay Aktürk

Devletimin Yanındayım!

Eskiden buralar hep Osmangile aitti. Osmanlı Hanedanlığına ait devlet toprağı. Hani ceddim diye övündüğün ve Ata diye kabul ettiğin.

Bugün “Osmanlı’nın torunlarıyız” diyorsun. Aslında asıl ataların, bu hanedanlığın kapısında yaşayan bir kuldu. Yani “Yanaşma” gibi. Toprağını işledin. Hasadını kaldırdın. Savaş zamanı dayandın Viyana kapılarına. Sıkıysa dayanma. Dedelerin 12 yıl askerlik yaptılar. Bazen 6 yıl. Bazen üç. 1914’te çıkartılan zorunlu askerlik yasasının birinci maddesi dedengilleri yakından ilgilendiriyordu: “Osmanlı hanedanının dışında kalan tüm tebaa için askerlik zorunludur!”

O bir hanedanlık. O bir sülale. Senin sülaleni sarayın bahçe kapısından içeri soktular mı sanıyorsun? Ataların, Keloğlan misali padişahın kızını isteseydi alırlar mıydı sanıyorsun? Şunun şurasında akrabasınız ya hani!

Mihrimah Sultanı bilirsin. Hani Muhteşem Süleyman’ın Hürrem’den olma kızı. Dizisini muhtemelen izledin. Hiç kaçırmazsın öyle şeyleri de ondan diyorum. Koskoca Mimar Sinan talip oldu da alamadı kızcağızı. Hem de uğruna Mihrimah Sultan Camii’ni yaptığı halde. Ataların seni dünürcü olarak bile layık görmedi kendine.

Sıklıkla Devletimin yanındayım diyorsun. Evet, biz de devletimizin yanındayız. Ama sen kişilerle kurumları birbirine karıştırıp sadece sembolleri sahipleniyorsun. Devlet fes ile püskül değildir efendi. Padişahla vezir hiç değildir. Arabacının şanına bakıp da arabayı tarif ediyorsun. Asıl devlet temiz tutulması gereken bir dere yatağıdır. Satılmaması gereken fabrikalar ve peşkeş uğruna yakılan ormanlardır. İşçidir devlet. Eğitimdir. Adalettir. Bunları çıkartırsan bugünden yarına ne kalır devletten geriye? Savaş isimleri, komutanlar ve padişahların tarihi kalır…

Ama ben seni gerçek atalarınla tanıştırmak niyetindeyim. Senin gerçek ataların, seninle aynı yazıyı paylaşan halktan başkası değil. O halk Osmanlı zamanında hanedanın ve yönetici kadronun dışında bırakılan yığınlardı. Senin gerçek atalarını kendilerine bağlı uysal kullar olarak gördüler. Bugün de öyle.

Senin asıl atan, 19. Yüzyılda yaşamış anonim bir ozandı. Ve şöyle diyordu bir şiirinde: Dağa çıksam ayısı var kurdu var. Düze insem sıtması var derdi var. Köye gitsem tahsilatdarın derdi var. Şaştım ağam bu salgının elinden.

Salgından kastı vergiydi. Kimi kaynaklarda “salma” ya da “salgun” olarak da geçmekte. Ataların hanedanlığın içinde yaşamıyordu hayır. Vergisini veren ve çoğu zaman da vergiden beli kırılan yoksul bir kitleydi senin ataların. Bunu bugünden böyle söyleyeyim de çocuklarına ata diye alakasız kişileri örnek gösterme yarın.

Al sana bir başka dize:

Ne istiyorsunuz ağalar para mı? Yok.
At, pusat mı? Yok.
Giyim kuşam mı? Yok.
Yatacak, yakacak mı? Yok.
Size konak, hayvana ahır mı? Yok.
Yiyecek mi, yem mi?
Allaha şükür o da yok.

Bugün “Devletimin yanındayım” derken kafa hâlâ hanedanlık çağına gidiyor da, devlet görevlisini devletin kendisi zannediyorsunuz! Kime nasıl sahip çıkıyorsanız yine sahip çıkın. Fakat önce dere yataklarınıza, ormanlarınıza, fabrikalarınıza sahip çıkın. Onlara sahip çıkabilmek için de adalete sahip çıkın. Adalet mülkün temelidir, denir. Peki, ya adaletin temeli nedir? İnsanlık onurudur ağalar. İnsanlık onurudur. İnsanlık onuruna saygı duyulmayan yerde adalet bulunmaz…

Günay Aktürk

Read more

Sen Leyla Olamazsın Sen de Mecnun

leyla ile mecnun

Leyla İle Mecnun

leyla ile mecnun

Sen Leyla olamazsın. Sen de Mecnun. Simgeleri taklit edip durmayın. Sizin kendi sevme biçimleriniz var. Çevrenize kişiliğinizden izler bırakıyorsunuz. Ve pek çoğunuz hayal kırıklığısınız, hak verin. Çünkü hepiniz haklısınız! Hepiniz kirlisiniz. Yani diğerinin gözünde.

Bu bülbül diyaframdan konuşmazdan evvel bir karga sureti taşırdı! Sesini hiç dinlemediğiniz şu karga ise bülbül soyludur. Gül, başı bağlı bir manastır fahişesidir özünde! Kalbi kırılana menekşeler gönderilmeli ki acısıyla bütünleşebilsin!

Bu mağaraların bir harabeyi ya da sarayları andıran görüntülerine aldanmayın. İçine girip bakmanız gerekir. Pek çoğunun girişi keyifli, çıkışı kayalıktır.

Kişiliğinden izler bırakır çevresine… Yine de bu bir ölçüt değildir. İzler her zaman nihai sonucu vermez. Bazen de zamanla oturur kişinin kişiliği. Düz çizgi bozulur, eğri çivi düzelir darbe yedikçe. Bilemezsiniz. Kumardır insan insana. Leyla ile Mecnun efsane olarak kaldığı sürece güzeldir.

Edebiyat ilhamını gerçek yaşamdan alsa da çoğu zaman yaşanmak isteneni anlatır. Yine de mümkündür gerçek yaşamın edebiyata göre uyarlanması. Yeter ki yeterince mürekkep tüketmiş olsun insan deneyimi!

 

Günay Aktürk

[vc_columnabiliz_text][vc

 

[/vc_column_text][/vc_column]

Read more

Kavra Kırbacın Sapını

kavra kırbacın sapını
kavra kırbacın sapını

Al şu zinciri ve kendi yamaçlarındaki paslı kazıklarına bağla beni. Bir gün eninde sonunda kavgasını yapacağız nasıl olsa. O güne kadar en derin çukurlarında demirleyip azgın kasırgalarına bırakıyorum bu yelkenliyi!

Kavra kırbacın sapını, kesiver cezasını erdemli davranışlarımın. Şimdiden kara bulutlarını serbest bıraktın, gökyüzüm çamurlu ya, yine de tam gezmelik! Öyle görünür başlarda. Ama önünde sonunda fırtına çıkar. Kimin kurtulup kimin kaybolacağına fırtına karar verecek.

Her insan bir nebze yük gemisine benzer. Zamanla yolcu gemisine evrilir ve en nihayetinde savaş gemisi olarak ortaya çıkar. Bazen de öyle olmaz. Bir sandaldır o. Denize fazla açılmamışken: “Bu sandalın kürekleri tuzlu sulara dayanamıyor artık!” deyip bırakır kendini kara sulara.

Elimizde (Nietzsche’nin deyimiyle) evrim kuramımız var. Ve bu evrimin dişiler hakkında neler söylediğinden haberdar mıyız? Kadın da bir dişidir ama insana doğru evrimleştikçe kadınlaşıyor. Görünen o ki sırf medeniyetimizin bir dizi getirilerinden ötürü evrimin bazı maddeleri saf dışı kalmış durumda. Kadınlarımızın (ev bekçisi) olma zorunluluğu gibi. Kadın artık kazanabiliyor. Onu dört duvar arasına sıkıştıran zihniyet Orta Çağ zihniyetidir ve kadının hiçbir derdine deva olamaz. O kadar!

 

 

Günay Aktürk

Read more

Kirli Yolların Adamı

Kirli Yolların Adamı - günay aktürk
Kirli Yolların Adamı - günay aktürk

Kirli yollardan geçti, çamura bastı ama pahalı çizmeleri vardı ayaklarında, kirlenmedi. Çamurlu yağmur yağdı havadan ama bir tek o ıslanmadı. Çünkü şemsiye tuttu paralı yamakları!

Mahkeme kayıtlarında izine rastlamadınız çünkü satın aldı adaleti. Fakat çıktı dedikodusu. Ocakta ateş vardı ve dumanı tüttü.

Zırhlı ve görkemli arabasıyla evinden aldı sevgilisini bir akşam. Diksiyonuna ve cakasına diyecek yoktu. Saygı uyandırdı önce. Ilk buluşmaya göre gelecek vaat ediyordu. Fakat dönüş yolunda okşadı yanaklarını ve yavaş yavaş indi elleri memelerine…

Yoksullar ahlaklı, zenginler kötüdür demiyorum. Yoksulun ahlaksızı daha da beter oluyor hani. Yani sonradan görme olmayacak insan. Bugün yüzüne bile tükürmediğin hem aptal hem de yoksul adamların, yirmi yıl sonra saltanat edindiği bir ülke burası.

İki farklı hayat yaşamış iki insan tanımıştım bir zamanlar. Biri bilge bir adamdı. Bir akşam hırpani vaziyetiyle oturduğu yol kenarında ufaktan demleniyordu. Sakalı üç karış. Beş liralık köpek öldüren şarabından sundu bana. Ve sohbetin konusu kuantum fiziğiydi…

Öteki eskiden zengin mi zengin bir kadın. Şimdi birazcık darlıkta vaziyeti. Çirkefin içinde koruyabilmiş erdemini. Onunla ilk karşılaştığımızda eski soyluluğunu gülüşlerinde görmüştüm.

Erdem insanın içindedir ve çoğu zaman eskiden neyse şimdi de odur. Pahalı parkalar da, yağdalı ceketler de insanın içinde olana yeni bir şekil veremez. İnsan kafasının içinde bir “ur” ile yaşar. Ya iyi huyludur o “kitle” ya çok daha ölümcül…

 

Günay Aktürk

Read more

Intro

.:: KATEGORİLER ::.

.:: AKIL FİKİR PORTALI ::.

Read more