Ey Cemaat, Ön Sevişin!

ön sevişme

Diri Tutar O Tüm Bağları

ön sevişme

“Lakin sevişmeyerek geçen ömür hederdir. Dünyada aşık olmak herkese mukadderdir.”

Sabahattin Ali

Bizim Camal Ağabey anlardı o işlerden. Şu dizesini bilirsiniz ustanın: “Sayın Tanrıya kalsa seninle yatmak günah. Daha neler! Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının!

Saçı uzuyorsa, boy verip serpiliyordur. Devamını kendi kalemimden sürdüreyim bunun: “işte tam zamanı kederin, cenk meydanlarında kadeh tokuşturmanın, aşkın tam zamanı…”

Tek bilen o değil, İlhan Berk de az değil. Şu da onun marifeti: “Kirlidir aşk çocuğum, o sıvı fosil, dölyatağı, o sürgün her şeydir…” Onun bu şiiri soyun devamına hizmet eder. “O sürgün her şeydir.” diyor. Bir can geliyor dünyaya. Şiirin yarısı biyolojikse, öteki yarısı zevkin hizmetkarı. Madem girdik yatağa, güzel bitirelim sonunu, biraz zevk alalım diyor. Çünkü öncesinde: “Daya ağzını kasığıma!” diye yön veriyor gidişata.

Sevişmek yalnız şair ve yazarlar tarafından kutsanmıyor ki. Dinde de var. Şöyle bir hadis: “Ola ki hiçbiriniz karınızın üzerine bir hayvan (deve) gibi çullanmayınız.” İslam, ‘ön sevişin’ diyor. Bana bunlarla geleceksin fetvacı başı!

Güzeldir sevilmek ve dahi aşk etmek. Ömrü uzatır, psikolojiye yağlı ekmek sürer. Ama özü de bambaşkadır. Ön sevişme dediysek, sonu yatağa, ucu cinselliğe varan bir şey değildir. Sabah evden çıkarken boynuna iştahlı bir dudak harekatı, mutfakta aniden sıkıştırma türünden şeyler. Pek çok insan bunun, cinsel ilişki öncesinde tavuğu kızartıp tava getirmek eylemi olduğunu sanır. Amma değildir. Öyle olsaydı geri kalan zamanlarda ne olurdu? Pencereden giren bir sonbahar esintisi gibi bir üşüme, bir soğuma yaratırdı.

Ön sevişme, sevginin ve tutkunun avansıdır. Aslında gerçek aşk tam olarak budur. Bağları diri tutar. Gün içinde telefondayken sıcak bir nefes… Sonu her zaman cinselliğe bağlanmaz. Onunla her karşılaşma, her randevu yeni bir tanışma evresinden sayılır.

Günay Aktürk

Read more

Her Zaman Daha Cazip Ve Daha Lezzetli

alışkanlık

Hep Aynı Alışkanlıkların Kurbanıyız

alışkanlık

Dedi ki: “Hep aynı alışkanlıkların kurbanıyım. Ciğerime sürüngen dişlerini geçiren ne kişilerdir ne de olaylar. Hatalarını her yeni insanda bir kez daha tekrarlayan biriyim. Farklı sonuçlar alabileceğimi mi düşünüyorum? Benim yöntemlerim ilkel.

Bu bağımlılık aşılabilirdi şayet sigara filtresinin dudaklarımda bıraktığı lezzetten kurtulabilseydim. Sonunda beni ne öldürecek? Lezzetten uzak mı durmalıyım? Daha pahalı bir tütün mü içmeliyim?

Kumara yeniden dönmezdim eğer kaybetme riski zihnimde bir zevke dönüşmeseydi. Suç, kart çalanlarda mı yoksa kumarhanede mi? Her seferinde aynı kumarbaza mı yeniliyorum? Yoksa içimdeki açgözlülüğün lezzeti yeni kumarbazlara mı götürüyor beni?

Bu okların ucu ne kadar da sivri. Her seferinde delip geçeceğini anlamam için daha ne kadar vurulmam gerek? Kendime yeni bir çalılık mı bulmalıyım yoksa ormanı mı değiştirmeliyim? Yeni ormanda kurumuş yeni dallar: hani basınca çatırdayan ve kendine yeni avcıları çeken türden. Kurumuş dalların ne suçu var, adımlarım pek avanakça…

Bu şehirde yeni bir “ben” olarak doğmam gerek. Avcının şekli değişebilir ama avlanma güdüsünün lezzeti sona ermez. Yem olma alışkanlığım sona ermedikçe bugünkü tuzaklar yarın şekil değiştirebilir. Ama her zaman daha cazip ve daha lezzetli görünürler. Av ile avcı tam da bu ortak paydada buluşurlar. Ama ona yaklaşmanın, koklamanın ve ısırmanın da bir yolu yöntemi var.

Evrim, doğaya uyum sağlamayan canlıları affetmez. Ve ben insan olarak bundan neden muaf olayım ki? Uyum sağlamak onlardan biri olmak ya da onlara yaklaşırken kalkanı indirmek anlamına gelmez. Tuzağa sevdalanmadan onları alt etmek gerek. İlkel olandan lezzeti uzak tutmalı…

Read more

Kim Soktu O Kızgın Demirleri İçine

ilk aşk emareleri

İlk Aşk Emareleri!

ilk aşk emareleri

O kızgın demirleri kim soktu içine? Gölgede bir demirci var belli. Saplandığı gibi delip geçmemiş! Binlerce parçaya ayrılmış da her parçası bir hücrene yerleşmiş.

Bir demirci gölgesi… Yıllar geçtikçe kendine has huylar edinmiş. Tutmuş köşe başlarını geçtiğin sokakların. Öğle arasında kahvenin şekersiz olduğunu hatırlatmış. Açtığın kargonun, giydiğin elbisenin, sıktığın parfümün kokusuna sinmiş. Banyoda soğuk bir su damlası olmuş da üşütmüş! Olanca ağırlığıyla çöreklenen gece uykularında bir yabancı gibi uzaklaşmış senden. Ama sabah altı otuz otobüsünü kaçırmamak için koşarken ensende hissetmişsin nefesini…

Dinlemez olmuş medeni halini. “İyi ve kötü günde” dileklerine bile galip gelmiş. Dolanmış evin içinde salkım saçak. Mobilyalarına ve çocuklarına takılmadan yürümüş yıllar boyu. Usulca süzülüp geçmiş duvarların içinden gece yarıları. Uykunda bile seyrettiğini fark etmişsin, kan ter içinde.

Onu iyi diye tanımlayamazsın. Kötülemek için bile sebebin yok. Gençlik dönemlerinde zihnine yerleşen anılar birikintisidir. Bir hayale dönüşebilmesi için kendini sana vaadetmesine ihtiyacı da yoktur bu gölgenin. Yıllarca emzirerek kendi kendine “bağ”lar yumağına çevirdiğin bir çocuktur o. Seni besler aynı zamanda. Beslerken acıtır. Derin acılardan derin kabullenişler doğar. Kendi kendine yetmeyi öğrenirsin. Belki bir hayat felsefesine dönüşür de, bu yüzden daha yorgun ama daha bağışlayıcı olursun…

Ne zaman bulaşacağı belirsiz, duyguların mevsimsel gribidir bu! Zaman zaman yoğunlaşır ve iyileşmeye yakın daha da ılık olur ateşi. Ne ayda kaç kez geleceği bellidir ne de ne kadar süreceği konukluğunun… Ama hastalık diyemezsin buna. İnsani bir durumdur ve atlatmaktan ziyade alışmakla alakalıdır. Kimileri ilk aşk diye tarif eder.

Belki de aşkın asıl tarifi budur: cehennem ateşinin yıllar içinde bir cennet esintisine dönüşmesi… Perdeleri çekin öyleyse, dışarıda kalsın hayaletler. Ve bir hayal uğruna yanı başınızdakilere cehennemi yaşatmayın!

Günay Aktürk

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
umudun çocuğu - günay aktürk
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
Read more

Yozgat : Haçlıları Bile Korkutan Şehir!

haçlıları korkutan şehir yozgat

Belki Bir Faydası Olabilir Bu Şehrin!

haçlıları korkutan şehir yozgat

Bir Yozgat’lı olarak ne yazık ki yozlaşmış bir kent olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Ne olmuş yani, insan hep doğduğu şehirle övünecek değil ya. Kendini dünyalı olarak ilan eden biri için böyle bir övünç saçmalık. Nereli olursanız olun. Her yıl bahar şenliklerimizde kadınlarımıza sarkmak için Sorgun ve Yozgat merkezden gelenlerin varlığını iyi biliriz.

Belki bir faydası olabilir bu şehrin. Dünya nereye doğru gittiğini bilen ama sonunu umursamayan hastalıklı liderlerle dolu. Olası bir 3. Dünya Savaşı’nda ne olacak? Bugün onu konuşuyoruz arkadaşla. Büyük şehirler felaketin olur. Hele ki bizim gibi başkentte yaşayanlar için. Kızılaya atılacak bir bomba Polatlı’ya kadar uzanır.

Kurtulsan bile kıtlık ve ölüm bekleyecek seni. Akıl hastalarından liderler yaratmanın bir sonucu. Deli gibi Nükleer bomba istifleyen bir ırktan bahsediyoruz. Kitabın beşinci sayfasında başını gösteren bu silah, ellinci sayfada umarım patlamaz. Olursa da geri zekalı bir türe dahil olduğumuzu kanıtlamış olurlar.

Yozgat bunun neresinde? Ne alakası var? En azından böyle silahlar yapacak düzeyde değil. Bu kent ile tek derdimiz olsa olsa “imam hatipler kapatılsın” düzeyinde kalır. Şöyle bakıyorum da ne masumane bir sorunmuş aslında.

Bağın bahçen varsa sahip çık kardeşim. Paran varsa altın al, platin al, hatta teneke bile işini görür. Şehirler Walking Dead dizisindeki sahneleri aratmaz. Yozgat’a gelirseniz bahçeden bir salkım domates verebilirim, şayet akşama gitmiş olursanız. Espri mi bu şimdi? Evet öyle. Dünya birbirini yemeye başladığında aklınızı kaybetmemek için bolca ihtiyacınız olacak!

Ufak bir parantez. Tanrının bu felakete karşı çıkmayacağına bahse girerim. Ortada dua edilecek bir mezar kalmayacağı için de kutsal ananelerimizi yeniden elden geçirebiliriz. Açlığın aşktan daha tez zayıflatıp avurdu avurduna geçecek suratlardaki kaybolan güzellik sebebiyle ayna satışlarında azalma görülebilir. Şimdiden aklımızı başımıza devşirmemiz lazım. Her şakaya aptalca gülen gerilemiş bir zekayla dünyayı nükleer silah ile yok edecek aptal liderler arasında sanırım her zaman tuhaf bir paralellik var!

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
umudun çocuğu - günay aktürk
Read more

Her Can Yaratabilir Kendi Benzerini

Her can yaratabilir kendi benzerini

Arandı ve Bulunamadı

Her can yaratabilir kendi benzerini

Yükünü hafifletebilirdim oysa. Kaygı semerini çözüp tırısa kalkabilirdin. Don mu tuttu havalar, al sana sıcak elim. Kaynıyor mu gökyüzü? Dokun buz gibi elime. Cehennemin yedi katı iyilik için kullanılabilirdi…

Yüzleri olmayan kara gölgeler için bir savaşçı gerek sana. Çığlığın ve çıldırmanın geri dönüş geçidi. En çok da kendini asmaya karar verdiğin gecelerde en zayıf noktası urganın! Sonra… Sonra bilmem ki çay mı dilersin kahve mi…

Her ruhun bir ikizi var mıdır bilmem. Bana sorarsan safsata furyası bu. Ama inanırım ki her can yaratabilir kendi benzerini. Bir kez yollar kesişmeyegörsün. Bir kez büyütüp besletilmesin.

Bir yerlerde nefes alıyor musun? Yoksa ölü mü doğdun kundağında? Seni neden bulamadığımı henüz anlamış değilim. Belki “Çince”, belki “Fince” belki de “Danca” konuşuyorsun.

Belki henüz yeterince pişmedi hamurun. Yaş farkından mı dersin? Yaşça büyük müyüm senden, yoksa sekseninde ve ölüm döşeğinde misin? Belki bir cadı avında diri diri yakıldın yüzyıllar önce. Belki daha binlerce yıl var ana rahmine düşmene…

Günay Aktürk

Read more

Rüyada Cin Görmek ve Cini Çıkartmak

Cin çıkarma sahnesini hicivli biçimde anlatan illüstrasyon, hocanın cinle konuştuğu ve hastanın yerde olduğu karanlık ritüel sahnesi

Cin Suresi Olmadan Cinlerle Nasıl Başa Çıkılır?

Rüyada cin görmek ya da cin çıkarmak ve benzeri anlatıların gerçekliğini tartışmaktan çok; bu anlatıların nasıl sorgulanmadan kabul edildiğini, korku ve inanç üzerinden nasıl bir alışkanlığa dönüştüğünü göstermeyi amaçlamak, bu yazının çıkış noktasıdır. Metin, herhangi bir inancı hedef almak için değil; kanıt, akıl ve hurafe arasındaki sınırları hiciv yoluyla görünür kılmak için yazılmıştır.

Cin çıkarma sahnesini hicivli biçimde anlatan illüstrasyon, hocanın cinle konuştuğu ve hastanın yerde olduğu karanlık ritüel sahnesi

Başarılı bir cin çıkarma operasyonunun ilk kuralı, önce girdiğinden emin olmaktır. Aksi takdirde hastayı pişman etmekle kalmaz, boşa kürek çekersiniz.

Girip girmediğinden tam olarak emin değilseniz kendinize şu soruyu sorun: girdiğine dair kanıt var mı? Genelde ilk yanaşmanın rüyada gerçekleştiği söylenir. Kabus görmediğinizden emin olun. Belki epeyce zorlamış ama tam girememiş de olabilir.

Diyelim ki girdiğinden emin olduk. Peki, nasıl ve nereden çıkartacağız bu kafiri? Elbette nereden girdiyse oradan çıkartacağız. Bu mekruhların ayakları ters ve biraz da büyük olur. Ayağı büyük olan cinin başı da büyük olur. İşinde uzman hocalar iyi bilirler bunu! Büyük olduğu için de çıkarken acı verebilir, korkmayın. “Girerken acı vermemişti!” diyebilirsiniz ama unutmayın ki girerken hevesli olan cini istemi dışında çıkartmaya çalışırsanız girdiği bölgeyi kanırtma ihtimali var.

Hastayı kıblenin tersi yönünde çevirerek işe başlıyoruz. Neden tersi, çünkü kafirin başı göründüğü zaman kıbleyi fark ederse, onu dine döndürmeye çalıştığımızı sanıp kızabilir. Bundan hoşlanmazlar. Boşuna ayet okumayın. Kafirle kâfir dilinde konuşmalı. Demeli ki: “Cin yoldaş, tebelleş olduğun bedenin zaten bir sahibi var. Sizin taifeden biri. Senin bu azgın kanırtmalarını duyarsa kan çıkar alimallah! Sen, eli kitaplı, dili ayetli, işi gücü şaibeli bedenlere layıksın. And olsun ki onların kim olduğunu sen iyi bilirsin!” Yani hedef saptıracağız.

Çıktı çıktı! Çıkmadı geçmiş olsun. Çıkıp çıkmadığından tam olarak emin değilseniz kendinize şu soruyu sorun: gerçekten içimden çıkmasını istiyor muyum ve haftaya tekrar gireceği ihtimali bende korku mu yaratıyor yoksa heyecan mı?

Son olarak… İçine cin girdiğinden şüphelendiğiniz birini hocaya karşı domaltmadan önce, hastanızın şizofren ya da manik depresif olmadığından emin olmalısınız.

 

Günay Aktürk

Read more

Sezen Aksu – Bir Tuhaf Hakaret

sezen aksu - bir tuhaf hakaret

Şahane Bir Şey Yaşamak!

sezen aksu - bir tuhaf hakaret

Ne şahane bir şey yaşamak
Dibe vurmak dimdik durmak
Bin bahane bin oyun kurmak
Binmişiz bir alamete
Gidiyoruz kıyamete
Selam söyleyin o cahil
Havva ile Ademe

Neden Allah’a havale etmediniz ki? Genelde yöntem bu da… Âdem Allah’ın Adem’i ise, oğulları ve kızları, yani sizlerin hamisi de o sayılır. Peki içinizden biri tacize ya da tecavüze uğradığında neden sesiniz çıkmıyor? Kulun aşağılanması dinin itibarını zedelemiyor mu yoksa?

Bakara makara” diyen bakana da sesiniz çıkmadı. Dine asıl hakaret eden oydu. O gün siz adamın ensesi kalın diye onu Allah’a havale ederken şahsen ben çok öfkelenmiştim. Bunları görünce samimiyetinize pek inancım kalmıyor.

Sezen Aksu’yu sevdiğimden değil. Hatta sevdiğim de söylenemez. Dinlemem. Beni düşünceler ilgilendirir. Şarkının sözlerini az önce dinledim ve Adem’in zedelendiğini hiç sanmıyorum. Hatta sıradan sözler gibi geldi. Tahrik olmadım. Ya da tahrip gücünün abartıldığını düşünüyorum.

Ama bir ihtimal Adem ile Havva’nın yaşam tarzlarına bakarak “cahil” demiş olabilir. Hatalı bir söylem. Ne cahili be, kendilerini cennetten kovdurtacak kadar cüretkardılar. Hangi müminin kıçı yer bu yürekliliği yapmaya!

Dini değerlere hakaret ve tahrik ya da aşağılama suçu!” Ne şarkı sözleriyle zedelenir din, ne de eleştiri ile. Ota boka tahrik olmayın.
Bakara Makara’ya tahrik olabilirsiniz, olmalısınız da. Hem cinsel hem de dinsel konularda çok çabuk tahrik oluyorsunuz. Dinin itibarını müridin kalitesi belirler. İnsanlığın aşağılanması karşısında sessiz kaldığınız için, kendi dininizin itibarını asıl siz zedeliyorsunuz sevgili kardeşlerim…

Read more

Böyle Kahpelenme Ankara

böyle kahpelenme ankara

Yüreğimin Gri Kampüsü Ankara

böyle kahpelenme ankara

Ankara… Hani diyorum ki ara sıra ısıtıversen olmaz mı? Eşe dosta karşı bunca nam salmasan ayazınla. Gri gözlerini bahar yeşiline boyayabilsen…

Çubuk dolaylarında padişahı kıstıran Topal Timur gibi başlatmasan ikide bir fetret devrini. Memur kenti rivayetine aldanıp da her maaş gününde işçi sınıfına karşı kahpelenmesen böyle…

Resmiyetin bile düşman soysuzluğundan. Ülke işgal edilmese Başkent madalyasına bile tenezzül etmeyecektin.

Üstelik daha denizin bile yok. Göl diplerinde balçık vaat ediyorsun. Ne bakışların İstanbul kadar kudretli, ne de İzmir denginde çiçeklendiği var dağlarının. Anca büyük baş beslenir çiftliklerinde!

Bütün ahbaplıklarım topraklarının dışında. Tüm sevgililiklerim bu şehrin yabancılarından. Anıtkabir, Ankara Kalesi, Meclis ve birkaç da müze… Bitti, bu kadar. Dönebilirsiniz artık şehirlerinize!

Bu kent tıpatıp ölüler şehrini andırıyor. Eh, birkaç canlı cesetle sevişmişliğimiz yok değil! Yine de ruhu bozuk bir yaşam ünitesine benziyorsun! Çekip gideceğim ya, sonunda beni de benzettin kendine. Sonbahar yapraklarına aşık olmuşuz. Sabahları şöyle bir titreme gelmezse, kahvemiz hepten zehir zıkkım. Hani demiş ya şair bir dizeside: “İnsan yaşadığı yere benzer. O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer…

Günay Aktürk

Read more

Deprem Öncesi Köpek Havlaması Bu

deprem öncesi köpek havlaması

Evet Çuvaladım

deprem öncesi köpek havlaması

Ah çuvalladım. Yine. Düzenli aralıklarla yaparım bunu. Boyuna batıp çıkan ruhunu dengede tutabilmek! İşte günün en büyük dilimi. Yaşamın kısa tarifini yokuş yukarı çıkarken öğreniyorsun. Kalıcı ve işe yarayacak olan bilgi birikimine, zor yoldan edinilen tecrübe diyebiliriz.

Yere çakılmadan önce hafif bir sersemlik oluyor. Deprem öncesi köpeklerin havlaması gibi. Yani seziyorsun yaklaşan havaleyi. Aynı tarafına düş düşeceksen. Kabuk katmanları darbeyi hafifletiyor.

Kapıları kilitlemelisin. Altına bez parçaları sıkıştır. Bacayı yık, hatları kes, postacıya iyi nişan al. Gelene kulak kesil ama asıl gelmeyenden kuşkulan. Küflenmiş fotoğraf albümlerinde kaç hortlak yaşar bir bilsen! Domuz ve yılan karışımı bunlar. Esansı bol sıkıyorlar ki şüphe uyandırmasın. Bunlar görünen müttefikler. Asıl sızma görünmeyenden.

Felçli olan sadece benmişim gibi bakmasana! Senin de gövdenin altı koyun ise üstü kurt. Kederli tek bir fotoğrafın yok! Normal görünmek için harcadığın çaba seni daha erotik ve sosyal gösteriyor olabilir! Ama kadrajı kendinden uzak tutabildiğin ölçüde artar kaliten. Ben ben ben!

İyi olacağız ya da delirmeyeceğiz demiyorum. Doğrusu bu umurumda bile değil. Kuşkuluyum biraz! Bir deli taburcu edildiğini anlayabilir miydi? İyileşse belki donuk bir keder sarardı suratını, bir üşüme gelirdi. Demek ki hâlâ tımara ihtiyacımız var!

Evet çuvalladım. Tam da insana yaraşır bir biçimde. Uyandığımda renkler eski halini alacak biliyorum. Ara ara sevinç furyası bizimkisi.
Tarihi geçmiş çikolataların tatlı sersemliği! Aslında bütün mesele kabuslardan ne sıklıkla uyanabildiğinde. Ruhsal gelgitler… Savaşın büyüğünü kendimize karşı veriyoruz da ondan…

Read more

Daima Fahişe Olun!

fahişelik nedir

Fahişelik Nedir Kime Göredir

fahişelik nedir

“Daima fahişe olun, asla aşık değil. Aşktan kaçan, zevke tapan kadınlar, yaşam basamaklarında güllerle karşılanır!”

de Sade
Yatak Odasında Felsefe

Bu alıntıyı hiçbir duygu kırıntısı eklemeden yorumlamamı isterseniz, doğruluğuna inandığımı söyleyebilirim. Yani güllerle karşılanacağını. Fahişelikten kasıt ahlak yoksunluğu değil elbette. Fahişelik bir yaşam biçimi. Sadece tanımı yanlış insanlarca yapılıyor.

Aslında bu söz kadınların nasıl olması gerektiğinden ziyade erkeğin ne mal olduğuna dikkat çekiyor. Hangisi daha çok meşgul eder erkeğin aklını? Ele avuca sığmayan ateşli ve özgür bir kadın mı yoksa annelikten ve aşçılıktan başka bir rol vermediği karısı mı?

Aşk ile nikaha sürüklenen kadınların vay haline! Tavan yapmış hayvani güldüler ki çabuk söner. Arkadaş bile olamadan seks kumrusu olmuşlardır. Beden her gün beş altı kez istila edilince her noktası tanıdık gelmeye başlar. Ve azalır heyecan. Aralarında dostluk olmadığı için sohbet de yoktur. Gelelim öbür tarafa.

“Ama herkesin ulaşabildiği bir fahişenin değeri de sorgulanır!” diyorsanız, siz de yanlış anlamışsınızdır fahişeyi. Kel topal kısmette ne varsa bugün, cinsinden değildir bu asil fahişe! Bedenini geleceği karşılığında hiçbir erkeğe teminat olarak sunmayan bir fahişedir bu! Evlenme programları geldi de aklıma, asıl fahişeliği gördüm bir anda. (Kimi kadınlar gerçekten çaresizdir ki önlerinde sadece eğilebilirim)

Bir şey daha var. Korkak erkekler eşlerinin yatakta fahişe gibi davranmalarını istemezler. Aslında isterler de, korkaktır canım bunlar. Okulu yoksa nereden öğrenmiş olabilirler? Sizi zavallı istifçiler!

Aslına bakarsanız pek çok evli erkek toplumun hafif meşrep gözüyle baktığı kadınlara aşıktır! Alıntının bütün sırrı da burada!

Günay Aktürk

Read more