Tuhaf Bir Bayram Sabahı

tuhaf bir bayram sabahı

Tuhaf Bir Bayram Sabahı

tuhaf bir bayram sabahı

Sabah sabah apartmana girerken yaşlı bir kadın (komşum olur) çıktı önüme ve dedi ki: “yavrııım, sana heç izin vermezler mi, boyuna mı çalışın? Bayramda da mı gedip geliyon guzuum. Eben de dışarı çıkıyo bah şimdi şona dooru bi gidip gelecek. Bacaklarıma sızı girdi gıran giresice. Anan heç gelmiyo mu yavrım? İiii? Aç susuz neediyon bi oğlan başınnan? Vayh! Gâvur gibi yatıyorlar da bitecik sen mi çalışıyon. Getmeyim de noorüyüm inne furacağıdı gelmedi gız. Hmm vayh yavrım vayh!”

 

Birkaç cümle daha çırpıştırdıydı ya bunları anca duddum aklımda. Harbiden ne zaman işten gelip yine şoona doğru seğirtsem ya kapının önünde ya da parkta karşıma çıkıyor. Öyle fazlaca samimiyetimiz yok, bir sene bile olmadı buraya taşınalı ama yine de her gördüğünde “yavrıım” deyü düşüyor peşime. Ah bir de dinlese üç beş kelam da ben çırpıştıracağım ya : )”

Biz işçi emekçi insanlarız. Bayramda da çalışırız seyranda da. Patronum olacak dürzü umreye gitmişti birkaç ay evvelinden. Şefiyle konuştuk geçen gün ayaküstü. Demek ki günah yığılması olduysa, dedim. Aradınız mı, hallolmuş mu o iş? Güldü. Haberim yok dedi. Dersimliydi adam çok geçmedi ki istifayı bastı zaten. Bayramda seyranda gözümüz yok. Gözümüz işçi haklarında. Sekiz kişilik temizlik tayfası var beri yanda, onları örgütleyelim bari dedik bana mısın demediler. Makarna kömür taifesi ne olacak. Ben iki mislini veririm, dedim yemediler. Çöpten deşirdikleri sucuk için birbirlerinin ümüğünü sıkıyorlardı geçen gün. Yoksulluktan değil haa! Birinin oğlu savcı, ötekinin üç tane evi var. Benden zenginler.

Mesele ahlâk yoksunluğunda. Bir de emekçi olacaklar. Fırsatını bulsalar beş kadına birden tecavüz edecek namussuzlar. Tavuk buduna benzer bir şey görseler salyaları akıyor. Biz de pek randımanlı adamız ya, bunlar içten pazarlama şirketi kurmuşlar. ikide bir feminist damarıma basıp yakası açılmamış küfürlerimi yalıyorlar. Bunlar mı benim işçi kardeşlerim? Cehennem zebaneleri bunlar. Yahu ben ne anlatıyordum?

Günay Aktürk

Read more

Kimim Ben

Şair ve yazar Günay Aktürk’ün portre fotoğrafı

Günay Aktürk Kimdir

Günay Aktürk derler bir yıldız tozuyum. Maddenin düşünen hali. İlkel bir bedende modern yapılanma!

Yaşayan beş maymun türünden biriyim. Ötekiler aslını reddetme derdinde. Ötekilerin içinde hep “ötede” duran! Okumak, düşünmek ve yazmak… Zihnimin tek boşalım mekanizması. Belki biraz edepsizce! Ama tabusuz, kanunsuz. Fakat onurluca…

Dar kafalı terörist dünyaya bir mesajım var. İnanıyorum ki insanlığı kurtaracak olan bilim ve sanattır. Biri cehaletini yontacak, öteki hayvanlığını. Uzun yıllardır kendime soruyorum. Soruyorum ki, kimim ben? İnsan mı? Maymun mu? Tırtıl mı?

Doğmadan önce de buralardaydım fakat bir ruh olarak değil. Ah hayır, o bende yok! Belki bir enerjiyim, belki bir frekans! Su buhar oldu ve: “Ben maddenin gaz haliyim” dedi buluta. Buharın aslı gaz mıdır? Yağmur olup düştü toprağa. Aslı su mudur? Belki her şeyden bir parçayım. belki kainatın ta kendisi…

Şair ve yazar Günay Aktürk’ün portre fotoğrafı

En-el Hak | Hiç

Milyarlarca ışık yılı uzaklardan geldim ben. Kimliğim, ırkım, cebimdeki beş bilgi etmez kâğıt ya da demirden metalikler, üzerimi örten şu ahlaksız çar çaput ve ardım sıra çağırdıkları yabancı isim de sıkmaya başladı artık varlığımı.

Kendi zerrelerimi görüyorum gözümün iliştiği ne varsa. Kendimi içiyorum su diye, kazmayı vurduğum toprak benden bir parça. İsin en tuhaf yanı ise Roza, kendime aşık oluyorum bir başkasında. Bir başkasının olmadığının da farkındayım üstelik ve buna rağmen her şeye ve herkese sevdalanıyorum işte.

Sen bari anla beni Roza. Sen bari anla. Mecaz yapmıyorum. Dokunduğum her şeyden milyarlarca ışık yılı uzaktayım. Mecaz yapmıyorum, anla beni. Mesela sürekli kendime sesleniyorum ama hep üzerine alıyor yabancı kulaklar. Ahh Roza ah! Keşke aklını yitirmeseydin de anlayabilseydin beni. Ama sen evindesin sevgilim. Ha? Şimdi anlayabildin mi bir parça ucundan bucağından? Anlamak hiç bu kadar anlamını yitirmemişti bu güne kadar.

Yani diyorum ki her şey yerli yerinde, bir ben uzağım koptuğum benden. Kendimi aramıyorum artık. Buldum onu. Buldum lakin hala ait değilim ona. Cem değilim. Cemdenim ama. Ölmeden önce öldüm Roza. Ben bir sonluyum ve içimdeki sonsuzluk öldürüyor beni her saniye. İçimde yaşayanı öldürmedikçe de mümkün olmayacak doğumum.

Beni çağıran toprak değil. Hayır. Çünkü o da benden bir parça. Ama o da zihinsiz ve bu yüzden evinde oturuyor milyarlarca yıldır. Ben bozuldum. Ben benden uzaklaştım. Enel Hakk eyy Roza Enel Hakk! İçimde yaşayan o ikinci bilinci öldürmedikçe rahat yok bana. Çünkü bilinci kapalıydı hakkin varoluştan beridir ve o kendi varlığını bende tanıdı. Enel Hakk ey umutsuz bilgeliğim… Artık evime dönmek istiyorum ben…

Günay Aktürk

Bendeniz Günay Aktürk’ün yazı dili; şiir, deneme ve aforizma arasında dolaşır. Kısa ama yoğun cümlelerle kurulan bu düşünce alanı, özellikle Günay Aktürk Aforizmalar başlığı altında toplanan metinlerde belirginleşir. Bu aforizmalar, yazarın hayata, insana ve varoluşa dair sorularını en sade hâliyle ortaya koyar.

Yayımlanmış Günay Aktürk Kitapları

Bir çocuğun elinde tuttuğu “Umudun Çocuğu” adlı kitabın kapağının net biçimde göründüğü, edebi temalı bir sahne
Sanrılar romanı günay aktürk
Günay Aktürk'ün İnsan İnsanın Geleceğidir kitabının kapak tasarımını gösteren, insan figürlerinden oluşan kalabalık bir yüz silüeti ve düşünsel temalı bir kompozisyon

Seslendirme Çalışmaları İçin Youtube Kanalımı Ziyaret Edebilirsiniz

Read more

Gelenekler Üzerine Bir Deneme

Selahattin Eyüboğlu

Gelenekler Üzerine Bir Deneme

Selahattin Eyüboğlu

Bizim millet kavramı yeni olduğuna göre milletimizin geçmişi üzerindeki düşünceler de yenidir. Bu konuda henüz bir açıklığa varmış değiliz. Bugünkü millet birliğimizin kurucusu Atatürk bile geçmişimizi sınırlandırmada dilediği açıklığa varamadan göçtü. Bu işte sağduyusuna başvuracak yerde neden bilginlere başvurdu. Gerilere gittikçe milletlerin tarihi birbirine karıştığına göre bilginler her milletlere dilediği geçmişi verebilirler.

Geçmişi sınırlandırma, milletin bugünkü hayatıyla ilgili ve ister istemez keyfi, hatta hissi bir iştir. Bu konuda bilginlere düşen, milletin kararını ve yeni duygularını beslemektir. İstiklal savaşıyla yenden doğan milletimizin kararı nedir?

Sınırlarını kanıyla çizdiği topraklar içinde kendi gücüyle ve her tekine, hangi ırk ve dinden olursa olsun aynı hakları vererek yaşamak değil mi?

Bu kararla milletimizin geçmişi de uzaklarda değil kendi topraklarımızın içinde, ektiğimiz buğdayların kökünde aramamızı istiyordu. Oysaki bilginlerimiz geçmişimizi bu toprakların dışında götürmedik yer koymadılar.

Her millet gibi dört bir yandan gelenimiz vardır ama kökümüz bu topraklardadır demek varken, bize şairlerimizin bile hayal ulaştıramadığı anayurtlar bulmuşlar. Ama bilginlerimizin de eninde sonunda geçmişimizi bu topraklara bağlayacaklarına inanıyorum. Bunun bir alameti olarak size hoş bir fıkra anlatayım.

Bir dostumun oğluna ilkokul sınavında Türklerin anayurdu neresidir, diye sormuşlar; çocuk Orta Amasya diye cevap vermiş. Öğretmenler gülmüş ve çocuğu sınıfta bırakmamışlar.

İnsan geçmişiyle hesaplaşarak gelişir. En ileri milletlerin geçmişlerini en iyi bilen milletler olması da bundandır. Geçmişe bağlı kalmak hayat için ne kadar zararlıysa geçmişi yok saymak da o kadar zararlıdır.

Ölenlerle ölünmez ama ölenler bizimle yaşar. Bütün mesele geçmişin bize yük olması değil, tersine yükümüzü azaltmasıdır. Bilim de, fikir de, sanat da, tohumları nereden gelirse gelsin ancak belli bir toprağın şartları yani geçmişiyle uzlaşarak yaratıcı olabilir. Tazminattan bu yana nice yenileşme emeklerimizin boşa gitmesi, toprağımızı ve toprağımızın insanını iyi bilmememizden ötürüdür.

Atatürk’ün emekleriyse toprağımızı ve toprağımızın insanını iyi bildiği için boşa gitmemiştir. Bu milletin çoğunluğuyla kim onun kadar senli benli olmuştur? Getirdiği yenilikler bu millet insanlarının için için beklediği, özlediği değerlerdir. Attığı şeylerse aslında zaten ölmüş değerlerdi.

Yeni harfleri kabul ettiğimiz zaman nice bilginlerimiz milletimizin geçmişi ile bağları koparacak sanmıştı. Halbuki yeni harfler sayesinde Türkçe’mizin geçmişi ne kadar daha iyi aydınlandı. Yazarlarımız ne kadar daha çok bizim toprağımızın, bizim halkımızın yazarları oldular. Yalnız bu misal , geçmiş değerleri yaşatmak için bile geçmişten soyunmak, yeniliği kayıtsız şartsız benimsemek gerektiğini anlamaya yeter.

Ama başka misaller de verelim: hangi şairler en eski deyimlerimizi değerlendirdiler? En yenileri. Hangi ressamlarımız en eski nakışlarımızı benimsediler? En yenileri. Hangi müzik insanımız en eski halk havalarımızı yenileştirdiler? En yenileri ve alaturkanın düşmanları. Musikimizdeki duraklamanın sebebi alaturkaya milli değer diye sarılıp kalmamızdan ileri geliyor.

Yine okuryazarlarımızın kabahati; kötü ama halkımız istiyor diyenlerin günahı. Okullarımızın yaptığını radyomuz yıktı ve milli musiki diye bir avuç insanı keyiflendiren sofra musikisini memleketin iliklerine kadar yaydı. Halbuki alaturka sözü bile Türkçe değildir. Radyoda dinlediğimiz şarkıların çoğu milli olmak şöyle dursun musiki bile değildir. Onlar yüzünden klasik musiki de halk musikisi de gençlerin gözünden düşmüştür.

Milletini gerçekten seven onun, değil eski kafada kalmasını, kendi kafasını bile aşmasını, bütün canlı varlıklar gibi durmadan kalıp değiştirmesini ister. Yenileşmelere karşı geri kuvvetleri ayaklandırmaya çalışanların, milleti değil kedi çıkarlarını düşündüklerinden emin olabilirsiniz. Geçmiş değerlerimizin nefes almasına, bugüne mal edilmesine engel olan da onlardır. Söylemek istediklerimi şöyle sıralayabilirim:

Geçmişimizi, topraklarımızda arayıp bulduğumuz her değeri, Eti, Yunan, Bizans, Selçuk, Osmanlı, ne olursa olsun benimsemeliyiz.
Eskiyi sırtımızdan atıp düşüncemize ve bugünkü hayatımıza mal etmek; devam ettirmek değil, yeniden yaşatmak.
Eskinin sırtından geçinenlerin yeniyi boğmalarını önlemek.
Sabahattin Eyüboğlu / Mavi ve Kara Gelenekler Üzerine

Read more

Intro

.:: KATEGORİLER ::.

.:: AKIL FİKİR PORTALI ::.

Read more