En/Gerekli Olan

en gerekli olan

En/Gerekli Olan

en gerekli olan

Ne olmalı biliyor musun Roza? İç sesini duyabileceğin biri olmalı hayatında. Duvara dayanmış bir bardak olmalı hislerin: en gizli yakarışlarını bile hissedebilmelisin onun.

Kimsenin kendisini anlamadığından şikayetçi herkes. Anlaşılmadan önce anlamak gerek oysa. Kendimiz dışında en çok kiminle vakit geçirdik son zamanlarda?

O her döndüğünde onu limanda bekleyen kişi olmak, dalıp gittiği yerleri işgal etmekten çok daha değerlidir! İnsan esaslı seçimini yorulduğu yeri terk ettiğinde değil, yorgunluğu geçip de tekrar o yere ayak bastığında verir. Her nereye bırakmışsa onu orada bulamaz ama o yerde karşısına mutlaka bir yabancı çıkar.

Herkes aynı anda hem yolcudur hem durak. Ama herkes yalnızca yürürken duranı, dururken de yürüyeni fark eder.

Yüreğine dokunacak sıcak bir el aramakta insanlar Roza. Fakat nerde yüreğiyle övünen biri varsa, tam da bileğinden kesiktir elleri. Isıtmakta beceriksizdir yanaklarını okşayan elleri. Gözler ilkin beğenilmek arzusuyla açılır ya, zamanla kendini hiç de borçlu hissetmeden kapanıverir.

Kullanılmayan organlar gün gelir körelir. Bir gün hepten yitirecek işlevini kulaklarımız. Bir de ne istediğini bilmeyen insanlar vardır. Onlar mı? Onlar sizin hangi yöne gideceğinizi sizden iyi bilirler!

Bu ölümlü diyarında bize ölümsüzlüğü aratan sebep ne ola ki? Yıkıcı bir kasırgaya dayanabilmenin tek koşulu ona alışmakken, bir yandan kollarımızı açıp bir yandan da gözlerimizi kapatmak avanaklık değil midir? Arzular da medeniyetler gibi bir yıkılıp bir yükselirler. Hal böyleyken gitgide değişen ve kabaran yeni beklentilerin yanında verilen sözlerin değeri nedir ki?

Bir burun, bir dudak, bir çift de göz… Güzellik dediğin, hoş bir görüntünün ruhumuzla uyumlu yerleşkesinden başka nedir? Güzellik denilen o soylu şehir de ihtiraslarımızın boyutuyla ölçülmüyor mu? Ve öyle ironiktir ki güzellik de her zaman “sahipli” diye tanımlar kendini!

Bazen kaybolur insan. Aslında kaybolmaz da, aradığını zanneder. En kötüsü de lanet okuyacak kadar kirlenmektir: “şimdi bir yılan türüdür o en/gerekli olan” demektir. Oysa bilmez ki her mutlu başlangıç akıbetiyle birlikte çıkar yola.

Günay Aktürk

Read more

Victor Hugo İltifat

victor hugo iltifat

Victor Hugo İltifat

victor hugo iltifat

Yıl, 1887… Gazetecinin biri, Victor Hugo’ya soruyor: “Eserleriniz ve siz bugüne de çok olumlu eleştiriler aldınız, çok övüldünüz. Bunlar arasında sizi en çok hangisi hoşnut etti?”

Hugo anlatıyor: “Karlı bir kış gecesiydi. Eş dostla yiyip içmiştik. Mesafe kısa diye, evime yaya olarak dönüyordum. Fena halde sıkışmıştım. Hızlı adımlarla, malikanemin bahçe kapısına vardım. Kapı kilitliydi. Var gücümle uşağıma seslendim: ‘İgooooooor!’ Defalarca haykırmama karşın İgor’un beni duyduğu yoktu. Sidik torbam Atlas Okyanusu büyüklüğüne ulaşmıştı. Altıma kaçırmak üzereydim. Yaşlılık işte.

Çaresiz, bahçe duvarına yanaştım, etrafa bakındım, görünürde kimse yoktu, pantolonumu indirdim ve su dökmeye başladım. Tam o sırada arkamda bir at arabası durdu. Hiç kıpırdamadan, sessizce işiyordum. Arabacı nefret dolu bir sesle ‘Seni haddini bilmez, buruşuk o… çocuğu! O işediğin, Sefiller’in yazarı Victor Hugo’nun duvarıdır!’ dedi.

İşte, hayatımda duyduğum en iltifat dolu söz buydu.”

Read more

Hangi Çağın Erdemi

Hangi Çağın Erdemi

Hangi Çağın Erdemi

Hangi Çağın Erdemi

Bu adamın beni derinden sarsabileceğinin bu sabaha kadar farkında bile değildim. Ama Sadizmin aşağılık öğretilerinden dolayı değil. Ya da kurgu boyunca bir kadına karşı işlenen iğrenç zorbalıklar yüzünden de değil. Zaten o işkenceleri öyle bir ruhsuzlukla işlemiş ki, kadının çektiği acıları okuyucuya ulaştıramamış ya da en azından ben hissedemedim onu. Bu da şunu gösteriyor ki, “De Sade” de kendi çağının kurbanı olmuş. Çağının ötesinde yaşayan bir aydın olmak diye deyim var bilirsiniz. Belki kendi çağının en ileri görüşlü aydını gibi algılanıyordu ama bugün yaşasa bu çağın canisi olurdu. Bu birinci notu aklınızda tutun.

İkincisi, insanlığın “erdem” diye nitelendirdiği o güzel huylarının aslında pamuk ipliğine bağlı olduğunu fark ettik. Lakin bu başka türlü bir uyanış. Yani bir insani özelliği uygarlık olarak bir kez geliştirdikten sonra artık geçmişte yaşayan halkları “barbar” olarak görmek gibi bir küstahlığa sahibiz. Zira biz medeni insanlarız! Ama erdem sahibi bir toplumun an gelip de yeniden barbarlaşabileceği gerçeğine yabancı değiliz. Dahası, bu barbarlıktan rahatsız olacak grupların da giderek azalabileceği!

Ben bu muyum peki? O çokça gururlandığım derin hissiyat ve iyiliksever Günay hangi çağda doğarsa doğsun yine de aynı Günay mı olacaktı? Ben 21. Yüzyılda yaşıyorum ve tek amacım yazarlığımı sürdürüp bir gün boynumun vurulacağını da sezerek anarşist ve dinden uzak bir dünya görüşüyle efendi sınıfının tam karşısında duruyorum. Lakin beş yüz sene öncesinin İngiltere’sinde bir soylu olarak da doğabilirdim. En büyük soysuzların, soyluların içinden çıktığını bir şiirimde yazmıştım. Başka bir çağın aşağılık bir katili de olabilirdim. Ya da bir papaz olurdum ve tıpkı bu kitaptaki gibi inançlı kadınlara tecavüz de edebilirdim.

Tüm bunlar kendi öz varlığımda bir çıban gibi çıkabilecek kötülükler. Bugün bana en büyük ahlaksızlık olarak görünen barbarlık, başka bir çağda en büyük zevkim olabilirdi. Eğer ben bugün böyle değilsem, içimdeki iyilik ağacının kötülük ağacından daha fazla sulanmasındandır ve bu sulama ne devlet ne de din tarafından yapıldı. Bunu bana ailem yaptı. Zaten onlar da içinde yetiştikleri Alevi kültürünün ürünü değiller miydi?

Bu toplum ne kadar ahlaksız olursa olsun, insanın hangi kaynaktan beslendiği önemli. Bu da demek oluyor ki insan hangi çağın çocuğu olursa olsun her şeyden önce hangi kaynaktan beslendiği araştırılmalı. 21. Yüzyılda yaşıyorum ve berrak bir kaynağım var. Keşke herkes bu kaynaktan beslenebilse…

Günay Aktürk

Read more

Hay Aksi

hay aksi günay aktürk

Hay Aksi

hay aksi günay aktürk

Sevgiliye dedim ama görüleceği üzere pek de sevgilim değildi. Belki de olması gereken buydu. Başını göğsüme dayasa yine de yazılır mıydı bu şiir? Bu haliyle yazılmayacağına şüphe yok. Öyleyse aşk, sadece şiire mi hizmet ediyor? Tabii ki de hayır. Fakat bir nevi dışa vurumdur bu. Tümevarım, tümdengelim! Lütfen saçmalamayalım! Duygularımıza soralım öyleyse, kimdir o büyüleyici insan? Ne diye anılır o? Karşılık görmese bile “sevgili” diye hitap edemez miyiz ona? Ah yine mi hayır! Ne yaralar bir bilseniz bu “hayır” ve bu acı gerçekler, göğsümüzün o dikenli kafesindeki tutsağı…

Vakitlerden bir sabahtı
yeni uyanmış olmalıydı.
Sesi titriyordu az biraz.
Ah benim bir gıcımık kadınım!
Seninle, dedi, konuşmalıyız mutlaka.

Ne sorgu ne sual,
ne merak ne bir heyecan,
hayhay efendimiz dedim.
Mutlu bir havadisi olmalıydı.

Azdan az çoktan çok,
bir iki gün geçti aradan
aradı hiç beklenmedik
geç bir saatinde gecenin.
Sesinin telleri gülüyordu adeta.
Seninle, dedi, acilen hem de…
hay aksi şeytan!

Dur, dedim, dur hele efendimiz,
soluklan hele sen,
dinle bir yol sustuklarımı!
Sustu, kulak kesti pür dikkat!
Seviyorum seni, dedim,
Seviyorum efendimiz!
Ne gündüz ne gece,
molası yook, kederi çook
aahh o dudakların, o dudakların,
diş izlerini gizler dudakların…

Sustu!
Kesildi sesinin ardı.
Usulca kapattı telefonu.
Huzurluydum, yaslandım ardıma,
yerindeydi şimdi kafamın tası!
Avanak bir gülümseme aldı vurdu…
Ürperdim!

Hey gidi efendimiz hey!
Hey gidi bir gıcımık kadınım!
Rüzgâr misali yelkene vurmak yüreği,
kapılmak dalgalara, köpürmek sevda kasırgalarında…
Hoştur bilirim, hoştur gürül gürül sevdalanmak…
Yalnız, hiç de hoş değildir,
bir ulu denize sevdalandım, diyecek olmak,
diyecek olmak, senden vurgun yemiş bir denizciye…

Günay Aktürk

Read more

Yaktın Beni Kül Eyledin – Günay Aktürk

Gençlik tutkusu, diz çöken erkek figürü ve büyüye dönüşmüş sevdanın etrafını saran grotesk varlıklarla anlatılan Bosch tarzı alegorik sahne

Yaktın Beni Kül Eyledin

Yaktın Beni Kül Eyledin, Günay Aktürk’ün gençlik dönemine ait, tutku ile deneyimsizliğin iç içe geçtiği bir aşk şiiridir. Şiir, saf sevgi zannedilen duyguların zamanla bir yanılgıya dönüşmesini ve bu yanılmanın bıraktığı içsel yanışı dile getirir.

Gençlik tutkusu, diz çöken erkek figürü ve büyüye dönüşmüş sevdanın etrafını saran grotesk varlıklarla anlatılan Bosch tarzı alegorik sahne

Hormonsal Edepsizlik

Huzurlarınızda tam da yirmi yaşlarına yakışır dozda bir şiir. Biraz arabesk sosu ekelenmiş olduğunu itiraf edebilirim. O çağlarda gönül, bedeni aşıp da içindekileri göremezdi ki! Aslında içindekilere odaklanıyor fakat hiç de mecazi anlamda değil. Hormonsal edepsizlik. Sadece saf bir sevgi sandık onu. Önünde eğilirken erdemin yüceliğinden bahsettik. Fakat nedense yalnız büyülendiğimiz kadına yetecek kadar insani erdem vardı elimizde. Bu bizi kuşkulandırmadı bile. Tek asil köleliğin sevdiğimiz kadının önünde eğilmek olduğunu sandık. Diz çöktük önünde. İçimizdeki yakıcı madde artık yakamaz olduğunda ise doğrulup kalktık. Ortada ne erdem kalmıştı ne de yücelik. Olup olacağı tam olarak buydu. Fırtına dindi ve baraka onarıldı.

Bugün otuz beş yaşındayım. Kaç kez onardım bu barakayı bir bilseniz… Kasırgalar geldi geçti ama kuşlar misali eninde sonunda konacak bir saçak bulabildik kendimize. Anladım ki yücelik denilen şey, sevme eyleminin tutkulu bir alışkanlık haline getirilmesindeydi. Ama böyle bir insan olmayabilirdim. Uğrak verdiğim o “hormonsal edepsizlik” rıhtımında bambaşka işler çevirebilir, mesela tek gözümü kör edip azılı ve azgın bir korsana da dönüşebilirdim. Öyleyse yaşasın peşine düştüğümüz erdemlere:) Şimdi gönül rahatlığıyla on beş yıl öncesine dönebiliriz.

(Ocak 2020)

Yaktın Beni

Cilven ile nazın ile
O tertemiz özün ile
Her şakanda dozun ile
Yaktın beni kül eyledin

Seni sevmek sana azdı
Sonbaharım senle yazdı
Aşkın bana büyük hazdı
Yaktın beni kül eyledin

Yanmaz idim görmeseydim
Anmaz idim sevmeseydim
Keşke gönül vermeseydim
Yaktın beni kül eyledin

Günay Aktürk
2004

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Gaflet Uykusu – Günay Aktürk

Gaflet Uykusu şiirini temsil eden alegorik Bosch tarzı sahnede, kabir, çürümüş dünya ve uyanış yolunda yürüyen insan figürü

Gaflet Uykusu

Gaflet Uykusu, insanın kendi körlüğüyle kurduğu uzun ve sancılı bir alışkanlığı anlatır. Bu şiirde uykuda olan beden değil, bilinçtir. Kabir korkusuyla terbiye edilmiş bir inanç düzenine karşı, ölümü ve hiçliği soğukkanlılıkla karşılayan bir ses konuşur. Dünya çürümüş, bağlar tarumar olmuş; dört kıtaya yayılan sefalet artık gizlenemez hâldedir. Şair, hakikatin karşısında suskun kalan gözleri sorgular ve asıl azabın, uyanmayı reddetmek olduğunu söyler. Gaflet Uykusu, insanın kendine söylediği yalanlarla yüzleştiği, rahat inkârın parçalandığı bir varoluş metnidir.

Gaflet Uykusu şiirini temsil eden alegorik Bosch tarzı sahnede, kabir, çürümüş dünya ve uyanış yolunda yürüyen insan figürü

Bana kabir arama be can dostum
Kefenim toprağa bağlar mı sandın
Dinimle bağımı çok oldu kestim
Kabrimin azabı dağlar mı sandın

Çürümüş dünyanın bağı tarumar
Dört kıtada sefalet var acı var
Âlemden âleme fani göçü var
Âlemin sahibi sağlar mı sandın

Enel Hak ilminde Mansur olalı
Gözümde perdeler sırrı göreli
Hak sırının menzilinde duralı
İki âlem gönlüm eyler mi sandın

Günay’ım hakikat hiçlikse eğer
Bak da gör dediğim körlükmüş meğer
Boş imiş kör göze verdiğim değer
Gaflet uykusuna doyar mı sandın

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Bu Gidiş Nereye

bu gidiş nereye

Bu Gidiş Nereye

bu gidiş nereye

Bu gidiş nereye?
Bu arayış kimden?
Ölü bilincimde kâbus
ve gün ortasında ayan ve beyan,
nicedir hem duyar hem görürüm seni.
Kıstırmaktasın kuyruğunu nicedir.
Nicedir sarhoş,
umudun elini bırakmış bir anne güdüsüyle,
kendi yamacında gönenmektesin.
Delirdin mi sen?
İstilacılara mı erdin?
Çiğ bir sevinçte kuşkuya dahi meyletmeden kadınım,
bir garip hal eylemektesin…
Bu gidiş nereye?
Bu arayış kimden?
Delirdin mi sen?

Günay Aktürk

Read more

İyilik İle Kötülüğün Simgesi

İyilikle Kötülüğün Simgesi

İki Köpek

İyilikle Kötülüğün Simgesi

Yaşlı Kızılderili reisi torunuyla birlikte kulübesinin önünde oturmakta ve az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izlemektedir. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtır. On iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup dururlar. Bunlar dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğidir… Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünmektedir.

Dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden özellikle siyah ve beyaz olduğunu anlamak ister. Bir gün dedesine bunun sebebini sorar. Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazlar ve “Onlar benim için iki simgedir evlat.” der.

Neyin simgesi?” diye sorar çocuk. Dedesi: “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; “Mücadele varsa, kazananı da olmalı” diye düşünür ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini daha ekler: “Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?” Bilge reis, derin bir gülümsemeyle torununa bakar ve “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem!” der.

Read more

Fikir Pazarında Din Felsefesi

Fikir Pazarında Din Felsefesi

Siyasete Alet Edilen Her Din Bozulmaya Mahkûmdur

Fikir Pazarında Din Felsefesi

İşte aşırılığın gidebileceği en son nokta. Çok yoksul bir fikir pazarı kurulmuş. Bunun perde arkasında yaşanan çok daha ahlaksız yansımaları olduğu su götürmez bir gerçek. Bu fotoğraf da muhtemelen kadınları köle pazarında satmak için götürülürken çekilmiş bir kare. İnsan ilk baktığında bunun bin yıl öncesine ait bir kare olduğuna inanmak istiyor ama bu bugünün gerçeği. Kaçıncı asırda yaşadığımızın hiçbir önemi yok: nasıl bir medeniyet kurduğumuzun da. Hatta teknoloji çağında yaşıyor ya da yakın gezegenlere uzay araçları gönderiyor da olabiliriz.

Lakin bu fotoğraf bizim en zayıf halkamız, inceldiğimiz nokta. Bir medeniyet kendi içinde böylesi bir kare barındırırken, bir an için medeniyetimizin en gelişmiş ülkelerinin bir muz kabuğuna bastığını düşünün. Ülkesini vahşet ve gericilikle idame ettiren ülkelerin bir anda dünyayı istila ettiklerini hayallemek çok mu fantastik bir kurgu?

Yaşadığımız dünyaya dönüp biraz analiz yapalım. Temelde bütün rejimlerin tek amacı kendi ordularını kurmaktır. Cumhuriyet rejimi bizim için en idealiydi lakin tarihimize baktığımızda ne görüyoruz? Katliamlarla dolu. Peki, bu rejimin suçu muydu bu? Yetmiş yıla yakın bir zamandır gerçek Cumhuriyetçiler tarafından yönetilmedik. Cumhuriyetin ilkelerinden ziyade satılmışlığın ve ırkçılığın rejimiyle yönetildik.

Üstelik bu, uzaya araçlar gönderen sözüm ona uygarlığımızın en tepesindeki ülkenin bize attığı çalımlar sayesinde mümkün oldu. Bugün bile kendini hala kadın satın almak için sıraya geçmiş bir köle pazarında zanneden zihinler var.

fikir felsefesi

Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları (özellikle kadınlar) zannediyorlar ki şeriat gelirse bütün pislik temizlenecek. Hayır. Bu fotoğrafa önce kendileri bürünecek. Dinler kullanılmaya o kadar müsaittir ki onda sevgiyi arayan sevgi ayetlerini bulabilir ama kölelik arayan da yine en alasını bulur. Ama bizler din felsefesinden çok uzağız. Çünkü bizden nasıl inanmamız isteniyorsa o şekilde yol sürüyoruz. Sorgusuz bir yolun getirdiği nokta da tam olarak burası.

İslam ahlakının yerle bir olduğu bir ülkede şeriatın gelmesi demek yıkım demektir. Arap Sünniliğiyle sarhoş olmuş Cumhuriyet düşmanları işte bunu göremeyecek kadar derin bir uyku halindeler. Gerçekler çok açık. Dünyada artık İslam’ın ilk yayıldığı yıllardaki Mekke döneminden çok uzaktayız. Devir Medine devri. Din artık peygamberin önünüze serdiği dinden çok uzaklarda. Din Yezidin dini.

Hatırlayın (eğer ki unutmuşsanız) Yezit ki ilkin cami yaptırıp din ve peygamber aleyhine vaazlar vermişti. Kerbela ortada. Hz Ali çoktan katledilmiş, ateş toplarıyla günlerce topa tutulmuştu Kâbe. İlk Müslüman kıyımı orada oldu ki beş yüz ün üzerinde kadına tecavüz edildi. Yezidin dine hâkim olduğu keşmekeş bir ortam… İste bugünkü ahlak da tam olarak o günden kalma bir ahlak. İşte bu yüzden İslam ülkeleri belini doğrultamıyor. Tecavüzün, yolsuzluğun ve gericiliğin hep bir inanca sahip olduğunu söyleyenlerce yapılmasının asıl nedeni, dini kendi çıkarlarına göre yorumlama anlayışından. Böyle bir anlayış değil dinin, hiçbir inanç ya da fikir akımının takipçilerine ahlaklı bir yol haritası çizemez.

Siyasete alet edilen her din bozulmaya mahkûmdur. Çünkü siyaset yoluyla iktidara gelen kişi gücü de eline almış olur. Toplumlar da din ve milliyetçilikle yönetildiği için eninde sonunda o inanç eğilip bükülecektir. Bir dini başka bir yolla bu kadar hangi güç yozlaştırabilir ki? Bir zamanlar Katolik kilisesi insanların öldüklerinde Araf’tan çabucak çıkabilmeleri için para karşılığında sertifika (bilet) satmaya başlamıştı! O ülke eğer ki kilise tarafından yönetilmek yerine Hıristiyanlık kendi kabuğuna çekilerek (siyasetten uzaklaşarak) kendi inancını yaşamış olsaydı böyle bir ahlaksızlık yaşanır mıydı? Devlet denilen güç buna izin verir miydi? Öyleyse bu gücü (siyaseti) inancın başından savmak gerekir. Ama ondan önce halkın bilinç düzeyini yükseltmek gerekir ki günü geldiğinde hiç kimse din kisvesi altında başa geçip kimseyi kandıramasın.

İnanca sahip çıkmanın ve bozulmasının önlenmesi için tek bir yol var: Cumhuriyete sahip çıkmak! Çünkü o, dinin yozlaşmasını engelleyebilecek tek araç. Ondan da önce beni dinleyen ve okuyanlara tek tavsiyem, hiçbir gücün ve liderin (bu her alan için geçerli) kanatları altına girmemeleri. Hiçbir şeyi bağımlılık haline getirmemeleri. Her kişi ve her fikir, aralıksız mantığın kontrolü altında denetlenmeli. Şiddetle eleştirilmeli. Onu ne kadar sahiplenmiş olursak olalım unutmayalım ki o da hata yapabilir. Bizim eleştirisel tavrımız onu da doğru şekle sokacaktır. Tabanı tarafından denetlenmeyen her fikir tıpkı bir siyasi parti gibi bozulmaya mahkûmdur.

 

Günay Aktürk

Read more

Özgür Adam Şiiri

Özgür Adam Şiiri

Özgür Adam Şiiri

Özgür Adam Şiiri

Özgürlüğü acıyla karıp, hadi git, demişler insanoğluna.
Ama tel örgülerle çizmişler özgür adamın sınırlarını!
Bir devlet yetmez gibi ırkımı korumaya,
Yüzlerce devlet kurmuşlar kan göletlerinde.

Haritası kan ile çizilmişken yurtların,
Bunca tel örgü, bunca kan ile boyanabilirdi ancak.

Çünkü kardeş kanı dökmüşüz
kardeşçe yaşayamayız diye.
Yetmiş iki renkten yetmiş iki millet yaratmışız.
“insan ırkı” yetmemiş sanımızı tarif etmeye…

Geçmişin baharı ne gülistan ne güllük,
Bu kadar halk, bunca zulümden doğabilirdi ancak.

Günay Aktürk

Read more