SADAKATSİZLİK YA DA UFACIK BİR GÖZ KAYMASI

SADAKATSİZLİK

MODERN BİR MAĞARA İNSANI

sadakatsizlik ya da ufak bir göz kayması

“Evli erkeklerin aklı ev kadınını arar. Ama kalbi ve hayal gücü başka özellikler peşindedir.”

Goethe

 

Bu yazı erkeği de aşan bir yazı olacak. Ben şahsen bu içgüdüsel göz kaymasının zeka ile alakalı olduğunu pek sanmıyorum. Sadakati tanımlayabilmek için önce insan içgüdüsünü iyi tanımalı.

Evli bir adamın gözlerini yabancı bir kadına baktıran sebep ile evli kadınları yabancı erkeklere baktıran sebeplerin aynı olduğu kanısındayım. Biz bu medeniyeti ilkel bir beden üzerine kurduk. Dışarıdan bakıldığında gayet kibar bir beyefendi ya da hanımefendi iken, derinlerimizde alenen vahşi bir mağara insanı yaşıyor. Peki bu durum sadakatsizlik tanımını açıklar mı?

Mecaz yapmadan konuşuyorum bu arada, gerçekten yaşıyor. Ama o yanımızdan haberdar olduğumuz pek söylenemez. İlkele ait olan ile medeniyete ait olanın bir çatışması bu yaşamdaki sorunlar. Yaşamın kendi özündeki ana kural, hayatta kal ve birleşme yoluyla kendini kopyala.

Evrensel şeyleri biz yarattık. İyi insanlar olmayı, saygı duymayı, sadık kalmayı biz yarattık. İşte o ilkel yanımız, kendi çıkarlarına hizmet etmediği anda bu erdemlerle çatışmaya başlıyor.

Belki birileri bu noktada: “İnsan dünyaya sadece sevişmek ve üremek için gelmedi.” diyebilir. Ama insanın bilinçli bir proje olduğuna inansam onun başka şeyler için dünyaya geldiğine inanırdım. İnsan ne için burada peki? Bence ırkımıza fazla anlam yüklüyoruz. Bizim var oluş sebebimiz bir Arizona kertenkelesinin var olma sebebinden daha yüce değil.

Fakat insan-ı Kamil yaratma fikri de bizden cıktı. Daha zeki ve daha uygar bir toplum olmak varken neden aptal kalalım. Bedeli ortada: katliam, tecavüz, sömürü ve kölelik. O bahsettiğimiz en temel güdülerin esaretinden kurtulabilmek inanılmaz zor. Neden çünkü milyonlarca yıllık bir kalıtım bu. Fakat yine de zor ama imkansız değil.

Dünyaya bakışım evrim kuramına dayanır. Evrenin yasaları var. Cinsel seçilim denilen baskılama aracı ne ahlak dinler ne de sadakat. Filozoflar da kafayı yormuştur bu konuya. İnsanın bir kişiyi arzulamasında iki etkenin rol oynadığını savunur Schopenhauer. Üreme ve zevk dürtüsü. Erkek, spermlerini olabildiği kadar fazla kadına aktarmak ister. Doğada evlilik ya da “ölüm bizi ayrana kadar” diye bir kural var mıdır? Doğada olmayan şeyi bizim yaratmamız gerekiyordu ve yarattık. Sadakat gibi mesela. Bana göre sadakat olsa olsa bilinçli yapılan bir eylem olabilir.

Geçen gün şöyle bir yorum almıştım: “İnsanların zinadan ve haramdan uzak kalmaları gerekiyor. Nefse yenilmemek gerekiyor. Evli bir insanın başka bir insanı arzulaması ve aldatması gerçekten çok ahlaksızca. Boşansın o vakit, özgürce yaşasın.” Boşanıp özgürce yaşadığı zaman zina tanımından uzaklaşmış mı oluyor yani! Yoksa sadece canı yanacağı için mi: “Bunu benimleyken yapma da bensiz ne yaparsan yap.” diyor?

Açıkçası insanlar o zina olayından uzak kalabilirler ama asıl günlük yaşamlarına bakmalı. Burada sorulması gereken asıl soru, evli bir kimsenin başka bir insanı da arzulayıp arzulamadığı. İstedikleri kadar arzulamadıklarını, bunun ahlaksız bir şey olduğunu iddia etsinler, gerçek yaşamda zerre kadar yansıması yok. Aslında zina da türlü türlü. Gözü kayıp içi eridiği halde eyleme geçmediği için kendisini hâlâ temiz sayıyorsa orasını bilemem artık. Bir çağ gelir o da toplumun en büyük ahlaksızlığından sayılır.

O yüzden de kimse kusura bakmasın ama bu açıdan herkes ahlaksız. “Ben evli kaldığım sürece başka biri ilgimi hiç çekmedi, onunla beraber olmak istemedim.” yalanına kim inanır? Düşünerek yapmıyorsun ki bunu, doğamızda olan bir şey. Sadık kalmayı başarabilmek başlı başına bir devrim. Peki, doğamıza rağmen yapılmalı mıdır bu devrim? Artık duygularımızı onlarca farklı açıdan ele alabilecek bir “düşünce” eylemine sahibiz. Belki de bu nedenle bir insanın kişisel zevk arayışları, bir başkasının ruhsal çöküşünden daha kıymetli olmamalı. Zaten kimse insan olabilmenin kolay olduğunu söylemedi : )

 

Günay Aktürk

Read more

HER EVE BİR KÜTÜPHANE

her eve bir kütüphane

Her Eve Bir Kütüphane

her eve bir kütüphane

“En yoksul evde bile küçük bir kütüphane bulunmalıdır. Devlet bu konuda yardım elini uzatmalı, ucuzca ve taksitle ya da parasız olarak evlere hiç olmazsa yüze yakın temel eseri sokmalıdır.”

Var olma Sanatı / Sezai Karakoç

Her eve kütüphane mi? Nerede, bu civarda mı olacak? Biz bu mahallede böyle şeylere izin vermeyiz bey baba. Kim sürecek sokaklarda son gaz arabayı? Arabeskin sesini kim açacak avaz avaz? Kim laf atacak kızlara, avmlere, barlara diskolara kim gidecek? Kan kokusuna tıkalı kulaklarıyla kim tepinecek iskeletlerin üzerinde?

Sor bakalım hele sevgili halkımıza, gönüllü olacaklar mıymış bu işe? Yalnız biraz bağırman gerekebilir. Ellerindeki tespihin şakırtısından meramını anlamaları biraz zor. Okusalar da gerçekten seçebilir miydi alfabeyi? Mafya dizilerinden zihinleri bulanmışken sulanır mı gözleri? Sözüm ona erkek müsveddeleri: Anna Karanina‘ları trenlerin önüne atıp dururken!

Bizim kitapların arasına kaç kez ayraç sıkıştırmışlığımız var? Olsa olsa para sokarız ruhsatın arasına. Bu mürekkep yalamışlığımızla pek çalışır kafamız hileye hurdaya. Sabah sabah başımıza icat çıkartma. Yüz temel eserden anlamaz bizim halkımız. Bir gecede yüz fırça darbesi desen hadi neyse…

Çevre analizi yapmış olmak için söyledim bütün bunları. Kütükleri kütüphanelere sokmak! İşimiz ne kadar da zor. Ama biliyoruz ki kitaplar karanlıkta bir ateş lavrasıdır. Cehalet devrini yeniden ve yeniden yaşadığımız şu günlerde onlardan başka pusulamız yok. Bir gerçeği kabul etmek zorundayız. Bilgi ve bilgisayar çağında olduğumuz için boşuna övünmeyelim. Dünyanın bir yarısı medeniyette çığır açsa bile öteki yarısı adeta cehalet ve sefalet yuvası. Zihin istismarını bir düşünün. İçi boş bilgi ve safsataları kullanarak insanları sahte “bilgin” rütbeleriyle donatıyorlar. Sonbahar kış trendleri mesela. Ünlülerin yaşamları, evlilik ve yarışma programları, kulaktan dolma bir siyaset, yarım yamalak coğrafya bilgisiyle ülkelerin geçmişleri hakkında eleştiri yapabilme kabiliyeti ve en nihayetinde dizilerdeki kısa sahnelerle tarih profesörü unvanına erişmek…

Bütün bu çöp yığınının ayrıntılarına ne derece vakıf olursan o kadar bilgin oluyorsun. Tabii bir de sokak ağzıyla söylenen hayat okulundan mezun olma halleri var. Hayat okulu elbette bir zorunluluktur fakat buradaki mana başka. Ben hayat okulunda mürekkep yalamışım, senin kitapların beş para etmez, demeye getiriyorlar. O okuldan kaptıkları esaslı bir bilgelik olsa bari. Dalaverenin, üç kağıdın, ikide bir çözülen bozuk uçkurun bini bin para…

Hangi çağda yaşıyoruz demiştik? Bilgi çağında mı? Terör örgütlerinin kuluçka makineleri nelerdir bilir misiniz? Yoksulluk, çaresizlik, cehalet ve o nihai yumuşak karın: kitapsızlık… Bütün bu karanlığın içinde yine bazı insanlar sorgulamaya meyilli oluyorlar. En karanlık gecelerde bile ayışığına kuşkuyla bakanlar var. Bir yerlerde güneşin tam tepede durduğundan kuşkulanıyorlar mesela. Ama sayıları çok az. Bu yüzden kitaplar her fare deliğine girmeli. Biri değilse öteki, o olmazsa öbürü bir ışık yakmayı başarabilir.

En çok da çocuklarla ilgilenmeliyiz. Ağaç yaşken eğilir misali. Küçük bir kasabadaki okulun küçücük kütüphanesinde bile kaç beyin sorgulayıp düşünmeye başlar hiç düşündünüz mü? Hele edebiyat ve bilimin devlerinin omuzlarında! İşte o zaman bakın nasıl yetişiyor kızlar ve oğlanlar. İlle de ille bir kütüphane! Gerisi kuru bir rüzgar uğultusu…

 

Günay Aktürk

Read more

Kafası Karışık Kadınlar Ve Erkekler

Kafası Karışık Kadınlar Ve Erkekler

Biz Şimdi Neyiz?

Kafası Karışık Kadınlar Ve Erkekler

“Sevdiğini başkasına uğurlamak mı daha zor, yoksa başkasından geldiğini bile bile onu karşılamak mı?

Louis Aragon

 

Bizler beyaz kâğıtları siyah kâğıtlardan daha çok severiz. Ne de olsa bize gelmiştir. Ne hoş bir karar vermiştir. Yüreğimizde sönmez sandığımız bir şenlik ateşi yakmıştır. Beyaz sayfa açmak denir buna. Önemli değildir nereden ve nasıl geldiği. Geçmişi onu ilgilendirir deriz. Herkesin bir geçmişi vardır ne de olsa. Kirli kâğıtlarımızı saklamak için mi söyleriz bunu?

Kafası karışık kadınlar ve erkekler… Gelen mutludur. Karşılayan endişeli. Belki geldiği yerde kâğıtlar kararmış olabilir. Mümkündür. Ya karartmış ya da karartılmıştır. Emin konuşamayız maktulü/merhumu/mendeburu görmeden.

Somun cıvata uyumu gibi, belki de o somun bu cıvataya uymamıştır. Sevgililik halleri işte, yalama etmiştir bir tarafı ötekinin arsızlığı veyahut ahlaksızlığı! Yalama vakası önemli bir vakadır!

Biz şimdi neyiz?” diye sorduğunuz oldu mu hiç? Kolay mıdır buna cevap vermek? Ne olduğunuzu bilmesen de hiçliğe doğru kayan cevaplardan kuşkulanırsın. Ayrılığa en yakın duraktır onun hayatındaki yerini tam olarak kestirememek.

İlişkinin başıyla sonu arasındaki boşluğu doldurduk da iş kara kâğıda beyaz kâğıda geldi! Hadi madem onu konuşalım. Dünyanın şu kurulu düzenine göre zor olan, sevdiğini başkasına uğurlamaktır. Bazı tespitlere göre, giden yerini hazırlayıp gitmiştir. Geçimsizlik ya da sevgisizliğinle yerini çoğu zaman sen hazırlamışsındır onun.

Hâlbuki gelen bütün yenilikleriyle gelir. Ama gerçekten öyle midir? Göz görmeyince gönül katlanırmış. Gelenin, gelmeden önce terk ettiği/ edildiği kişiyi getirme olasılığı da vardır.

İnce hesabı kaldırmaz bu işler. Her şeye rağmen hayalindeki doğru notanın o olmadığını iddia edemezsin. Belki biraz karşılıklı akort yaparsınız birbirinize. Ben de beyaz sayfalara inananlardanım. Fakat şu dürbün gibi gözlerim başka bir ayrıntıya takılıyor.

Kafası karışık kadınlar ve erkekler… Hayatınıza o kadar fazla insan giriyor ki ondan ayrıl ona kapıl, onun kollarına koş, o olmadı ötekini dene, şu güzel bakıyor, bu vahşi sevişiyor vs. Bir de şiddetle karşı çıkıyorlar çok eşliliğe. Ulan resmen herkes herkesle sevgili be! Arada sadece zaman farkı var o kadar.

 

Günay Aktürk

Read more

Bir İnsanı Affetmek

Bir İnsanı Affetmek

Affetmek Erdemdir

Bir İnsanı Affetmek

“Elinizden geldiğince bağışlayın, biraz unutun, epeyce yaratın.”

Kurtlarla Koşan Kadınlar / Clarissa Estes

 

Gel anam gel patron çıldırdı. Kafayı yedi, tımarhaneye kapattık. Yüz kızartıcı suçun yoksa seni de affettik. Hatta unuttuk gitti. Unuttuk diye poker partisindeki yerine “sonsuza kadar rezerve” yazmadık ya, seni hepten hatırlamamaya karar verdik. Bugünden böyle “Bir bok böceğinin günlüğü”nü yazmaya başlayabilirsin.

Bir insanı affetmek… Orası kolay. Önce içimizi dökelim de… Meğer ne kadar oyalamışsın bizi. İşi gücü bırakıp senden medet ummuşuz. Kararmış köklerine sarılıp çaputlar takmışız ölgün yapraklarına. Bir de açtık ki gözümüzü ne görelim! Az kalsın rengine bürünüyormuşuz!

Kahve İçtik Üç Rekat da Kahkaha Attık

Seni yakamızdan düşürdükten sonra ilk iş olarak saçlarımızı taradık. Kahve içtik ve üç rekât da kahkaha attık. Mesela ben yazmaya ve yaratmaya devam ettim. Öteki yeni bir yağlı boya takımı aldı kendine. Diğeri kafasına koymuş, akademisyen olacak. Bizim salya sümük Emine biraz bocalıyor ama o da yeniden kitap siparişlerini vermeye başlayacakmış. Fal küresinde çıktı geçen gün. Dozun her geçen gün azalıyor.

Sait Faik’e özendim bu aralar. Ben de bir insanı affetmekle başlar her şey diyorum. Yine de ara sıra nefes almak ve üç beş kapıyı çalmak için dışarıya çıkmak dışında ilgimizi çeken bir şey yok dışarıda. Elimize para geçerse dünya turuna çıkacağız. Ben bahçeli bir ev almayı düşünüyorum. Ayağım toprağa basmalı. Öteki Lost adalarına gidecekmiş. Diğerinin kafasında yeni bir sergi projesi var. Salya sümük Emine’yi tımarhaneye sokan o yaratık boşuna sevinmesin. Haydutlar kraliçesini okuyordu geçenlerde. Çükünü kesip yasa koyucuların arasına yükselmesi uzun sürmez.

Dingin bir ruh; başını okşayacak kedi ve köpekler, kitaplar, yağmur sonrası toprak kokusu, biraz kahkaha, birazcık seks, acı bir kahve, hatırlı dostlar, bilim ve sanat… Bundan sonra yaşamımız böyle geçecek. Gerekli görürsek travmatik destek de alabiliriz. Gerçi çoğu psikolog akıl hastası gibi görünüyor ama belli etmemeye çalışacağız artık. Delireceksek de bazı şeyleri anlamış olarak delirmeliyiz. Bilgi çağında sürüngen bir deli olarak ölmek aptalca bir seçenek olurdu hani.

Küçücük bir ayrıntı daha var aslında. Bir insanı affetmek için önce onun yarattığı sanrılı çığlıklardan hepten kurtulmak gerek. İnsan ayak bağlarıyla hızlı koşamaz ki. Keşke ölümcül duygularınla kıvranırken başarabilseydik affetmeyi. Başaramadık. Eskisi kadar sancı çekmediğimiz bir dönemde affediyoruz seni. Övünülecek bir yanı yok bunun. Bizim oralarda: “Nasıl olsa götün kıyıya çıktı!” diye bir deyim vardır. Manası açık. Bir insanı affetmekle başlar her şey… Biraz kopya bir söz gibi dursa da önemli değil. Aslına bakarsan bir başarımız daha var. En azından seni yaşatmayı başaracak kadar insanlaşabildik. Ulaşamayınca ya da ayrılınca kan akıtan insansı şeytanlardan bahsediyorum. Kirli bir toplumun kanayan yarasına bir damla kan da biz akıtmadık. Aslında bu yüzden affettik seni. Belki de bugün seni hiç olmadığı kadar sevmemiz bundan!

Affetmek isteyip de affedememek nedir diye soracak olursan da, duyguların elindeki emziğin yasaklanmasıdır diyebilirim. Derin bir açlık hali. Seni doyuma ulaştıracak köprülerin yıkılışı. Öfkenin doğuşu! Ama buna sevgi denmez. Buna dense dense, aşağılık bir sırtlanın tesadüfen ele geçirdiği avın elinden kaçtığı an ortaya çıkan ölümcül bir öfke denir.

Günay Aktürk

Read more

Televizyonun Yarar ve Zararları

şevket-altuğ

TELEVİZYON EĞİTİM ARACI DEĞİLDİR

Televizyonun yararları ve zararları nelerdir sizce? Yarardan çok zararlar getirdiğini bilmeyen var mıdır acaba? İzlenme oranlarına bakılırsa herkes halinden memnun. Diriliş Ertuğrul dizisini ayakta izleyenleri görmüşsünüzdür. Ellerindeki satır ve sallamaları da. Özellikle Sadeddin Köpek sahnelerinde öfke doruğa çıkar. Kendini kurguya böylesine kaptıran bir insan çok iş görür bu toplumda. Hedef gösterirseniz zorluk çekmezsiniz. Hedefin kim olduğu önemli değildir. İşte asıl nokta da burası. Bizde eksik olan şey düşman değil, birileri o düşmanı göstermeden de tanıyabilme kabiliyeti. Bu anlamda televizyon bizlere kim olduğumuzu gösteriyor.

Televizyonun Yararları ve Zararları

Televizyonun yararları mı?

Bunun için biraz geriye gitmek gerek. Ne de olsa ilk çıktığı dönemlerde insanda saygı uyandıran bir ağırlığı vardı. Bakmayın bugünlerde ele avuca düştüğüne, ciddi insanlar çıkardı oraya. O zaman da devletin kanalıydı TRT, bugün de hâlâ devletin kanalı. O günden bugüne çok şey değişti. Herkes elini kolunu sallayarak çıkabiliyor. Mesela profesör unvanıyla katıldığı bir programda: “Namaz kılmayan hayvandır.” diyebiliyor Mustafa Aşkar adında biri. İşte size televizyonun zararlarından bir tanesi. Gerçi televizyona çıkana kadar kayıptan sayabileceğimiz çok yol yürümüş. Profesör yapmışlar. Ee durum böyle olunca da eldeki malzemeyle ancak bu kadar oluyor.

Doksanların sonlarına doğru yaşamımıza yeni girdiği için bayram havası eserdi evlerimizde. Yeniydi. Yeni olan her şey gibi hafızamızın en kıymetli hazinesiydi. Bizim için artık modası geçti televizyonun ama sözüm ona çoğunluk için hâlâ beyin yıkama kutusu. Hangi kanalı açarsan aç ya ruhban sınıfının sesleri duyuluyor ya da imparatorun öfkesi yankılanıyor. Öğretebileceği her şeyden yoksun kalmış durumda bu kara mendebur.

TÜRK TOPLUMUNUN DEĞERİ DEĞİŞTİ

Televizyonun zararlarını mı öğrenmek istiyorsunuz? Şöyle elle tutulur bir sebep! Ben de tam oraya geliyordum. Dizileri var mesela, bir aile nasıl parçalanır onun peşindeler. Kadın kocasını aldatır adam da karısını. Karısına ya da sevgilisine dayak atan motife de rast geldik. Baş rollerini Münir Özkul ile Adile Naşit’in paylaştığı “Neşeli Aile” filmi gibi bir film gördünüz mü son yirmi yılda? Göremezsiniz. Belki bir elin parmakları kadar… Olsun olsun da iki elin… Bunun sebebini Şevket Altuğ çok iyi özetlemiş.

şevket-altuğ

Cengiz Semercioğlu “Şevket Altuğ’u sadece cenazelerde mi göreceğiz?” diye dertlenince şöyle yanıt vermiş büyük tiyatrocu: “Türk toplumunun değerleri değişti. Türk toplumuna sunulan işlerin içerikleri değişti. Yani ben şu andaki içeriklerle hiçbir dizinin içinde olamam. Eleştiri olarak kabul etsinler, biraz da yaşlılığıma versinler… Bütün yapılan işlerde tabanca, tüfek, millet birbirini öldürüyor. Bütün erkekler sakallı. Bizim zamanımızda sakal rol gerekirse bırakılırdı. Bu ortamda ben olamam. Çünkü biz yaptığımız işlerde topluma sevgiyi, hoşgörüyü, toleransı, birlikte yaşamayı, dayanışmayı öğretmeye çalıştık. Böyle bir senaryo ile karşılaşırsam yaşıma rağmen hâlâ oynayabilirim. Ama karşılaşacağımı da pek zannetmiyorum”

İŞTE SİZE EN BÜYÜK ZARAR

Bu sözlerin üzerine eklenecek pek bir şey yok. Mafya dizilerini fark etmemek mümkün mü? Bir de şöhret ve zenginlik dokusu var ki televizyonların verdiği zararlarının belki de en başını çekiyor. Hiçbir karakterin mahalle bakkalından ekmek aldığını göremezsiniz. Bizlere dayatılan rol modeldir onlar. Memlekette örnek gösterilecek insan kalmamış gibi bir avuç azınlığın hayatlarını sunuyorlar.

Neredeyse unutuyordum. Rekabet yarışması adı altında bir insan bir insanın nasıl canına okur onu da sokuyorlar kafamıza. Bir de paravanın arkasında çay içen demliksizler var. Biraz sesleri yankılandı mı ertesi ay fenomenlik cepte…

Ana haber bültenleri de, yozlaşmış gazeteler gibi maşallah beşi bir yerde bir gerdanlık! İsimleri farklı olsa da cisimleri tek beden. Aslında biraz da arz talep meselesinden. Toplum bunu istiyor. Tolumun kumaşı da aynı terzinin elinden çıkmış. Bakın buraya yazıyorum. Bir ülkede herkes birbirine benziyorsa cezaevleri boş kalmaz.

 

Günay Aktürk

Read more

Devletin Malı Deniz Diyen Domuz

Devletin malı deniz anlayışını temsil eden, teknede oturan domuz figürü ve çevresinde ahlaki çöküşü anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Onur Yitiminin Tuhaf İtibarı

Devletin malı deniz anlayışı, bireysel ahlaksızlıktan çok daha fazlasını anlatır. Bu yazı, kamusal mülkiyetin nasıl sıradan bir yağma alanına dönüştüğünü; itibar, çıkar ve toplumsal kabullerin nasıl çarpıklaştığını ironik ve sert bir dille ele alıyor.

Devletin malı deniz anlayışını temsil eden, teknede oturan domuz figürü ve çevresinde ahlaki çöküşü anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Stendhal, “Kırmızı ve Siyah” adlı kitabında diyor ki: “Devlet gemisinde herkes gemiciliğe ve kaptanlığa heves edecek çünkü parası iyi.” Ne de olsa itibarlı bir iş. Takım elbiseli kravatlı falan. Sakın ağzından kaçırıp da devletin malı deniz yemeyen domuz demeyesin! Diyenlerin de başlarına bir şey gelmiyor gerçi. Yedikleri için sanırım. Artık herkesin dilinde bir söz. Bir defa dile düşen bir düşünce, zamanla ahlak kuralı haline geliyor her nedense! Cehennemlik bir davranış da olsa, şık bir şapka gibi alıp geçiriyorlar başlarına!

Devam edelim. İyi yere kapak atarsan araba da verirler. Öğle yemeği en fazla üç lira. Sıkı pazarlık yaparsan bir liraya düştü say. Maaşı dolgun. Zaten maaşla geçinmeyeceksin ki. Onu bahşişe sakla. Vekillikte filan gözün olmasın. Eskisi kadar fosforlu değil. Sırtından sopayı eksik etmezler. En iyisi mi sen belediye başkanlığına oyna. Muhtemelen orayı da sana yedirmeyeceklerdir. Ama muhtarlık, hatta azalık bile iş görür. Aza olup da azma sakın ha. Hovardalık istemem!

Aslında bu iş için “itibar” ulvi bir gereklilik değil. Devlet gemisine binince anında yapışıyor alnına. Bu gemide ne hikmetse keriz görmek her gün daha da zorlaşıyor. Sen de çok para kazanmak istiyorsan deve götü yağlamasını öğrenmelisin. Bu günlerde bir söylenti dolaşıyor ortalıkta. Ben eskilerden örnek vereyim de sen ne olduğunu anla. Bunu bir nevi iç hesaplaşma yerine sayalım biz.

Pir Sultan Abdal‘ın iki köpeği vardır ve adları “Sarı Kadı” ile “Kara Kadı”dır. Düşmanları gidip iki kadıya söylerler. Adlarının köpeklere verildiğini duyan kadılar küplere binerler. Hemen Pir Sultanı tutuklatıp Sivas’a, huzurlarına getirirler. Köpeklerinin adlarını sorduklarında Pir Sultan gerçeği saklamaz. “Evet!” der: “Benim köpeklerimin adı Kara Kadı ve Sarı Kadı’dır. Ama onlar sizden daha iyidir. Çünkü benim köpeklerim haram yemezler.

At izi it izine karışmış. Sen bari haramzadelerden olma. Şaka canım bunca söylev. Anlayasın diye sözün manasını. Devletin malı deniz yemeyen domuz! Hadi bunu söyleyen söylüyor, çıkarı var kendince. Ya bir milletin böyle bir sözü içselleştirerek atasözleri listesine geçirmekteki başarısına ne demeli? İşte onu aklım almıyor. Bu atasözü kütüphanemdeki “Türkiye Türkçesinde Atasözleri” isimli kitapta 5930. söz. 5926. söz ne biliyor musunuz? “Devlet, sırtına binmediği eşeğe yem yedirmez!” Burası ne garip bir ülke yahu!

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Yaşlılara Merhamet Meselesi

Yaşlılara Merhamet Meselesi

Yaşlıya Saygı Rızıklandırır

Yaşlılara Merhamet Meselesi

Aslına bakarsanız doğada yaşlılar her zaman saf dışı edilirler. Doğa, zayıf halkaları sevmez. Sürüsünden kovulan yaşlı erkek aslanlara bakın. Ama bizde öyle değil. Sanırım baktık ki sıra bize geliyor: “Saygı duyalım bari.” demiş olmalıyız. İnsan merhametinin kudreti. Durun bir dakika! Ne merhameti? Kimden kime gelen merhamet? Ne demiş Yunus Emre: “İnsan iyiliği kadar taşlanır, merhameti kadar dışlanır.” Şu yaşlılara merhamet meselesine bir bakalım hele.

Bu toplumun çok acılı bir geçmişi var. Ne yazık ki katliamlar ülkesi. Yaşlı bir adam gördüğümde hep geçmişte nasıl bir insan olduğunu düşünürüm. Seksen darbesinden önce kimlerin canını yaktığını. Bu yüzden kolay kolay saygı duymuyorum insanlara. Eğer çok gerekli görmüşseniz, o merhamet duygusunu önce hak etmeniz gerekir.

Bir gün Sincan‘dan otobüse bindim. İçi ihtiyar doluydu, sakalları göğüslerinde… Kalkıp yer verecektim ama çivi gibi çakıldım! Bakışları merhametsizdi bu ihtiyarların. Etekli bir kadın görseler lince soyunurlardı ve sürüsüne bereket, örneği çoktu bunun.

Tecavüzcüler de yaşlandı artık. Barbarlar, “cehennemde yanın” diyenler. Bir kelle karşılığında cenneti garantilediklerini sananlar. Onlar yine aynı insanlar fakat biraz belleri büküldü o kadar! Ve burası Türkiye. Ve burada çok kan akıtıldı. Otobüstesin. Başında bir ihtiyar ve yorulmuş dizleri. Kalk ve yer ver! Burası Türkiye. Geçmiş hiç de uzakta değil.

Ama insanın yüreği gözlerine yansır. Hiçbir itirafçı, gözlerin anlattığı şeylerden fazlasını itiraf edemez. Ve ihtiyarların bakışları da epeyce içselleşmiştir! Gençliğindeki gibi oyun oynayamaz artık. Tabii ki saygı duymalısın. Fakat ağarmış saçlarını değirmende mi ağartmıştır gerçekten? Varı yoğu alın teri mi yoksa bir başkasının gözyaşları mıdır?

Çocuklara benzetirim onları. Bu yüzden ben de yaşlılara merhamet duyarım. Fakat insan yılan mıdır ki deri değiştirip tazelensin? Ortada mecazi bir yılanlık olduğu aşikar. Boyuna birilerinin ahını alıp duruyor insanlar. “Mezar mezar kaçasın inşallah.” sözü pek yaygındır bizim oralarda. Bol keseden merhamet dağıtacak olan varsa buyursun meydana. “Her şey affedildi!” diyorsanız o mezar alıntısı sizin için de söylenmiş sayılır. Ben karşılaştığım bakışlardaki itirafları dinlemeye devam edeceğim…

 

Günay Aktürk

Read more

Helal Zina Tohumu – İnsan

Günay Aktürk
Helal Zina Tohumu - İnsan

“Ben insanlara soğuk davranıyorum, insanların sorunlarıyla ilgilenmiyorum, dolayısıyla da sevilmiyorum.”

Tolstoy

📌 Bazen seviyoruz insanları, bazen götün götün kaçıyoruz onlardan. Ne tam girebiliyoruz içlerine, ne tastamam çıkabiliyoruz.
📌 Bazen bir ihtiyar gibi görünüyorlar da gözümüze, karşıdan karşıya geçiresimiz geliyor, bazen de çelmeyi takıp boylu boyunca deviresimiz.
📌 Bazen bir bülbül güftesi yaratıyor sanatsallığı, çoğu zaman da borazan tonunda çıkıyor sesi. Bazen gülünü koklatıyor, bazen saplayıveriyor dikenini.
📌 Kimi zaman ateşe basıyor kitapları, kimi zaman yeniden doğuyor küllerinden. Ara sıra hatırlar gibi olsa da ensesine inen şamarı, sıklıkla bozup atıyor bir yana hafızasını.
📌 Bazen hilafet çekiyor canı bazen cumhuriyet. Bazen dayak istiyor canı bazen cesur bir suret! Hayal ettiği gelecek çoğunlukla kulluk, ara sıra da hürriyet.
📌 Bu insanların ne zaman, nerede hangi renge bürünecekleri öngörülemez olduğu için ne saygı beslediğimiz söylenebilir ne de sövgü. İşine geldiğince konumlandırıyor kendini. Bazen helal bir zinada halvet, bazen de topluca dokuz nefisli bir lanet! İşte böyle böyle vaziyet, bu hâl başımıza çöreklenmiş ölümcül bir illet. Bu yüzden içimizde büyüyen şey ne saf bir sevgi, ne duble bir nefret…

 

Günay Aktürk

Read more

İnsan Kalbi Kalabalıktır

İnsan Kalbi Kalabalıktır

İnsan Kalbi Kalabalıktır

İnsan Kalbi Kalabalıktır

“Bana kalbimdesin deme. Bilirsin kalabalık yerleri sevmem.”

Edip Cansever

 

– Doğruya doğru arkadaş. İnsan kalbi kalabalıktır. Öyle görünmez. Öyle görünmemek için de elinden geleni yapar. O daha çok erdemli sözcükler savurmaktan yanadır. Gerçek hayatta karşılığı olmasa da…

– Kimisi de “Kalbim Bomboş.” der. Açıp bakarsın ki metrobüs gibidir. Bir köşeye geçip etrafı süzer haldedir. Yalnızdır. Kalbi boştur evet. Huzurlu olsa bir işe yarar da, huzursuz kalbe de güvenilmez ki.

– Kendi kalbini ara sıra kahve içmeye davet etmeyen insandan uzak duracaksın arkadaş. O, mutluluğu dışarıda arar. Kendi kendine yetemeyen insan gider bir başkasının enerjisini tüketir.

– “Bakmayın etrafımda çok insan dolandığına, Sırılsıklam yalnızım aslında.” diyor Edip Cansever. Yalnızlık hali her insanda var. Belki de gerekli. Fakat süreklilik arz ettiği zaman marazlı bir hastalığa dönüşüyor sanki. İnsanın kalbi kalabalık olsa ne yazar öte yandan, kimseye dokunamadıktan sonra…
– Ruhun doyumundan bahsetmiş miydim? Bizler göğüs göğüse sevişerek evrilmiş bir türüz. Cinsel arzunun ötesinde bir vaka bu. İnsanın bazen özel hissedesi geliyor. Bir kez bile anlaşılamamış, taktir edilmemiş ve sevilmemiş olduğunuzu düşünsenize! Ne canice bir ruh yaratır bu hal. Ressamlar neden resim çizer? Yazarlar neden kitap çıkartır?

– Şimdi gelelim gerçek manada kalbi kalabalık olanlara. İnsan içgüdüsü çok eşliliğe meyillidir. Bedenin yeni beden arayışları… Bunu reddedebilirsiniz ama sizi en iyi siz tanırsınız. Peki, bir ömür halinden memnun mu yaşar insan? İlerleyen yaşlarda geçmişin hesabını sormaz mı? Ne ne var? Elde koca bir sıfır var.

– Ellili yaşlarda bile ruhu hala doyabiliyorsa belki amenna! Fakat artık gözden mi düştü? İstediği kalbe kolayca giremiyor mu? Gençlik yıllarından beri yaşamına hükmeden düzensizliği mi fark etti? Ya da bir düzen halini alan o “düzensizlik” altüst mü oldu? Varın siz düşünün gerisini…

 

Günay Aktürk

Read more

Ezberletilmiş Cehalet

Ezberletilmiş Cehalet

Ezberletilmiş Cehalet

Ezberletilmiş Cehalet

“Senin de fikirlerin tıpkı giysilerin gibi başkaları tarafından üretilmiş.”

Jack London – Martin Eden

 

– Ama kumaşını iyice zifte basmışlar hani. Bu çağın modası budur, demişler. “Bak pek de yakıştı! Fazladan vereyim abime! Çoluk çocuk da nasiplensin, ne güzel acılı sancılı. Ülkece kararmaya ihtiyacımız var!“

– Seni karaya aşık etmişler. Talibini bile zifir karasına uyumlu bir renkten seçmişsin. Mesela beyaz! Beyaz her zaman masum değildir. İçine kapalı bir “talip”tir o, kendine yabancıdır… Senin “Helal süt emmiş!”ten kastın yalnız ahlaklı bir insan olması da değil. Karanı kirini saklasın istersin. Garibim beyaz! Sesi çıkmaz ki! Bu yüzden masum değildir. Bu sebepten nefret edersin kırmızıdan. Kırmızı asiliğin, karşı duruşun rengidir!

– Giysilerin diyorduk… Aslında aklın dekolteli olanlarda kalmıştır. Ama onları yalnız zifir karası tarafının hizmetine sunmuş, sonra da ‘yırtmaçlı’ düşmanı olmuşsun. Çünkü onlardan birine asla dokunamayacaksın! Ve de bu durum sürekli olarak, olmayan kanına dokunup duruyor.

– Bugün geldiğin noktada patikada değil, kayalıklarda yürüyorsun. Ezberletilmiş bir cehalet bu seninkisi. Bir şeyin doğru ya da yanlış olduğunu anlaman için, bunu sana birilerinin söylemesi gerek. Doludan alıp boşa koyma marifetini yalnız ekmek kavgasında sergiliyorsun. Böyle öğretildi sana. Uluların öyle söyledikten sonra labirentler dahi tek kurtuluştur senin nazarında. Eğer içinde zihinsel ahlakın ve de şüphenin ışığı tastamam sönmüşse, senin için umut denen şey de ölmüş demektir. Bundan böyle tek çare biyolojik ölümünü beklemek…

 

Günay Aktürk

Read more