En/Gerekli Olan

en gerekli olan

En/Gerekli Olan

en gerekli olan

Ne olmalı biliyor musun Roza? İç sesini duyabileceğin biri olmalı hayatında. Duvara dayanmış bir bardak olmalı hislerin: en gizli yakarışlarını bile hissedebilmelisin onun.

Kimsenin kendisini anlamadığından şikayetçi herkes. Anlaşılmadan önce anlamak gerek oysa. Kendimiz dışında en çok kiminle vakit geçirdik son zamanlarda?

O her döndüğünde onu limanda bekleyen kişi olmak, dalıp gittiği yerleri işgal etmekten çok daha değerlidir! İnsan esaslı seçimini yorulduğu yeri terk ettiğinde değil, yorgunluğu geçip de tekrar o yere ayak bastığında verir. Her nereye bırakmışsa onu orada bulamaz ama o yerde karşısına mutlaka bir yabancı çıkar.

Herkes aynı anda hem yolcudur hem durak. Ama herkes yalnızca yürürken duranı, dururken de yürüyeni fark eder.

Yüreğine dokunacak sıcak bir el aramakta insanlar Roza. Fakat nerde yüreğiyle övünen biri varsa, tam da bileğinden kesiktir elleri. Isıtmakta beceriksizdir yanaklarını okşayan elleri. Gözler ilkin beğenilmek arzusuyla açılır ya, zamanla kendini hiç de borçlu hissetmeden kapanıverir.

Kullanılmayan organlar gün gelir körelir. Bir gün hepten yitirecek işlevini kulaklarımız. Bir de ne istediğini bilmeyen insanlar vardır. Onlar mı? Onlar sizin hangi yöne gideceğinizi sizden iyi bilirler!

Bu ölümlü diyarında bize ölümsüzlüğü aratan sebep ne ola ki? Yıkıcı bir kasırgaya dayanabilmenin tek koşulu ona alışmakken, bir yandan kollarımızı açıp bir yandan da gözlerimizi kapatmak avanaklık değil midir? Arzular da medeniyetler gibi bir yıkılıp bir yükselirler. Hal böyleyken gitgide değişen ve kabaran yeni beklentilerin yanında verilen sözlerin değeri nedir ki?

Bir burun, bir dudak, bir çift de göz… Güzellik dediğin, hoş bir görüntünün ruhumuzla uyumlu yerleşkesinden başka nedir? Güzellik denilen o soylu şehir de ihtiraslarımızın boyutuyla ölçülmüyor mu? Ve öyle ironiktir ki güzellik de her zaman “sahipli” diye tanımlar kendini!

Bazen kaybolur insan. Aslında kaybolmaz da, aradığını zanneder. En kötüsü de lanet okuyacak kadar kirlenmektir: “şimdi bir yılan türüdür o en/gerekli olan” demektir. Oysa bilmez ki her mutlu başlangıç akıbetiyle birlikte çıkar yola.

Günay Aktürk

Read more

Hangi Çağın Erdemi

Hangi Çağın Erdemi

Hangi Çağın Erdemi

Hangi Çağın Erdemi

Bu adamın beni derinden sarsabileceğinin bu sabaha kadar farkında bile değildim. Ama Sadizmin aşağılık öğretilerinden dolayı değil. Ya da kurgu boyunca bir kadına karşı işlenen iğrenç zorbalıklar yüzünden de değil. Zaten o işkenceleri öyle bir ruhsuzlukla işlemiş ki, kadının çektiği acıları okuyucuya ulaştıramamış ya da en azından ben hissedemedim onu. Bu da şunu gösteriyor ki, “De Sade” de kendi çağının kurbanı olmuş. Çağının ötesinde yaşayan bir aydın olmak diye deyim var bilirsiniz. Belki kendi çağının en ileri görüşlü aydını gibi algılanıyordu ama bugün yaşasa bu çağın canisi olurdu. Bu birinci notu aklınızda tutun.

İkincisi, insanlığın “erdem” diye nitelendirdiği o güzel huylarının aslında pamuk ipliğine bağlı olduğunu fark ettik. Lakin bu başka türlü bir uyanış. Yani bir insani özelliği uygarlık olarak bir kez geliştirdikten sonra artık geçmişte yaşayan halkları “barbar” olarak görmek gibi bir küstahlığa sahibiz. Zira biz medeni insanlarız! Ama erdem sahibi bir toplumun an gelip de yeniden barbarlaşabileceği gerçeğine yabancı değiliz. Dahası, bu barbarlıktan rahatsız olacak grupların da giderek azalabileceği!

Ben bu muyum peki? O çokça gururlandığım derin hissiyat ve iyiliksever Günay hangi çağda doğarsa doğsun yine de aynı Günay mı olacaktı? Ben 21. Yüzyılda yaşıyorum ve tek amacım yazarlığımı sürdürüp bir gün boynumun vurulacağını da sezerek anarşist ve dinden uzak bir dünya görüşüyle efendi sınıfının tam karşısında duruyorum. Lakin beş yüz sene öncesinin İngiltere’sinde bir soylu olarak da doğabilirdim. En büyük soysuzların, soyluların içinden çıktığını bir şiirimde yazmıştım. Başka bir çağın aşağılık bir katili de olabilirdim. Ya da bir papaz olurdum ve tıpkı bu kitaptaki gibi inançlı kadınlara tecavüz de edebilirdim.

Tüm bunlar kendi öz varlığımda bir çıban gibi çıkabilecek kötülükler. Bugün bana en büyük ahlaksızlık olarak görünen barbarlık, başka bir çağda en büyük zevkim olabilirdi. Eğer ben bugün böyle değilsem, içimdeki iyilik ağacının kötülük ağacından daha fazla sulanmasındandır ve bu sulama ne devlet ne de din tarafından yapıldı. Bunu bana ailem yaptı. Zaten onlar da içinde yetiştikleri Alevi kültürünün ürünü değiller miydi?

Bu toplum ne kadar ahlaksız olursa olsun, insanın hangi kaynaktan beslendiği önemli. Bu da demek oluyor ki insan hangi çağın çocuğu olursa olsun her şeyden önce hangi kaynaktan beslendiği araştırılmalı. 21. Yüzyılda yaşıyorum ve berrak bir kaynağım var. Keşke herkes bu kaynaktan beslenebilse…

Günay Aktürk

Read more

Babadan Oğula Bir Bakış | Bir Yaşam

Babadan Oğula Bir Bakış Bir Yaşam

Babalar ve Oğullar : )

Babadan Oğula Bir Bakış Bir Yaşam

Parmak hesabı bir sevdaydı benim için dörtlükler. İlk deneyim. İlk kafiye. Çocukluktan kalma… Yedi ya da sekiz heceli olması zorunluydu sanki: Gü-nay-ım-gör-ki-e-zel-de / ah-tım-kal-dı-çok-gü-zel-de… Babama özenmiş olmalıydım. Çocukluğumun bazı gecelerinde yanan beyaz bir lambanın ışığını hatırlıyorum: uykulu bakışlarımın ötesinde bulanık ve puslu bir siluet yazı yazardı boyuna: Babam. Görüntü iyice netleştiğinde ağzı yarı yarıya açık ve bir elinde kâğıt bir elinde kalem, derin bir düşünceye dalmış görürdüm onu.

Hangi sözcüktü acaba onu bu kadar düşündüren? Acaba gecenin bir yarısı yine kara kızı anımsamıştı da, ay gibi parlayan bu duyguyu mu tanımlamaya çalışıyordu? Olabilirdi. Bari ışığı kapatsaydı. Hatırlıyorum. Uyandığımı fark edip bana bakardı. Lakin o kadar titiz çalışırdı ki bakarken bile suratındaki o düşünceli ifadeyi kaybetmez ve yalnızca: “Uyandırdım mı oğlum?” der ve devam ederdi yazmaya.

Bu hali öfkelendirirdi beni. Yatağın içinde bir sağa bir sola debelenip, sabah yaz şunu, derdim. Başını bile kaldırmadan, “Olsun!” derdi. Ne demekti yani olsun? Uykusuz kalma yat, dememiştim ki. İlkokul çağındaydım en fazla. Onun bu halleri zamanla kalıtımsal bir mirasa dönüştü benim için. Benim de kara kızlarım oldu. Şirin mi şirin, acımasız, tuzaklarla dolu… İlk şiirlerimi yarattı onlar, ilk hayal kırıklıklarımı, ilk deneyimlerimi… Ama uykusundan uyandırmadım hiçbir çocuğu, içimdeki o emekleyenden başka…

Sonra uzadı kolu diyeceklerimin. Yedi sekiz hecenin içine sığdıramadım sözcükleri, duyguları… Serbest bırak bizi, dediler. Dinledim, duydum, dönüştüm. Kafiye uydurmak geçmedi içimden satır sonlarında. Sadece duygular vardı; sevinç, mizah, arzu, intihar ve öfkeli doğumlar… Hepsi de yaşımca mutlak bir sancının çocuklarıydı. Zaman akıp gidiyordu. Daha da uzamak istediler. “Kan uykularıma bir davettir asılsız ölüm korkuları” diye dizdim başı sonu serseri dizeleri. Sonra da: “her gece bir zindanda kurulur yağlı urganım” diye sürdüresim geldi. Sürdürdüm de. De…

Dipsiz Kuyular

Bir bedeli vardı bunun. Ki o bedel daha sonra koskoca bir roman yazdırtacaktı bana… Yazdım da. Teoride hiçbir şeyden anladığım yoktu. Sadece “yaz” diyordu içimdeki “kâhya!” Yazdım. Bana göre kendi çağını kat kat aşan bir yaşta yazmıştım “Boztepede beş sene” romanını. Yirmi altı yaşındaydım ve geriye dönüp baktığımda ne kadar ciddi bir eylem olduğunu fark edebiliyorum. Cesaret ve küstahlık bir aradaydı çünkü. Ama ünlü bir yazarın oğlunu kıskandıran bir roman oldu çıktı. O günlerdeki kız arkadaşım göndermiş. Nasıl öfkelenmiştim benden habersiz böyle bir işe soyunduğunu duyduğumda. Ama yorumunu duyunca öfkem duruldu. Kendime geldim. Küçümseyici bir tavırla: “ya roman yazsın ya şiir kardeşim” demiş. Sanırım beni değil de romanı eleştirse bu kadar durulmazdım. Zira bunda çok mana gizliydi…

Felsefeyle tanıştım. Zihnimi ustalaştıran dipsiz bir dildi bu. Derin düşünmenin de bir bedeli vardı lakin henüz aklımı kaçırmış değilim. Sanrılar görmüyorum. Delirmek zor zanaat. Derken Kelime yığınlarıyla bir sözleşme daha imzaladık. Öykü yazmamı teklif ediyordu. Hatırlıyorum o günü. Dün gibi değil, az önce olmuş gibi. Anlatayım.

Dolmuşa bindiğimi anımsıyorum. Mayıs ayı. 2011. Dalgındım. Acı çekiyordum. Âşıktım zira. Karakızgillere dahil bir kadın. Ulus’a gidiyordu dolmuş! Yani öyle olmasını umuyordum. Gitmiyormuş. Bana gidiyormuş gibi gelmişti. Her neyse. Artık inmem gerektiğini düşündüğüm sırada neden, “inecek var” demediğimden emin değilim. Zaten inmem gereken hiçbir durakta da inesim gelmiyor nedense. Bir saniyemi bile ziyan etmemek için aklımdan çıkartmıyordum o kadını. O dolmuşun içinde, o kadının beni neden sevmediğini sormakla meşguldüm. Ama oldum olası çok lüzumlu görünmüştü gözüme öyle deme! Belki şiirde yeni bir çığır açacaktık. Edebiyatımızın en verimli aşkı olacaktı kim bilir… Peh! Babamın kara kızına çekmiş olmalı. Kader işte! Olur öyle şeyler…

İlk Öyküler

Bir kartal heykeli gördüm. Özel bir şirketin mi yoksa bir kamu binasının önü müydü ne, işte çevresi duvarlarla çevrili öyle bir binanın bahçesinde duruyordu. Çok büyüktü. İşte ilk öykümü o kartal heykelini, bir aslan heykeli olarak kurgulama sonucu yazmış oldum. O anda zihnime musallat olan aşk duyguları da kader bilinmezliği de silinip gitti. Bu öyküyle inancı sorgulamış olacaktım. Mahallemin birisi aşktı ya, inanç da öteki mahallemdi. Düşündüm: inanca dayalı korkuları düşündüm. Sonra bir gün dedim ki: “insanın bir yaşama nedenine sahip olabilmesi için ya âşık olmaya ihtiyacı vardır ya da bir inanca sahip olmaya.”

İkisini de bahçemde yetiştirmeyi beceremedim. Aklıma üşüşen ne kadar fikir varsa hepsi de aykırı yüzünü gösteriyordu bana. Babamın aksine meseleleri kestirip atarak hep aynı yorumu tekrarlamak tatmin etmiyordu beni. Derince bir kuyuyla karşılaşmışsam eğer, üzerine tahta koyup geçip gitmeyecektim onu. Kim eşmişti onu oraya, hangi amaçla? Dibinde ne vardı? Görmeliydim. Babamın aksine… Ama ona da zaman zaman bir iyilik yapıp gösteriyordum gördüklerimi. Cevabı hiç değişmiyordu: “olsun!”

Bir gün tanrının yokluğuna dair kuşkularımı dile getirmiştim. Aynı kafadaydık çünkü. Baba, demiştim, huzursuzum. Sanırım tanrı beni duymuyor. Sanırım o yok.” Huzursuzluğumun üzerinde durmasını umarken, “ee sana ne bundan” demesin mi? “Sana ne, yaşamana bak sen. Evlen. Çalışan bir kız al. Birinizinki boğazınıza gider birinizinki kiraya. Hani şu mühendis kız vardı ne yaptın onu? Bütün sülalen tanıyor, getir biz de tanıyalım. Ayrıldın mı yoksa? İyi halt ettin. Sapsız balta gibi nereye kadar? Sana da yurt yuva lazım değil mi? Bırak artık şu ışığı, evreni, yıldızları. Yıldızlar akşam yemeğinde önüne bir kap yemek mi koyuyor? Yat uyu biraz. Sabah akşam okuyup yazıyorsun. Gözlerin kör olacak sonunda. En iyisi sana bir avrat bulayım ben. Biz de köye gideriz artık. Hüseyin’in malları yine bağa girmiş. Elli kere dedim ki sokma şunu kümese. Avrat ne olacak bunun sonu? Soyumuzu kurutacak bu oğlan…”

Benim bu yaşamda gördüğüm bir ışık vardı. Bir melodi. Bu dünyaya ait olmayan bir his, tanımlanamaz bir güçle kendine çekiyordu beni. Anlamasını umardım. “Ben bu çocuğun kafasından bir şey anlamıyorum” demek yerine, hangi çağın çocuğuysan bana oraları anlat, demesini… Aslında aramızdaki sorun çağ farkından kaynaklanmıyordu. Çünkü bana önerdiği yaşam dedemin de inandığı bir gerçekti ve babasının çağında yaşayan insanların çocuklarından ne kadar geri oldukları tartışmaya değer bir mesele.

Şiir yazmaya ona özenerek başladım ben. Artık pek fazla şiir yazmıyor. Geceleri ışıklar da kapalı. Ama beni uyandırdığı günden beri zaten uyumuyorum ki ben. Üstelik yazdıklarımı da okuduğu yok. Yaşamından kısa bir kesiti anlattığım “kurt hikâyesi” ni bile zar zor okuttum. Aramızda asla ciddi bir geçimsizlik, kavga gürültü de yok hatta bu tür bir yaşamdan garip bir haz almaya bile başladık. Herkes halinden memnun görünüyor. Lakin sanırım benim yaşamım artık onu pek ilgilendirmiyor. Atacağım yanlış bir adımda elbette sonuna kadar yanımda duracaktır ama Hüseyin’in mallarının üzüm bağını tahrip etmesi, orta yaşlardaki bir evladın yavaş yavaş yaşlandığını izleyememekten daha ilgi çekici olsa gerek.

Çiftliğin Çitleri

Şimdi bunları yazıyorum. Birazdan yıldızlar yine zihnimin önüne bir kap yemek koyacaklar. Herkes aynı yoldan yürümez ama herkes herkesi derin bir nefes aldığı mola yerinde anlar. Şu satırlarla bitirelim bu yazıyı:

“Baba söndür artık şu ışığı. Bak uyuyamıyorum. Otuz üç yaşındayım artık. Saçlarım da beyazladı. Belki bir gün asarlar beni kâfirliğimden. Biliyorum çiftlik işleri bitmez, üstelik Hüseyin de yeni inek almış diyorlar. Üzüm de bol bu sene, sen de haklısın. Ama bir önerim var benim. Çiftliğin etrafını çitlerle çevirelim…”

Günay Aktürk

Read more

Anneannemin Anısına

anneannemin anısına

Nihayete Ermiş Bir Ömrün Anatomisi

anneannemin anısına

 “Bugün, bir kadının davul zurnayla çıktığı eve yas ve matem havasıyla girmesinin ne anlama geldiğini gördüm. Mezara indirilen bir ölünün, insanda yaratabileceği en derin duyguları gördüm. Akşam olup da taziyecilerin evlerine çekildiğinde gecenin sessizliğini ve o sessizlikte insanın neler düşünebileceğini gördüm. Toprağın altında uyuyan bir bedenin hiç de tek başına uyumadığını gördüm ilk defa. Kırkını aşmış kız çocukları gördüm; hala eksik, hala yetim ve hala çocuk gördüm onları. Bir torundum onların yanında ben. Kırk yerinden bölünmüş teyzelerimi gördüm. Annemi gördüm, anneannemi gördüm. Ve ben ölümü hiç bu kadar yakından görmemiştim…“

Dünyaya geldiğinde yoksuldu, kimsesizdi. Sonra evlendi henüz küçük bir çocukken. Yedi çocuğu oldu. Tam takır bir ülkenin yoksul insanlarından yalnızca biriydi o. Bilirim, yağ bulunsa tuz bulunmazdı o yıllarda. İki yama eksikse giydiğin o eski şalvarda, kim ne diyebilirdi saltanatına… Hani bir de şu tüm kadınların ortak çilesi vardır. “Bir o eksikti” diyemeyecek kadar beni öfkelendiren o melanet! Erkek olan da bilir amma kadın olan iki kat daha fazla bilir bunu. Yani kadınlarını döven o asalak erkek zihniyetin kurbanlarından bahsediyorum! Sanırım kadınımız erkek, erkeğimiz de kadın değildi o yıllar! Bugün suçluluk hisseden her kimse hemen asmalı kendini soğuk odalarda.

Velhasıl uçurdu yedi çocuğunu da yuvasından. Çocuklar uçtular uçmasına ya, hangi kuş kartal kanadına sahipti ki? Yaşamın çetin olması karşısında bocalayan kuşların derdi yine geldi vurdu analarını! Çocuklar kendi başlarının çaresine bakacak kadar büyümüşlerdi oysa. Ben çok iyi biliyorum ki şayet anneannem bu yaşına kadar yaşamışsa, çocukları tek dayanağı olduğu içindi. Eskinin kadını en çok nerede delirir bilir misiniz? Ben bilirim. Ya ahırda delirir ya tandırda! Bu yüzden birçok Anadolu kadını kendini ya ahırda asmıştır ya da tandırda. Yakınlarım pek ihtimal vermezler ama aslında ben çok duygusal ve derin düşünen bir insanım. Hiçbir söz ya da iz olmamasına karşın ben anneannemin en azından sekiz on kez bu kendi canına kıyma eylemini tasarladığı inancındayım. Bu konuda onun ruhsal dünyasına inebildiğimi düşünüyorum.

Albert Camus der ki: “Yaşama nedeni denilen şey aynı zamanda iyi bir ölme nedenidir de!” Yani hep çocuklarını düşünmesi, onların dertleriyle kendini yiyip bitirmesi, bazı şeyleri daha da hızlandırdı. (Bu arada çocuklarının durumunda abartılacak bir durum da yoktu.)

Onun yaşamı kadar insana ilham olacak birçok yaşantı var biliyorum. Bu da onlardan bir tanesi işte! Zorluk ve yokluk içinde geçen gençlik yıllarından feraha çıkan bir yaşamın, böyle hazin bir sona ulaşması yaşamın laneti olsa gerek. Yaşlılık tam manasıyla üzerine her türlü hastalığı çeken yapışkan bir madde değil! Hastalık denen o virüsü gençliğinde alıyor insan. Bunu bilmeyen yok. Anneannem de o kadar biriktirmişti ki bu hastalığı elbet çıkacaktı bir tarafından. Yer altındaki magmaya benzer keder. Günü geldiğinde patlayıverir ve taşıdığı yaşamı hiç acımadan yok eder.

Bir gün ansızın düşüp bayıldı! Kalktı, bir zaman yürüdü ve sonra tekrar düştü! Bu son düşüşü olmuştu onun. Sekiz sene boyunca dünyanın tüm renklerinden uzak yaşayacağı günün başlangıcıydı o gün. Artık görmeyen gözleri ve tutmayan ayaklarıyla bir yatakta tam sekiz sene geçirdi!

Anımsıyorum da bir gün kız arkadaşımla apansız gidip çalmıştım kapılarını. İki gün sonra biz dönerken, “ben bu kızı çok sevdim, bak anneanne bile diyor” demişti. Yüzünü hiç görmeden sırf parmaklarını suratında gezdirerek kendince tanıyıp sevmiş, belki bir de evlat sıcaklığını hissetmiş, evlenmemizi dilemişti. Ne bilirdi ki torunu daha kendini bile bulamamış bir ışık işçisinden ibaretti…

Bir hafta sonra üç ay olacak onu kaybedeli. O şimdi beş katlı görkemli bir okulun üstündeki bir mezarlıkta, çocuk seslerinin hemen yanı başında uyuyor. Oysaki mezarlıklar, sadece bizim için mezarlıklar! Onun içinse artık dünyanın içinde herhangi bir toprak parçası…

Bir daha asla canı yanmayacak onun. Mesela ülkenin gidişatına bakıp sıkmayacak dişlerini. Ekmeğe zam gelmiş, fırtına bastırmış, kömür bitmiş ona ne! Ölüm bizim için korkutucu yalnız, onun için lafü güzaf. Biz canlı organizmalar da hala ağızda kuyruk boğazda bıçak debelenirken o bir daha hastalanmayacak; üzülmeyecek, düşmeyecek, özlemeyecek… Özlenecek kuşkusuz. Toprağındaki yabani otlar temizlenecek, sulanacak… Ama onun bizim tarafımızdan özlenmesi bile, biz buralarda ayağımızı topraktan kesene kadar sürecek yalnız.

Şimdi dileyen dilediğince konuşabilir. İsteyen susar, isteyeninse aklı başına gelir. Tüm bunlar yaşamın bu tarafında artık ne işe yarar bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki toprak tüm bu gürültüleri artık iletmeyecek altında yatıyor olana! Bilinciyle beraber o eski defterler de kapandı. Yaşamına tanıklık eden son kişi de öldüğünde sessizliğe bürünecek her şey. Ama o güne kadar bütün bir ömrün çırılçıplak yaşanmışlığıyla apaçık, o hep doludizgin konuşan, lafını esirgemeyen, açık sözlü ve güçlü bir kadın olarak anımsanacak!

Günay Aktürk
8 Kasım 2016 / Ankara

Read more

Beynim Bir Sürüngen

beynim bir sürüngen

Beynim Bir Sürüngen

beynim bir sürüngen

Evrenin bir parçası olduğumuz dışında hiçbir şeyde ne kalıcılık, ne kutsalık ne de gerçeklik var. Bizzat sevginin varlığı bile beynin salgıladığı kimyasaldan fazlası değil. Hepimiz yıldız tozuyuz. Atom yığını… Bu atomlar bizi bu gezegende birleştirerek ‘insan’ formunda bir bedene soktu.

Evrim var evet. Lakin evrim, kainatın bu gezegendeki eli yavaş, tembel bir çömlek işçisi. Bizi sürekli en ideal kalıba sokmaya çalışıyor. Tabii eğer biz de uslu durur ve uyum sağlarsak. Onun işi bu. Ama bilincimiz üzerinde tuhaf bir etkiye sahip. Dolaylı yoldan görüyor o işi. Bize bir beyin bahşetmiş ya, bilerek yapmamış bunu.

Peki ya bilinç?

İnsanı küstahlaştıran binlerce göz sinirlerine sahip! Ama pek de iyi görmüyor gözü. Ancak çok yakındaysa ve onu bir şeylere benzetmişse, birkaç kalıba sokabiliyor sezdiği şeyi. Bilinç bilgiyle beslenir. Ne kadar doyurursa karnını o kadar iyi görür.

Bilincin cilası sanattır. Onu sakinleştirir. Uysallaştırır. Çünkü karnı doymuştur artık. Kötülük zevk vermez ona. Sanat, Korteks ile sürüngen beynin bağlarını arttırır ve eskiden bir kadınla sevişirken zevk alıyorken, şimdi onun saçlarını okşamanın yeni bir zevk olduğunu keşfetmiştir.

Aç bilinç saldırgandır, sürüngendir. Yalnız tüm hayvanların ortaklaşa kullandığı sürüngen beyni geliştirdikten sonra bir bilince sahip olmanın anlamı nedir ki?

Günay Aktürk

Read more

Vejetaryen olmak

Vajetaryen olmak

Sizden Gelenler

Vajetaryen olmak

Şu söz İnstagram hesabımda dünün paylaşımı idi: “İnsanlar ağıl hayvanlarından sırf daha güçlü diye, insan hayatı bir ineğinkinden daha mı değerlidir?” Harari’nin Homo Deus kitabından. Oturup saatlerce yanıt arayabilirdik buna. Bunu düşünürken vejetaryen olmak ile alakalı gerçekten esaslı bir soru geldi. Aslında oldukça mutlu etmişti beni bu soru çünkü birilerinin dikkatini çekmesi gerekiyordu bu sorun. Önce soruyu olduğu gibi aktaralım.

“Merhabalar efendim, vakitsiz bir zaman, lakin sizinle son paylaştığınız yazı hakkında konuşup öğreten, yol gösteren, olmanızı rica edeceğim. Tabii siz de arzu ederseniz.

Bu hayvanların kurban edilişi, kesilmesi, yenmesi uzun zaman önce benim aklımı kurcalayan bir mevzu haline gelmişti. O zamanlarda vegan vejetaryen olmak gibi kavramlarını detaylıca inceledim. Ama öte yandan ablamın söyledikleri de kafamda taklalar atar oldu. Ben artık hayvansal ürünleri tüketmek istemediğimde bunun doğamıza aykırı olduğunu ve vücudumuzun ihtiyaç duyduğu bir besin olarak niteledi. Hatta eğer hayvan yemek kötü bir olguysa, veganların da bitkisel ürünleri yemelerini etik bulmuyordu. Çünkü koparılan bir elma ölü sayılır demişti.
Yani Sayın, Aktürk : ) biz ne yapmalıyız?

Sevgiler saygılar efendim kendinize güzel bakın.”

Peki, bunu nasıl yorumlamalıyız? Dayanağımız ne olmalı? Tabii ki doğanın en büyük yasalarından biri olarak bildiğimiz, doğal seçilimin baskısıyla kendince bir düzen kurmuş olan evrim kuramını izleyerek. Bu sayede meseleye sağlıklı bir yön tayin edebiliriz kanısındayım.

Derviş der ki: “Karıncayı bile incitmem deme! “Bile”den incinir karınca; Söz söylemek irfan ister, anlamak insan…” Ne güzel. Bütün bu kötülüğün içinde birilerinin hala insan olma yolunda ilerlediğini görmek ne güzel. Biz de vejetaryen olmak konusunda neler koyabilmişiz ortaya bakalım.

Genişletilmiş cevabımızı da böylece vermiş olalım.

Vejetaryen Olmak

Sevgili Dosta cevaben:

Merhabalar. Gerçekten güzel ve zorlu bir soru. Es geçmemek için biraz uzunca yorumlayacağım bunu : )

İranlı usta yazar Sadık Hidayet de vejetaryendi ve “Ben kardeşlerimi yemem.” diyordu. Aslında evet, bizler hem etçil hem de otçul hayvanlarız. Doğamızda vejetaryenlik yok. Besin değeri yüksek ama Çin’de yedikleri böcekler kadar değil.

Bilim insanları insan beyninin, tarihte eti pişirip yedikten sonra kademeli olarak geliştiğini fark ettiler. Biliyor musunuz, avcı-toplayıcı atalarımız daha ilkelini yapmışlar. Avcı denildiğine bakmayın, aslında leş yiyicilermiş. Daha çok yırtıcı hayvanların önünden yürütebildiklerini yiyorlar yani. Sonra av aletleri geliştikçe tarzı da değişiyor.

İnsan doğası bazında düşünüldüğünde avcılık da, et yemek de gayet normal şeyler. Tabii zevk için yapmamak kaydıyla. Ama bazı algıları biz değiştiriyoruz. Etik olan ya da olmayan davranışlarımızı belirleyen de bizleriz. Ama yarın her şeyin anlamını kökten değiştirebiliriz de. Mesela Roma İmparatorluğu döneminde suçluları yırtıcı hayvanlarla dövüştürdüklerini biliyoruz. Halk tarafından coşkuyla karşılandığı zevkli bir vahşet tablosu! Tabii bu vahşet insanların artık bu gibi olayları tasvip etmediği güne kadar devam ediyor.

Yani şuraya geliyorum ki bir sabah kalkıp: “Ben artık kardeşlerimi yemeyeceğim.” diyerek vejetaryen olmak sanmam ki uzun ömürlü olsun. Bu daha çok içimizdeki merhametle alakalı. Eğer hayvan eti yemek size acı çektiriyorsa yemezsiniz ve bu sizin seçiminiz olur. Öyle ki kimse de bu ahlak anlayışınızı çürütmeye kalkmamalıdır. Bir hayvan türü olarak insan doğasında da etçillik vardır ama onu ötekilerden ayıran şeylere odaklanalım. Vicdan, suçluluk ve sorumluluk gibi duyguların “düşünce” yolu ile tartılması sonucu yeni değerler yaratabiliriz ve bunda hiçbir sakınca ve ahmakça yön yok.

Tanrıya Kurban Adamak

Asıl bir şeyleri sorgulayacaksak din adına doğayı mezbahaya çeviren hastalıklı halimizi sorgulamalıyız. Tanrıya hayvan yolu ile “kan” sunmanın aşağı yukarı on bin yıllık tarihi var. Fakat o dönemdeki atalar doğayı anlayamıyordu. Doğal felaketleri de. Sevgili tanrımız yine başımıza iş açmasın diye kesebildikleri kadar hayvan kestiler. Hatta Sümerlilerin insan kurban ettikleri de biliyoruz. Fakat bugün bilim sayesinde doğayı anlayabiliyoruz ve bu vahşete artık son verebiliriz. Tam da bu noktada Homo Deus kitabından okkalı bir alıntı yapabiliriz.

“Mezopotamya kökenli kökenli Gılgamış Destanı, tanrıların dünyayı yok etmek için gönderdiği büyük tufandan nereyse tüm insan ve hayvanları helak ettiğini anlatır. Tüm bu olanların ardından artık kendilerine adak sunacak kimseler kalmadığını fark eden tanrılar, açlık ve susuzluktan çileden çıkarlar. Şans o ki tanrı Enki’nin telkinlerini dinleyen sadık müridi Utnapishtim, ailesini, akrabalarını ve hayvanlarını da alarak ormana sığınmış ve kurtulmayı başarmıştır. Sular çekilince sığındığı yerden çıkan bu Mezopotamyalı Nuh, ilk iş tüm hayvanlarını tanrılara kurban eder. “Tanrılar çeşnilerin kokusunu aldı / Tanrılar tatlı kokusunu aldı / Tanrılar adaklara sinekler gibi üşüştüler.”

Mezopotamya’da anlatılan bu yorumdan neredeyse bin yıl sonra yazılan Eski Ahit’de de benzer bir hikaye anlatılır, sığınağından çıkar çıkmaz “Nuh Tanrı’ya bir sunak yaptı. Orada bütün temiz sayılan hayvanlarla kuşlarla yakmalık sunular sundu. Güzel kokulardan hoşnut olan Tanrı içinden şöyle dedi: “İnsanlar yüzünden yeryüzünü bir daha lanetlemeyeceğim.”

İşi dini boyutlarla ele alacaksak “kurban” yeni bir olay değil. Görüldüğü gibi çok tanrılı dinlerin tek tanrılı dine bıraktığı bir miras. Tanrıya kurban adamanın kökeninde insanoğlunun korkusu ve bilgisizliği yatıyor. Bugün geldiğimiz noktada ise dini bir ritüele dönüşmüş durumda.

 

Vahşet ve Merhamet Duyuları

Lise yıllarındayken çiftlikteki tavukları kesip pişirme işlerini ara sıra ben yapardım. Normal gelirdi bu bana. İçimde acıma duygusu da yoktu. Fakat zamanla bunu yapamamaya başladım. Bir canlının canını almak çok ağır geliyor bugün.

Ne yapmalıyız? Doğamızı kabullenmeliyiz. Yeterince merhamet birikmişse zaten yediklerimizi de geri çıkartırız. O zaman kişisel olarak etten de uzak durabiliriz. Zevk için ya da dini tapınmalar için zaten hayvan öldürmüyoruz. Yani bu konuda belli bir duyarlılığa sahip insanlar demek istiyorum. Bitkilerin de canı var evet. Onlar da canlı. Ağaçlar da öyle. Hatta birbirleriyle haberleşiyorlar.

Hayvan eti yemek kötü bir şey midir? Şöyle düşünelim. Ağılımızda bir inek var, onu kestik ve yedik. Peki, bu hayvan doğada henüz evcilleşmemiş olarak yaşasaydı (bugün o ağırlıktaki hayvanların yüzde doksanı evcilleştirilmiş durumda) yırtıcı bir hayvanın saldırısıyla öldürülmüş olsa daha mı az vahşi olacaktı? Aslında doğada vahşi diye bir şey var mı, onu da sorgulamalı. İyilik ve kötülük, eğri ve doğru, siyah ve beyaz… Bütün bunlar insan türü olan Homo Sapiens’in olayları yorumlama şeklinden ibaret.

Genelde kendi çıkarlarımıza göre çıkarımlarda bulunuyoruz. Bu çıkarlar bazen duyusal acıdan kaçmak amacı güderken bazen de zevk dürtümüzü kamçılıyor. Bence en ideal yaşam doğayı benimsemek, hayvanları da kuzenlerimiz olarak görmek. İnsan kuzenini yer mi? Bir uçak kazası sonrası, bir hafta sonra açlıktan ölmemek için ölmüş arkadaşlarını yiyen insanlara şahit oldu dünya.

Evrimin altın kuralı şudur: En güçlü, en güzel ve en zeki olanlar değil, doğaya en iyi uyum sağlayanlar hayatta kalır. Eğer öyle bir darboğaza gelir ve sırf et yememek için açlıktan ölürseniz, zaten geriye ne vejetaryenliğin önemi kalır ne de hayvan sevgisinin : ) Aslında bütün mesele türün hayatta kalmasıyla ilgili. Siz hayvan eti yemezseniz sizin yerinize diğer hayvanlar yapacaktır bu işi.

Tolstoy diyor ki: “Biz hem kurtların doymasını, hem de koyunların sağ kalmasını istiyoruz.” Mecazını yine tartışırız ama düz mantıkla fazlaca fantastik bir istek. Bunun için önce kurtları evcilleştirmek, hayvan eti yemenin de etik olmadığını kurda öğretmemiz gerek. İnsan önce kendi türü olan insanı boğazlamaktan vazgeçecek ve ancak ondan sonra onu masaya oturtup vejetaryenliği tartışacağız. Kendi türünü katleden öteki türlere ne yapmaz!

Sevgiyle ve bilimle kalın : )

 

Günay Aktürk

Read more

Memleket Meselesi

memleket meselesi günay aktürk

Memleket Meselesi

memleket meselesi

Asla sonu gelmeyecek olan bir sorundur şu memleket meselesi . Anadolu ateşi tanımını boşuna keşfetmemişler. Ülkemi cayır cayır yanan ateşlerde kavuruyorlar. Ama gündem tıpkı bir kara borsa gibi her saniye yeni bir değişime gebe. Keşke bu değişim geriye doğru akan zehirli suları taşımasaydı yurduma. Arkama dönüp bakıyorum da, çocukluğumdan beri her gün ama her gün, güne yeni bir haberle uyanıyormuşum.

Aklıma çivi gibi kazınmış bazı görüntüler var. Özellikle de gazetecilere düzenlenen suikast haberleri aklımın paslı çivileri arasında. Kaç yıl geçti hala söküp atamıyorum onları. 1993 yılında henüz dokuz yaşındaydım. O yıl Sivas Madımak’ta cehalet hortladı. Aslında o hortlayan canavar hep dünyadaydı ama ben onunla yeni tanışıyordum. Bir şey söyleyeyim mi? O katliam belki de zihnime indirilen ilk ve en ağır darbeydi.

Otuz üç kişinin diri diri yakıldığını ailemle birlikte televizyondan izlemiştim. Bizim gibi saz çalan, türküler söyleyen, şiirler okuyan ve semah dönen insanlardı. Tanımıyordum hiç birini de ama kokularını alıyordum bir şekilde! Korkuyordum. Annem de korkuyordu. Bir süre sessizlik oldu. Babam tam bir şeyler söyleyecek oldu… Sustu… Vahşetten kime sarılaydı insan? Devletin gözü önünde gelişmişti her şey. Babam susuyor ve devlet baba izliyorken, vahşetten kime sarılaydı insan?

Zihnimin paslı çivilerine bir kardeş daha eklendi yıllar sonra. O katliamda ölen şair Özlem Şahin’in odasının duvarına astığı bir kartta yazan şu sözler: “Belki yaşlanacağım ama asla büyümeyeceğim!” İnsan olmak bu olabilir miydi? O senenin sonlarına doğru güneydoğuda –sanırım Hakkâri olmalıydı– askerleri gösteren bir haber izlemiştim. Askerlerin üstlerinde kalın üniformaları vardı ve mat bakışlarıyla çay içiyorlardı. O çiviyi de söküp atamıyorum.

Sınıra çok uzak bir şehirde yaşamama rağmen orada yaşanan şiddetli çatışmalarla bütünleşti o haber karesi. Korkuyordum. Zihnimde doğan hangi fikirler korkutmuştu beni bilmiyorum ama çocukluğun o korunaksız acizliğiyle, beni temsil etse de etmese de baştaki iktidara ama daha çok da devlet fikrine sığındığımı hatırlıyorum.

“Memleket meselesi!” “Anadolu ateşi…” Tıpkı bir kara borsa gibi her saniye değişiyordu gündem. Doksan üç senesi bitmek bilmedi. O yıl üç Başbakan gördü canım ülkem. Yanlış hatırlamıyorsam Demirel, İnönü ve Tansu Çiller’di bunlar. İyi mi ettiler kötü mü ettiler bilmiyordum ama iyi ettilerse neden biri çıkıp biri iniyordu ki? Beceremiyorlar mıydı bu işi acaba? Televizyon da bir onu tutuyor bir ona sallıyordu.

Dünyada Güzel Şeyler de Oluyor Oğlum

memleket meselesi günay aktürk

Devrimci dedikleri ama haklarında hiçbir bilgi sahibi olmadığım gençler öldürülüyordu. Uğur Mumcu o sene öldürüldü. Eşref Bitlis’i de hatırlıyorum. “PKK yurt çapında eylemlere girişti” diyordu televizyon. Ha! Rıfat Ilgaz, Abidin Dino ve Hulusi Kentmen amcaya çok üzülmüştüm.

Babam ozan İsmail, “O güzel insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler!” diyen bir adamın kitabından alıntılar yapıyordu bana. “Dünyada güzel şeyler de yaşanıyor oğlum” diyor ama pek fazla örnek veremiyordu buna. İyiye ve güzelliğe inanıyordu lakin inancı Turgut Özal’ın şaibeli ölümünün önüne geçemedi.

Babam bana küçücük bir kasabada, küçük bir televizyon kutusundan izlediğimiz kötü haberlerle her şeyin daha iyi olacağını öğretmişti! Peki ama elimizi suya sabuna sokmadan nasıl olacaktı ki bu? İyiyi ve güzeli taşıyan katır kağnısının şoförü hani, neredeydi?

Aslında evet siyasetin dışında kulağa eğlenceli gelen hoş şeyler de yaşanmıyor değildi hani. Arzum onan Avrupa güzeli seçildi ve genelev işletmecisi Matild Manukyan İstanbul vergi rekortmeni oldu! Devlet yönetimi iyice işkillendirmeye başlamıştı beni! Daha başka ne mi oldu? Yılbaşına doğru televizyon bozuldu.

Sonra bir anda bombalar patlamaya başladı. Otobüs durakları, hava alanları, garlar, meydanlar her yer ama her yer bombalanıyor, insanlar ölüyordu. Yıllarca evlerinden çıkmayan insanlar daha da kapanmışlardı evlerine. Bu neslin çocukları olan biz savaş görmemişler iliklerimize kadar hissetmiştik savaşı.

Ama bir şeyler değişmeye başlamıştı bende. Zamanında o kadar çok korkmuştum ki artık korkuyu tanıyamıyordum. Bir gün öncesinde bomba patlattıkları bir durağın önünden geçerken ölüm korkusu da yoktu. Hayır hayır bu kesinlikle hissizleşme değildi. Delicesine yaşamak istediğim halde öldürülecek olma ihtimalinin ürkekliğine yabancıydım bugün.

Artık televizyon izlemiyorum. Bitmez memleket meselesi bu memlekette! Bu ülkeyi yöneten bir başkan var. Ondan eminim. Ama sandığınız gibi değil. O başkan bu ülkede yaşamıyor. Bu ülkede nefes almıyor. Hatta dilimizi bile konuşamıyor. Bizim gibi ülkelerde Başbakan, Cumhurbaşkanı ve iktidarlar gelip geçicidir ama başkan aynı başkandır. Emperyalizmdir o.

Darbeler yapar, suikastlar düzenler, hükumetleri devirir… Bazen Madımaktaki ateş olur, bazen yanı başımızdaki İşid. Bazen karısını öldüren bir kadın düşmanıdır o, bazen bir uyuşturucu kaçakçısı. Bazen eğitimsizlik, bazen işsizlik… Eğer onunla tanışmak istiyorsanız televizyonunuzu açmanız yeterli. Yansımalarını her karesinde göreceksiniz.

 

Günay Aktürk / Memleket Meselesi

Read more

Sizce Aşk Nedir

sizce aşk nedir

Aşık Olan Geda Olur

sizce aşk nedir

Sizce aşk nedir? Bence sadık bir köpeğe benzer o. Aklına geldikçe kovarsın, kovdukça gelir dayanır kapına.

Yaşlılıktan desem değil. Gençliğin gücüne hoyratça saldıran bir bakteri bu aşk. Kutsal olduğu rivayet edilir. Kutsal olan böyle sakat mı bırakırmış hafızayı? Belki de tek marifeti budur, bilemiyorum.

Bazen rüyalarıma kadar sızabiliyor görüntüsü. Evet, onu davet eden benim. Bilincimin güvertesine dadanmış bir korsan ki anılarıma yuvalandığından da haberdarım. Kan ter içinde uyandığım nice geceler var ki sanırım bu yüzden bu evin en çok tavanına aşinayım!

Sizce aşk nedir bilmiyorum ama kendi hesabıma belli ki aklımdan zorum var benim. İnsan, eline diken battığında dudaklarını hemen olay mahalline götürüp emer de, etini kanatan bir çalı dikenini neden daha derinlerde saklama gayretindedir? Yoksa “anlık bir unutma hastalığı” mıdır bu yara? Belki de bu gezegenin en mazoşist yaratıkları bizleriz. Hoş, başka taliplisi yok ya… Acı ile zevkin ruhu ateşli bir sonsuzlukta kasıp kavurduğu bilinmedik bir şey değildir ne de olsa… Bu hoşumuza gidiyor.

Kurtulmaya çalıştıkça daha da diplere batacaksın. Ama bu “gerçek” korkutmasın gözünü. Baksana, insan ya uzaya merak salıyor ya da okyanus diplerine. Ya zirve ya da karanlık derinlikler… Bilmem anlatabildik mi! En kıymetli hazineleri en diplerde arıyoruz. Bu yüzden fazlaca abartmamak gerek.

İnsan en fazla nerede kayboluyorsa en çok da onun rengine bürünüyor. Doğanın bir kanunudur bu. Gelecek yaşamı doğuracak olan şey, ona uyum sağlayabilme yeteneğidir! Sizce aşk nedir bilmiyorum ama bence üreme içgüdüsünün tatlı bir suretidir.

İnsanın insanlığa en fazla yaklaştığı anlar aşkın dışavurum hallerinde mi gösterir kendini? Onu ancak böylesine kudretli bir duygu mu ehlileştirebilir? Bence tek başına biraz zayıf kalır. Ne de olsa bir yanı açlığa dayanıyor. Sağını solunu ille de ille sanatla süslemek lazım. Sanatsız aşk sadece istilacı dişlerini gösterir çünkü.

Konuyu kapatırken aşkın ne olup ne olmadığına odaklanan kitabımız “sanrılar“ı şiddetle tavsiye ederiz.

 

Günay Aktürk

Read more

Tuhaf Bir Bayram Sabahı

tuhaf bir bayram sabahı

Tuhaf Bir Bayram Sabahı

tuhaf bir bayram sabahı

Sabah sabah apartmana girerken yaşlı bir kadın (komşum olur) çıktı önüme ve dedi ki: “yavrııım, sana heç izin vermezler mi, boyuna mı çalışın? Bayramda da mı gedip geliyon guzuum. Eben de dışarı çıkıyo bah şimdi şona dooru bi gidip gelecek. Bacaklarıma sızı girdi gıran giresice. Anan heç gelmiyo mu yavrım? İiii? Aç susuz neediyon bi oğlan başınnan? Vayh! Gâvur gibi yatıyorlar da bitecik sen mi çalışıyon. Getmeyim de noorüyüm inne furacağıdı gelmedi gız. Hmm vayh yavrım vayh!”

 

Birkaç cümle daha çırpıştırdıydı ya bunları anca duddum aklımda. Harbiden ne zaman işten gelip yine şoona doğru seğirtsem ya kapının önünde ya da parkta karşıma çıkıyor. Öyle fazlaca samimiyetimiz yok, bir sene bile olmadı buraya taşınalı ama yine de her gördüğünde “yavrıım” deyü düşüyor peşime. Ah bir de dinlese üç beş kelam da ben çırpıştıracağım ya : )”

Biz işçi emekçi insanlarız. Bayramda da çalışırız seyranda da. Patronum olacak dürzü umreye gitmişti birkaç ay evvelinden. Şefiyle konuştuk geçen gün ayaküstü. Demek ki günah yığılması olduysa, dedim. Aradınız mı, hallolmuş mu o iş? Güldü. Haberim yok dedi. Dersimliydi adam çok geçmedi ki istifayı bastı zaten. Bayramda seyranda gözümüz yok. Gözümüz işçi haklarında. Sekiz kişilik temizlik tayfası var beri yanda, onları örgütleyelim bari dedik bana mısın demediler. Makarna kömür taifesi ne olacak. Ben iki mislini veririm, dedim yemediler. Çöpten deşirdikleri sucuk için birbirlerinin ümüğünü sıkıyorlardı geçen gün. Yoksulluktan değil haa! Birinin oğlu savcı, ötekinin üç tane evi var. Benden zenginler.

Mesele ahlâk yoksunluğunda. Bir de emekçi olacaklar. Fırsatını bulsalar beş kadına birden tecavüz edecek namussuzlar. Tavuk buduna benzer bir şey görseler salyaları akıyor. Biz de pek randımanlı adamız ya, bunlar içten pazarlama şirketi kurmuşlar. ikide bir feminist damarıma basıp yakası açılmamış küfürlerimi yalıyorlar. Bunlar mı benim işçi kardeşlerim? Cehennem zebaneleri bunlar. Yahu ben ne anlatıyordum?

Günay Aktürk

Read more