Sor Ve Cevapla Kendini

Sor Ve Cevapla Kendini

Sor Ve Cevapla Kendini

Sor Ve Cevapla Kendini

Bir daha filizlenebilsin diye özenle kopartılan bir üzüm salkımıdır insan. Tertemiz çizmelerle, özene bezene bir güzel çiğnenir. Üstelik sevgiyle yapılır bu iş! Sevginin ve aşırılığın eşlik etmediği bir acı gerçekten var mıdır dünyada? Şimdi sor ve cevapla kendini. İnsan sonunda nerede rast gelir kendine bilir misin? Kararmış kazanların içinde. Ateşle kaynatılan ve kaynadıkça tava gelen bir dönüşüm ayininde bulur kendini! İnsan ne de güzel kokar ateşte piştikçe! Tadının değerini de evvelce benzer ateşlerde pişenler bilir üstelik.

Ama her zaman böyle mi olur bu? Bazen de yeni başlıyordur yolculuk. Bu yüzdendir ki dipsiz kuyulara düşmeyen her çukuru kendi boyunca zanneder. Oysaki elleri nasırsız olan asla göremeyecektir, kazılan kuyuların gerçek derinliğini… Arıyor insan, boyuna arıyor. Henüz bulduğunu fark edemeden de kaybediyor onu. Bir insanın bir ömür aradığı şeyi bulamamasından daha kötü bir şey varsa, o da bulduğunu sanmasıdır.

Kendi ruhlarıyla başa çıkamayanlar, işte hep böyle başka ruhların ışığını söndürürler. Tam da etin tırnağı sahiplendiği anda olur bu. Ağacı öz yaprağından ayırıp onu solmaya zorlayan döküm gerçekte neydi, diye sormazlar? Üstündeki yükten kurtulup kendini bahara hazırladı, diyerek acınası bir öfkeye kapılır insan.

Bazen de değişir düzenin dümeni. İnlete inlete öldürerek doğurma hastalığına tutulur yaşam! Gökyüzünün bazen gülümseyen ve bazen de kararan öfkesini önceden kestiremiyor insan. Hayat, saate bakarak yaşamak mıdır gerçekten? Haber güvercinlerinin artık iyice yaşlanmış ve hatta ölmüş olabileceğini düşünerek, kedere dalmak mıdır? Boğulmak mıdır hayat: soluğunu tuta tuta kabarcıklarda nefes almak mıdır? Yoksa yaşamın en kısa tarifi, mevsim geçişlerinde tutulduğu hastalığa bir çare aramak mıdır?

Belki de her şey göründüğü gibidir. Mesela çam ağaçlarının yaz kış altı kat giyinmesi gibi. Diğer tüm ağaçlar dönüşüm için soyunurlarken, o bir burjuva rahatlığıyla kışa hazırlık bile yapmaz. Görünürde hayat kaynağıdır, ömre ömür katar lakin dondurucu soğuklarda dışarıya adımını atamayan için herhangi bir karaltıdır işte.

Sor ve cevapla şimdi kendini. Kızılcık ateşinde yandığın oldu mu hiç bu güne kadar? İyice piştin mi yoksa çiğ misin hala? Yoksa şarap oldun da yıllandın mı kimselere görünmeden? Daha kötüsü, bilge bir ayyaşın özlemle baktığı bir küpün içinde sirkeye mi dönüştün çoktan?

 

Günay Aktürk

Read more

Ayıp Değil ya

ayıp değil ya
ayıp değil ya

Ne yazıp ne anlatabilirim ki size? İş yaşamaya gelince kırıp döktüğüm bir kadına duyduğum duyguları anlatmanın ne önemi var! Alçakça bir davranış bu. Kendini temize çekmek! İstesem cümlelere öyle bir yön verirdim ki werther’e duyulan acıdan aynı oranda ben de nasiplenirdim. Ama hakkım değil bu övgü! Kendime ondan bahsetmeyi bile yasaklamalıyım. Çünkü gecenin bir yarısı kendi sesimi işitiyorum bomboş bir gezegende ki, uzak mahallelerden duyulan şu köpek ulumalarından farkı yok bunun.

O kadının kim olduğunu, onunla nerede tanışıp nasıl ayrıldığımızı (konuşmalarıma bakılırsa ayrılmış olmalıyız) anlatacağımı sanıyorsanız, evet bunu yapak istiyorum. Çünkü bu asla sonu gelmeyecek bir sanrı. Saplantı da diyebilirsiniz. Ama hissedilen duyguların her geçen gün daha da ağırlaştığı bir yaşam karşısında hangi kelimenin ne anlama geldiğinin ne önemi var…

Evet! İnsan insanla nasıl karşılaşırsa biz de öyle karşılaşmıştık işte. Kocasını savaşta kaybetmişti. Evi de yakılıp yıkılınca bir çocuğuyla kalakalmıştı ortada. Kocaman, asırlık bir çınarın altında oturuyordu onu gördüğümde. Hani eksi otuz derecede donup kalmış insanlar vardır ya, başları önlerinde, gözleri açık ve bakışları bu civarlarda olmayan bir anıya kilitlenmiş gibidir. Kızına sımsıkı sarıldığı o kısacık anda aklıma üşüşen şeylerdi bunlar. Gerçekte ne yaşadığının ne önemi var ki? Ayıp değil ya çoktandır ölü olduğunu düşündüğüm duygularım ayaklarını oynatmaya başlamıştı. Şöminenin başında uyuyakalmış bir kedi gibi mırıl mırıl mırıldanıyordu yüreğim. Uzatmayalım. Aradan birkaç sene geçti. Onunla sevgili olduğumuz gün, ülkem yavaş yavaş karanlığa bürünüyordu. Yaklaşan karabulutları görebiliyordum lakin bu gizli kasırgayı ‘bizden’ uzaklarda hayalleme gafletinde bulunmuştum bir kez. Onu hep böyle talihsiz toplumsal olaylarla hatırlıyorum. Çünkü yaşamla bir bütün halinde sevmiştim onu. Yani onun sahip olduğu toplumsal statüsünü, zenginliğini, giydiği pahalı elbiseleri ve makamını elinden alırsanız geriye ne kalıyorsa, işte ben de tam olarak ona âşık olmuştum. Zekâsı ve kadınlığı baştan çıkartıcıydı.

Ha bakın, neredeyse unutuyordum. Onun nasıl gülümsediğinden bahsetmiş miydim laf arasında? “Bana ne” deyip de ensemde boza pişirmeyin yine gece gece. Sizin de gülüşlerine vurulduğunuz, aynı kareyi yüzlerce defa anımsadığınız ve akla karayı ters düz eden birileri mutlaka olmuştur. Biliyorsunuz! Hepsi birbirine benzer duyguların. Siz bu ihtirası hangi mevsimde yaşadınız bilmiyorum ama yaprak döküyordu bizimkisi. Başını sağ yana çevirip içten mi yoksa yapmacık mı olduğunu asla anlayamadığım bir garip gülüşü vardı onun. Kahkahaları sanki uzun bir yolculuktan dönmüş gibiydi. Son zamanlarda sık sık aklıma geliyor yüzü. Ayıp değil ya özlediğim bile oluyor. Buna uzun zaman önce son vermeliydim.

İktidarın başımıza yenice çoraplar ördüğü bir gündü. Elimden tuttu. Bunun bana bir uyarı olduğuna inanacak kadar batıl inançlarım yoktu. Önünü sonunu düşünmediğim bir yoldu bu. Bunun bende sürekli tekrarlayan bir alışkanlık olduğunu saklamayacağım. Zekâyı ve onun öngörülerini görmezden geldiğim tek şey aşktı. Bunu bir araba yolculuğuna benzetiyorum. Aşkla zekânın aynı arabada yolculuk ettiği bir kış akşamına mesela… Direksiyonda oturan aşkın burnuna bahar çiçeklerinin kokusu geliyordu. Kendini hala ağustos ayında zanneden soluk bir güneş, yeryüzünün keskin ayazını kırma çabasındaydı!

Yüreği sevince boğuldukça ibre daha da yüksek bir rakama tırmanıyor, bu da yan koltukta elleri ve kolları emniyet kemeriyle bağlanmış zekânın endişesini arttırıyordu. Bu talihsiz yolculuğun kırılma noktasını pek hatırlayamıyorum. Tam seçemediğim bazı görüntüler var. Şarampole yuvarlandıkları kesin ama ilk bakışta aşkı göremiyorum. Ama zekâ… İşte yanan bir arabanın içinde emniyet kemerinin sıkı sıkıya tutsak ettiği zekâ, hem bilinci karmaşık bir halde yarı baygın yatmakta, hem de öfkeli mırıltılarla sövüp saymakta aşka.

Beyaz giysili bir kadın kurtarıyor onu. Sürükleyip çekiyor açık bir alana. Zekânın şakağından kan sızıyor. Durumu kritik. Ama asla can vermez delirmedikçe! Beyaz giysili kadın kurtarmaya kararlı onu. Kalp masajı sırf aşka yapıldığı için, bu müdahale işe yaramaz, zira zekâda kalp yok! Hayat öpücüğünde kararlı kadın. Üstelik tek yolu da bu! Kadın, dudaklarını zekânın dudaklarına dokundurduğunda, yaptığı şeyin ölümcül bir hata olduğunu anlayamazdı elbette. Canını daha yeni kurtarmış olan zekâyı görmeliydiniz! Yeni bir bedende yamacına gizlice sokulmuş yeni bir tehlikenin varlığını görünce, saçlarından kavradığı gibi savurup attı bir yana! Kendini silkeleyip olanları hatırladığında çevresine bakındı. Alevler içinde yanıyordu araba. Umutsuzca aşkı aradı gözleri.

Bir süre bulamadı onu. Aşk, en az otuz metre ileride kan revan içindeydi. Bir koluyla bir bacağı kopmasına rağmen sanki hiçbir şey olmamış gibi bir yandan sürünüyor, bir yandan da sevinç çığlıklarıyla şarkılar söylüyordu. Anlaşılan ya şoka girmiş ya da normal karşıladığı bu kazayı, yaşamın bir parçası olarak görüp solumaya devam ediyordu hissettiği duyguları. Zekâ, küçümseyici gözlerle bakıp sövüp saydı bir iki. Yumruğunu sıkıp, “Allah senin belanı versin” deyip tükürdü bir güzel. Sonra ne mi oldu? Kendi yoluna gitmedi. Kendine ait, aşktan bağımsız bir yol yoktu onun için. Aşkla zekâ, tıpkı bir kaplumbağa gibi, kabukla et nasıl ayrılamaz bir bütünse, onlar da öyleydiler. Kalktı, bir ayağı aksayarak yürüdü vardı yanına. Aşk, zekânın gözlerinin içine bakıp bir süre memnun süzdükten sonra bir kahkaha patlattı. Ve dedi ki, “tam virajı dönüyorduk kiiii, oooww uçuyoruuz. Hahahah. Nasıl bağırdığını hatırlıyor musun zekâ? Seni zavallı korkak! Hahaha.” Zekâ alışkındı aşkın bu tür zevzekliklerine.

Aldırmadan kucakladı ve aldı kollarına. Bir ayağı ve bir kolu yoktu artık. Ama yakın zamanda yenileri çıkacaktı yerinden. Daha işlevsel, daha güçlü ve daha kullanışlı… Tıpkı bir yılanın deri değiştirmesi gibi… Donanımlı ve profesyonel bir hekimdi çünkü Zekâ. Her zaman aşkın ardını toplar, kan izlerini siler ve yeni bir çiftlik evine taşırdı onu. Aşk, sağlam kalmış tek kolunu zekanın boynuna dolayıp hayran baktı ona. Ve dedi ki: “Sevgilim, yine pırlanta gibi parlıyorsun bugün. Hahaha.” Zekâ, başını bir sağa bir sola sallayıp belli belirsiz güldü. Yorgundu aşk. Onlarca dakika konuştu da konuştu. Sonra ağır ağır yarım kaldı birkaç cümlenin sonu. Başı zekânın göğsüne düştü ve derin bir uykuya daldı. Zeka yine acıyan gözlerle baktı ona. Daha bir sıkı kavrayıp daha bir sıkı kucakladı. Yürüdüler ufuk çizgisine doğru…

Arkalarından bakan biri vardı bu sırada. Uzun uzadıya bakıyordu. Aklını yitirmiş bir delinin boşluğa bakması gibi… Görmüşler miydi onu? Bilmiyorum…

Yani ben de öğreniyorum işte sevmeyi. Ayıp değil ya … Kara sevdaya tutulan insanların yaşamlarındaki aşk daima tek kişilik oluyor. İki kişilik olduğunu söyleyen şairler de var. Ama ben bunun üç kişilik versiyonunu da gördüm. Bazı insanların yaşamlarına başını yanlışlıkla uzatanların başları pencere pervazında parçalanır! Daha fazla detay vermenin anlamı kalmadı artık. Lakin insan olabilmenin bu acımasız sınavında sınıfta kaldım ben. İlk bakışta gördüğüm tek şey, enkaza dönmeden önce cayır cayır yanan bir arabaydı! Ağır ağır uzaklaşan iki siluet vardı ötelerde. Uzun zamandır arkalarından bakıyorum onların. Aklını yitirmiş bir delinin boşluğa bakması gibi…

O kadın mı? O bensiz daha mutlu değil. Daha mutsuz da değil. Sadece var işte. Kendi başına mutlu olmayı da beceremez o. Yalnız ve bolca çığlıklı kadınların bir yanı çürümüştür çünkü. Onunla beraberken bile hissedebiliyordum bunu. Bazen güldürmek, değilse bile düşündürmek lazımdı. Yaptım. Ve kaybettim…

Benimkisi kara sevdaya mı dönüşmüştü bilmiyorum. Ama bir soru soracaksanız, çaresizliği sorun bana. Onun çevirisini bozuk bir Fransız aksanıyla bile yapabilirim. Bir közün bir et parçasına değdiğinde çıkarttığı sesmiş, kara sevdanın çaresizliği. Hepsi bu kadar…

 

Günay Aktürk
Ankara
18.10.2017

Read more

Kendini Yont Ki Yakacak Kabuğun Olsun

kendini yont özgürlüğünü yarat

Kendini Yont Ki Yakacak Kabuğun Olsun

kendini yont özgürlüğünü yarat

Omurgasız kalmaktan iyidir dostum, kendini yont bu yüzden. Ama bir güzel yansaydı keşke kanatlar. Belli ki yakan taraftasın yine. Ne demiştin? “Dokunduğum ne varsa kül, ateş benmişim demek ki!” Nietzsche felsefesi gibisi var mı! Sevgili filozofumuz aklını rehin vermiş bilgeliğe… Şimdi birkaç kelam da biz edelim. Ukalalık değildir bu. Ne demişti Ahmed Arif Nazım için: “Bir Nazım gibi yazmak var, bir de Nazım’dan sonra yazmak.” Bizler de Nietzsce’den sonra yazanlarız.

Kendini yont ki yakacak kabuğun olsun! Evre evredir insan. İlkin ateşle savaşır, sonra geçip oturur yanı başına. Yanmıştır çünkü. Hakla hak olmaya benzer bu durum. Görmek için kör olmak gerekir bazen. Gözleriyle gören çabuk aldanır. Gerçek denilen şeyin üstüne perde çekilmiştir çünkü. Bize deneyim ve bilgi lazım. Cevizi dişlemekle ceviz yedim diyemez insan. Zifiri karanlıklardayız. İnancın göze, gözün ilhama ihtiyacı var. Yatırın üstüne toprak atmışlar. Ama yatırın altındaki de toprak değil midir? Sonradan olan sorgulanmalıdır diyorum. Çünkü o, cevizin kabuğudur!

Senin sözlerinle sesleneyim ustam, öğretenim. Ağız olayım bilgeliğine: “Kendi ateşinle yakmaya hazır olmalısın kendini; önce kül olmadan nasıl yeni olabilirsin ki! Sevginle git yalnızlığına kardeşim, yaratmanla git, doğruluk ancak daha sonra topallar ardın sıra senin. Benim gözyaşlarımla git yalnızlığına kardeşim. Kendinden öte yaratmak isteyeni severim ben ve böylece yok olanı.

Ateş nedir bilmeyen bir kanattan evladır titrek kanatlar… Kızgın alevlerde yanmamış olan, kendini güneşin efendisi zanneder. Sonra da kuşatır bütün bir gökyüzünü. Sefil kanatlarını kartal kanatlarıyla karıştırır. Giderek akbaba siluetine dönüşür sureti. İnsanda başa beladır bu. İnsanda, akbaba doğasından farkı yoktur bunun. Gagasının ucu kanlıdır. Bu yüzden kendini yont ki…

Ucundaki telekler yansaydı bari. Yani (acı) diyorum aslında. İnsana dinginlik getiren odur. Nietzsche’ye kulak verelim yine. Ağaca benzetir insanı. Büyümesi için fırtınalı bir hayata ihtiyaç duyduğunu söyler. Deneyim kazana kazana yeni acılarla başa çıkabilmenin yollarını keşfeder. Artık akbaba falan da değildir. Zulüm görmüş olanlar, acı çekenlerin ruhlarını yakından tanırlar.

Acıya bağımlı olun demiyorum. Acı insanı ancak bir yere kadar götürür. Bir eşikten başka bir eşiğe. Yüreğinizin yufkalaşmasını istiyorsanız doğayı anlamaya çalışın yeter. Bilgi, insanı acı kadar geliştirir ve hatta çok daha ötelere götürür. Sevmek, bir karıncayı bile kardeş bellemektir. Aslında tek ihtiyacımız olan şey vicdandır. İnsanlığın en büyük dini! O olmadan ne acı ne de bilgi hiçbir yarar sağlamaz insana. Bütün kapılardan geç, istersen bilmem ne alimi olarak anıl ama içinde zerre vicdan yoksa koca bir hiçsin demektir.

Kendini yont ya da kabuğuna bir kabuk daha ekle. Çıkar gözeten zaten geniş gövdesine ensesi kalın alıcılar bulmakta zorlanmaz. Göğü delen bir çınar olarak yaşamaktansa baş eğip kesilmek ise niyetin, ona da dur diyemem. Bazen azınlık olmak iyidir diyorum. Az olalım, öz olalım. Ki seçilsin uzaktan bakınca…

 

Günay Aktürk

Read more

Erkeklerin Hoşlanma Belirtileri

kadın erkek ilişkileri

Erkeklerin Hoşlanma Belirtileri

Erkeklerin hoşlanma belirtileri dişisine kur yapan bir güvercinde rahatlıkla gözlemlenebilir. Hoşlanan erkek nasıl davranır diye soruyorsanız, çevresinde pervane olur mesela. Tabii ki hoşlanma da kademe kademe. Duygular ne kadar yoğunsa bakışlar o kadar ürkektir. Aslında kadın bunu anlar. Kadınların bu konuda erkeklerden daha deneyimli olduklarını düşünüyorum. Cephaneliğe sızmaya çalışan düşmanın ayak tıkırtılarını işitebilen usta bir nöbetçiye benzer kadınlar. Erkek çoğu kez birbirine karıştırır bu sesleri.

Erkeklerin hoşlanma belirtilerini ve duygusal yaklaşım biçimlerini anlatan alegorik illüstrasyon

Rakiplerinden bir adım önde olmak için bir takım özelliklerini ön plana çıkartma gayretindedir erkekler. Mesela güçlü kaslar, meslek, servet ya da toplumsal statü gibi. Gerçi bunları bütün kadınlara karşı kullanmak erkeğin huyudur fakat özellikle bazı kadınlara ustaca sergiler bunları. Sahip olduğu bunca şeye rağmen hala yalnız bir adam olduğunu söylemesi gibi. Sergilediği özellikleri fazlaca abartmaması dikkate değer bir ayrıntıdır.

Şimdi hoşlanmanın bir adım ötesine geçip artık sevmeye başlamış olduğunu düşünelim. Peki, hoşlanmak ile sevmek ayrı şeyler midir? En nihayetinde hoşlandığımız şeyleri sevebilir, sevdiğimiz şeylerden de pekâlâ hoşlanabiliriz. Fakat insan sevince zamanla saygı duymaya başlar. Zaman ayırır ve en önemlisi de emek verir. Zaten buraya kadar gelebilmek bile büyük bir başarıdır. Artık eskisi gibi değil hiçbir şey. Ruhlarımız istilacı barbarlara dönüşmüş durumda. Hemen olsun bitsin istiyoruz.

hoşlanma belirtileri

Karşı cinsi soymadan sevin. Belki vitamini kabuğundadır.” demiş adam. Asıl bunları konuşmalıyız biz. Çünkü artık sorularımız da değişti. Eskiden, hoşlanan erkek ne yapar diye soruyorduk, şimdi ise erkekler kadınların neresine dokunmak ister diye sorar olduk. Ben hayattan kısaca bir şey öğrendim ki vitamini belki de kokusundadır diyorum artık. Bir de koklamayı deneseniz ya. Esansından arındırılmış haliyle yani. Sahip olduğu bütün o ıvır zıvırları çıkartıp atın üstünden. Önce suya sokun mesela. Suyun altında nefes alabiliyor mu bakın! İç çatışmalarını gözlemleyin. Sonra birden bire batırın gemiyi. Sarıldığı filikaya odaklanın. Sizinkini andırıyor mu yoksa civarda yabancı bir gemi daha mı var?

Belki de gözlerindedir vitamini. Bakışları cam gibi donuk mu yoksa okyanus derinliği mi var? Kendi bakışlarımıza o kadar odaklamışız ki muhatabımızın gözlerinde sürüklenen küçücük bir tekneyi bile fark edemiyoruz.

kadın erkek ilişkileri

Ya da hepsini boş verin gitsin. Hiçbir şey talep etmeyin. Sevmek ile sevilmek arasında bir fark var. Sevmek iyidir. Ama yine de bir talep barındırır içinde. Bizi beslediği için onu kontrol edebilmek de elimizde değildir. Bu yüzden kaybetmek korku vericidir. Ama sevilmek daha kıymetli bir olay. Derler ki sevildiğinden asla emin olamazsın. Neden emin olman gerekir? Sevgini emin olduğun müddetçe canlı tutmak gayretinde misin? Bu bir alışveriş değil. Eğer seviliyorsan, sen de onu sevmek zorundasın. Seni seven birine nefret hissi beslemek daha zordur.

Demek ki hoşlanma belirtileri tek başına hiçbir anlam ifade etmiyormuş. Bilinç düzeyinin bu kadar düşük olduğu coğrafyalarda kişilikli insan bulmak en zoru. Yeri gelmişken şu aforizmamı da hizmetinize sunayım diyorum: “Bu ülkede adam gibi adam bulmak, kadın gibi kadın bulmaktan daha zordur.” Belki bir yerlerde yorgun bir insanla karşılaşırsınız, arayın bakalım. Kadını ya da erkeği değil aslında, insanı arayın…

 

Günay Aktürk

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Kabinde Şehvet

Kabinde Şehvet
Kabinde Şehvet

Dün Kızılay’da bir giyim mağazasına uğradım. Beş katlı büyükçe bir mağazaydı burası. Saati soracak olursan, üç buçuk suları. Hava sıcak mı sıcak… Tam da şehvetin ılıman havaları. Daha önce de aynı saatlerde birkaç kez gitmiş, o saatlerde içerisinin pek de kalabalık olmadığına kanaat getirmiştim. Bu ayrıntının neden akılda tutulmaya değer olduğunu birazdan anlayacaksınız. İtiraf etmeliyim ki kaçamak şeyler var işin içinde.

Ben gözüme kestirdiğim kanvas türü siyah pantolonu kabinde denerken kapının önünden iki kişi geçti. Fısır fısır konuşarak yan kabine girdiler. Çoğul mu düşünsem yoksa tekil mi bilemedim o anda. Kapı kapandı ve iki ses tek bir noktadan gelmeye başladı. Gelen seslere bakılırsa yirmili yaşların başlarında olmalıydılar. Sevgililer için gidilecek yerler arasında bir mağazanın küçücük kabini de olması sanırım gençliğin becerilerinden biriydi. Hey gidi damardaki hırçın kan hey, diye mırıldandım, yine asit yağmuru gibi yağıyorsun şuracıkta.

Parçalı bulutluydu zihin denen meret. Güldüm. Bari kapıya bu kabinde şehvet var, lütfen gidin ve kendi derdinize yanın yazsaydınız. Sonra aferin çocuklar dedim, bu yaratıcılık, bu deha, hayat size güzel valla. Demek ki başı sıkışınca insanın, icatta çığır açıyor.

Sonra bir ışık çakıverdi birden. Benim aklıma hiç gelmemişti doğrusu. Sanırım dünya dursa akıl edemezdim bunu. Hem de her an kapının önünde soyunmaya hazırlanan sabırsız bir kuyruk oluşabilecek bir ortamda… Allah Allah! Akıllarına nereden geldi acaba! Sen anca felsefe yap. Yaşam epeyce doğurgan. Zaman geçiyordu ya kime nasıl geçiyordu… Piç kuruları da epeyce sessizleşmişlerdi bu arada. Demek ki ustalaşınca insan…

Birkaç pantolon daha denedim. Onu çıkart bunu giy benim iflahım tecavüze uğrarken yan kabin yorulmak nedir bilmiyordu. Bravo gençler dedim, şehvetin tanımı yapılacak olsa iyi iş görürdünüz. Biraz bokunu çıkardınız ama olsun.

Günün sonunda bir karara vardım. Benim kaçamak dediğim şeye ahlâksızlık diyeceķti birileri. Boş versenize… Daha geçenlerde sırf kendisinden ayrılmak istiyor diye adam kılıklı bir şeytan tarafından öldürmedi mi bir kadın? Kırk kişi bir çocuğa tecavüz ederken neredeydi o soylu ahlak kuramınız? İhtimal dâhilindeki bütün tanrıların laneti suskunluğunuzun üzerinize olsun. Ölümü sokak ortasında doğurtup, doğurganlığı topluca linç etmekten başka bir iş gelmez elinizden. Orospu diyen ağızlara giren çıkanın haddi hesabı yoksa şayet, ahlak tanımlarınızı da önemseyecek değiliz. Şurada iki sevgili sevişmiş ne ki… Hem de sevgiyle ve belki de yakalanma korkusunun tatlı heyecanıyla. Açlıktan öldüğün bir ülkede özgürce sevişemiyorsan, başına yıkılsın ağzına salya olan fikirlerin.

 

Günay Aktürk

Read more

KADINLARI TANIMA KILAVUZU

KADINLARI TANIMA KILAVUZU

NAİF KADIN ÇOĞUL ERKEK

KADINLARI TANIMA KILAVUZU

“Bir kadın size soru soruyorsa doğruyu söyleyin. Çünkü muhtemelen cevabı biliyordur.”

Icarus

Daha iyi bir noktadan başlanamazdı. Kadın ile erkeği birbirinden ayıran farka bakın: Kadın soru sorar, erkek ise hesap. Kadının hedefe ulaşma stratejisi derin ve naiftir. Duyduğu şeylerin gerçek olmadığına ikna etmeye çalışır kendini. Belki de dedikodudur. Yani oturup insan gibi konuşur seninle. Aranızdaki bağı ya da iletişimi diri tutmak için çabalar. Erkeğin çabası sanki yumurta kapıya dayandığı zaman başlıyor.

Yani bir yandan da çoğul yaşar erkek. Ele güne rezil olma kaygısı vardır. Kirli bir namus algısı tarafından zapt edilmiştir zihni. Sanırım artık kaybetme korkusunun hüküm sürdüğü zamanlarda sakince konuşabilirsin onunla.

Erkek de zaman zaman dolaylı yoldan soru sorabilir ama ne ima ettiği bellidir genelde. Ne yazık ki çoğu erkek kadınların sorularını kolayca anlayamaz. Ya da işlerine gelmez diyelim. Demek ki erkek savaşçı ve kaytarıcıyken, kadınlar müzakereci oluyorlar. İstisnalar kaideyi bozmazmış.

ERKEĞİ BIRAK DA KADINA GEL

Beylik cümleleri bir yana bırakıp başa dönelim biz. Zaten söylemek istediğim şey o değildi. Siz hiç yaşamın doğuşuna şahit oldunuz mu? Gerçekten yaşadığınızı hissettiniz mi? Ah ne güzeldir özel bir kadını yenice tanımak. Etkilenmiş kadının gülüşlerinde çocukça bir saflık vardır. Konuşurken gözlerini kaçırarak boyuna saçmalıyorsa, bu iyiye işarettir. Bilinmez, belki de kendi kuyusunu kazıyordur. Şayet boktan bir herif isen… Kadın bu türden herifleri arayıp bulmakta oldukça ustalaşmıştır!

Karşılaşmalarınız fazlasıyla tesadüfiyse erosun oklarını yakın çevrede arayabilirsiniz. Tabii ki sanal ortamda tanışmadıysanız. Gözler gerçekten de kalbin aynasıdır. Duygusal derinliği olan hiçbir erkek o bakışları kaçırmaz. Durmuş bir gezegende canlı namına yalnızca sen varsındır. Ulan boyuna posuna bakan da adam sanır seni…

Bir arkadaş ortamından geç saatte ayrılınca eve kadar eşlik edilmesinden hoşlanır mesela. Aslında zamanla sözler anlamını yitirir ve yapılan eylemlere bakar kadın. Çünkü ne de olsa erkektir karşısındaki.

Gelgelelim soru soran kadına… İşi o raddeye getiren erkek yapacağını yapmış demektir zaten. Bastırılmaya çalışılan bir öfke vardır ortada. Çoğu kez de kırılmıştır. Duygu ve düşüncelerinde yanılmış olmak ister aslında. Kadının böyle hallerde kan ter içinde uyanmaya ihtiyacı vardır. Aslına bakarsanız, gördüğü şeyin kötü bir kâbus olduğunu fark eden o şanslı bilincin zevkine hasrettir kadınlar.

 

Günay Aktürk

Read more

SADAKATSİZLİK YA DA UFACIK BİR GÖZ KAYMASI

SADAKATSİZLİK

MODERN BİR MAĞARA İNSANI

sadakatsizlik ya da ufak bir göz kayması

“Evli erkeklerin aklı ev kadınını arar. Ama kalbi ve hayal gücü başka özellikler peşindedir.”

Goethe

 

Bu yazı erkeği de aşan bir yazı olacak. Ben şahsen bu içgüdüsel göz kaymasının zeka ile alakalı olduğunu pek sanmıyorum. Sadakati tanımlayabilmek için önce insan içgüdüsünü iyi tanımalı.

Evli bir adamın gözlerini yabancı bir kadına baktıran sebep ile evli kadınları yabancı erkeklere baktıran sebeplerin aynı olduğu kanısındayım. Biz bu medeniyeti ilkel bir beden üzerine kurduk. Dışarıdan bakıldığında gayet kibar bir beyefendi ya da hanımefendi iken, derinlerimizde alenen vahşi bir mağara insanı yaşıyor. Peki bu durum sadakatsizlik tanımını açıklar mı?

Mecaz yapmadan konuşuyorum bu arada, gerçekten yaşıyor. Ama o yanımızdan haberdar olduğumuz pek söylenemez. İlkele ait olan ile medeniyete ait olanın bir çatışması bu yaşamdaki sorunlar. Yaşamın kendi özündeki ana kural, hayatta kal ve birleşme yoluyla kendini kopyala.

Evrensel şeyleri biz yarattık. İyi insanlar olmayı, saygı duymayı, sadık kalmayı biz yarattık. İşte o ilkel yanımız, kendi çıkarlarına hizmet etmediği anda bu erdemlerle çatışmaya başlıyor.

Belki birileri bu noktada: “İnsan dünyaya sadece sevişmek ve üremek için gelmedi.” diyebilir. Ama insanın bilinçli bir proje olduğuna inansam onun başka şeyler için dünyaya geldiğine inanırdım. İnsan ne için burada peki? Bence ırkımıza fazla anlam yüklüyoruz. Bizim var oluş sebebimiz bir Arizona kertenkelesinin var olma sebebinden daha yüce değil.

Fakat insan-ı Kamil yaratma fikri de bizden cıktı. Daha zeki ve daha uygar bir toplum olmak varken neden aptal kalalım. Bedeli ortada: katliam, tecavüz, sömürü ve kölelik. O bahsettiğimiz en temel güdülerin esaretinden kurtulabilmek inanılmaz zor. Neden çünkü milyonlarca yıllık bir kalıtım bu. Fakat yine de zor ama imkansız değil.

Dünyaya bakışım evrim kuramına dayanır. Evrenin yasaları var. Cinsel seçilim denilen baskılama aracı ne ahlak dinler ne de sadakat. Filozoflar da kafayı yormuştur bu konuya. İnsanın bir kişiyi arzulamasında iki etkenin rol oynadığını savunur Schopenhauer. Üreme ve zevk dürtüsü. Erkek, spermlerini olabildiği kadar fazla kadına aktarmak ister. Doğada evlilik ya da “ölüm bizi ayrana kadar” diye bir kural var mıdır? Doğada olmayan şeyi bizim yaratmamız gerekiyordu ve yarattık. Sadakat gibi mesela. Bana göre sadakat olsa olsa bilinçli yapılan bir eylem olabilir.

Geçen gün şöyle bir yorum almıştım: “İnsanların zinadan ve haramdan uzak kalmaları gerekiyor. Nefse yenilmemek gerekiyor. Evli bir insanın başka bir insanı arzulaması ve aldatması gerçekten çok ahlaksızca. Boşansın o vakit, özgürce yaşasın.” Boşanıp özgürce yaşadığı zaman zina tanımından uzaklaşmış mı oluyor yani! Yoksa sadece canı yanacağı için mi: “Bunu benimleyken yapma da bensiz ne yaparsan yap.” diyor?

Açıkçası insanlar o zina olayından uzak kalabilirler ama asıl günlük yaşamlarına bakmalı. Burada sorulması gereken asıl soru, evli bir kimsenin başka bir insanı da arzulayıp arzulamadığı. İstedikleri kadar arzulamadıklarını, bunun ahlaksız bir şey olduğunu iddia etsinler, gerçek yaşamda zerre kadar yansıması yok. Aslında zina da türlü türlü. Gözü kayıp içi eridiği halde eyleme geçmediği için kendisini hâlâ temiz sayıyorsa orasını bilemem artık. Bir çağ gelir o da toplumun en büyük ahlaksızlığından sayılır.

O yüzden de kimse kusura bakmasın ama bu açıdan herkes ahlaksız. “Ben evli kaldığım sürece başka biri ilgimi hiç çekmedi, onunla beraber olmak istemedim.” yalanına kim inanır? Düşünerek yapmıyorsun ki bunu, doğamızda olan bir şey. Sadık kalmayı başarabilmek başlı başına bir devrim. Peki, doğamıza rağmen yapılmalı mıdır bu devrim? Artık duygularımızı onlarca farklı açıdan ele alabilecek bir “düşünce” eylemine sahibiz. Belki de bu nedenle bir insanın kişisel zevk arayışları, bir başkasının ruhsal çöküşünden daha kıymetli olmamalı. Zaten kimse insan olabilmenin kolay olduğunu söylemedi : )

 

Günay Aktürk

Read more

HER EVE BİR KÜTÜPHANE

her eve bir kütüphane

Her Eve Bir Kütüphane

her eve bir kütüphane

“En yoksul evde bile küçük bir kütüphane bulunmalıdır. Devlet bu konuda yardım elini uzatmalı, ucuzca ve taksitle ya da parasız olarak evlere hiç olmazsa yüze yakın temel eseri sokmalıdır.”

Var olma Sanatı / Sezai Karakoç

Her eve kütüphane mi? Nerede, bu civarda mı olacak? Biz bu mahallede böyle şeylere izin vermeyiz bey baba. Kim sürecek sokaklarda son gaz arabayı? Arabeskin sesini kim açacak avaz avaz? Kim laf atacak kızlara, avmlere, barlara diskolara kim gidecek? Kan kokusuna tıkalı kulaklarıyla kim tepinecek iskeletlerin üzerinde?

Sor bakalım hele sevgili halkımıza, gönüllü olacaklar mıymış bu işe? Yalnız biraz bağırman gerekebilir. Ellerindeki tespihin şakırtısından meramını anlamaları biraz zor. Okusalar da gerçekten seçebilir miydi alfabeyi? Mafya dizilerinden zihinleri bulanmışken sulanır mı gözleri? Sözüm ona erkek müsveddeleri: Anna Karanina‘ları trenlerin önüne atıp dururken!

Bizim kitapların arasına kaç kez ayraç sıkıştırmışlığımız var? Olsa olsa para sokarız ruhsatın arasına. Bu mürekkep yalamışlığımızla pek çalışır kafamız hileye hurdaya. Sabah sabah başımıza icat çıkartma. Yüz temel eserden anlamaz bizim halkımız. Bir gecede yüz fırça darbesi desen hadi neyse…

Çevre analizi yapmış olmak için söyledim bütün bunları. Kütükleri kütüphanelere sokmak! İşimiz ne kadar da zor. Ama biliyoruz ki kitaplar karanlıkta bir ateş lavrasıdır. Cehalet devrini yeniden ve yeniden yaşadığımız şu günlerde onlardan başka pusulamız yok. Bir gerçeği kabul etmek zorundayız. Bilgi ve bilgisayar çağında olduğumuz için boşuna övünmeyelim. Dünyanın bir yarısı medeniyette çığır açsa bile öteki yarısı adeta cehalet ve sefalet yuvası. Zihin istismarını bir düşünün. İçi boş bilgi ve safsataları kullanarak insanları sahte “bilgin” rütbeleriyle donatıyorlar. Sonbahar kış trendleri mesela. Ünlülerin yaşamları, evlilik ve yarışma programları, kulaktan dolma bir siyaset, yarım yamalak coğrafya bilgisiyle ülkelerin geçmişleri hakkında eleştiri yapabilme kabiliyeti ve en nihayetinde dizilerdeki kısa sahnelerle tarih profesörü unvanına erişmek…

Bütün bu çöp yığınının ayrıntılarına ne derece vakıf olursan o kadar bilgin oluyorsun. Tabii bir de sokak ağzıyla söylenen hayat okulundan mezun olma halleri var. Hayat okulu elbette bir zorunluluktur fakat buradaki mana başka. Ben hayat okulunda mürekkep yalamışım, senin kitapların beş para etmez, demeye getiriyorlar. O okuldan kaptıkları esaslı bir bilgelik olsa bari. Dalaverenin, üç kağıdın, ikide bir çözülen bozuk uçkurun bini bin para…

Hangi çağda yaşıyoruz demiştik? Bilgi çağında mı? Terör örgütlerinin kuluçka makineleri nelerdir bilir misiniz? Yoksulluk, çaresizlik, cehalet ve o nihai yumuşak karın: kitapsızlık… Bütün bu karanlığın içinde yine bazı insanlar sorgulamaya meyilli oluyorlar. En karanlık gecelerde bile ayışığına kuşkuyla bakanlar var. Bir yerlerde güneşin tam tepede durduğundan kuşkulanıyorlar mesela. Ama sayıları çok az. Bu yüzden kitaplar her fare deliğine girmeli. Biri değilse öteki, o olmazsa öbürü bir ışık yakmayı başarabilir.

En çok da çocuklarla ilgilenmeliyiz. Ağaç yaşken eğilir misali. Küçük bir kasabadaki okulun küçücük kütüphanesinde bile kaç beyin sorgulayıp düşünmeye başlar hiç düşündünüz mü? Hele edebiyat ve bilimin devlerinin omuzlarında! İşte o zaman bakın nasıl yetişiyor kızlar ve oğlanlar. İlle de ille bir kütüphane! Gerisi kuru bir rüzgar uğultusu…

 

Günay Aktürk

Read more

Kafası Karışık Kadınlar Ve Erkekler

Kafası Karışık Kadınlar Ve Erkekler

Biz Şimdi Neyiz?

Kafası Karışık Kadınlar Ve Erkekler

“Sevdiğini başkasına uğurlamak mı daha zor, yoksa başkasından geldiğini bile bile onu karşılamak mı?

Louis Aragon

 

Bizler beyaz kâğıtları siyah kâğıtlardan daha çok severiz. Ne de olsa bize gelmiştir. Ne hoş bir karar vermiştir. Yüreğimizde sönmez sandığımız bir şenlik ateşi yakmıştır. Beyaz sayfa açmak denir buna. Önemli değildir nereden ve nasıl geldiği. Geçmişi onu ilgilendirir deriz. Herkesin bir geçmişi vardır ne de olsa. Kirli kâğıtlarımızı saklamak için mi söyleriz bunu?

Kafası karışık kadınlar ve erkekler… Gelen mutludur. Karşılayan endişeli. Belki geldiği yerde kâğıtlar kararmış olabilir. Mümkündür. Ya karartmış ya da karartılmıştır. Emin konuşamayız maktulü/merhumu/mendeburu görmeden.

Somun cıvata uyumu gibi, belki de o somun bu cıvataya uymamıştır. Sevgililik halleri işte, yalama etmiştir bir tarafı ötekinin arsızlığı veyahut ahlaksızlığı! Yalama vakası önemli bir vakadır!

Biz şimdi neyiz?” diye sorduğunuz oldu mu hiç? Kolay mıdır buna cevap vermek? Ne olduğunuzu bilmesen de hiçliğe doğru kayan cevaplardan kuşkulanırsın. Ayrılığa en yakın duraktır onun hayatındaki yerini tam olarak kestirememek.

İlişkinin başıyla sonu arasındaki boşluğu doldurduk da iş kara kâğıda beyaz kâğıda geldi! Hadi madem onu konuşalım. Dünyanın şu kurulu düzenine göre zor olan, sevdiğini başkasına uğurlamaktır. Bazı tespitlere göre, giden yerini hazırlayıp gitmiştir. Geçimsizlik ya da sevgisizliğinle yerini çoğu zaman sen hazırlamışsındır onun.

Hâlbuki gelen bütün yenilikleriyle gelir. Ama gerçekten öyle midir? Göz görmeyince gönül katlanırmış. Gelenin, gelmeden önce terk ettiği/ edildiği kişiyi getirme olasılığı da vardır.

İnce hesabı kaldırmaz bu işler. Her şeye rağmen hayalindeki doğru notanın o olmadığını iddia edemezsin. Belki biraz karşılıklı akort yaparsınız birbirinize. Ben de beyaz sayfalara inananlardanım. Fakat şu dürbün gibi gözlerim başka bir ayrıntıya takılıyor.

Kafası karışık kadınlar ve erkekler… Hayatınıza o kadar fazla insan giriyor ki ondan ayrıl ona kapıl, onun kollarına koş, o olmadı ötekini dene, şu güzel bakıyor, bu vahşi sevişiyor vs. Bir de şiddetle karşı çıkıyorlar çok eşliliğe. Ulan resmen herkes herkesle sevgili be! Arada sadece zaman farkı var o kadar.

 

Günay Aktürk

Read more

Corona Virüsü Türkiyede

corona virüsü türkiyede

Türkiye'de Corona

corona virüsü türkiyede

Sürüye dahil olup süpermarketteki son tuvalet kağıdı için adamların ya da kadınların gözlerini oyacak değilim. Anlaşıldı ki Türkiye salgını karşılamak için hiç de uygun bir ülke değil. Maazallah ortalık bir karışsa yüzde doksan dokuz felsefesini dinlemez cihan padişahına dönüşüverir millet. Corona virüsü şimdiden geleceğin soluk bir kopyasını çıkarttı bile.

Sürü psikolojisi. Bu kadar insan koskoca Gimat’ı boşaltıyorsa durum vahim, pazar torbasını kapıp sen de koştur kalabalığa doğru! Niye bu kadar sakin ve öfkeli karşılıyorum bu hali? Çünkü 50 milyar dolarlık İMF yardımını duyan Corona virüsü ülkeden içeriye sızdı da ondan. Yardım da değil kredi. Elimizde aylarca erzak sığınağı yapacak veri yok da ondan. Alıyorsan bir haftalık al anlarım. Panik elbette büyük. İtalya ile İran’ı kırdı geçirdi. Çin i söylemeye bile gerek yok.

Evet, durum ciddi. Fakat halkın durumu daha da ciddi. Otobüsün demirleri Corona virüsü olmadan da bakteri yuvası. Markette birbirleriyle kavgaya tutuşuyorlar. Kanı bozuk fırsatçılar karaborsacılık yapıyor. Virüs bu halimizi görse kargaşa çıkartmak için ölümcül olmaya gerek olmadığını, birazcık korkuyla bile çok iş bitirebileceğini anlardı. Vah halimize ki ne vah!

Bütün bunların yanında çok ucube bir yıl olduğu doğru. Zaten şubat bitmek bilmemişti. Corona dan sonra bir de çekirge sürüsü çıktı. Bu kadar mı? Başınızı kaldırın da gökyüzüne bakın. Everest dağının yarısı büyüklüğünde 4 kilometrelik bir gök taşı, saniyede 8 km’lik bir hızla dünyaya doğru yaklaşıyor. 29 Nisanda buralarda. Yakından geçecek deniyor ama bakalım. Biyolojik robot dünyanın merkezinde olmadığını anladı mı acaba?

Tüm bu felaketleri duygusal olarak nasıl karşılamamız gerektiğini söz ile anlatmak mümkün değil. Ama bir yolu var. Melancholia filmi. Ölmeden önce mutlaka izleyin derim. Şahsen büyük kayıp olurdu.

Read more