Kirli Yolların Adamı

Kirli Yolların Adamı - günay aktürk
Kirli Yolların Adamı - günay aktürk

Kirli yollardan geçti, çamura bastı ama pahalı çizmeleri vardı ayaklarında, kirlenmedi. Çamurlu yağmur yağdı havadan ama bir tek o ıslanmadı. Çünkü şemsiye tuttu paralı yamakları!

Mahkeme kayıtlarında izine rastlamadınız çünkü satın aldı adaleti. Fakat çıktı dedikodusu. Ocakta ateş vardı ve dumanı tüttü.

Zırhlı ve görkemli arabasıyla evinden aldı sevgilisini bir akşam. Diksiyonuna ve cakasına diyecek yoktu. Saygı uyandırdı önce. Ilk buluşmaya göre gelecek vaat ediyordu. Fakat dönüş yolunda okşadı yanaklarını ve yavaş yavaş indi elleri memelerine…

Yoksullar ahlaklı, zenginler kötüdür demiyorum. Yoksulun ahlaksızı daha da beter oluyor hani. Yani sonradan görme olmayacak insan. Bugün yüzüne bile tükürmediğin hem aptal hem de yoksul adamların, yirmi yıl sonra saltanat edindiği bir ülke burası.

İki farklı hayat yaşamış iki insan tanımıştım bir zamanlar. Biri bilge bir adamdı. Bir akşam hırpani vaziyetiyle oturduğu yol kenarında ufaktan demleniyordu. Sakalı üç karış. Beş liralık köpek öldüren şarabından sundu bana. Ve sohbetin konusu kuantum fiziğiydi…

Öteki eskiden zengin mi zengin bir kadın. Şimdi birazcık darlıkta vaziyeti. Çirkefin içinde koruyabilmiş erdemini. Onunla ilk karşılaştığımızda eski soyluluğunu gülüşlerinde görmüştüm.

Erdem insanın içindedir ve çoğu zaman eskiden neyse şimdi de odur. Pahalı parkalar da, yağdalı ceketler de insanın içinde olana yeni bir şekil veremez. İnsan kafasının içinde bir “ur” ile yaşar. Ya iyi huyludur o “kitle” ya çok daha ölümcül…

 

Günay Aktürk

Read more

Sonlunun İçindeki Sonsuzluk

sonlunun içindeki sonsuzluk

İçim Hakikat Dışım Kara Kitaplı Bir Organizma

sonlunun içindeki sonsuzluk

Ahh sonlunun içindeki sonsuzlukVarlığın birliği. Küçücük bir cam parçası kırılmış ve saçılmış etrafa. Saçıldıkça çoğalmış, çoğaldıkça türlü donlara girmiş. Ben! Yani ben işte! Bedenim dört duvar, tepesinde delikli bir dam. İçimde volta atmakta hapisliğinden habersiz bir aptal… İçim hakikat, dışım kara kitaplı bir organizma!

Yeni yeni anlıyorlar beni. Tarih boyunca çirkin bir çamur yavrusu diyerek küçümsemişler varlığımı. Demişler ki aslın bir balçıktır ve içine görünmez bir ruh üflenmiştir. “O yüce ruh sana sordu bir zamanlar. Ben senin rabbin değil miyim? Sen de tasdik ettin bunu.” Hatırla! İyi ama nasıl? Hangi zamanda sorulmuş bu sual? Ezelde. Kâlû Belâ derler adına: bezm-i elest. Anıların kayıt altına alınmadığı bir zamanda. Ruhların yaratıldığı bir gün olası… Şimdi kimselerin hatırlayamadığı bir cevap, inkârın suçuna delil olarak gösterilmekte! Gece karanlığında tanıksız bir cinayete mi kurban gidiyoruz yoksa?

Göz görmek ister, akıl da gördüğünü onaylamak. Gözün görmediğine akıl yalancı şahitlik yapamıyor işte. Ama bazen de öyle görüntüler olur ki onları göremesek de bütün deliller ona işarettir. Fakat bir iz olmalıdır ona dair. Buradan bir kurt sürüsü geçmişse birileri mutlaka görmüş olmalı. Ya işemiş, ya da ayak izlerini bırakmışlardır. Koyuna keçiye musallat olmadan gitmezler.

Yolumu kaybetmiş gibi mi görünüyorum? Beni atınızın arkasına bağlayıp kendi yörüngenizde yol almamı istiyorsunuz. Yolu yarılamadan yorulmuş bir kertenkeleyim kabul. Ama kimin ruhu tastamam dingin ki? Bir de benim yoluma bakın. Tarih tanıklık etti bana.

Yitik bir gerçeğim ben. Susuz bir vaha. Yolcusu katledilmiş yataklı bir tren… Hem kafesim hem de güvercin. Yemlendim asırlarca şaklaban vaazlarında. Şimdi sonu gelmez bir açlık grevindeyim. Ne olmak istediğim gibiyim ne de göründüğüm gibi.

Bir fırıncı benim tanrım. Ama su muyum yoksa bir un mu? Uzun saplı bir sopa mıyım yoksa alevli bir ocak mı? Ateş mi bana dokunmakta yoksa ben mi pişirmekteyim ateşi? Tüm bu sesler, zerresinde katır yükü ilhamıyla mı fısıldamakta kulaklarıma yoksa sonsuzluk mudur bu konuşup duran?

Kör müydü gözleri hakikatin? Sağır mıydı kulakları? Bilinci kapalıydı da benimle mi erdi aslına? Düzmece beceriksizliğiyle sürekli yok etti ve yeniden şekillendirdi. Sonunda fark etti kendini hakikat. O ben, ben de o. Ne demiş Hallacı Mansur: “Kâinat içinde bir zerre noktacık. Noktanın içinde, nokta onun içinde. Hem kâinatın içinde, hem kâinat onun içinde. O’ndan ama o değil.

O da benim gibi acı mı çekmekte şimdi? Yoksa bilincin en ilkel zerresi miyim ben? Yoksa ben, savruk bir generalin en önde can veren değersiz bir neferi miyim?

 

Günay Aktürk

Read more

İnsanın Geleceği İnsan – Felsefi Deneme

İnsan insanın geleceği fikrini anlatan alegorik sahnede, insanların birbirinde bıraktığı yıkıcı ve onarıcı izler, yol kenarı mekânlar ve yüzsüz figürlerle betimleniyor.

İnsan İnsanının Geleceği Üzerine

İnsanın Geleceği İnsandır metni, yıkıcı ve onarıcı ilişkileri ele alan felsefi bir denemedir. Yazı, bendeniz Günay Aktürk’ün İnsan İnsanın Geleceğidir adlı kitabından alınmış bir bölümdür ve bireyin bireyle kurduğu temasın ahlaki, psikolojik ve tarihsel sonuçlarını sorgular.

İnsan insanın geleceği fikrini anlatan alegorik sahnede, insanların birbirinde bıraktığı yıkıcı ve onarıcı izler, yol kenarı mekânlar ve yüzsüz figürlerle betimleniyor.

İnsan insanın geleceğidir. Bazen de gelmişi ve geçmişi. Küfrüdür insan insanın. Bazen düşü bazen de kâbusudur. Bazen gelecek vaat eder, bazen de hiçbir şey vaat etmez.

Bazen hiçbir şeyi değildir insan insanın. Çoğu zaman da bütün bir gezegenidir. Kimi zaman algısını kirletir, kimi zamansa pirüpak eder. Bazen tek bir insan bütün bir halkın geleceğiyle oynar, sefillik ve cehalettir getirdiği. Bazen de çekip alır onu karanlıklardan. İnsan insanın nankörüdür.

Birisi bir kitap yazar ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Öteki bütün bir yüzyılı kasıp kavurur, katliam ve işkencelerde geçer adı. Ama bir başkası çıkar ve tek bir fırça darbesiyle tarihin lanetli hücresine hapseder onu. Birisi “göğüsleri yeni çıkmış” küçük kızlardan aşağılık haremler kurarken, öteki soylu bir davadan senelerce gün giyer. İnsan insanın lanetidir.

Bazen daha da kolaylaşır insanın insana ulaşması, aydınlık bir günde bile yolunu şaşırtması. Ya da alabora olmaya yatkın bir gecenin zifirinde sakin sulara ulaştırması… Birisi “merhaba” der bir yabancıya, öteki ölüm döşeğinde bile hatırlar bunu. Birisi deli dolu sevişirken, öteki tüm deneyimlerinde onun hazzını arar. İnsan insanın gıdasıdır.

Birisi hiçbir iz bırakmadan silinip gider anılardan, öteki bütün bir ömrün travması olur. Birisi yaşama tutkuyla bağlatırken, bir diğeri her şeyde bir grilik aratır. Birisi güçlü ve saygın hissettirir, öteki değersiz ve fazlalık… İnsan insanın yamasıdır…

Yani kısaca insan bir dinlenme tesisidir. Aç yolcularına yemek molasıdır. Yanaşır ve park ederler ansızın. Bazen işemeye, bazen de işletmeye gelirler! Küçük kaç kuruştur, büyük rahatlatır mı her zaman? İnsan insanın molasıdır. Bazen yol tuttuğundan, plansız verilmiştir bu karar. Yel gibi gelir, sel gibi giderler.

Belki herkes herkese aynı kuvvetle çarpmaz ama çarpınca da şaşırtır feleğini. Ne için umut beslediğini bile anlayamadan umutsuzluğun akıntısında yeniden doğar. Farkında değildir ama en korunaklı barınaklar bile zamanla soğumaya başlar. Yeniden doğuşlar sancılıdır. Kendini anadan üryan hisseder zira gerçeğin rahminde doğanların kundağı poyraza karşıdır. İnsan insanın ayazıdır…

 

Yazar: Günay Aktürk
Yayın Tarihi: 07.04.2019

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

La Mekanda Bir Fısıltı

La-Mekanda Bir Fısıltı
La-Mekanda Bir Fısıltı

Işıklar içinde yatsın, dedemin güzel bir sözü vardı. Derdi ki: “Yüce dağ başında kaldın mı sopam!” Zannederdim ki seksen küsür yaşını beklemem lazım bu sözü dilime dolamam için. Herhangi bir küsürde de pekâla söylenebilirmiş. En azından bizdeki eksiklik kendini kandırmak eylemi, o bizde yok! İşittiğimiz ses, la mekanda bir fısıltı…

Ne demiş ulu bir ilim insanı, “İnanmak istemiyorum. Bilmek istiyorum.” Emin olduğun şey artık inancının bir parçası, sür bakalım yolunu kayalıklara. Zayıf insanlar ne yapar da nasıl davranırlar dersiniz? Bir türlü aşamadıkları dağın yamacında kırk etek var zannederler. Bir de şu eteği arşınlayalım derler ya, el etek öpmekten başları döner de kendi yamaçlarında gönenip dururlar. Oysa biz başka bir dağ ararız kendimize. Ya da aramayız. Oturur ve azığımızdan zıkkımlanırız.

Daha mı zekiyiz peki? Bence daha yorgunuz ve kaldığımız yer kesinlikle yüce bir dağın başı değil. Başka bir çağa ait olduğunu düşünenler hiçbir çağda asla var olmamalılar. Anlaşılmak isteyen gider ve derisini yüzdürür. İstemeyen ise tam da olması gereken çağdadır.

Ne diyorum ben? Ne anlatıyorum? Gözüm seğiriyor yine. Başıma bir gelecek var. Ya da zaten gelmiş de aptal ayağına yatıyor ve kendimi bir kahin donunda pazarlamaya çalışıyorum kendime! Her olasılığa karşı ipleri elimde tutmam gerek. Paslı bir makas sesi işitmiş olabilirim lakin ipin bir ucu hala elimde! Aklım susmak bilmiyor ya varsın konuşsun zavallı mahlukat! La mekanda bir fısıltı aracı zihnim… 

Mantığın konuştuğu yerde duygusal zeka yenilmeye mahkumdur. İşleri karıştırmaktan başka meziyet bilmez. Ben zavallı bir insanım. Bu huyum da çok hoşuma gidiyor hani. Artık canımı yakan şeylerden bu kabullenişle uzaklaşıyorum.

Dünyanın en zeki insanı bile olsam, kırk basamaklı bir merdivenin ilk basamağında durduğumun ve kırkıncı basamağı tarif edemeyecek kadar aptal bir maymun olduğumun da ayrıca bilincindeyim. Bu yüzden dedemin o “yüce dağ başında kaldın mı sopam” sözünü kullanmayacağım. Çünkü aslında ben yokum. Bu acı gerçek değil. Rezil bir kimyasal reaksiyonun elinde oyuncağa dönmüşüm. Öldüm sanıyordum, meğer henüz yaşıyormuşum! Konağım Lamekan ve bu konakta bir yanım kusurlu, bir yanım bilginin elinde uşak.

 

Günay Aktürk

Read more

Limandaki Tekne Limana Ait Midir

Limandaki Tekne Limana Ait Midir
Limandaki Tekne Limana Ait Midir

“Tekne limanda güvendedir ama teknenin amacı bu değildir.”

Paulo Coelho

 

Açılsa iyi olurdu ama açılınca da uslu durmuyor ki: balık avına çıkıyor. Rakıya meze etmesi de ayrı bir rezillik! Gerçi şöyle bir olaydan bahsedilir. Balık, bilinmez bir mideye indiği zaman bir süre beklermiş. Eğer ardından rakı gelmezse: “Haa!” dermiş. “Anlaşılan beni ayı yedi!” Balık da az değil hani. Başına gelenleri hak edip etmediğine dair bilim camiasında çeşitli tartışmalar var.

Kendisi limanda güvende olduğu halde, limanın hiç de güvende olmadığı durumlar da vardır. Bu türden gudubet tekneler için belki de en uygunu, limanı terk etmek olacaktır. Yani kısaca, kısa yoldan çapayı kesmeli… Ama dervişane tutumlarımız başka türlü konuşur. Bizi yalnızlığa mahkûm ederek mazoşizmi salık verir.

Eğer ortada şizofrenik bir vaka yoksa şu sözün Pablo Neruda’ya ait olduğunu hatırlıyorum: “Limanı yakın, gelen yok bari giden olmasın!” Yok canım! Sahip olduğunuz şeyi önemsemeniz iyidir fakat limanı gelen olmadığı için yakarsanız, orası, çaresiz olduğunuz için yakılmış demektir. Bu yüzden o “gelmeyen” günün birinde geldiği zaman, limanı çaresizlik içinde yakmış olan nasıl hareket edecek dersiniz?

Daha limana dadanan haramilerden bahsetmedim bile. Onlar aslında bir süre konaklayıp ortadan tüydüler ama giderken kürekleri de .götürdüler yanlarında. “Limana yanaşan teknenin o limana hangi amaçla geldiği iyi gözlemlenmeli!

 

Günay Aktürk

Read more

Paylaşmak Ya Da Paylaşmamak

Paylaşmak Ya Da Paylaşmamak

Paylaşmak Ya Da Paylaşmamak

Paylaşmak Ya Da Paylaşmamak

Yalnızlığın en yalın hali, mutluluğun doruklara çıkabildiği zamanlarda ne kadar da güzelleşiyor… Ama insan gerçekten yalnızlığa elverişli bir canlı mı? Göğüs göğüse sevişerek evrimleşmiş olan insan, artık bundan mahrum olduğu için mi zihin sevişmelerinin peşine düştü?

Mesela mutluluk! Ya da acı… Güzel bir havadis… Bir dostun acı kaybı… Bütün bunlar birileriyle paylaşılmadıktan sonra yaşamın gerçek hazzına nasıl ulaşır insan? Terapi gören insanlara, gördükleri o şey neden iyi gelir? Yaşamak için bir yol haritasına ihtiyaç duydukları için mi terapi görür insanlar? Geçen gün bir dostumla konuştum. Ruh hali berbattı. Kimseyle konuşmuyormuş. Hani şu önüne geleni kapan, ardına geleni tepen cinslerden. Telefonu kapattığımda artık kahkaha atacak kıvama gelmişti bile. O anda dedim ki terapi de neymiş. Asıl terapi, iki dostun karşılıklı oturup iki lafın belini kırması, dertleşmesi değil mi? İnsana acı çektiren şeyleri düşünüyorum. Beynin içinde sıkışıp kalmış bir düşünce. Başka da bir şey değil. Dikkatin dağılması gerek.

Ben de yalnızlıktan muazzam bir zevk alan o çeteye üyeyim. Bizleri bu hale düşüren ne peki? Aynı dilden konuşamamak mı insanlarla? Aynı dilin bayağılığı mı? Kitaplar mı bizi bu hale getirdi, yoksa bu halin dayanılmazlığından mı kitaplara sığındık? Bizim gibi insanların düzenli bir ilişkisi de olmaz. Yalnızlığına yapılan huzursuz edici bir saldırıdır çalan her telefon. Aslında durum o kadar da kötü değil. Sadece bir fikri elli yönden düşünüp bir şeyleri yaratma sürecindeyken gelir o telefonlar. Halbuki beş dakika daha beklese kendiliğinden kucaklayacaksındır onu. Seni kendi haline bırakacak bir sevgiliye ihtiyacın var. Lakin kimse kimseye o ödünü vermez. Vermemeli de. Her insanın eşref saati aynı mı?

İnsan doğası diyoruz. Hangi insanın doğası bu? İlkel olanın yönettiği doğa mı yoksa modern olanın mı? Aslında ikisi bir arada yaşıyor. Çatışma da bu ikisi arasında gerçekleşen çatışma. Sanırım bizim gibi olanlar, modern bir zihnin içinde yine onu kemiren ilkel dürtülerin karmaşasından çıldıracak duruma gelmiş bir insan portresi seriyor önümüze.

İnsan evlenmemeli. Sevgili de olmamalı. Ne kimseye bağımlı kalmalı ne de kimsenin bağımlısı olmalı. Çatışmayı en aza indirmenin belki de tek koşulu komünal bir düzende yatıyordur. Sevgiyi paylaşmak tek koşul ama bizim yaptığımız ne, onu köleleştirmek. Kendi zevklerimiz doğrultusunda kullanmak. Bencillik. Bir toplum hep beraber yürürse mümkün bu. 21. Yüzyıl köleliğin yüzyılı. Yine evet. Sermayenin, inancın ve bedenin tek hakimi olmak! Zavallı bu yüzden acı içinde…

 

Günay Aktürk

Read more

Bir Maymun Var Rotasız

Bir Maymun Var Rotasız
Bir Maymun Var Rotasız

Bir maymun var daldan dala atlayan. Dalını bulamamış bir maymun. Kaçıncı atlayışta huzura erecek dersiniz? Çalılıklara dolanmış günün birinde. Bir çıkış yolu bulamıyor. Aklını huzura erdirmesi gerek. Gerçekten bu kadar feci mi durumu? Konumu önemli değil insanın. Kendini çöplükte hissetmiyorsa eğer, aldığı kokunun çürümüş bir meyveden geldiğine kim inandırabilir onu?

Düşüncelerini kanatan çetrefilli bir çalı dikeni işte. Gel de anlat onun sade bir düşünceden ibaret olduğunu. Anlamaz. Duygular doymak istiyor. Nerede bir acı varsa dolan geç etrafından. Mümkün değilse acıyı da kat yaşamın içine. Bir de böyle düşün, yeni rotalar çiz. Ama alışma acıya. Soyunma hemen kaderciliğe. Ben onu alt edebilirim, de. Yara dediğin nedir ki, elbet kabuğunu inşa edecek. Aynı yerden bir kez daha kanaması da ayrıca mümkün. Bırak kanasın. Hepsi bir deneyim.

Bir maymun var eli kolu bağlı. Debelenip durmakta bir çıkmazın içinde. Görünürlerde yırtıcı da yok üstelik. Tek tehlike, işte böyle debelenip durması. Yaşamın bu tür kurbanlarının kurtarıcıları da vardır. Çekip alırlar onu tüm acılarından. Eğer istediği kurtarıcı o değilse, bir zaman sonra tekrar düşüverir aynı cehenneme. Böyle zamanlarda en büyük acıyı bu kurtarıcılar çekmiştir. Çünkü çıkmaya çalışan maymun, kurtarıcısının her bir hücresini kanatmıştır.

Yaşam dedikleri şu saçmalık… Sahiden, nedir o muamma gibi görünen? Tek bir kurtarıcı bile kalmayana kadar bir çalıdan diğer bir çalıya dolaşmak mıdır? Aslında pek de mühim bir mesele değil çalılara dolaşmak. Mühim olan, kurtulduğunda ne yöne gideceğindir. Asıl bundan endişelenmeli. İnsan bir bataklıkta debelenip durur. Çünkü bir kez kaybetmiştir rotasını…

Günay Aktürk

Read more

Tek Eşlilik mi çok eşlilik mi

Tek Eşlilik mi çok eşlilik mi

Tek Eşlilik mi çok eşlilik mi?

Tek Eşlilik mi çok eşlilik mi

Tek Eşlilik mi çok eşlilik mi? Bizim geleneğimizde şöyle bir söz vardır: “Yarin yanağından gayrı her şeyde ortağız!Şeyh Bedrettin’in sözüdür bu. Yani der ki yediğimiz içtiğimiz bir, yarimiz tektir. Onu paylaşmayız.

Peki insan doğasına yansıması da böyle midir? Çevrenize bakın, ilk izlenim orada görülebilir. Eşini aldatmayan kaç aile tanıyorsunuz? Bunun ille de ille pratikte uygulanıyor olması gerekmez. Evli bir insanın bir başkasını arzulaması da çok eşliliğin belirtisi değil midir? Eğer onu kısıtlayan evlilik ya da inandığı bir dizi ahlak kuralları olmasaydı, o dakikadan sonra artık onu ne durdurabilirdi?

Aslında bizler sadakate gerçekten inandığımız için desteklemiyoruz bu fikri. Cinsel kıskançlık acaba kaybetme korkusundan doğuyor olabilir mi? Namus kavramını da bu yüzden mi yarattık? İhanete uğradığınız ya da bundan şüphelendiğinizde hissettiğiniz duyguya odaklanın. Sizi korkutan şey nedir?

Onun bir başkasını tercih ettiğini düşünür ve bu yüzden inanılmaz acılar çekerseniz. Size verecek pek bir şeyi kalmamıştır. Evliliklerde de karşılıklı alışverişlerde olduğu gibi: sevgi, sadakat ve bir de zevk duygusudur talep edilen. Eğer ortada sadakatsizlik varsa, hakkınız olduğunu düşündüğünüz şeyi bir başkasının gasp ettiğini düşünebilirsiniz.

Pek bir ahlaklı olduğumuz için savunmuyoruz sadakati. Lakin kılavuzumuz böyle söylüyor: örnek yaşantılar. Eğer bu örnek yaşam çok eşliliği onaylayan bir toplum olsaydı, o zaman da namus kavramının çağ dışı bir fikir olduğunu savunacak, yetmeyecek, bir de yasalarca koruma altına alacaktık. Gelenekler toplumların asırlarca süregelen alışkanlıklarıyla şekilleniyor. Toplumun öğretileri değiştikçe ahlak kurallarının tanımı da şekilleniyor. İnsanın özünde çok eşli olduğunu ben söylemiyorum. Kendi inancına en büyük darbeyi yine kendisi vuruyor.

Ama heyhat, çok eşlilik kuramına inanıyor olmam duygusal ıstırap çekmeyeceğim anlamına gelmiyor. Aslında bunu bizzat deneyimledim de. Dünyanın en uğursuz tesadüfü, sizi duygusal doyuma ulaştıracağını sandığınız birinin, sizinle sadece tensel ihtiyaçları doğrultusunda beraber olduğunu fark ettiğiniz an olsa gerek. İhtiras bencildir. Kurnaz bir tilki gibi avını paylaşmak istemez. Fakat sadakati ilkin kendinizde sorgulamalısınız. Bende olan sizde de varsa muhtemelen aynı yazgıyı paylaşıyoruz demektir.

 

Günay Aktürk

Read more

Doğa, Virüs, Göktaşı Ve Eşekli Köy

doğa virüs ve göktaşı

Deccalin Kıyamet Senaryoları

doğa virüs ve göktaşı

Gönder anam gönder! Depremin, çığın, virüsün yetmedi, taşını da gönder. Canımız nasılsa kerpiçten bir konak, sele ve yangına alıştık ya, uzay istilasını henüz deneyimlemedik. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek gibi olmasın da, kim bilir daha ne alametlerin vardır gün yüzüne çıkmamış!

Evet, inanırım. Doğanın insanı imha etmek gibi bir planı yok. Onun bütün bunları tasarlayacak üst akıldan yoksun olduğuna da şimdilik yürekten inanıyorum. Zaman zaman şaplağı aşırıya kaçıyor olabilir ve olan şeyler de birazcık boyumuzu aşıyor o kadar. Hatta bu cehennem benzeri ölümcül kaos doğanın en doğal hallerinden biri bile olabilir. Dışarıdan izlesek belki hoşumuza bile gidebilirdi. Hatta epeyce hoşlandığımızı bile söyleyebilirim. Zira pek severiz savaş filmlerini. Önümüzde patlamış mısırla deccali ya da kıyamet senaryolarını az seyretmedik. Şimdi seyretme zamanı doğada. Ama biliyor musunuz, o filmlerdeki paronayak adamların sanrıları da, genç ve karnı yüklü kadınların çığlıkları da gerçekti. Kurgu olduğunu bildiğiniz halde yine de o adranalini yaşamak istediniz.

Aklımın almadığı şey, doğanın bütün bu yok edici felaketlerine rağmen toprağın altında ve üstünde canlıların yaşıyor olması. Kanlı bir banka soygunundaki rehineler gibiyiz. Heeyy doğa efendi! Senin bin türlü kıyamet senaryoların var ama bu canlıların da canı acıyor yahu! Bir kaya parçası ne kadar canlıysa yıldırımların da o kadar canlı. Yani tamam, bütün yapıp ettiklerin doğal sürecin sıradan bir parçası ama bu canı yanan canlı rehinelerini ne halt etmeye yarattın? Beş kuruşluk deneyimin dört kuruşu acı. Bir de diyorsun ki üre ve kendini kopyala. Ne tür bir akıldan yoksun hastalığın var anlayamadım.

Gelelim insanoğluna. Sonunda dünyada başkalarının da yaşadığını fark ettiniz. Üstelik insanın en büyük virüs olduğunu ve yok edilmesi gerektiğini de sıklıkla söylüyordunuz. Daha düne kadar: “Allah canımı alsa da kurtulsam.” demiyor muydunuz? Şimdi bütün ülke kolonya kokuyor. Ölü toplumları canlandıran şey belli ki adranalin. Heyecan ve de korku hormonu yine iş başında. Bir süredir ruh hastalığından eser kalmamış gibi.

Acaba diyorum boşuna mı endişe ediyoruz? Sizce de bu salgın çıktı çıkalı zulmüne ara vermedi mi dünya? ABD iki trilyon dolara kadar yapacağı yardım paketini açıkladı. Demek ki isteyince yaşatabiliyormuşsunuz. Sağladığınız yarar yalnız kendi halkınıza mı? O da sadece öldürmeyecek kadar. Halbuki yanıbaşımızdaki terör örgütlerini yaratan da sizdiniz. Salgından sonra acısını çıkartırsınız artık. Nasıl ve kimden olacağını iyi bilirsiniz. Yine İran’a ambargo uygulayıp Rusya’nın çevresini savaş silahlarıyla kuşatmaya devam edersiniz.

Doğanın verdiği acının bin katını kendi ırkından gördü bu insanlık. Evet, insan sevmek hala güzel ve yerli yerinde. Ama yine de bu endişe nafile çaba mı diye sormadan edemiyorum. Daha kapıda avanaklığın doğuracağı kıtlık tehlikesi var. Yeterince çaresiz kalırsa, bolluk zamanlarında tiksintiyle baktığı yamyamlığa bile dönüşebiliyor insan. Ve dozu ayarlandığı taktirde kardeşinin canına bile ot tıkayabiliyor. Acaba diyorum fişi çekilse de bu oyun bitse mi artık?

 

Günay Aktürk

Read more

Corona Virüsü – En Açıklayıcı Makale

corona virüs covid 19

Bence Corona Virüsü hakkında yazılmış en açıklayıcı ve rahatlatıcı makale bu. Hangi aileye mensup olursa olsun Corona virüsü ( Covid 19 ) de Evrim yasalarına uymak zorunda. Sözü fazla uzatmadan ünlü kalp cerrahımız Mehmet Öz e kulak verelim.

corona virüs covid 19

İstisnasız Yakalanacağız. Ama...

Yıllardır doğru düzgün girmediğim facebooka bu virüs yüzünden girip bir şeyler yazayım istedim çünkü neredeyse 15 ocaktan bu yana, yani 2 aydır bu hastalık üzerine bilimsel makaleler de dahil çok fazla okuma yaptım.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Bu virüsten kaçış yok arkadaşlar. İstisnasız hepimiz yakalanacağız. Ama ne kadar geç yakalanırsak o kadar iyi, bunu en sonda açacağım. Aynen grip virüsünde olduğu gibi önümüzdeki yıllar, on yıllar boyunca bu virüsle yaşamayı öğreneceğiz. Emin olun bu kesin. Şu an alınan karantina, tatil, izin vb önlemlerinin tamamı virüsün yayılma hızını yavaşlatıp, sağlık sektörünün çökmemesini sağlamak üzere alınıyor.

Çok hızlı yayılımda hastanelerin yoğun bakım üniteleri çıkmaza giriyor ve bilamecbur İtalya örneğinde olduğu gibi hangi hastanın yaşayacağına, hangisinin öleceğine karar verilmesi gereken berbat bir durum ortaya çıkıyor.

Virüs dediğimiz şeyler aslında öldürücü, şeytani birer düşman değiller. Onlar da aynen bizim gibi üzerinde konuşlandıkları alan sayesinde yaşayan canlılar. Zaten genelde hayvanlardan bize geçiyorlar ve evet, hayvanları genelde öldürmüyorlar. Çünkü kendileri de yaşamak için üzerinde yaşadıkları canlılara muhtaçlar. Yüzyıllardır hayvanlarla beraber yaşamaya alışmışlar.

E peki biz neden ölüyoruz? Çünkü birbirimizi tanımıyoruz. Virüs kendini hala hayvan vücudunda zannediyor. Yeni yerleştiği konağın şartlarını henüz bilmiyor. Belli bir süre geçtikten sonra hem bizler onlara bağışıklık kazanacağız hem de onlar kendi sonsuz yaşamları için mutasyona uğrayacaklar. Böylece beraber yaşamaya alışacağız.

Mesela aranızda “herpes labialis” adlı virüsü duyan oldu mu hiç? Duymadınız ama kendisi dünyanın en yaygın virüslerinden birisi ve bir kere vücudumuza girdikten sonra biz ölene kadar vücuttan atılamıyorlar. Peki ne yapıyor bu virüs? Dudağınızda uçuk çıkarıyor. O kadar işte. Bizi öldürmüyor çünkü biz ölürsek kendisi de yaşayamıyor.

Grip virüsü de hemen hemen öyle. Öldürücülük oranı %0.1 civarı ve genelde zaten vücudunda kronik sorun olanları öldürüyor. Her sene dünyada yarım milyar insan grip virüsüne yakalanıyor. Bu şekilde birlikte yaşamaya alıştığımız tonla virüs var. Corona virüsler (sars, mers vb) ile de yaşamaya alışacağız (tabii mers ile belki 1000 yıl sonra).

Sadede gelirsem, dediğim gibi hepimiz bu virüse yakalanacağız. Hatta belki birçoğumuz yakalandı bile ama fark etmedi. Ve hatta hastalığı da atlattı. Vücudu virüsle yaşamaya çoktan alıştı ya da virüs o vücutta yaşayamadı ve başka konaklara geçti. Bu konuda en güzel örnek Diamond Princess gemisi. Gemideki 3700 kişinin 700’ünde test pozitif çıkmış. Ama bu 700 kişinin 350’si hastalığı hissetmemiş bile. Ve hala da çok sağlıklılar. Yatak döşek yatmıyorlar. Ki yaş ortalamaları da baya yüksek.

Peki neden böyle? Çünkü o 350 kişinin bağışıklık sistemi çok güçlü. Yani bu hastalıkta en önemli şey bağışıklık sistemi. Aramızda bağışıklığı iyi olanlar, spor yapanlar, doğru besinleri alanlar, sigara içmeyenler vb. bu hastalığı belki hissetmeyecek bile. Belki hafif bir grip gibi atlatıp hayatlarına devam edecekler.

Ne yapmak gerekiyor? Öncelik vücut direnci. Spor ve hareket. Sonrası beslenme. Özellikle meyve sebzeler ile daha spesifik şeyler, mesela sarımsak, yoğurt, kefir, yeşil çay vb. Sonrası ise besin takviyeleri. Özellikle c vitamini, çinko, beta glukanlar (1.3 ve 1.6) ve kara mürver ekstresi. Meyve sebzeler ve takviyeler eğer kendinize de dikkat ederseniz bu kışı atlatmanızı sağlayabilir. Çünkü bağışıklık sistemini çok dirençli hale getiriyorlar.

Dediğim gibi, bu virüsle yaşamaya alışın. Önümüzdeki yıllarda, hatta belki aylar ya da haftalarda mutasyona da uğrayacak, ya daha ölümcül olacak, ki kendi de kaybeder, bu yüzden bunu düşük olasılık görüyorum, ya da o da bizimle yaşamayı öğrenecek. Aşısı bulunsa bile mutasyona her uğradığında aşı işlevini kaybedecek. Grip aşıları da öyledir. Sizi sadece geçmiş senelerin grip virüslerinden korur. Yenilerinden değil. Yani tam koruma sağlamaz. Tam koruma her zaman için bağışıklık sisteminizdir.

Fakat dediğim gibi virüsün canlılığını devam ettirebilmesi için bulunduğu konağı öldürmemesi ve başka konaklara geçebilmesi gerekiyor. Bunun için de mecburen mutasyona uğramak zorunda. Mutasyon dediğimiz şey ise nesille alakalı ve virüsler çok hızlı üreyip öldükleri için bizlerde yıllar alan nesil değişimi onlarda saatler alabiliyor. Bu sayede çok hızlı mutasyon geçiriyorlar. Ve büyük bir olasılık süre geçtikçe virüs bulaştığı kişiyi öldürmeyecek şekilde mutasyon geçirecek. Yani bu virüsü ne kadar geç kaparsanız tehlikesi o kadar az olacak.

Evet, hepimize uğrayacak bu virüs ama ne kadar geç uğrarsa o denli şanslı olacağız. Bu yüzden olabildiğince evden çıkmamak, hijyene dikkat etmek, gerekli şekilde beslenmek, hareket etmek ve gerekli takviyeleri almak gerekiyor. Bunları yapanlar emin olun hepimizden uzun yaşayacak.

Özet

1- Kendinizi karantinaya alın. Virüsle en geç temas edenler en şanslıları olacak

2- Hijyen. Olabildiğince temizliğe dikkat edin.

3- Meyve sebze yiyin.

4- Bağışıklığa iyi gelen sarımsak, kefir, yoğurt gibi besinler tüketin.

5- Bağışıklığa çok iyi gelen besin takviyeleri ve vitaminler alın. Örnek: beta glukanlar, c vitamini, çinko, kara mürver ekstresi vb.

6- Hareket edin ve evinizde spor yapın.

7- Sigarayı bırakın.

8- Bol su için.

 

Dr Mehmet Öz

Read more