Kime Sorsan Herkes Peygambergillerden

firavunun soyu - günay aktürk

Firavunun Soyu Ya Da Soylu Firavunlar!

firavunun soyu - günay aktürk

Kimse kendi soyunu firavuna dayandırmıyor. Kime sorsan herkes peygambergillerden. Eğer soyları kurumuş bir dere yatağını andırıyor ve hiç de gelecek vaat etmiyorsa, o zaman şehre bakarlar. Zira yazıda yabanda kalmış ve kabri henüz ziyaret akınına uğramamış birkaç yatır bulunur. Eğer onlar da çoktan ata diye sahiplenilmişse, o zaman şehrin bizzat kendisi yatırlaştırılır. Evliyalar şehri diye anılan kentleri hatırlayın. Öyle ya, şehrin ulu kimyası onun da özüne kutsal bir ululuk bulaştırmıştır!

Bütün bunlar kuşkusuz evliya aşkından değil. Tapılası olup saygın görünmek. Bu sayede en boktan sözünüz bile dinlenir. Bir de bakmışsınız kitlelere hitap ediyorsunuz. Ben de bir zamanlar Bektaşi Veli’nin soyundan gelmiş olmayı arzulardım. Hiç değilse Horasan’dan göçmüş olsaydık. Ama bugün bunların hiçbir önemi yok.

saygın görünmek - günay Aktürk

Saygın görünmek için ille de peygamber soyundan gelmeniz şart değil. Pandeminin ilk aylarında bir sabah metroya doğru yürürken tuhaf bir tartışmaya şahit oldum. Birkaç kişi maske takmadığı için genç bir adamla tartışıyordu. Genç adam elini cebine götürüp telefonunu çıkarttı. Bunu yaparken kendinden emin ve biraz da ahmakça görünüyordu. Sonra Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ile çekilmiş bir fotoğrafını gösterip yeğeni olduğunu söyledi.

Virüsün başkanla ne alakası vardı? Bay Korona’nın, başkanın yeğenine dokunmayacağını mı anlatmak istemişti? Varlığını bir başkasının gölgesi altında sürdürmeyle alakalı bu durumdu! Başkan tanınan ve şehrin yarısı tarafından sevilen biriydi. Eh, bir yeğen olarak o da ucundan bucağından Yavaşgillerdendi. Dünyada bunun kadar küçük düşürücü bir şey olamaz diye düşündüm.

Firavun mu Yoksa Musa mı?

Kimse kendi soyunu firavun ailesine dayandırmıyor demiştik. Kötülüğün bir kangren gibi yayılmış olmasına rağmen firavuna lanet okunması da ayrı bir garîbe! Ama biz başkalarının gücü ve saygınlığıyla övünme hastalığına tekrar dönelim.

Bizim kasabanın bir derneği var. Yıllar önce kitap almak için gitmiştim. İçeride kasabadan on, on beş kişi vardı. İçlerinden özellikle bir tanesi bu makalenin konusu olacak. Bakışlarını hiç unutmuyorum. Soğuktu. Deliciydi. Bilhassa da küçümseyici… Parçalayacak gibi diktiği gözlerini bir an bile kırpmadan: “Allah’a inanmayan adamın anasına babasına da saygısı olmaz yeğenim.” Dedi.

Kendi fikri miydi bu? Bir ata öğüdü gibi tarihe geçecek kadar güçlü bir sav mıydı? Yoksa sadece kalıplaştığı için mi ezberinde tutma zahmetine katlanmıştı. Bence sadece sevgi ve merhamet için Tanrı inancını şart koşan hastalıklı bir fikirdi. Öyleyse dua edelim de Tanrıya sadakatleri hiç zedelenmesin! Yoksa başımıza taşlar yağar!

kendini beğenmişlik

Orada yaşça hepimizden büyük ve saygı duyulan bir adam: “Ben de ateistim. Senin fikrine göre benim de anama babama saygım yok.” Dedi. Cevabı ne mi oldu? “Estağfurullah hocam, size asla öyle bir şey söylemem.

Ama bana söylersin. Çünkü beni en son çocukken görmüşsün. Adımı kendi adınla andığın zaman gurur duyacağın bir sebebin de yok. Peki, ötekine? Ona olmaz. Çünkü karşında senden daha fazla saygı duyulan bir adam var. Bu yüzden çelişkili fikirler her patikada aynı hızda yol alamıyor.

Dahası var. Konuşmanın bir yerinde hacı torunu olduğunu üstüne basa basa söyledi. Firavunu değil de Musa’yı sahiplenmekle aynı amacı taşıyor. Fakat daha sonra anlaşıldı ki Kur-an’ı Kerim’i dahi okumamış. Başarı dedesine ait. O yoklukta kalkıp hacca kadar gitmiş. Hatim indirmiş. Torunu dedesini tutkuyla sahiplense de yolundan gittiği pek söylenemez. Başkalarının gücünü ve saygısını kullanarak haksız “manevi kazanç” ya da daha doğru bir tahlille “manevi doyum” elde etmenin bir doyuruculuğu yok. Bu zayıf insanlara göre bir iş.

Terk Edilmeli Bu Kabile Kafası

Gölgede duranın gölgesi olmaz.” Demişler. Gölge sahibi olmak istiyorsanız kendi cismani varlığınızı kullanın. Geleceğe bir yol açın ve o soy sizinle başlasın. Eskiyi tekrar etmenin geleceğe pek faydası yok. Geçmiş söyleyeceğini söylemiş. Ama hatırlamakta faya var. Üstelik geçmiş yanılabilir. Eksiğini tamamlayıp yanlışını düzeltmeden olduğu gibi alırsak neyin başarısına ulaşacağız?

Aslında soy olarak düşünmek de kabile kafasıyla alakalı. Ama en ideali; kabileye, ırka ya da kan bağına göre birleşerek yürümek değil. Oradan sadece yerel ve bölgesel başarılar çıkar. Ya da başarısızlıklar. İdeal olanı, insanlığı tek başına bir ırk olarak görüp yürümek. Onu en küçük parçalarına kadar ayırmadan.

Isaac Newton bu konuya sağlam bir açıklama getirmiş ve demiş ki: “Eğer daha uzağı görebiliyorsam bu, benden önceki devlerin omuzlarında durduğum içindir.” Binlerce yıldır biriken bilgi birikimini kullanarak insanlığa yeni bir şeyler sunabilmek! Başarı budur. Edebiyatta da böyledir bu. Büyük eserler, insanlığın ortak sorunlarına odaklanmış yapıtlardan oluşur. Sefiller, Suç ve Ceza, Savaş ve Barış, İki Şehrin Hikayesi, Gazap Üzümleri gibi… Hatta kutsal olarak atfedilen kitaplar bile klasiklerdendir çünkü onlar da ortak sorunlara odaklanmıştır. Kişiyi geliştirir geliştirmez orası ayrı.

firavunun soyu

Bugün kendi soyunu İsa’ya dayandıranlar var mıdır bilmiyorum ama –bence buna kuşku bile yok- dayansa ne olacak diye düşünmeden edemiyorum. Peygamber soyundan bile gelsen, kendi öz saygını bir başkasının varlığıyla kanıtlamaya çalışmak acizliktir diye düşünüyorum. Sanırım bu, o kişiye güvenilemeyeceğinin en büyük kanıtı olarak görülmeli.

İlle de hatırlanmak mı istiyorsunuz? O halde Dostoyevski’ye kulak verin. “Başkaları için kendinizi unutun, o zaman sizi de hatırlayacaklardır.” İşte size, saygıyı hak etmeniz için gerekecek esaslı yol!

Günay Aktürk

Read more

İnsanın Özü Arzudur

insanın özü arzudur - günay aktürk makale oku

Bedenini Kontrol Eden Zihnini de Kontrol Eder

İnsanın Özü Arzudur

Sonsuz karşılaşmalar içinde bir ağacı misal göster kendine. O da ister ki gövdesinde karıncalar dolansın. Bal yapsınlar kovuklarına kovanından kovulmuş arılar. Ama onun da neşesi borcun bahşişi kadardır. Bir yaz yağmuruna karşılık otuz kasırga… Bizde bedevi bahtı varsa, onda da çöl ayazı vardır. Her seferinde gelip onu bulur!

Onun kurtuluşu da bizimkine benzer. Kara kış bu yerküreyi terk ettiği gün ağaç da özgürlüğüne kavuşacak. Yapraklar da dertli soğuktan bir insan kadar. Belki insan gibi dile gelmez ama o da başka türlü üşür.

Ama rüzgara da hak verin. Karşı koyamaz doğa kanunlarına. Kavurucu sıcaklarda kaç dilenci duası biriktirmişti oysa! Bugün hortuma dönüştü ise, o da varlığının diğer yarısı. İlkinde iyiydi de şimdi mi kötü oldu? İyi ya da berbat olduğundan değil aslında, sadece bizdeki etkilerini yorumluyoruz.

insanın özü arzudur - günay aktürk makale oku

Ay, bu gezegenin güçlü çekimine yenilip neden düşmez dünyaya? Neden durur öylece ortalık yerde? Ne diye çekip gitmez ki kendi yoluna? Ya da neden düşmez? Çünkü o da aynı yasaya tabidir. Gel-git derler adına, eylemsizlik ilkesi derler. Duruyorsa durmaya, gidiyorsa gitmeye devam eder. Bütünlüğünü korumak için o ana kadar ne yapıyorsa, onu sürdürmeye devam etmek zorunda.

Kendinizi ne zaman farelerin bile burun kıvırdığı bir kalıp bozulmuş peynir gibi hissederseniz bu ilkelere sarılın: ‘Var kalma çabası‘na: Eylemsizlik ilkesine sarılın ve var kalın. Bilinçsiz bir rüzgar ve ay kadar kararlı olun.

Spinoza: “İnsanın özü arzudur!” der. Yaptığı bütün davranışlar belli bir isteğin arzusundandır. Sizi sert bir dille eleştiren patronunuz iyi ya da kötü değildir. Sadece olumsuz duygulanışların etkisinde kalmış zayıf bir insandır. Eğer ilgilendiğiniz bir kimse sizinle ilgilenmiyorsa, hissettiğiniz acıyı “kederli duygulanış” diye tanımlayabiliriz. O duygunun etkisinde kaldığınız ölçüde güçsüzleşir ve zevk aldığınız ölçüde güçlenirsiniz.

Hayatlarımızı sahip olduğumuz zeka ile yönetmemiz umulurken, duygularımız zihnimizden daha çok çalışıyor. Ve baştan aşağı duygu alıcılarıyla doluyuz. İnsanın iki şekli vardır. İlki neşeli duygulanış, ikincisi ise kederli duygulanış. İnsanları hep bu iki halden birini yaşarken görürüz. Zihinde oluşan fikirler aslında bedenin fikirleridir. Birisiyle göz göze geldiğimizde arzunun türlü hallerinden biri öne çıkar ve bedenimiz zihnimize kendi fikrini sunar. Anılarınızı düşünün. Eski deneyimlerinizle ya seviniyor ya da acı çekiyorsunuzdur.

Meselâ hoşunuza gitmeyen ‘çirkin’ bir bakışı daha sonra yeniden hatırlar ve o kişiden uzak durmayı seçersiniz. Bedeninizin cinsel doyuma ulaşmak istediği güzel bir beden daha sonra ‘aşk’ denilen acılı duyguyu doğurabilir. Bedenlerin karşılaşması! Şiddet için de benzer şeyler söylenebilir. Vücudunuzda acılara yol açan o elleri düşünün! İnsan zihninin zevke kucak açarken acıya karşı nefret besleyen bir yapısı var. O insan sırf şiddete başvurduğu için kötü değildir, sizde uyandırdığı kederli duygulanıştan dolayı kötüdür. Yoksa V For Vendetta filminin o meşhur repliğindeki: “Şiddet iyi yönde kullanılabilir!” sözünü nereye koyacaksınız!

O halde bedenini kontrol eden zihnini de kontrol eder, dersek yanlış olmaz.

Kaşınan deri sadece zevk verebilirdi eğer fazla kaşımaktan dolayı acıyı doğurmasaydınız. Önce zevk vardı. Ve hiç doğmamış olan bu acı, yarının bir mucizesi olarak kalabilirdi. Ama acıyla da barışmak gerek. Onu düşmanımız olarak görürsek, kederli duygulanışların hakim olduğu şu dünyada zihnimizin iç çatışmalarından asla kurtulamayız. Zevk alma yöntemlerimizi çeşitlendirirsek neşeli duygulanışlarımızı da çoğaltabiliriz. Ama bunu yaparken arzunun neşe ve keder adında iki yüzü olduğunu kabullenmek kaydıyla.

Size sadece zevk vaat edildi. Herkesin cennete gitme gibi bir çabası olduğu tesadüf değil. Oysa cehennem cennetin içindedir. Asıl “sonsuz cennet” fikri zihni uyuşturan bir morfindir ki sizi cennetten uzak tutan da odur.

 

Günay Aktürk

Read more

Penceresi Naylon Kaplı Kış Ahalisi

beynimizin sevişme pozisyonları

Beynimizin Sevişme Pozisyonları!

beynimizin sevişme pozisyonları

Günler bazen sıkıcı bir kitap hissi verebiliyor. İnsan hayatı kaldırıp atamayacak kadar da değerli. Arasına ayraç koymayı deniyoruz. Dışarıda güzel bir akşam yemeği, iki kadeh bira ya da ölü uykusu. Seyahat iyi gelirdi ama cep delik cepken delik diye uyarmıştı kahin!

Para yok. Zaman yok. Dolapta yumurta yokken omlet yapamazsın ki. Borç yazdırmak eski gelenek. İnsan hayatına vurursan, yeni insan arayışına denk düşer bu.

Ama ‘eksiklik kendi özümde‘ demiş başka bir kahin. İçerideki titremenin sebebi dışarıdaki ayazdır sanıyoruz. Hey gidi hey penceresi naylon kaplı kış ahalisi! Yak sobanı otursana. Suların kesik. Tuvaletin tıkanmış. Üstelik mutfak da çöp yığınağı! İç dünyanın bunca keşmekeş olması, birilerinin sokağa tükürmesinden midir?

Yaşam şeridinin gidiş dönüş yolları sıkışık olabilir. Bunalımın kırmızı ışıklarında beklemek de sıkabilir insanı. Ama… İşte o ‘ama’ yı bulabilmek bütün uğraşımız. En kaliteli kitaplarda bile insanı sıkan uzun pasajlar vardır. İnsan hayatı neden daha fazlasını vaad etsin ki! Ama ille de inat edecek, iftarı bekleyen bir Arap zihni kadar bile mutlu olmadığımızdan dem vuracaksınız.

Mutlu olacağımızın garantisini kim vermiş? İnsan psikolojisi bir ev değil ki yangına ve depreme karşı sigorta yaptıralım. Twain’in dediği gibi “her beynin amacı zekaya doğru gitmek” olabilir ama mutluluk da insan hayatının nihai amacı değil ki. O amacı biz koyduk kendimize. Doğanın dengesinde böyle kutsal bir amaç yok. Doğayla çatışa çatışa geldik bugüne.

Beynimize zevk gitmediği zamanlarda mutsuz olabiliriz. O da insan psikolojisinin bir parçası. Duygulara karşı üvey evlat muamelesi yapmanın anlamı yok. Bir tabak da onun önüne koy. Geldiği gibi karşıla her şeyi.

Üç kağıtçı beyin! Değirmen misali öğütecek un arıyor kendine. Yani düşünce. Yani bir sorun. Bilgi. Uğraş. Uzun molalar ona göre değil. Körelirse kör testereyle keser seni. Keskin zekanın daha çok acı çekmesi bu yüzden olabilir.

Ben borularımı boşalttım. Şimdi mola verirsem bundan hoşlanabilir. Yazı yazmak beynimin sevişme pozisyonlarından biri. Mutlu olmak istiyorsanız siz de kendinize göre uygun bir pozisyon bulun derim.

Günay Aktürk

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
umudun çocuğu - günay aktürk
Read more

Yozgat : Haçlıları Bile Korkutan Şehir!

haçlıları korkutan şehir yozgat

Belki Bir Faydası Olabilir Bu Şehrin!

haçlıları korkutan şehir yozgat

Bir Yozgat’lı olarak ne yazık ki yozlaşmış bir kent olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Ne olmuş yani, insan hep doğduğu şehirle övünecek değil ya. Kendini dünyalı olarak ilan eden biri için böyle bir övünç saçmalık. Nereli olursanız olun. Her yıl bahar şenliklerimizde kadınlarımıza sarkmak için Sorgun ve Yozgat merkezden gelenlerin varlığını iyi biliriz.

Belki bir faydası olabilir bu şehrin. Dünya nereye doğru gittiğini bilen ama sonunu umursamayan hastalıklı liderlerle dolu. Olası bir 3. Dünya Savaşı’nda ne olacak? Bugün onu konuşuyoruz arkadaşla. Büyük şehirler felaketin olur. Hele ki bizim gibi başkentte yaşayanlar için. Kızılaya atılacak bir bomba Polatlı’ya kadar uzanır.

Kurtulsan bile kıtlık ve ölüm bekleyecek seni. Akıl hastalarından liderler yaratmanın bir sonucu. Deli gibi Nükleer bomba istifleyen bir ırktan bahsediyoruz. Kitabın beşinci sayfasında başını gösteren bu silah, ellinci sayfada umarım patlamaz. Olursa da geri zekalı bir türe dahil olduğumuzu kanıtlamış olurlar.

Yozgat bunun neresinde? Ne alakası var? En azından böyle silahlar yapacak düzeyde değil. Bu kent ile tek derdimiz olsa olsa “imam hatipler kapatılsın” düzeyinde kalır. Şöyle bakıyorum da ne masumane bir sorunmuş aslında.

Bağın bahçen varsa sahip çık kardeşim. Paran varsa altın al, platin al, hatta teneke bile işini görür. Şehirler Walking Dead dizisindeki sahneleri aratmaz. Yozgat’a gelirseniz bahçeden bir salkım domates verebilirim, şayet akşama gitmiş olursanız. Espri mi bu şimdi? Evet öyle. Dünya birbirini yemeye başladığında aklınızı kaybetmemek için bolca ihtiyacınız olacak!

Ufak bir parantez. Tanrının bu felakete karşı çıkmayacağına bahse girerim. Ortada dua edilecek bir mezar kalmayacağı için de kutsal ananelerimizi yeniden elden geçirebiliriz. Açlığın aşktan daha tez zayıflatıp avurdu avurduna geçecek suratlardaki kaybolan güzellik sebebiyle ayna satışlarında azalma görülebilir. Şimdiden aklımızı başımıza devşirmemiz lazım. Her şakaya aptalca gülen gerilemiş bir zekayla dünyayı nükleer silah ile yok edecek aptal liderler arasında sanırım her zaman tuhaf bir paralellik var!

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
umudun çocuğu - günay aktürk
Read more

Ceddin Deden: Hanedan Değil, Halkın Gerçek Tarihi

Osmanlı döneminde yoksul halk arasında saz çalan anonim bir ozanın, baskı ve yoksulluk içinde yaşayan insanlara seslendiği alegorik belgesel sahnesi.

Ceddin Deden Kime Aitti, Kime Ait Değildi?

Bu yazı, “Ceddin Deden” söyleminin ardındaki hanedan merkezli tarih anlatısını sorgular. Osmanlı döneminde halkın gerçek konumunu, zorunlu askerlik, vergi ve sınıfsal ayrımlar üzerinden ele alan eleştirel bir denemedir.

Eskiden buralar hep Osmangile aitti. Osmanlı Hanedanlığına ait devlet toprağı. Hani ceddim diye övündüğün ve Ata diye kabul ettiğin.

Bugün “Osmanlı’nın torunlarıyız” diyorsun. Aslında asıl ataların, bu hanedanlığın kapısında yaşayan bir kuldu. Yani “Yanaşma” gibi. Toprağını işledin. Hasadını kaldırdın. Savaş zamanı dayandın Viyana kapılarına. Sıkıysa dayanma. Dedelerin 12 yıl askerlik yaptılar. Bazen 6 yıl. Bazen üç. 1914’te çıkartılan zorunlu askerlik yasasının birinci maddesi dedengilleri yakından ilgilendiriyordu: “Osmanlı hanedanının dışında kalan tüm tebaa için askerlik zorunludur!”

Osmanlı döneminde, Mihrimah Sultan ile Mimar Sinan’ı temsil eden iki figürün saray manzarası önünde, aralarındaki aşılmaz toplumsal mesafeyi yansıtan alegorik sahne.

O bir hanedanlık. O bir sülale. Senin sülaleni sarayın bahçe kapısından içeri soktular mı sanıyorsun? Ataların, Keloğlan misali padişahın kızını isteseydi alırlar mıydı sanıyorsun? Şunun şurasında akrabasınız ya hani!

Mihrimah Sultan‘ı bilirsin. Hani Muhteşem Süleyman‘ın Hürrem‘den olma kızı. Dizisini muhtemelen izledin. Hiç kaçırmazsın öyle şeyleri de ondan diyorum. Koskoca Mimar Sinan talip oldu da alamadı kızcağızı. Hem de uğruna Mihrimah Sultan Camii‘ni yaptığı halde. Ataların seni dünürcü olarak bile layık görmedi kendine.

Sıklıkla Devletimin yanındayım diyorsun. Evet, biz de devletimizin yanındayız. Ama sen kişilerle kurumları birbirine karıştırıp sadece sembolleri sahipleniyorsun. Devlet fes ile püskül değildir efendi. Padişahla vezir hiç değildir. Arabacının şanına bakıp da arabayı tarif ediyorsun. Asıl devlet temiz tutulması gereken bir dere yatağıdır. Satılmaması gereken fabrikalar ve peşkeş uğruna yakılan ormanlardır. İşçidir devlet. Eğitimdir. Adalettir. Bunları çıkartırsan bugünden yarına ne kalır devletten geriye? Savaş isimleri, komutanlar ve padişahların tarihi kalır…

Osmanlı döneminde yoksul halk arasında saz çalan anonim bir ozanın, baskı ve yoksulluk içinde yaşayan insanlara seslendiği alegorik belgesel sahnesi.

Ama ben seni gerçek atalarınla tanıştırmak niyetindeyim. Senin gerçek ataların, seninle aynı yazıyı paylaşan halktan başkası değil. O halk Osmanlı zamanında hanedanın ve yönetici kadronun dışında bırakılan yığınlardı. Senin gerçek atalarını kendilerine bağlı uysal kullar olarak gördüler. Bugün de öyle.

Senin asıl atan, 19. Yüzyılda yaşamış anonim bir ozandı. Ve şöyle diyordu bir şiirinde:

Dağa çıksam ayısı var kurdu var
Düze insem sıtması var derdi var
Köye gitsem tahsildarın derdi var
Şaştım ağam bu salgının elinden

Salgından kastı vergiydi. Kimi kaynaklarda “salma” ya da “salgun” olarak da geçmekte. Ataların hanedanlığın içinde yaşamıyordu hayır. Vergisini veren ve çoğu zaman da vergiden beli kırılan yoksul bir kitleydi senin ataların. Bunu bugünden böyle söyleyeyim de çocuklarına ata diye alakasız kişileri örnek gösterme yarın.

Al sana bir başka dize:

Ne istiyorsunuz ağalar para mı? Yok.
At, pusat mı? Yok.
Giyim kuşam mı? Yok.
Yatacak, yakacak mı? Yok.
Size konak, hayvana ahır mı? Yok.
Yiyecek mi, yem mi?
Allaha şükür o da yok. 

Bugün “Devletimin yanındayım” derken kafa hâlâ hanedanlık çağına gidiyor da, devlet görevlisini devletin kendisi zannediyorsunuz! Kime nasıl sahip çıkıyorsanız yine sahip çıkın. Fakat önce dere yataklarınıza, ormanlarınıza, fabrikalarınıza sahip çıkın. Onlara sahip çıkabilmek için de adalete sahip çıkın. Adalet mülkün temelidir, denir. Peki, ya adaletin temeli nedir? İnsanlık onurudur ağalar. İnsanlık onurudur. İnsanlık onuruna saygı duyulmayan yerde adalet bulunmaz…

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Kadın Cinayetleri – Pınar Gültekin Cinayeti

Pınar Gültekin ve kadın cinayetleri

Pınar Gültekin Yakılırken Hayattaymış!

Pınar Gültekin ve kadın cinayetleri

Kadın cinayetleri Türkiye’de her geçen gün yeni bir dava, yeni bir utanç dosyası olarak karşımıza çıkıyor. Muğla’da 1 yıl önce erkek arkadaşı tarafından öldürüldükten sonra varile konulup yakılan ve üzerine beton dökülen Pınar Gültekin’in davası ertelendi. Pınar Gültekin ailesinin avukatı Yiğit Gökçehan Koçoğlu, Adli Tıp İhtisas Kurumu raporuna göre Pınar Gültekin’in henüz hayattayken yakıldığını belirtti.

Avukat Koçoğlu, “Bugüne kadar raporlar iki şekildeydi. Boğma veya yakma diyordu. Fakat son gelen raporda veya ibaresi ve’ye dönmüş. Burada Pınar Gültekin’in katledilmesi sadece boğma değil, boğma ve aynı zamanda yakma. Yani aslında Pınar Gültekin öldürüldüğü zaman hayattaymış. Bununla ilgili de sanık müdafilerinin bir takım itirazları oldu. Bu rapor çok uygun değil, yeni rapor alınsın diye. Mahkeme de bunu reddetti” dedi.

pınar gültekin

Kadın Cinayetleri Politiktir

Yobazın kuluçka makinesi bu ülke. Bir insanı diri diri yakmak nedir, nasıl bir soğukkanlılıktır anlamıyorum. Duygunun, empatinin, algının yoksunluğu mudur? Bu mu öğretildi onlara? Dünyayı iyi niyetle algılamıyorlar. İhtiraslarının doyumu uğruna her şeyi yapmaya hazırlar. Bu olurken vicdan ortadan kayboluyor.

Eski sevgili ya da eski koca olması da gerekmiyor artık. İnsanları tanıyamazsan ölüyorsun. Hiç tanımasan da ölüyorsun. Ayaklarının üzerinde dursan da öyle. Kadın olmak kolay mı… Seçime bağlı olarak doğsaydık, kadın olmayı seçenlere, “Amma yürekli biriymiş!” derlerdi.

Erkek olmak da zor aslında. Erkek dediğin sade bir penisten ve sapkınlıktan ibaret bu ülkede. Görüyorum gün içinde o bakışları. Ruhunu okşamaktan aciz insanların ağızlarından akan salyayı her gün görüyorum. Onlar bırakın erkekliği, insan olmaktan uzaklar. Bu yüzden o kadar az erkek var ki ülkede…

Karşılaşınca bir kadınla, devriliyor bakışlarım yere. Boşaltın meydanı, diyorum, rahat rahat yürüsün kadın. Ama nerede bir çift cesur göz görsem, çıtayı yükseltmiyor da değilim. Bak, diyorum bu bakışlara, bu bakışlarda bir düşünce var! Aradığın şey işte bu!

Yobazın kuluçka makinesi bu. Tanıman gerekmiyor. Gittiğin bir barda, lokantada, kafede, dolmuşta, otobüste karşına çıkıyor. Takılıyor peşine bazen. Eskişehir’de bir gece yarısı sokak ortasında genç bir kadına tecavüz edildiğini hala unutmadık. Her tecavüz, her dayak, her korku devletin bir suçudur. Apaçık suçudur. O isterse ülkeyi terör yuvasına da çevirebilir aydınlar ülkesine de. İleri seviyede örgütlenmiş bir mekanizmadan bahsediyoruz. Bu yüzden politiktir kadın cinayetleri.

Ama eğer bir kez kadınlara diz çöktürmeyi kafasına koymuşsa, 500 yıl da geçse dirlik göremez. Tıpkı geçmiş 500 yılın kadınlar için karanlık bir ülke olması gibi. Diz çökecek değiliz. Susmayacak, unutturmayacak ve konuşacağız. O cüretkar davranışları gördüğümüzde ise sürüden biri olmayacağız. İlle de silahı çekip vurman gerekmiyor. Karanlığa karşı koymanın başka yolları da var. Yeter ki bir olmaya karar vermiş olalım!

 

Günay Aktürk

Read more

Yalnız Sana Geleni Arzula

yalnız sana geleni arzula

Arzula Ama Nasıl?

arzula

“Sana Gelen Her Şeyi Bekle Ama Yalnız Sana Geleni Arzula!”

Andre Gide

Diyeceksin ki “Ama gelmiyor!” Adam da zaten bunu bildiği için onu arzulamayacaksın diyor. Sanki senin kimi arzuladığını bilmiyor Gide! Ha diyorsan ki gelen giden yok, o senin beceriksizliğin canım, bizi ırgalamaz. Bizi ırgalayan, trafiğin yoğun olduğu durumlar. Gelenin gitmesine izin verme o zaman. Acaba gelen de bir başkasından geldiği için mi gidiyor! Fırsat vermiyorsun ki dinlensin arada…

Sana gelen her şeyi bekle!” Belki adam başka bir şeyden bahsediyor. Sen yine kapını açık tut ve yalnız gelene kahve pişir, diyecek değil ya! Öyle ya! Randıman evi mi bu canım her şeyi bekleyeceksin. Gelen kim, it mi kurt mu? Ama insan da tam olarak bu değil mi? Kapı çaldığında adı davetliler listesindeyse şeref duyuyor bundan.

Hâlâ gelmemiş olması, gelmeyeceğine delalet değil. Arzunun nedeni de bu zaten. Olasılık matematiği. Sıfıra yakın bir ihtimaldir ama sıfır değildir. Basket oynuyorsun, yüz atışın yüzü de başarısız… Ama ihtimal sıfır mıdır? Asla basket olmayacak mı? Bir sonraki atışın da aynı sonuç vereceği belirsiz olduğu için ihtimal sıfır değildir. Peki, ne zaman kesinleşir gelmeyeceği? İki taraftan biri öldüğü zaman.

Kapının kilidini sök ve kendine bir fincan kahve yap. Yanında biri varsa onunla gül. Onu doyur. Ona güzel kok. Ona ulaş. Bu kadar doyumsuz olma. Gerçek olan tek şey “an”da yaşananlardır çünkü. Uzakta bulanık gibi duran o muhteşem görüntüye ihtiyacın yok. Yanında olanın da bir gün gidebileceğini bilerek yaşa. Kendine tahammülün olsun biraz! Eğer bir seçimin eşiğindeysen, köpeği itten, kurdu kuduzlusundan ayırmayı bil.

“Bedenimi satarım ama ruhumu asla!” sözünün anlamı çok büyüktür. O kapıdan yüzlerce kişi girip çıkar da kaçından kaçı kalır? Çoğu zaman kimse kalmaz hatırda. Yıllar yılları kovalarken ruhun gerçek bekçisi hep oradadır. Bu yüzden unutulmaz. Beden kirliliğine de inanmıyorum. Ruh zamanla kirlenebilir ama beden temiz kalır. Sırf ruhumuz aç kalmasın diyedir bedenimizin yıpranması…

Son sözümdür şu: Bir gün gelirse de elindeki zincirleri atmalısın. Elinde tasmayla gezinenler birbirlerinden çabuk sıkılırlar. Bütün isyan eylemlerinin temelinde özgürlük tutkusu yatmaz mı?

Günay Aktürk

Read more

Benden Sonra – Makale Oku

benden sonra

Bensiz Yaşlanırken...

benden sonra

Umarım benden sonra, benim olmadığım bir dünyada yaşlanmayı beklersin. Ah hayır! Sevgililerin her zaman bir alternatifi vardır. Beyaz atlı prenslerin, deniz kızlarının alternatifi vardır. Çünkü ölen nikah memuru değildir de ondan. Kimse kimseyi mezara kalbiyle beraber gömmez. Ölen, ihtiras değildir çünkü. Saygı da altından sandıklara kilitlenir en fazla. Tutkunun kendini kapatacak yeni bir kafes bulacak olmasına şüphe yok.

Benim olmadığım bir dünyada yaşlanmak canını acıtacak. Çünkü bir gece yarısı saldırıya uğramış çırılçıplak bir kadını kucaklayıp evine götürebilen bir adam bu karşındaki! Sana bağımlı bir adam: Seni kendine şırınga etmeden de asırlarca yaşayabilecek olan…

Güven ve dostluk, tutku tabutlarına çakılmış güçlü çivilerdir. Dünya dediğin, ihtiras tabutlarının kapakları açıldığı için bu kadar tehlikeli. Belki yüzümü bile hatırlamayacaksın. Benden sonra, bensiz bir dünyada yaşlanırken aklında kalacak tek şey o çiviler olacak çünkü. Bu yüzden umarım senden uzun yaşarım!

Beni bir tek sen affettin. Kaptan yolcusunu umursamamıştı çünkü ufuktaki sayısız limanı görmüştü. Bu da senden aldığım en büyük ders olarak kaldı.

Yolculuk ettiğim bütün otobüslerin çeşitli kusurları vardı. Ben de epey kusurlu bir yolcuydum. Valizimi çaldılar yarı yolda. Kirli çamaşırlarım saçıldı ortalık yere. Onlarca kez denize atılmışlığım vardır. Son sözleri ise, biletimin daha iyi gemilere layık olduğu türünden saçma sapan sözlerdi. Herkes mutluydu benden sonra

Pek çok fikir tutkulu bir yanılgı üzerine inşa edilir. “Belki bir gün…” denir ve beklenir. Can çıkar ama umut çıkmaz. Yıllar geçer ve umudun koyu gölgesi kalır geriye. Her aşık muhtemelen o avanak tebessümüyle gömülür toprağa. Ve pek çoğu da kırkı çıkmadan unutulur. Ama bazen birilerinin üşümesi sanılandan uzun sürer.

Çivilerimi çok derinlerine çaktım. Yine de gerçekçi olalım. Benden sonra bile su akmaya devam edecek. Yavaş yavaş böyle bir insanın yaşadığını dahi hatırlamaz olacaksın. Ama bir akşam pencerene vuran yağmur damlaları ya da yaprakları hışırdatan rüzgar beni sana yeniden hatırlatacak.

Günay Aktürk

Read more

Kırmızı Sınır Çizgileri – Makale Oku

Kırmızı sınır çizgileri

Ne Umuyordun

Geçen gün sohbet esnasında dedi ki bir arkadaşım, polisti eski sevgilim. İki senenin sonunda ayrıldık. Sürekli tartışıyorduk gibisinden bir şeyler söyledi. Anlaşamamışlarmış!

Fikirler mi çatıştı? Kırmızı Sınır Çizgileri mi geçildi? Ne olmasını beklediğini düşündüm bir süre. Ne umuyordu ki? Hem de koskoca iki sene! Genele yaydığımızda mesele polis olması değil. Koyun ile kurt koyun koyuna girmez o başka. Ama beklediğin neydi tam olarak?

Belirsiz Sınır Çizgileri

kriter

Bazı insanların dişe dokunur kırmızı sınır çizgileri yoktur. Varsa da belirsizdir. Çoğu kadın için para ve güç ön planda. Hele çoğu erkek o kadınları solda sıfır bırakır bu işte; Onun kriteri bakirelik. Evindeki uslu dursun ister. Zaten sadakat hep tek taraflıdır ve her zaman kadından istenir.

Ama bunlar kriter değil ki. Hayal kırıklığına uğramış insanlara, ne olmasını bekliyordunuz, diye tekrardan sormak istiyorum. Sizin kriterleriniz sadece yaşamı idame ettirebilme ve cinsel acı çekmeme üzerine kurulu. Kimse vermekten yana değil aslında, herkes almaktan yana.

Bu toplumda gördüğüm hakikat şu: İnsanların kalın hatlı, gözle görülür kırmızı kriterleri yok. Her güne birkaç kavga sığdırılan ilişkilerin üzerini en başından sil gitsin. Onlar birbirlerine zaten yük. Kriter olmayınca yönelim sadece duygusallığın ve cinsel açlığın doyumuna doğru kayıyor. Etkilenmek, hele ki tutkulu bir aşka doğru yönelen yoğun duygular, aranılan kişinin o olduğu izlenimini yaratıyor. Zaten aşıksanız muhtemelen hayatınızın anlamı o değildir.

Bu makalenin henüz evlenmemiş çiftlere özgü olduğu da söylenebilir. Burası az gelişmiş bir ülke. Beyinler düz kontakla çalışıyor. Fazla umuda kapılmadan çevreyi şöyle bir kolaçan etmeli önce.

Gönül Mühür Tutar Mı?

Kırmızı sınır çizgileri

Yatak, ilişkinin sonraki evrelerinde başlamalı. Üstün erdemlere sahip bir ırk değiliz, ondan yani. Sohbet etmekten lezzet almıyorsan, kahvenin yanına bile yaklaşma. 22 yaşındaki komşu kızının nişanlandığını duydum. Ne güzel balkonda kitap okuyordu. Niye bu yaşta nişanlandırdınız, dedim annesine, kendi istedi dedi. Sevmiş de onu seçmiş!

Tek neden bu mu yani? Sevmek biraz karışık bir durum. Bir kez (O yaşta) sevince gönül mühürlenir miymiş? Sevginin yanına aparat ekelemeyi bilmiyor insan. Ee çocukları böyle yetiştirmiyor muyuz biraz da? Yurt yuva diyoruz, ev kredisine doğru akan bir şelale şeklinde.

İnsanların kendi akıllarıyla karar vermeleri otuz yıl sürüyor. O da şansları varsa. Hiçbir yörüngesi olmayan kalabalıklar yaratıyoruz.

Aynı evin içinde insan nasıl da yabancıya dönüşüyor! Eşinizin kendine katlanabilme çabalarına ortak olacaksınız. Aynaya baktığınızda iki surat göreceksiniz. Kendi iç sesinizin yankısına bazen onun yankısı da karışacak. “Bir idim iki oldum, hangi “ben”le uğraşayım” meselesi. Üç balkonlu evin iki balkonu kilitlendiği için oluyor bunlar.

Makale o kadar uzadı ki bir türlü sonu gelmiyor. “Benle de lafa doyum olmuyor!” dedim az önce kendi kendime. Sen kendine yetmezken bir başkasına nasıl yeteceksin! O kendi sesine sağır ki senin cana gelip konuşmanı bekliyor. Elbette benim gibi delirmeniz gerekmez. Hele şöyle bir dolaşıp gelin bakalım madem : )

 

Günay Aktürk

Read more

Cehalet Bilincin Kabusudur

cehalet makalesi

Bir Alıntı Bir Yorum

Cehalet bilincin kabusudur

“Kendi yaşamınızı inşa etmenin ötesinde yaşamın başka amacı yoktur.”

Jean Paul Sartre

Yaşamı olumlamak gerek. Mutsuzluğun kökenini düşünüyorum da, sanırım başat nedeni bu dünyaya ait olmamak. Daha burayı çekip çeviremeden öteki taraftaki rahatımızı düşünüyoruz. Oraya dair ortaya atılan kurallar, burada sürüngen hayatı yaşamamıza neden oluyor.

Aslında daha da kötüsü oluyor. Kolsuz bacaksız, bedensiz ve ruhsuz bırakıyoruz kendimizi. Kendini reddeden başka can yok insandan başka. Kendi bedenini şeytanın yuvası olarak gören kara fikirler yaratıldı. Arzularına düşman, bedenine iğrenerek bakıyor. Düşmanın adına nefis diyorlar ve güzele ait ne varsa onunla dolduruyorlar içini.

Kendinizi sevmeyin demeye getiriyorlar. Yalnızca kulluk edin. Kahkaha atmayın. Diyorlar ki burası sınav yeri. Burada gördükleriniz sahte güzellikler! Meyletmeyin. Madem geçici, ormanları yakmakta sorun yok! Melekler hayvanlara değil, Adem’e secde ettiler! İnsandan aşağı görüyorlar insanın dostlarını. Hayvanın ruhu yok! Ruhu olmayanın payına zulüm düştü! Hayvanı sevmeyenin insanı sevmesi beklenemezdi!

Ellerinde hali hazırda bir kıyamet var zaten. Bir gün kopacak, diyorlar. Kendi tanrılarının yakıp yıkarak yok edeceği bir gezegeni sevebilmeyi elbette akıl edemezlerdi. Domuz haramdır dedikten sonra domuza düşman kesilmek gibi!

Ne oluyorsa bu dünyanın içinde oluyor. Her şey her şeyle etkileşim halinde. Her nesneye aşk ile bakıp kendinden bir parça görmek için bilgi gerek. Şah damarından da yakın olan şey Tanrı değil, atomlar! Sizler bu gezegende, bu gezegenin malzemeleriyle doğdunuz. Gördüğünüz her şeyin malzemesi sizinkilerle aynı.

Kalp denilen şey beyinsel faaliyetler. Acı oradan. Aşk oradan. Düşünce oradan. İnsan önce vücuda geldi, sonra inşa etti kendini. Varlık elbette özden önce gelir. Ey en derin uykuların gafili! Cehalet bilincin kâbusudur!

Bilgi mutsuzluk getirir diyorlar. Ama cehalet de kendine yabancılaştırır! Sevmek eylemini varlığın özünü bilmeden nasıl başarırsın? Kendini tanıyan evreni tanır. Yabancı şehirlerde insan huzurlu olabilir mi kimseyi tanımadan, eşi dostu olmadan?

Sokaktan geçen kediyi can gözüyle görebiliyorum. Ve ortak bir ataya sahip olduğumuzu da biliyorum. İşte benim mutluluğum! Onu sevmem için onu anlamam gerek!

 

Günay Aktürk

Read more