Ben Sana Karşı Böyleyim (Kısa Şiirler)

ben sana karşı böyleyim - seslendiren günay aktürk

Geçinmeye Gönlü Olan Geçinir

Kısa şiirler serisine böyle bir dize ekleyelim dedim. İnternette kaynak olarak çok fazla bulandırmışlar suyu. Neşet Ertaş ın sözü gibi geliyor ama emin değilim. Şimdilik önemli olan ise sözcüklerin gerçek değeri.

“Geçinmeye gönlü olan geçinir, anlaşmak isteyen orta yolu bulur. Telafi etmek isteyen eder. Önemseyen gösterir. Kısacası ben böyleyim diye bir şey yok, ben sana karşı böyleyim diye bir şey var. Demem o ki davranışa yansımayan, sözden ibaret sevgi çok vasat!

Read more

Güzellik Kısa Ömürlü Zalimliktir

Güzellik nedir, günay aktürk
Güzellik kısa ömürlü zalimliktir

Güzelliğinde greyfurt tadı var. Ekşi ve ağız sulandıran cinsten. Belki ağız yapısındadır. Benzerleriyle arasındaki tek fark, nadir olmalarıdır. Bazı insanlar böyledir. Bazı insanların kendilerine has güzellikleri vardır.

Ya saçları? Bir bakteri kadar küçük olsaydım evren kapkaranlık sanırdım! Uzaktan ancak bu kadar seçiliyor. Tutku da bir nevi uzaklık birimi olabilir mi acaba? Tutkunun boyutu mesafelerle mi ölçülür?

O da yaşıyor en az ötekiler kadar. O da yalnız, o da çoğul. O da insan. Ve benim radarım onu tanıdı. Çünkü insan, sadece biriktirdiği bir dizi kalıplara kaptırabilir kendini.

Islah olmaz bir şarap aşığı olduğum söylenebilir. Ama rakının asilliğiyle de baştan çıkabilirim. Muz dedin mi tutamam kendimi. Ama kivisiz bir hayat da düşünemem. Havuç baklava, ben ve sütlü irmik üçlü bir aşk yaşarız öteden beri. İnsan da tıpatıp böyledir. O görkemli aşkların yerini yenileri alır zamanla. Sadakat ise olsa olsa bilinçli verilen bir karar olabilir. Sadakat bir seçimdir. Sadakat, bir apartman dairesini ısrarla müstakil bir ev olarak hayallemektir. Tapuda öyle yazmaz halbuki. Insanın tapusu iç dünyasıdır. Kısacası insan verdiği o şölenli şenlikli kararları kısa vadeli tutkularla vermiştir. Bir şiirimde yazmıştım:

“Ne kadar samimi ve içten de olsa
sevgi sözcüklerini ve ihaneti
ve ihtirası haykıran dudakların
sarhoş ve de sırf o an değerli olan
bir sarhoşlukla söylendiğini asla anlayamadım.”

Günay Aktürk

Read more

Beyimiz Pek Keyifliler Bu Sabah (Kısa Makale)

kısa makale, beyimiz keyifli

Hayaletler De Konuşur!

beyimiz pek keyifliler bu sabah, günay aktürk

“Çok çalışmam gerekiyordu ve depresyona girmeye vakit bulamıyordum.”

Didem Madak

Aradım az önce. “Efendim” i yarı uykulu ve kışkırtıcıydı. Günaydın canımm, dedim ve cevap vermesine fırsat vermeden, gün öğlen oldu ama sevgili hanımımız hâlâ eşekler gibi yatıyor mu, dedim. Hiçbir aşığın sesi bu cümlede bile bunca romantizme bürünemezdi. Ciğerden bir kahkaha patlattı. Günü o dakika aydı! “Bakıyorum da beyimiz bu sabah pek keyifliler.” dedi. Nasıl olmasın, dedim, belki sen unuttun ama bugün seninle tanışmamızın 260 ıncı yılı. Günaayy, dedi sevecen bir dille ama “elem dolu 260 yıl” deyip yapıştırıverdim latifeyi. Bir kahkaha daha ve ardından ayartıcı tonda fırçanın daniskası. Seninle alakası yok hayatım, dedim, ülkenin gidişatından…

Aslında bunların hiçbiri olmadı. Yani olsaydı tam da böyle olurdu. Kendinle konuş ama kendine cevap vermekten sakın, derler. Bu ne ki, geceleri yatağı bile paylaşamıyoruz.

Ruhumda edebiyatın coşkusu olmasa çoktan bunalıma girip nalları dikmiştim. Ruhum pek bir müsaittir buna. Düşünecek ve yazacak o kadar şey var ki ona fırsat bulamıyorum. Dingin ve olgun görünürüm ama içimde tırnaklarını kemiren talihsiz bir çocuk yaşıyor.

Telefon konuşması hayal olabilir. Ama o sabah coşkularını aradığım doğru. Şu sıralar öylesine görkemli projeler üretiyorum ki hepsini tamamlayabilmek için güçlü bir itici güce ihtiyacım var. Mesela aşık olmak gibi 😊

Günay Aktürk

Read more

Kurcalamadan Düşün (Kısa Makaleler)

düşünmek, kısa makale, oku

Bir Alıntı Bir Yorum

kurcalamadan düşün, kısa makaleler

“Düşünce zihnin, hayal hazzın ürünüdür. Düşüncenin yerine hayali koymak yemeğe zehir katmaya benzer.”

Sefiller
Victor Hugo

Düşünerek hayal etmek! Belki de kurcalamadan düşünmek gerek. Zevk almak için kim bilir, soru sormadan hayal etmeli… Obur gözlerimizi kısmayı öğrenmeliyiz. Yoksa sonu halüsinasyon. Bütün sözcükleri işiteyim derken, gaipten gelen seslerle delirmek içten bile değil. Çekip almalı aklı, tutsak düştüğü o kısacık anlardan.

Belki de bu bir fırsattır. Şu anki anlarımızı iyileştirebilirsek, gelecekteki “ben” daha mutlu olacaktır. Gelecek belki de asla gelmeyecek. Çünkü dün ve yarın, “Bulanık bir zihinde küçük bir kabarcık.” Beş yüz bin yıla kaç ömür sığdı dersiniz? Bizimkisi beş yüz kilometrelik bir yolda ufacık bir çakıl taşı.

Bizler bu çağın, kısa ömürlü olduğu halde hayalin uzun menzilli yanılsamalarına kanan zamane hayalperestleriyiz!

Ömür geçiyor ömür. Ne beklenen geliyor, ne olması gereken yaşanıyor.” İşte bu son cümle düşüncenin yerine hayali koymaya bire bir misal!

Günay Aktürk

Read more

Umudun Öteki Yüzü (Kısa Makale)

umut, kısa makale

Umudun Ya Da Umutsuzluğun Psikolojisi

umudun öteki yüzü

“Kim çıkardı seninle benim arama koydu, bu umut denen şeyi!”

Özdemir Asaf

Kim olacak sen çıkardın. Zihnine olası görüntüler getirmeseydin, şehvetle baksa da gözünde büyümezdi. Ama bunu yaptın. “Umudun öteki yüzü” umutsuzluktan çok taktiksel bir keyif içeriyordu belki de. Ben de duymak isterdim bir gece yarısı hiç işitilmemiş kulak çınlamalarını… Sonra a peşi sıra gelen kendi kendine konuşmalarnı:

“Acaba bu çınlamaların nedeni o mu? Şu anda benden mi bahsediyor kendine? Yok canım ne diye düşünsün! Ben de az domuzun dölü değilim hani, ağzım burnum yerinde maşallah. (Erkeksen kaslı yerlerini, kadınsan göğüslerini yoklarsın) Hmm, neden olmasın! Acaba şu anda tam olarak ne geçiyor aklından! Ah! Böyle şeyler söyleme sersem, ayıp.”

Zamanla durum netleşir ve aradaki mesafe giderek uzar. Bu öyle bir uzamadır ki ufukta bir nokta kadar ötelerdedir. Bu hâl ve vaziyetin kaç yaşında vuku bulduğu da önemlidir. İlk gençlik dönemlerinde ağır olur zıpkın yarası! İlkler özeldir. Unutulmazdır. Yıllar sonra her şeyi tastamam hatırlamayabilirsin. Ama hissettirdiği duyguları asla unutamazsın. Beynimizin en iyi yeteneklerinden biridir bu.

Unutulmaz olması, içinde her zaman saçmalık barındırır. Dokunma yoktur. Romantik bir öpüşme de yoktur. Hele ki güzel anılar hiç yoktur. Seni beslememiştir. Bir şeyler katmamıştır. Doyurmamıştır. Belki olgunlaştırdığı doğrudur ama bu bile onun değil senin yüreğinin marifetidir. Belki de bu yüzden asla unutulmayacak olması haksızlıktır. Zalim bir diktatörün bir zihni bir ömür işgal etmesi gibi. Tek fark, yıllar sonra o yoğun duygular durulduğunda hafiften gülümsetmesidir!

Sen bana bakma. “Umudun öteki yüzü” belki daha da çekicidir bu yüzünden. Git ve kapısını çal. Yaşam oldukça doğurgandır ve hiçbir çocuk da şeytan olarak gelmemiştir dünyaya!

 

Günay Aktürk

Read more

İnsanın Geleceği İnsan – Felsefi Deneme

İnsan insanın geleceği fikrini anlatan alegorik sahnede, insanların birbirinde bıraktığı yıkıcı ve onarıcı izler, yol kenarı mekânlar ve yüzsüz figürlerle betimleniyor.

İnsan İnsanının Geleceği Üzerine

İnsanın Geleceği İnsandır metni, yıkıcı ve onarıcı ilişkileri ele alan felsefi bir denemedir. Yazı, bendeniz Günay Aktürk’ün İnsan İnsanın Geleceğidir adlı kitabından alınmış bir bölümdür ve bireyin bireyle kurduğu temasın ahlaki, psikolojik ve tarihsel sonuçlarını sorgular.

İnsan insanın geleceği fikrini anlatan alegorik sahnede, insanların birbirinde bıraktığı yıkıcı ve onarıcı izler, yol kenarı mekânlar ve yüzsüz figürlerle betimleniyor.

İnsan insanın geleceğidir. Bazen de gelmişi ve geçmişi. Küfrüdür insan insanın. Bazen düşü bazen de kâbusudur. Bazen gelecek vaat eder, bazen de hiçbir şey vaat etmez.

Bazen hiçbir şeyi değildir insan insanın. Çoğu zaman da bütün bir gezegenidir. Kimi zaman algısını kirletir, kimi zamansa pirüpak eder. Bazen tek bir insan bütün bir halkın geleceğiyle oynar, sefillik ve cehalettir getirdiği. Bazen de çekip alır onu karanlıklardan. İnsan insanın nankörüdür.

Birisi bir kitap yazar ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Öteki bütün bir yüzyılı kasıp kavurur, katliam ve işkencelerde geçer adı. Ama bir başkası çıkar ve tek bir fırça darbesiyle tarihin lanetli hücresine hapseder onu. Birisi “göğüsleri yeni çıkmış” küçük kızlardan aşağılık haremler kurarken, öteki soylu bir davadan senelerce gün giyer. İnsan insanın lanetidir.

Bazen daha da kolaylaşır insanın insana ulaşması, aydınlık bir günde bile yolunu şaşırtması. Ya da alabora olmaya yatkın bir gecenin zifirinde sakin sulara ulaştırması… Birisi “merhaba” der bir yabancıya, öteki ölüm döşeğinde bile hatırlar bunu. Birisi deli dolu sevişirken, öteki tüm deneyimlerinde onun hazzını arar. İnsan insanın gıdasıdır.

Birisi hiçbir iz bırakmadan silinip gider anılardan, öteki bütün bir ömrün travması olur. Birisi yaşama tutkuyla bağlatırken, bir diğeri her şeyde bir grilik aratır. Birisi güçlü ve saygın hissettirir, öteki değersiz ve fazlalık… İnsan insanın yamasıdır…

Yani kısaca insan bir dinlenme tesisidir. Aç yolcularına yemek molasıdır. Yanaşır ve park ederler ansızın. Bazen işemeye, bazen de işletmeye gelirler! Küçük kaç kuruştur, büyük rahatlatır mı her zaman? İnsan insanın molasıdır. Bazen yol tuttuğundan, plansız verilmiştir bu karar. Yel gibi gelir, sel gibi giderler.

Belki herkes herkese aynı kuvvetle çarpmaz ama çarpınca da şaşırtır feleğini. Ne için umut beslediğini bile anlayamadan umutsuzluğun akıntısında yeniden doğar. Farkında değildir ama en korunaklı barınaklar bile zamanla soğumaya başlar. Yeniden doğuşlar sancılıdır. Kendini anadan üryan hisseder zira gerçeğin rahminde doğanların kundağı poyraza karşıdır. İnsan insanın ayazıdır…

 

Yazar: Günay Aktürk
Yayın Tarihi: 07.04.2019

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Nasıl Buyurmuştu Zerdüşt

Nasıl Buyurmuştu Zerdüşt
Nasıl Buyurmuştu Zerdüşt

Dediğim dedik çaldığım düdük olmasın da. Yoksa o düdükten hepimizde var. Bir eksik olmuş. “Freud’un da dediği gibi” diye bir ekleme daha yapalım. Sözün hangi manada söylendiği biraz karışık. Çatallı yol.

Kulak tıkamak kolay fakat bir Freud’un felsefesini aradan nice zaman geçmiş hâlâ çürütemiyoruz. Bir Spinoz olmak kolay mı? Yarattık mı ondan bir tane? Ona erişebildik mi? Anca laf. Ha diyorsan ki onun bunun kelamını düşünmeden at sürer gibi ikide bir dehleyip duruyorsun, başımla beraber. Fakat burada da yol çatallı.

Bilgiye dair söylenecek birkaç söz daha var. Bir bilgi bir insan ömrü boyunca sıfırdan üretilip son halini alıyor değil. Bilgi, İnsanlık tarihi boyunca yavaş yavaş üretilen, gelişen, dönüşen; dönüştükçe insanı da dönüştüren bir medeni hâl! O olmasa hâlâ Afrika savanasında yırtıcıların elinden leş çalmaya devam ediyor olurduk.

Saygı duyun bilgiye. Saltanattan, güçten, güzellikten daha etkili bir silah. İnsan toplulukları onsuz koca bir hiç. Günay’ın da dediği gibi, aha ben ölüp gideceğim, kime kalacak bunca yazılıp çizilenler? Yine size kalacak. Peşini bırakmayın siz bilginin.

 

Günay Aktürk

Read more

Ölüler Konuştuğunda – Öykü

günay aktürk öyküler

Ölüler Konuştuğunda | Günay Aktürk Öyküler

Ölüler Konuştuğunda - Öykü

İki arkadaş Samsun da iki bin onun yirmi mayıs öğleni az düzgün çok tezekli bir yoldan ağır ağır yürümeye başladılar. Birinin adı Osman’dı. Yaşı nereden baksan kırkı bulmuştu. Tam bir vatanseverdi. Takvimler ne zaman özel bir günü gösterse Bandırma Vapurundan girer Samsun’dan çıkar, anlatır da anlatırdı. Dinleyenler o sözleri bir yerlerde okusalar, o’nun Samsun’a Atatürk ile beraber çıktığını düşünürlerdi. Atatürkçüydü. Nutuk’u hiç okumamıştı. Anıtkabir’e de gitmemiş ya da tek ayağı çukurda Cumhuriyeti kurtarmak adına parmağını bile oynatmamıştı. Ama kanını akıtsan kıpkırmızı akardı işte!

Diğerinin adı Veysel… Osman, askerde tanımıştı onu. Tanıdığı en mert, en yürekli adamdı Veysel. Uzun boylu, geniş omuzlu, gür bıyıklı bir adamdı. Kocaman elleri, geniş pazıları ve iri gövdesiyle tam bir demirciyi andırıyordu. Zamanında bilmem hangi üniversitede mimarlık okumuş, son sınıfa gelmeden de bırakmıştı. Maddi nedenlerden diyordu Veysel. Çok konuşan bir adam olduğu söylenemezdi. Osman’ın aksine ne yurt hikâyeleri anlatır ne de vatan millet derdi. O daha çok kendi halinde ama derin acılar çekiyormuş gibi sessizce süzmekle yetinirdi insanları! Babasını kaybetmişti geçen hafta. Bunu duyan Osman ta Trabzon’lardan çıkıp gelmiş, şimdi de ayağının tozuyla Veysel’le beraber mezarlığa gidiyorlardı.

Yürüdüler de yürüdüler. Askerlik anıları, geçim derdi, Veysel’in küçük oğlunun sünnet düğünü, Osman’ın işi gücü derken epeyce bir zaman geçti. Laf lafı açtı, laf vatana millete geldi. Osman, Veysel ile bu konuları konuşmayı seviyordu. Çünkü Veysel siyasetten pek hazetmez; böylece Osman aklına estiği gibi, istediği baştan istediği sona alıp götürürdü sözü. Trabzon’daki kurtuluş olaylarını anlatıyordu şimdi de. Veysel’in az önceki konuşkan hali, yerini derin bir sessizliğe bıraktı.

– Ne diyordum? Hah! Bir de Topal Osman ağamız var Veysel. Paşanın askeridir o. O kadar ki Balkan savaşına bile katıldı da küçücük bir şarapnel parçasıyla topal kaldı. Ama yerindi mi, hayır Veysel’im hayır, yerinmedi. Gitti Ruslara karşı çeteler kurdu gene savaştı. Trabzon cezaevini basıp 150 mahkûmu çetesine kattı. Yaa ne babayiğitlik! Rivayet edilir ki bine yakın adamı vardır Osman adaşımın.

topal osman kimdir

Veysel Susuyordu

Veysel belki o sıra keskin ve fazlasıyla anlamlı bakışlarını Osman’a dikmese, kim bilir daha nasıl övgüler dizecekti adaşına… Boğazını temizleyip devam etti Osman.

– Tabi sonraları vatan haini ilan edildi. Neden peki? Nedeni belli olur mu hiç? Bugün kahramanısın yarın hain. Köyler yakmış, kiliseler yıkmış, taş üstünde taş, baş üstünde baş koymamış. Ama neden? Vatan meselesi.

Bir ara susup derin düşüncelere daldı. Belki de yüreğinin derinliklerinde küçücük bir his, bir insanlık kırıntısı canlanmıştı. Giresun’da kahraman olan Topal Osman, devlet kayıtlarına göre haindi. En çok da bu düşündürüyordu onu. Ama paşanın en sadık askerlerinden biri değil miydi bir zamanlar?

– Derin meseleler bunlar. Aslına bakarsan daha sonra paşaya da rest çektiği söyleniyor. Yaşandı gitti. Doğrusu ben de karar vermiş değilim henüz, gerçekten hain midir yoksa kahraman mı? Hainlikle kahramanlık arasında çok ince bir çizgi olmalı.

Veysel susuyordu. Havada bin bir kokulu bir bahar esintisi vardı. Toprak bugün hiç olmadığı kadar kızıla kesmişti. Dereler dört mevsim kan kızıllığındaydı. Çığlık sesleriyle sevişen bir bahar esintisi hâkimdi gökyüzüne. Sürülüyordu insanlar. Sürülüyordu Pontus’un Rum’u! Emirler yağdırıyordu topal Osman. İşte şurada, tam önlerindeydi olanlar. Issızdı, kimsesizdi şehir. Evler yanıyor, Veysel susuyordu…

ermeni tehciri

– Dün on dokuz mayıstı, Trabzon’u görecektin! Gün boyu helikopterler, jetler dolandı semada. Nedendir dersen, bilirim bildiğini Veysel’im. 19 Mayıs 1919 bir Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcıdır. Atatürk, hem padişahın hem de İngiliz’lerin haberi olmadan çıktı Samsun’a. Ahh atam ahh…

Elleri arkasında başı yerde dinleyip duran Veysel, duyulur duyulmaz bir sesle: “Ahh bize öğretilenler ahh!” diye ilk kez mırıldandı.

Osman kuşku dolu gözlerle süzdü Veysel’i. Bu derinlerden gelen “ah”ın ne anlama geldiğini anlayamamıştı.

– Ne için ah çekiyorsun, anlamadım?
– Yüz yıl önce buralarda neler yaşandı? Toprağın dilinden anlayan, onun ağıdını duyabilemez mi? Ermeni ve Rumlar üzerine anlatılan yüzlerce katliam efsaneleri var. Onlar gerçekten efsaneden mi ibaretler, yoksa artık gerçeğin adı mı efsane oldu?
– Ne demek istiyorsun? Rumların ve Ermenilerin katledildiğini mi? Sen de mi o kafasızlar gibi düşünüyorsun yoksa? Yapma Allah aşkına Veysel!
– Ben asla resmi tarihten yana olmadım. Resmi tarih yeni baştan yazılabilir çünkü. Yazılmaya müsaittir. Devletlerin bunu yapabilecek kudrette oldukları aşikâr. Çünkü dünyadaki en gelişmiş örgütlü güçtür devlet. Bu yüzden de pek siyaset yapmaktan yana değilimdir.
– Ben katliam olduğuna inanmıyorum. Savaşta her şey olur. İki taraftan da ölenler ve öldürülenler mutlaka olacaktır. Ama buna katliam diyemeyiz.
Veysel cevabını önceden hazırlamış gibi:

– Peki, buralarda bir zamanlar Ermeni ve Rumların yaşadıklarına inanıyor muyuz, diye sordu.
– Evet, tabi ki yaşıyorlardı, dedi Osman. Bildiğim kadarıyla sayıları bizlerden çok fazlaymış.
– Peki, onların torunları bugün neredeler? Bir zamanlar bu topraklarda yaşadıklarını kanıtlayan ne kaldı geride? Kaç kilise, kaç okul, kaç sağlık evi var?
– Hiç araştırmadım ama vardır mutlaka.
– Hayır dostum! Senin Topal Osman’ın taş üstünde taş koymadı. Bir kilise gören onları hatırlayacaktı çünkü. Çok değil, tek bir yapı temeli gören, bir zamanlar o damların altında kimlerin yaşadığını soracaktı. Tıpkı benim şuan da sorduğum gibi.

ermeni kız çocukları

Kim Korkutmuştu Onu Böyle

Osman ortada bir katliam olduğuna bir an olsun inanmamıştı. Öyle olsa, üç yüz bin, beş yüz bin, hatta bir milyon insan katledilmiş olsa bunun kanıtı olmaz mıydı? Savaştı bu, karşılıklı öldürmeler katliamdan sayılabilir miydi hiç?

– Katliam demek ne demektir Veysel kardaş? Bir halkın kökünü kazımaktır. Bir halkı yok etmek için yaşam için gerekli ihtiyaçlarını kesmek, üremelerini engellemek – bozmak ya da çocukların zor yolla başka şehirlere, başka ailelere dağıtılmasıdır. Asimile etmektir. Tüm bunları bu topraklarda yaşadı mı o insanlar?
– Köklerinin kazındığına dair efsaneleri bir yana bırakıp delil arayalım öyleyse. Nasıl buluruz dersin izlerini? Ölüm yürüyüşlerini de mi duymadık, duyup da aldırmadık? Ya asimile de mi edilmediler? Çocukların zorla başka şehirlere dağıtılmasından söz ediyorsun. Dersim’de olanlar gibi mi?
– Dersim’den bahsetmiyoruz şuan.

Bir süre durup arkadaşını boydan boya süzdü Veysel:

– O kadar şey söyledim, bir tek bu mu çekti dikkatini?

Osman’ın ses tonundaki ani yükseliş ile gelen öfke gözünden kaçmamıştı Veysel’in. Acaba bu, kabullenişe bir işaret miydi? Her ne düşünüyorsa belli ki göz göze gelmekten alıkoyuyordu onu bu düşünceler. Uzaklardan bir traktör sesi geliyordu. Bir deri bir kemik kalmış siyah bir köpek geçti önlerinden. Bakışları ürkekti. Neden ürkekti ki bu kadar? Kim korkutmuştu onu böyle?

Köyün en dışındaki son evi de geçtiler. Sanki mezarlığa değil de uzaklara, kendilerinin de bilmedikleri öte geçelere gidiyorlardı. Hava sıcaktı. Tecavüz ediliyordu kadınlara, gencecik kızlara. Mağaralarda kömürleşen insan kokusuydu o bahar esintisiyle dans eden! Uykusunda ağlayan anneler vardı yol kenarlarında. Osman, bilmeden bir cesedin üzerine basmıştı az önce. Aç susuz bir kafile geçti yanlarından. Askerler durmadan bağırıyor, su isteyen kadınları kamçılıyorlardı. Bir hayalet ordusu sarmıştı her yanı. Binlerce yıllık zulüm, katliam ve soykırımlar apaçık dolanıyordu ortalık yerde. Ama yaşananlar yaşanmış, kan temizlenmiş, yakılan köylerde yeni otlar bitmeye, üç yapraklı çiçekler açmaya başlamıştı. Sanki bu sessizlik, bu huzur binlerce yıldır hiç bozulmuyor, hep bu günkü gibi yaşam fışkırıyordu. Karşı yamaçtan düşman ordusu göründü. Düşmanlıkları kimeydi acaba? İlk kurşun sıkıldı, artık susmuyordu Veysel!

pontus rum

– Mübadele diyorlar adına, diye sürdürdü Veysel. Bir milyonun üzerinde Rum bu anlaşma gereği sürgün edildi. Aslında daha çok beyaz ölüm diyorlar. Hadi biz ölüm yürüyüşü diyelim. Aslında ölüme ve hastalığa terk edildiklerini yazıyor tarih. Geride kalanlarsa zorla Müslümanlaştırılıp, Türkleştiriliyor. Köy, kasaba ve şehir isimleri baştan sona değiştiriliyor. Hiç olmazsa bunlar biliniyor. Peki, ne için? Tek tip, tek insan için!
– Bunların hepsi safsata! Bana katliamı apaçık göstermedikçe ne söylesen inanmam.
– Yani boşuna konuşuyoruz.
– Açıkçası bu sohbetten sıkıldım ben. Yıllardır birbirimizi görmemişiz, konuştuğumuz şeylere bak. İhsan emmiye bir Fatiha okuyalım da bari bir işe yarayalım. Sahi be, amma da yürüdük ha! Nerede bu mezarlık?

Arkasını dönüp gerilere baktı Osman. Gerilerde kalmıştı köy. Bir de şu sessizlik boğmaya başlamıştı artık. Elinin tersiyle alnının terini sildi. Veysel, mezarlığa gitmediklerini, söz Topal Osman’dan açılınca yönünü değiştirdiğini söyledi. Osman bu sözcükleri nereye koyacağında kararsızdı! Mezarlığa gitmiyorlarsa nereye gidiyorlardı öyleyse? Sordu, az kaldı yanıtını aldı. Ay çiçeği ekili bir tarladan geçerek küçük bir tepe aştılar. Tepenin bitiminde yol düze iniyor, biraz ilerisinden başlayarak koca bir dağ yükseliyordu. Osman, yukarılardaki mağaraları fark etti. Anlaşılan, dedi kendi kendine, Ferhat gibi dağlara vuracağız kendimizi! Gülerek bir bakış attı arkadaşına. Veysel gülmüyordu. Konuşmuyordu da. Osman alışıktı Veysel’in bu hallerine.

– Eşkıya mı olacağız Veysel, nereye gidiyoruz böyle?

ölüler konuştuğunda

Kul Bunalırsa Dağa Çıkar

Cevap vermedi Veysel. Osman’ın pek de hayra yormadığı bir kafa sallamasıyla yetindi sadece. Sonra bir ara: “İzinden yürüdüklerimiz ya kaybettirmişlerse izlerini? Öyleyse neyin izinden yürüyoruz?” diye mırıldandı. Osman duymadı bu mırıldanmayı. Eli arkasında bir gerileri, bir tepeleri süzüyordu. Aşağıdan o kadar da yüksek görünmüyordu dağ. Çıktılar da çıktılar. Çıktıkça da taşlar sivriliyor, tırmanmak zorlaşıyordu. Osman işi inada bindirmiş, konuşmamayı, sadece yürümeyi düşünüp, bakalım, diyordu, sonu nereye varacak bu yolculuğun? Veysel alışıktı dağ tepe yürümeye. Bazen gider günlerce dönmezdi. Dedesi tütüncü Hikmet’in gezmediği görmediği yer kalmamış, uzun yıllar Aydın dolaylarında yaşamış eski bir kaçakçıydı. Nice zaman sonradır ki gelip Samsun’a taşınmış. Veysel’in çocukluğu dedesinden dinlediği eşkıya hikâyeleriyle geçmişti. Ne öğrenmemişti ki ondan! Kamalı Zeybekler, Çakırcalı Efeler, Atçalı Kel Mehmet’ler, İnce Memed’ler… Dedesinin eşkıyalar dünyası arka bahçesi olmuştu Veysel’in. Dedesi Hikmet, ölmeden önceki son yıllarında: “Kurt bunalırsa düze iner, kul bunalırsa dağa çıkar derler. Ama şimdi öyle mi? Eşkıya düze indi artık torunum.” demişti. Veysel o yıllarda küçük bir çocuktu. Ne demek istediğini anlayamamıştı. Ama şimdi çok iyi anlıyordu. Bu yüzden de dağları bir başka seviyor, aklına estikçe alıp vuruyordu kendini en dik zirvelere: Belki de dedesinden dinlediği eşkıyaları arıyordu, kim bilir…

Dağın tepesine yakın bir mağaranın önünde durdular. Dizlerinde mecal kalmamıştı Osman’ın. Nefes nefese, olduğu yere çöküp kaldı. Veysel bir atmaca gibi süzdü dağın eteklerini. Belki de Çakırcalı Efeydi şimdi o. Kızanlarını günler öncesinden düze yollamış, dönmelerini bekliyordu! Osman’dan yana bakıp kurup kurguladı içinden. “Bu adam, diyordu içindeki ses, benim kızanım olsaydı şan için çekip vururdum.” Bunu der demez de memnun gülümsedi. Osman bu tebessümü yakaladı. Yüzünü buruşturdu. Sırtını bir kayaya verip aşağılara baktı. Bir yandan da derin derin nefes alıyordu. Veysel önlerindeki mağaraya çevirdi yüzünü. Döner dönmez de allak bullak oldu suratı. Dişlerini sıktı. Bir iki adım atıp bekledi.

ilginç öyküler

– Haydi bakalım Osman eşkıya, hazır mısın?
– Ah bir de neye hazır olduğumu bilsem!
– Takip et beni öyleyse.

Veysel, ağır adımlarla yürümeye başladı. Osman zorla da olsa yerinden kalkıp takip etti onu. Mağaranın girişi oldukça büyüktü. İçeri girip biraz ilerleyince geçidin daraldığını fark etti Osman. Birkaç metre aralıklarla odalar vardı içeride. Kimi odaların duvarlarına küçük oyuklar açılmıştı. Bir pencere şeklinde ama daha çok mumluk ya da işe yarar şeylerin konulması için yapılmış olabilirdi. Osman, bir zamanlar bu mağarada birilerinin yaşadığını anladı. Beş oda daha geçtiler. İçerideki aydınlık gittikçe kararıyordu. Eşkıyalar mı yaşamış burada, diye sordu Veysel’e. Veysel yine cevap vermedi. Biraz daha ileride, ancak bir insanın sürünerek geçebileceği kadar daralmıştı geçit. Veysel dönüp Osman’a bakıp: “Sürünmeye hazır mısın?” diye sordu.

– Bir sürünmediğimiz kalmıştı! Görmeye değer bir şey yoksa çekeceğin var elimden Veysel! Hadi bakalım, ilerleyelim.

Veysel’in suratı karardı. Uzun uzun süzdü arkadaşını. Sonra başını yere yıkıp bir süre öylece kaldı. Osman anlamaya çalışıyordu olanları. Ne vardı içeride? Az sonra öğrenecekti ama arkadaşının suratındaki karamsarlığa anlam verememişti. Nice zaman sonra tek kelime bile etmeden soktu kafasını deliğe Veysel.

kısa öyküler

Deliğin içi zifiri karanlıktı. Uzun boyuyla Veysel, adeta bir yılan gibi süzülüyordu. Belli ki buralara hep sürünmek için geliyordu. Bu işte acemi olan Osman biraz zorlansa da bir metre kadar girdi içeriye. Altındaki toprağı göremiyordu ama sertliğinden anladı ki çok kişi sürünmüştü bu delikte. Veysel sanki akıp gitmiş, patırtısı çok ötelerden geliyordu. Bir an ürperdi Osman. Tanımlanamaz bir korku gelip çöktü içine. Çoktandır böyle ürperdiğini hatırlamıyordu. Gözünün gördüğü her yön zifiri karanlıktı çünkü. Bilinmeyenin üzerine yürümek ürkütürdü insanı. Neyse ki Veysel vardı önünde.

Geçidin sonunda bir ışık gördü Osman. Şaşırdı. Ama daha çok da rahatladı, içi aydınlandı. Az bir gayretle iyice yaklaştı ışığa. Veysel geçitten çıkmış, arkası Osman’a dönük içeriyi seyrediyordu. Burası mağaranın sonu olmalıydı. İçeriyi çevreleyen karşı duvardan anladı bunu. Epeyce de geniş görünüyordu. Yukarıdan aşağıya süzülen ışığın içinde uçuşan tozları fark etti. Son bir sürünmeyle kafasını delikten çıkarttı. O an gördüğü şey karşısında kanı dondu, nefesi kesildi. Hani korkuturlar da yüreğin ağzına gelir ya, öyle bir duygu… O anlık refleksle geri gitmek istedi, olmadı. Çakılıp kalmıştı adeta. İçerisi tıka basa insan iskeletleriyle doluydu. Belki iki yüz kadar vardı sayıları. Bir süre hiçbir şey düşünemeden baktı. Elleriyle gözlerini kapatıp bir süre derin derin nefes aldı. Nice zaman sonradır ki ancak kaldırabildi kafasını. Hala aynı duyguları hissediyordu. Hayatında ilk defa, kendisinin de tanıyamadığı bir ses tonuyla sordu:

– Bu da neyin nesi Veysel?

öykü oku

Ne Korku Ne Endişe...

Belki ilk gördüğünde Veysel’in de kanı çekilmişti ama şimdi oldukça sakin bakıyordu. Ayaklarının ucundan başlayarak uzanan iskeletleri boylu boyunca süzdü. İğne atsan yere düşmezdi. Üst üste yığılmış, sanki sıkı sıkıya istiflenmiş gibiydiler. Kimi iskeletlerin boyu iki metreye yakındı. Kısa olanlar ise çocuk iskeletleri olmalıydı. Ağzında acı bir tat vardı Veysel’in. Kafasını kaldırmadan, derinlerden gelen bir sesle cevap verdi:

– Bunlar mı? Görüyorsun işte, bunlar iskelet. İnsan iskeletleri. Bir zamanlar bizim gibi yaşayan, hayalleri olan, belki düpedüz bizim atalarımız olan insanlar! Bir katliam kanıtı arıyordun. Al sana kanıt.

Ne düşüneceğini, ne söyleyeceğini kestiremiyordu Osman. Bir ara ağzını açacak oldu…

– Biliyorum, diyerek konuşmasına izin vermedi Veysel. Buna da verecek bir cevabın mutlaka vardır Osman kardaş. Ama sağını solunu bir yana bırak insanın. Sadece düşün. Saf bir fikirle düşün. Bu kadar insan… Bir mahalleden daha fazla kalabalık insan… Belli ki katledilmişler. Ama ben yıllarca burada yaşıyorum ve buralarda yapılmış bir katliam ne gördüm ne işittim. Dedem de anlatmadı. Devlete göre de yok. Peki, bu iskeletler uzaydan mı geldi buraya?

Bir süre derin bir sessizlik oldu. Parmağını ısırıp öylece kalmıştı Osman. Ne korku, ne endişe, ne heyecan… Yüz hatlarından hiçbir şey seçilmiyordu artık. Belki de alışmıştı iskeletlerin varlığına. Öyle ya, alışınca normal geliyordu her şey. İçinde hala kuşku var mıydı? Ne düşünüyordu? Ama öyle bir bakıyordu ki…

mağara iskelet

– Nasıl buldun burayı sen?

Tam tepedeki deliği gösterdi Veysel. Büyük bir çemberden bir ışık demeti süzülüyordu içeri.

– Aslında buralarda çok mağara var. Çoğunun içini gezdim. Yalnız buraya hiç girmemiştim. Bir gün tesadüfen küçük bir delik gördüm yukarıda. İlk gördüğümde bu kadar büyük değildi. İyice genişletip içeriye baktığımda ise aynen senin gibi benim de kanım dondu. Sonra girişini arayıp buldum. Bu kadar rahat olduğuma bakma! Bir hafta kadar etrafında dolandım, kâh birkaç adım atıp geri çıktım, kâh dar geçide kadar gelip geri dündüm, bir türlü giremedim içeriye. Sonunda olan oldu işte…

Osman delikten çıkıp daha da yaklaştı iskeletlere. Bir kaçına dokundu. Neler hissettiğini hak getire! Diplerde, tam duvarın önünde duran bir iskelet çekti dikkatini. Oturmuş, sırtını duvara vermişti sanki. Onun tam önünde, bir çocuğa ait olduğunu düşündüğü küçük bir iskelet gördü. Daha bir dikkat kesildi. Belli ki bir şeyler kurguluyordu kafasında. Sonra kararlı ve durgun bakışlarıyla gözlerinin tam içine baktı Veysel’in!

– Doğrusunu söylemek gerekirse yakında burayı bulurlar. Bulunca da jandarmalar gelip her yanını kapatır, adına da yasak böyle derler. Kimse girip görmesin diye yaparlar bunu. Belki de bir açıklama ihtiyacı duyarak, yapılan araştırmalar sonucunda milattan önce bilmem kaçıncı yüzyıla ait oldukları anlaşıldı, gibi bir açıklama yaparlar.

Olduğu yere çöküp iki elini de çenesine dayadı Osman. Gözlerini kırpmadan bakıyordu. Kafasını sağ yana eğip, bir süre de öyle süzdü. Cinsiyetlerini tahmin etmeye çalıştı bir süre. Dahası, tüm bu iskeletlerin neden burada olduklarını sordu kendine. Neden kimse bilmiyordu buranın varlığını? Kimdi bu insanlar? Nereye, hangi zamana aittiler? Bu bilinmezliğin sorumluları hangi cellâtlardı? Sorular, sorular ve sorular…

günay aktürk öyküler
Read more

Ağlama Duvarı Hikayesi

Ağlama Duvarı önünde kuşkuyla taşlara bakan yaşlı Yahudi ve arkasında not alan gazeteci, zamanın sembolleriyle Bosch tarzı alegorik sahne

Ağlama Duvarı: Dua, Umut ve Sessiz Taşlar

Kudüs‘e atanan bir Amerikalı gazeteci, Ağlama duvarının önünden gelip geçerken, bir Musevinin her gün duvarın önünde diz çöküp dua ettiğini fark etmiş. Haftalarca aynı manzarayı görünce dayanamamış ve sonunda adamla bir röportaj yapmaya karar vermiş.

Ağlama Duvarı önünde kuşkuyla taşlara bakan yaşlı Yahudi ve arkasında not alan gazeteci, zamanın sembolleriyle Bosch tarzı alegorik sahne

Adamdan izin aldıktan sonra teybini açmış ve konuşmaya başlamış:

“İsminiz?”
“David. Polonya Yahudisiyim. Atmış beş yaşındayım. Smalla’da bir manav dükkanım var. Evliyim. İki çocuğum Tel Aviv’de bir çiçek serasında çalışıyorlar…”
“Sizi her gün burada, Ağlama Duvarında, dua ederken görüyorum.”
“Evet, her sabah dükkanımı açmadan önce buraya gelir, dünya barışı ve ulusların kardeşliği için dua ederim…Öğle tatilinde yine gelir; bu kez yeryüzündeki acıların ortadan kalkması ve bütün insanların refaha kavuşması için dilekte bulunurum. Aksam da eve dönmeden önce yine uğrar, bu kez iyi ve dürüst insanların esenliği için dua ederim. Cumartesi günlerimin tamamını da burada geçiririm, aynı şeyler için dua ederek.”

“Çok güzel. Ne kadardır sürüyor bu?”
“İsrail kurulup da buraya göç ettiğimden bu yana. Yani kırk yıldan fazla oldu.”

Gazeteci etkilenmiştir. Duygulu bir ses tonuyla sorar:

“Kırk yıldır burada dua ediyorsunuz. Bunca yıl sonra nasıl bir duygu var içinizde? Nasıl hissediyorsunuz?”

Yaşlı Musevi; ümitsiz, bitkin ve üzgün bir ifadeyle duvara bakar ve kırgın bir ifadeyle cevap verir:

“Bilmiyorum. Sanki duvara konuşuyormuşum gibi bir duygu var içimde!”

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Bu Gidiş Nereye

bu gidiş nereye

Bu Gidiş Nereye

bu gidiş nereye

Bu gidiş nereye?
Bu arayış kimden?
Ölü bilincimde kâbus
ve gün ortasında ayan ve beyan,
nicedir hem duyar hem görürüm seni.
Kıstırmaktasın kuyruğunu nicedir.
Nicedir sarhoş,
umudun elini bırakmış bir anne güdüsüyle,
kendi yamacında gönenmektesin.
Delirdin mi sen?
İstilacılara mı erdin?
Çiğ bir sevinçte kuşkuya dahi meyletmeden kadınım,
bir garip hal eylemektesin…
Bu gidiş nereye?
Bu arayış kimden?
Delirdin mi sen?

Günay Aktürk

Read more