Ver Mehteri – Günay Aktürk

Ver Mehteri şiirinin her kıtasını alegorik sahnelerle betimleyen, çok katmanlı Bosch tarzı karanlık ve hicivsel illüstrasyon

Ver Mehteri Şiiri

Ver Mehteri, bendeniz Günay Aktürk’ün alaycı, sert ve taşlayıcı diliyle cinsellik, iktidar, cehalet ve yozlaşma arasındaki ilişkiyi hedef alan bir dörtlükler şiiridir. İlk bakışta müstehcen görünen bu metin, aslında bedene tapınan uygarlığın ahlaki ve düşünsel çöküşünü hicveder.

Şair: Günay Aktürk
Kategori: Az Erotik – Çok Müstehcen Şiirler
Şiir Fon Müziği: Love in Mexico – Carmen María & Edu Espinal

Şairin Özel Notu

Bu şiir ilk bakışta penisi ve onun marifetlerini övüyor gibi görünse de insanda tebessüm yaratıyor olmasının tek nedeni, yapısı itibariyle, üreme aygıtının buna müsait olmasıdır. Ama sizlerin bunu alayla karışık bir aşağılama şeklinde algılamanız yerinde olur. Bununla birlikte kendisini (penisi) tastamam reddetmiyoruz da. Bir Çin Atasözü şöyle der: “Hayatta üç şey güzeldir; et yemek, ete binmek, etin içine et koymak!

Boş bir kafa şeytanın çalışma odasıdır!” demiş Platon. Amacımız, insanlara bu cinsel aygıtla tam olarak ne yapacaklarını öğretmek değildir. Ama onu kullanırken daha özverili olmalarını; onunla Hitler tarzı küçük bıcırıklar yaratmamalarını ya da ona refakat ederken bir Karındeşen Jack’e dönüşmemelerini isteyebiliriz.

Ver Mehteri şiirinin her kıtasını alegorik sahnelerle betimleyen, çok katmanlı Bosch tarzı karanlık ve hicivsel illüstrasyon

Erkek çocuklarımızı eril dünyanın rezil sapkınlarına dönüştürmemek bizim elimizde. Bu durum kız çocuklarımız için de geçerli. Bunu cinsiyet gözetmeden ele almalıyız. Sadede penise ya da vajinaya tapan ve tüm yaşamını buna göre uyarlayan bir uygarlık sonunda sakat çocuklar doğurmaktan öteye gidemeyecek gibi görünüyor! Lakin bu sakatlık daha çok kafada başgösterecektir.

Elbette kaslı vücudunuz ve iri kalçanızla övünebilirsiniz. Bunda bir beis yoktur. Ama dünyanın içinde çırpındığımız bu bataklıkla sadece ilkel araç gereçlerinizle savaşamazsınız. Dünyanın hiçbir yerinde çalınan emeğe karşı penis ya da vajinasıyla mücadele vermiş ve kazanmış bir halk yoktur.

Savaşmayıp da sevişirsek daha mutlu bir toplum olabiliriz, diye düşünebilirsiniz. Mutlaka öyledir. En nihayetinde cinsellik mutluluk getirir. Ama cehalet de yapıyor bunu. Üstelik bilim ve felsefe olmadan gelen mutluluk sadece cinselliği sömürmeye yaryor. Sonrası aldatma, taciz, tecavüz ve şiddet…

Not: Kullanım kılavuzu için evinize bir kütüphane kurunuz.

Günay Aktürk

Ver Mehteri Şiiri Sözleri

Ey yarenler yarenler
Malı arşa değenler
Kerhaneye yollansın
Sevmeden kalp verenler

İnsan var yaşamalık
İnsan var döşemelik
Bize düştü bir kenef
Tam sıçıp işemelik

Tüm kasıklar dolunca
Yatar boylu boyunca
İrisinden el çeker
Dirisini bulunca

Anca boşa sevinsin
Bozulmamış kâsesi
Hak yolunu neylesin
Bok yolunda gayesi

Gel gelelim şu bizim
Çükümüz de çük vallah
Şükür olsun derdimiz
Çükten başka yok vallah

Dikilir direk gibi
Sanki çok gerek gibi
Mantar boyu devrile
Sokar engerek gibi

İsteyene ver bunu
Melül melül bakıtma
Köy çeşmesi değil bu
Dakka başı akıtma

Çok adamı harcadı
Her cisme uyar bu
Vallah şeytan icadı
Kızak gibi kayar bu

Ver mehteri mehterci
Yolumuz uzun bizim
Böyle bozuk nefisle
Sonumuz hazin bizim

Günay Aktürk
13.05.2017

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Kitlelerin Dehası – Bukowski’nin En Sert Şiiri

Charles Bukowski’nin Kitlelerin Dehası şiirini anlatan cehennem ve kalabalık alegorisi

Kitlelerin Dehası – Charles Bukowski

Kitlelerin Dehası, Charles Bukowski’nin ortalama insan, vaaz kültürü ve ahlaki ikiyüzlülük üzerine yazdığı en sert şiirlerden biridir. Şair, sevgiyi ve barışı en çok vaaz edenlerin, nefreti ve savaşı en iyi uygulayanlar olduğunu söyler…

Bu şiir Charles Bukowski’ye aittir. Çeviri ve seslendirme: Günay Aktürk. İçerik tanıtım ve kültürel paylaşım amaçlıdır.

Kitlelerin Dehası – Şiir Sözleri

Ortalama insanda
herhangi bir günde herhangi bir orduya
yetecek kadar ihanet,
nefret, şiddet
ve saçmalık vardır.
Ve cinayet konusunda en becerikliler,
cinayet karşıtı vaaz verenlerdir.
Ve nefreti en iyi becerenler,
sevmeyi vaaz edenlerdir.
Ve son olarak;
savaşı en iyi becerenler,
barış vaazı verenlerdir.

Tanrı’yı vaaz edenlerin Tanrı’ya ihtiyacı var.
Barış vaaz edenlerin huzuru yok.
Sevgiyi vaaz edenler sevgisizdirler.
Vaaz edenlerden sakının.
Bilmişlerden sakının.

Durmadan kitap okuyanlardan sakının.
Yoksulluktan nefret edenlerden
ya da gurur duyanlardan sakının.
Övgü göstermekte hızlı davrananlardan sakının.
Karşılığında övgü beklerler.

Charles Bukowski’nin Kitlelerin Dehası şiirini anlatan cehennem ve kalabalık alegorisi

Sansürlemekte hızlı davrananlardan sakının.
Bilmedikleri şeylerden korkarlar.
Sürekli kalabalıkları arayanlardan sakının.
Tek başlarına bir hiçtirler.
Ortalama erkekten ve
ortalama kadından sakının.
Sevgilerinden sakının.
Sevgileri vasattır,
vasatı aranır dururlar.

Ama nefretleri dahiyanedir.
Nefretleri seni ve beni,
herkesi öldürebilecek kadar dahiyanedir.
Yalnızlığı istemezler.
Yalnızlığı anlamazlar.
Kendilerinden farklı her şeyi
yok etmeye çalışırlar.

Sanat yaratamadıklarından
sanatı anlayamazlar.
Yaratma başarısızlıklarını
dünyanın beceriksizliğine yorarlar.

Kendileri tam sevemedikleri için
senin sevginin eksik olduğuna inanırlar.
Ve senden nefret ederler.
Ve nefretleri parlak bir elmas,
bir bıçak, bir dağ, bir kaplan,
bir baldıranotu gibi mükemmeldir.
En usta oldukları sanattır nefret!

Charles Bukowski

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
umudun çocuğu - günay aktürk
Read more

Marilyn ve Rabia: İki Kadın, İki Yazgı

Marilyn Monroe ve Rabia portrelerinden oluşan Marilyn ve Rabia kapak görseli, Yılmaz Odabaşı metni için hazırlanmış sepya tonlu tasarım.

İki Farklı Çocukluk, İki Ayrı Yazgı

Marilyn Monroe, ölümünün üzerinden geçen yarım yüzyıla rağmen hâlâ bir efsane. Gayri meşru olarak dünyaya gelen ve annesini tımarhanede yitiren Marilyn’nin mutsuz bir çocukluk geçirdiği ve bakım evlerinde istenmeyen bir eşya gibi görülme duygusuyla yaşadıkça didiştiği bilinir.

Rabia’yı ise, Diyarbakır’da bir aşiret reisi olan Hacı Hüseyin’in kızı olmasına rağmen, aile çevresi dışında kimseler tanımaz.

Rabia, Marilyn’e kıyasla, ailesiyle birlikte mutlu bir çocukluk geçirmiş, beş kardeşin en güzeli ve en küçüğü olarak bir dediği iki edilmemiştir.

Marilyn ve Rabia çocukluk karşılaştırması; biri bakım evinde yalnız bir çocuk, diğeri Diyarbakır’da ailesiyle mutlu bir çocukluk yaşayan Rabia, alegorik kompozisyon.

Bu iki kadının Hollywood kökenlisi, gençlik yıllarından itibaren ünün doruğuna çıkmış, baş döndürücü bir popülerlik ve servet edinmiş, dilediği erkekle birlikte olup fırtınalı aşklar yaşamıştır.

Rabia ise, ergenlik dönemine geldiğinde taliplerinden Sefer’e, o yılların törelerine uygun biçimde –başlıklagelin edilmiştir.

Marilyn, üç kez evlenip onlarca erkekle flört ederken, Rabia ise eşi Sefer’e varlığını armağan edip, o günden itibaren yazgısına itaatle boyun eğmiştir.

Daha sonra Rabia’nın kocası Sefer, bir ömrün yoksullukla geçmeyeceğine karar verip, birkaç yıl içinde Almanya’ dan zengin bir adam olarak döneceğine Rabia’yı ikna etmiş ve Almanya’da otomotiv sektöründe işçi olarak çalışmaya başladığında, Rabia ise kaynanası ve iki çocuğuyla acı dolu günleri, yılları saymaya koyulmuştur.

Marilyn ve Rabia karşıtlığı; bir yanda geniş salonlarda iltifatlarla çevrili Marilyn, diğer yanda Diyarbakır’da kaynana baskısı altında ağlayan Rabia, alegorik sahne.

Marilyn, geniş salonlarda onlarca erkeğin iltifatlarıyla şuh kahkahalar atarken, Rabia şirret bir kaynananın bekçiliğinde her gün ağlamayı yazgı bilmiştir.

Rabia, evinin perdelerini açamaz, dış kapısının önünü bile -bir başka erkeğe bakmasın diye- süpüremez olmuştur. Kaynanası ve kayınları, Rabia, Sefer’i “namusuyla” beklesin diye onu birkaç günde bir tokatlamayı da huy edinmişlerdir.

Bütün gazeteler Marilyn’in bir “narsisist” olduğunu yazarken, Rabia’nın ise hiç seçmeden, hiç istemeden Diyarbakır’ın varoşlarında bir “mazoşist” olabildiğini kimseler bilmemiştir…

Üç yıl sonra Almanya’dan döneceğine söz vererek giden sefer, her yıl sadece on beş ila yirmi gün gelebilmiş ve Rabia’nın bütün sitemlerine rağmen “iki daire ve bir ekmek fırını parası biriktirmeden Diyarbakır’a dönemeyeceğini,” söyleyerek ona sadece “sabır” dilemiştir…

Marilyn ve Rabia psikolojik çöküş sahnesi; bir yanda tedavi gören Marilyn, diğer yanda Diyarbakır’da çocuklarıyla yalnız kalan Rabia ve duvarlarda Sefer ismi, alegorik kompozisyon.

Marilyn, fırtınalı yaşamından dolayı psikolojik tedavi görmeye başlarken, Rabia ise bir kaynana ve iki çocuğu ile dört duvar arasında silik ve dingin, bunaltıcı yıllar geçirmekten giderek psikolojik bir vaka haline gelmiştir.

Onu tedavi eden de olmamış, aradan upuzun on yıl geçmiş ve Sefer, iki daire, bir de ekmek fırını parası biriktirip nihayet- Almanya’dan dönmüştür.

Kaynanası ve kayın biraderleri görevlerini yapıp tam on yıl boyunca Rabia’nın yanına bir erkek sineği bile yaklaştırmayarak, onun bedenini Sefer adına bir yetkiyle korumuşlardır. Bedenini korumuşlardır ama Rabia’nın ruhsal durumu yıllarca yaşadığı intihar boğuntularıyla artık paramparçadır…

Marilyn, çevresinde şöhreti ve parası için dolaşan yüzlerce insandan hangisinin gerçek dost, hangisinin sevgili olduğunu kalabalığın kuşatmasında anlayamadığı için tedavi görürken, Rabia ise on yıl süren upuzun bir yalnızlıkta sadece Sefer’in adını sayıklamaktan bir şizofrendir artık

Marilyn ve Rabia karşılaştırması; kitap okuyan Marilyn ve fötr şapka takarak Napolyon’a komut verdiğini düşleyen Rabia, alegorik kompozisyon.

Marilyn, Saint Exupery, Dostoyevski, Miller okurken ve Miller’le flört ederken, ilkokul çıkışlı Rabia ise Sefer’i beklediği günlerdeki yalnızlıkta çocuklarının hikâye kitaplarını okumuş, radyo programları, haberlerden vb yerlerden Napolyon’un, Gorbaçov’un kim olduklarını öğrenmiştir.
Diyarbakır’a yıllar sonra dönen Sefer, artık Rabia’yı tanıyamamaktadır; çünkü Rabia, her sabah Napolyon Bonapart’ın selamını Gorbaçov’a ulaştırmak üzere evden çıkmakta ve Sefer’in Almanya’dan getirdiği fötr şapkayı giyip, dudaklarının kıyısına bir sigara iliştirip düşsel olarak kurguladığı ordulara kendince komutlar vermektedir.

Belki de kendini hep arzuladığı bir özgürlüğün kollarına böyle bırakmaktadır; artık şuursuzdur…

Rabia’yı bir süre gözleyen Sefer, anasına, artık Rabia’nın kendisine kadınlık yapamayacağını, bu yüzden yeni bir evlilik için genç ve güzel bir kadın bulmasını söyler. Başlık parası fazlasıyla ödenir ve kırk beş yaşındaki Sefer’e on yedi yaşlarında bir kız bulunur civar köylerden; incecik, gencecik bir kız.

Rabia, artık otuz yedi yaşına gelmiş ve yıllarca evde oturmaktan hayli kilo almış bir delidir. Sefer, küçük bir oda tutar Rabia ve çocuklarına; kendisi de genç eşiyle yeni aldığı daireye çekilir. Rabia’yı bağlamak da bir çözüm getirmez ve kaldığı evin duvarları dışında ne varsa her şeyi paramparça ederek dışarı, sokaklara kaçar durur…

Marilyn ve Rabia anlatısında Rabia’nın Diyarbakır Dağkapı’da tel örgülere tırmanırken çitin ötesine baktığı ve nöbet kulübesindeki askerin tüfeğini doğrulttuğu alegorik sahne.

Rabia, artık Diyarbakır’ın muhtelif semtlerinde kâh Napolyon’un askerlerine komutlar verirken, kâh yollarda, kaldırımlarda oturup bir başına ağlarken görülmektedir. Artık kocası Sefer’in hiçbir işine yaramayan Rabia’nın onuru ve delirmiş yalnızlığı ne kaynanasının ne kayın biraderlerin umurunda değildir…

Rabia, bir akşam Diyarbakır’ın Dağkapı semtinde SSK hastanesi bitişiğindeki askeri karargâh civarında yürürken, nasılsa kırmızı şapkalı kızın büyükanne kılığına giren kurt tarafından yenmek üzere olduğunu düşler. Kırmızı şapkalı kızın kulübesi ise, askeri karargâhın içindeki karanlık alandadır.

Rabia, arkasında yürüdüklerine inandığı Napolyon’un askerlerine komut verir ve kırmızı şapkalı kızı kurtarmak üzere tel örgülerle çevrili yasak alana girer…

Nöbetçi askere, karargâha parolasız girmeye kalkan olursa ona vurması emredilmiştir. Asker uyarır, bağırır, ama kırmızı şapkalı kızı kurtarmaya giden Rabia, o an hiçbir şey duymaz…

Marilyn ve Rabia anlatısında Rabia’nın Dağkapı’daki askeri karargâh önünde yere düşerken arkasında hayali Napolyon askerleri ve nöbet kulübesindeki silahlı asker bulunan alegorik sahne.

Nöbetçi askerin önce bir, ardından ik kurşunu Rabia’nın bedenine isabet eder. Rabia, vurulup yere düşerken bile hâlâ Napolyon’un askerlerine komutlar vermektedir.

Namlusundan dumanlar çıkan nöbetçi er, onun mırıldandıklarından hiçbir şey anlamaz. Askerin onun hakkında bildiği tek şey “dur” ihtarına uymadığıdır…

Nöbetçi er, siyasal gerilimin alabildiğine boyutlandığı o günlerde olağanüstü hal bölgesi kapsamındaki Diyarbakır’daki kışla nöbetinde, aklınca kendisine verilen “emre itaat” etmiştir.

Rabia, sonraki gün sahipsizler mezarlığına gömülür ve o yıl bazı insan hakları dernek ve kurumlarının yıllıklarının Güneydoğu’daki “yargısız infaz”lar listesinde adı geçer.

Marilyn Monroe ve Rabia portrelerinden oluşan Marilyn ve Rabia kapak görseli, Yılmaz Odabaşı metni için hazırlanmış sepya tonlu tasarım.

Oysaki ölümü değil, asıl Rabia’nın yaşamı bir yargısız infazdır… Bu iki efsane kadın, benim kalbimde yıllar yılı ev sahibi gibi oturup kalmışlardır ve daha kalmaktalardır. Çünkü Marilyn, biricik platonik aşkım, Rabia ise öz teyzemdi benim…

Sevgili Marilyn, Cemal Süreya’nın dediği gibi, “şimdi cennette Nietzsche’nin metresi olmalıdır”; anamın kara gözlü bacısı Rabia ise, belki cennette bile hâlâ Sefer’i sayıklamaktadır…

 

Yılmaz Odabaşı – Sevginin Herkesten Şikâyeti adlı kitabından

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Nisa 34 İslamda Kadının Yeri

Nisa 34 İslamda kadının yeri tartışmasını simgeleyen, dini söylemle meşrulaştırılan erkek şiddetini ve ayetlerin çarpıtılmasını anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Nisa Suresi 34. Ayet Nasıl Öğretiliyor?

Kadınların erkekler tarafından dayak yemelerinin başka bir nedeni varsa buyursun, sizi dinliyorum. İslam ülkelerinde insanlar camide vaaz dinliyorlar. Peki, imam Nisa Suresi 34. ayeti nasıl açıklıyor cemaate?Serkeşlik yaptığından endişe ettiğiniz kadınlarınızı dövün. Sözünüzü dinlemezse, asi olursa, başkaldırırsa son çare olarak dövün.” Bu cümleler ta çocukluğundan itibaren aklına kazınmıştır. Zanneder ki kadının İslam’daki yeri budur. İlahi bir yaratıcının kendi nurundan yarattığını söylediği bir insanı, yine aynı özelliklere sahip başka bir insana dövdürebilir mi? Ben bunun Emevi çarpıtması olduğunu düşünsem de üzerinde durmaya çalıştığım şey başka bir mesele: Bu kültürün yarattığı erkek modeli.

nisa suresi 34 ayet

Emevi Zihniyeti ve Ayetlerin Çarpıtılması

Şu kesin olarak ortada ki İslam’ın iki keskin dönemi var. Birisi peygamber dönemi, diğeri peygamberden sonra başlayan dönem. İkinci dönemde bakmamız gereken yer Emevi Devleti. Yezit’in İslam’a vermiş olduğu tahribatı başka kimseler veremedi. Ama maalesef ki buna kulak asan yok. Yezidin yeniden şekillendirdiği dinde insanlık adına hiçbir şey yok. Dünyanın kötülüğünü de yapsan günün sonunda tövbe edersen affedilirsin! Böyle bir din anlayışı olabilir mi? Kadınlarınızı dövün gibi çarpıtma ayetler de yine Emevi zihniyetinin marifeti.

Bakın şimdi… Türkiye’nin İslam’la uzaktan yakından alakası olmayan kara softa renginde karanlık, cahil ve içinde hiç de insancıl duygular beslemeyen bir yüzü var. Bu yüz sürekli olarak İslam sevgi dinidir dediği halde ne yapar? Hayvanlara zulmeder. Kadınlarını dövmekle kalmaz taciz ve tecavüze yeltenir. Menfaati uğruna zalimin peşinde sürüklenip durur. Diri diri insan yakar. Bu bir yüzüdür. Ama ben her ne kadar azınlıkta olsalar da iyi bir yüzü olduğuna da inanıyorum. Bu topraklarda Mevlanalar yaşamışsa, sevginin hala mümkün olduğuna olan inancım tam.

Toplumda Ve Kültürde Kadının Yeri

Fakat bugünün Türkiye’sinde topluma hâkim olan algı, çürümüş bir insanlık algısı. Dinleyin imamları, ne diyorlar? Kadının sokakta kahkaha atması haramdır. Kadın olarak sus. Kocandır, döver de sever de. Kadının tek kariyeri annelik kariyeri. Kadınla erkeği eşit konuma getirmek fotrata terstir. Tecavüze uğrayan kadın ölsün. Sırtından sopayı karnından sopayı… At ile avrada inan olmaz. Kadın aklı gah uzanır kah kısalır. Dul karı şeytan karı, aldatır alır bekarı. Dişi köpek kuyruk sallamadıkça… Sadece imamlar mı? Siyasetçiler de her fırsatta bangır bangır bağırıyorlar. Bunların bazıları atasözüdür ki atalarımızın da hangi zihniyette oldukları ve torunlarına bıraktıkları mirasın ne olduğu pek aşikar.

Bu Kültürün Yarattığı Erkek Modeli

Böyle bir ortamda ortaya çıkan erkek modeline odaklanmak niyetindeyim. İslam’da kadının yeri yükseltilmeli ama önce erkeği düzeltmeli. Jose Saramago’nun çok güzel bir sözü var. Der ki: “Sevmek sahiplenmenin en güzel yoludur herhalde, sahiplenmek ise sevmenin en çirkin yolu. İmamın yukarıdaki vaazlarını dinleyen erkek eve gidiyor ve karısı sözünü dinlemediği takdirde saçlarını mı okşuyor dersiniz? Söz dinlemek! Kadın erkeğin kölesi ya hani sözde, ondan daha üstün zira! Aynı ayette geçen: “Erkekler kadınlar üzerine hakimdirler.” sözü. Peki, neresi üstün erkeğin? Savaştan, şiddetten ve penisinin ateşinden başka ne bilir erkek? Boyuna Abdesti bozuluyor dürzünün. Emirler böyle gelmemeliydi. Erkeğin nefsi kadınınkinden daha kabarık arkadaş. Tüm bunları bir erkek olarak söylüyorum. Doğamız gereği belki fazla iştahlı olabiliriz.

Evrim der ki, doğadaki erkek hayvanların çok fazla spermi olduğu için ne kadar fazla dişinin içine boşaltabilirse o kadar kendi yararınadır. Ama iş başka taraflara gidiyor. Dünyada erkek namına çok fazla embesil sürüsü var. Seks dünyanın en muhteşem ve yararlı bir icadıdır fakat zekâsı gelişmedi mi şiddete başvuruyor iste. Sürüngen beynin marifetleri. Bu yüzden bilinci yüksek ve vicdanlı erkekleri seçin diyoruz. Onların korteksleri, yani düşünen beyinleri daha gelişmiştir. Sadece cinsel haz duymakla kalmaz, onu düşünürken zevk de alırlar. Bir sanat eserini seyrederken de…

Nisa 34 İslamda kadının yeri tartışmasını simgeleyen, dini söylemle meşrulaştırılan erkek şiddetini ve ayetlerin çarpıtılmasını anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Sözü fazla uzatmayalım. Her şey böylece ortadayken sevgili kadınlarımız, seçimlerinize dikkat edin yoksa bir ömür bedelini ödemek zorunda kalıyorsunuz. Dayak cennetten çıkmadır, sözü boşuna söylenmemiş. Kusura bakmayın ama seçimleriniz de hep bu sözü savunanlardan yana. Deli divane olmuşsanız da ket vurun kendinize. Olmaz arkadaş. Kendi sonunuzu göz göre göre hazırlamayın. Aşk çok kutsal bir duygudur ama zekâ ondan çok daha güçlüdür. Kriteriniz aşk değil sevgi, saygı ve vicdan arayışı olsun. Kavun değil elbette, koklamayla olacak iş değil. Ama siz de bir ayda koynuna girivermeyin. Kusura bakmayın, hepinizi çok seviyorum ama dost acı söyler. Canlarım benim : )

 

Günay Aktürk

Read more

Büyük Adam Olmak | Günay Aktürk

Büyük adam olma fikrini sorgulayan alegorik sahne: bilgelik, savaş, iktidar, cehalet, çocuk ve satranç metaforlarıyla anlatılan toplumsal hikâye

Büyük Adam Nedir?

Ben küçükken bayağı iddialı bir çocuktum. Hayallerimin ardı arkası kesilmezdi. Gün oldu âşık olduğum edebiyat öğretmenime şiirler yazıp çalışma odasına astırttım, gün oldu matematik öğretmenime yazdığım eleştiri şiirleriyle zıvanadan çıkarttım onu. Şiir benim için hem saldırı silahı hem de savunma kalkanıydı. Bunun dışında dünyaya bakışım da oldukça farklıydı hani. Çocukça bile olsa kendi çapında bir mantık taşıyorlardı.

Çocukluk hayallerini temsil eden alegorik sahneler: erken evlilik reddi, masum aşk, ölüm korkusu, bilgi arayışı ve zenginlik düşleri

Dün gibi hatırladıklarımdan bazıları şunlar:

“Ben onlar gibi çocuk yaşta evlenecek kadar aptal değilim. Hayır hayır! Ne olursa olsun on altı yaşından önce evlenmek yok!”

“Büyüyünce mutlaka şu komşu kızıyla evlenmeliyim. Zaten başkasıyla da mutlu olamam. O da beni seviyor. Dün oynarken iki kez gülümsemedi mi.” (Bahsettiğim komşu kızı iki sene önce evlendi. Ogün bu gündür oyunlardan uzağım.)

“Babaannem ölürse yaşayacağımı sanmıyorum.”

“Eğer ileride çok zengin olursam ceketimin iç ceplerini pilot kalemlerle dolduracağım.”

– Hocam ben ileride çok bilgin bir insan olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?
– Çok okumalısın Günay.”

Bundan sonra dört ay boyunca sürekli olarak okudum. Ama hâlâ hiçbir şey bildiğim yoktu. Öğretmene tekrar gidip gayet ciddi bir tavırla bana neden yalan söylediğini sordum. Tabii ki ağlaya zırlaya. Sanırım on iki yaşlarındaydım.

Dere kenarında gizlice sigara içerken yanımdaki komşumuzun oğlu İsmail, büyüdüğümde sigara içip içmeyeceğimi sormuştu. Bunun malum bir cevabı var. “Aklını mı yitirdin be oğlum, tabi ki de içeceğim!”

Çocukluğumda kendimden çok şey bekleyip birçok şey olmak istemişimdir. Polis, öğretmen, felsefeci ve yazar bunlardan bazıları. Sonuncusu bayağı bir ilgimi çekmiş olmalı. Bir dönem bir sayfalık romanlar yazmıştım. Hatta birinde başkarakterimin hapse girmesiyle çıkması bir oluyor ve iki kelimeyle de romanın sonuna geliyorduk. Bunun üzerine sevgili ablam Canay, yazarlığımı ciddiye alıp bu bir sayfalık romanımı şöyle yorumlamıştı: “Hiç olmazsa cezaevinden çıkarken arkadaşlarıyla vedalaşsınlar.” Bir keresinde de babam başka bir romanımı okuyup aynen şöyle söylemişti: “Bu çocuk büyüyünce çok büyük adam olacak!”

Büyük adam nasıl olunur, söylemeyi unutmuştu ama. Ne vesikalık ne de boydan fotoğrafı vardı büyük adamın. Hiç kimse bu meçhul insanın fotoğrafını elime tutuşturmadığı için, her adıduyulmuşgillerin peşine takılıp gittim. Kimi bir yazarın veya şairin ya da bir devlet adamının hayranıyken, ben yine de yeni keşfettiğin hiç bir adıduyulmuşgillerden emin olamadım. O her kimse, ömrüm onu aramakla geçti.

Toplumsal çürüme alegorisi: ekmeğin aslanın ağzında olduğu bir dünyada siyasetçi, din tüccarı, savaş ve sahte büyük adam figürleri

Velhasıl ekmeği aslanın ağzında görünceye ya da çocukların boğazlandığını fark edinceye kadar sürdü bu arayış. Sonra bir gün nasıl olduysa oldu ve unutuverdim büyük adamlığı. Sanıyorum ki çocukluğumun o muazzam hayallerini büyüme sürecinde yavaş yavaş körelttiğim için olacak, mutsuzluk hastalığına yakalandım. Büyük adam, yiyecek ekmeği bile zor buluyordu çünkü.

Peki ya büyük adam karnını nasıl doyururdu? Çevreme bakındım anlayabilmek için. Gördüm ki hırsızı, arsızı, sapığı, dolandırıcısı, din tüccarı, savaş çığırtkanı. Öte yandan babama hak vermeden edemedim. Böyle bir dünyada büyük adam olmak, boyundan büyük işlere soyunmakla mümkün oluyormuş. Soyundukça üşüsen de önüne konulan pahalı kürklerle ısınmaya çalışmamakla! “Bildiğin yoldan şaşmamak” demiyorum. Nice insan zihni var ki doğru farz ettiği bir dizi bilginin yarattığı kötülükleri erdem diye yorumluyor. Bir insan nasıl anlar büyük adam olduğunu? Belki de bunu anladığı anda vazgeçiyor büyük adam olmaktan. Belki de büyük adamlık, büyük olmamayı istememekle oluyor…

Nasıl tanıyacağız büyük adamı? Diyelim ki şüphelendin birinden. Yüksekçe bir yere çıkmış, yalayıp duruyor elindeki mikrofonu büyük adam kılıklı. Önce sözlerine bakmalı. Ne anlatıyor, meramı ne? Öyle ele ayağa düşmüş sözler etmez sana büyük adam. Yenicedir sözleri. Kendi çağına uydurur eski bir kelamı. Zararlı olanları kesip atar.

Doğrusu, büyük adamların ortadan kaybolduğu ülkelerde kimsenin sözüne, edebine, ahlakına güvenilmez. Mesela yeraltında yaşayan beş gözlü köstebeklerden dem vurmaz büyük adam dediğin. Çünkü olmadığından şüphelenir de var diye konuşmaz. Sağ elinde mikroskobu, sol elinde teleskobu vardır. Mikroorganizma diye başlattığı sözünü, ışık yılı diye bitirir. Bilimsel konuşurken, vicdandan “tanrı” diye bahseder.

Eğer ki birileri sana irili ufaklı timsahların yoncalıkta otladığını söylüyorsa, oradan hemen uzaklaşmalısın. Tüm bunlardan nasıl bu kadar emin olabildiğimi soracak olursan… İzini buraya kadar sürdüm de ondan. Sonunda irili ufaklı sayısız büyük adam çıktı karşıma.

Kızını satranç kursuna götüren bir baba ile bilgelik ve softalık arasında sıkışmış toplum figürlerini anlatan alegorik sahne

Bir adam vardı, adı Mustafa. Öyle kitap falan okumaz, büyük şeyler düşünmezdi. Hatta evinde kütüphanesi bile yoktu. Yirmi yıl önce, şu bizim özgürlük düşmanı muhafazakar partiye oy verdiğini duyduğumda pek de şaşırmamıştım. Geçen gün çarşıda gördüm onu. Yanında on yaşındaki kızı vardı. Gidip selam verdim. Neler yaptığını sorduğumda, bana bu yazıyı yazmak için ilham veren o cümleyi kurdu: “Kızımı satranç kursuna götürüyorum.

O anda büyük adamlığın ne olduğunu fark ettim. Büyük adam herkesin tanıdığı biri olmak zorunda değildi. Üstelik herkesin tanıdığı, muhtemelen büyük adam da değildi. Kızını satranç kursuna götüren adamdı büyük adam.

Çünkü binlerce yıldır bilgelikle softalık savaş halinde. Tabuculuk softalıktır; yobazlık, kaburga kemiğinden kadınlar, fanatizm, otokrasi softalıktır. Bunlar toplumları geriye götürür. Beri yanda daha özgürdür bilge toplumlar. Çünkü bilim ve sanat vardır orada. Sanat, insanı ehlileştirir; daha anlayışlı, daha ılıman kılar.

İki kardeş tanrıya benzer bilgelikle softalık. Hangisinin taraftarı daha fazlaysa, o tanrı tarafından yönetilirsiniz. Kızını satranç kursuna götüren adam, bir taraftar daha kazandırmıştır bilge tanrıya. O çocuğun gelecekte dokunacağı insanları bir düşünün… Öyleyse birilerine ilham olandır büyük adam, dokunandır. Kaç kişiyi andınlatmışsan rütben de o derece yükselir.

Bir eylemin herkesin çıkarına olması, büyük adamlığın ön koşuludur. Peki, aklın özgürleştirilmesinde ne kadar pay sahibisiniz? Ne bırakacaksınız bu ülkenin gelecek kuşaklarına? Belki herkes tarafından tanınan birisinizdir. İnsanlar parmaklarıyla sizi gösterip: “Ne büyük adam be!” diyordur. Belki racon sahibi bir mafya babası… Peki, ne öğretiyorsunuz insanlara adam öldürmekten başka? Herkesin çıkarına mıdır bu?

Belki bir siyasetçisiniz. Hah, en yararsız olanlar da sizlersiniz. İki yüz kelimelik dağarcıklarıyla burunlarının ucunu bile göremeyen parlak fikirliler! Diyelim ki mankensiniz. Ya da büyülüyorsunuz güzelliğinizle. Faydası var mı kendinizden başkasına güzelliğinizin? Hoş, kendinize faydası ne ki? Üstelik o güzelliğin kendi emeğinizin ürünü olmadığını, ona doğuştan sahip olduğunuz düşünülürse…

Sosyal medya fenomenleri! Onlardan da softalık adına iyi malzeme çıkar hani. Zihnin büyümesinde olmasa bile, gerilemesinde epey yararlılar. Zengin takımını unutmayalım. Zenginlikle zeka en çok onlarda yamalı duruyor. Paralı ve güçlü olmanın saygı duyulması gerektiğini düşünüyor, hatta daha da ileri giderek kültürlü olduklarına inanıyorlar. Onlarla çok çalıştım. İnanın para insanı o kadar yanlış vehimlere kaptırıyor ki…

Bir de sanatçı takımı var. Meşhur olmanın topluma yön vermeye yeterli olduğunu sanan zavallılar. Mesleklerine o kadar yabancılar ki sanatçı olmanın muhalif olmaktan geçtiğini bile fark edemiyorlar. Hatta kendilerinden olanlara bile…

Büyük adam olma fikrini sorgulayan alegorik sahne: bilgelik, savaş, iktidar, cehalet, çocuk ve satranç metaforlarıyla anlatılan toplumsal hikâye

Bu ülkede pek çok insan pek çok şeye sahip de bir tek büyük adam ve kadın vasfına sahip değiller. Evet, onun izini yirmi yıldır sürüyorum. Neye sahip olmaları gerektiğini de çok iyi biliyorum. Bunlar da öyle sanıldığı gibi ruhani ya da ulaşılamayacak şeyler değil. Ama çaba gerektirir. Zirvedeki büyük adam tarifim ise budur artık; entelektüel bir yaşam, gelişmiş mizah yeteneği, naiflik; tarihten, felsefeden, edebiyattan ve bilimden anlamak; insanlık onur ve haklarına saygılı olmak; haddini bilmek, susmayı bilmek ve “ben”i susturabilmek…

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Sakallı Celal Kimdir?

Ankara Lisesi’nde Sakallı Celal’in tulumla lağım tamir ettiği sırada müfettişler ve bürokratlarla yüzleşmesini anlatan, mizahi ve alegorik sahne.

Sakallı Celal Nasıl Bir Figürdü?

Bu yazı, Sakallı Celal’in yaşamını bir anekdotlar toplamı olarak değil; erken Cumhuriyet döneminin bürokratik, ideolojik ve sınıfsal çelişkilerini açığa çıkaran aykırı bir figür olarak ele alır. (Alıntıdır)

Sakallı Celal bir Paşa’nın oğludur, zengin bir ailedendir. Galatasaray lisesini bitirmiştir, iyi Fransızca bilir, pantolonu yamalıdır, ayaklarında koca koca galoşlar vardır, başında kasket, elinde Fransızca gazeteler…

Bir ara memurluğa niyetlenir. Ankara Lisesinde Müdürlük yaparken mektebin lağımı tıkanır. Bakanlığa bildirir ama “idare et” cevabı gelir. Bunun üzerine tulumu giyer, kolları sıvayıp tamirata başlar. Tam bu sırada müfettişler gelmesin mi? Adamlar sanki suç üstünde yakalamış gibi bakana koşarlar. Sayın Bakan çok kızar: “Cumhuriyet müdürü tulumla lağıma mı girer!” diye fırça atar.

Sakallı savunmasına: “Lağım patladığını haber verdim idare et’ dediniz. Ben idareciliğin necasete oturmak olduğunu sizden öğrendim. Tuluma gelince, çukura setreyle girecek değildim ya!” yazar.

Ankara Lisesi’nde Sakallı Celal’in tulumla lağım tamir ettiği sırada müfettişler ve bürokratlarla yüzleşmesini anlatan, mizahi ve alegorik sahne.

O günlerde hızlı bir değişim yaşanmaktadır. Bir zamanlar sakalsızlara bıyıksızlara “ecnebi” gözüyle bakanlar, sabah akşam berber kovalar, dolgun yanaklarını pudra ve pomatlarla parlatırlar. Celal de mevki kaygısıyla değişenlerin aksine saçını sakalına katar. Marks gibi dolandığı yetmez gibi devlet erkanına “Burjuva kalıplarına tıkılan maskaralar, gülünç oluyorsunuz.” diye laf atar. Ağzına geldiği gibi konuşur, başını derde sokmaktan korkmaz.

Bir ara polisler üzerinde tabanca yakalar ve kimlik sorarlar. Sorarlar ama Celal’de kimlik ne arar? Polis: “Sen kimsin, necisin?” diye sıkıştırınca “Ben Japon’um.” diye kafa yapar.

– Ama Türkçe konuşuyorsun?
-Ben, Türkçe bilen Japon’um.
-Peki, bu silahla ne yapacaksın?
-Polisleri vuracağım.
-Niçin?
Düzenin devamı için. Dün hilafeti savunuyordunuz, bugün Cumhuriyeti. Yarın kime yamanacağınızı nereden bilmeli?

Sakallı Celal’in polisler tarafından çevrildiği, elinde tabanca tutarken bilgece ve alaycı bir ifadeyle karşısındakileri süzdüğü alegorik sahne.

Lakin CHP Genel Sekreteri Recep Peker tarafından arkalandığı için içeride tutamazlar. Hoş, yeri gelsin gelmesin her sözü Bolşeviklere çıkartır, komşudaki ihtilalcilerden çok şey umar. Hatta pılısını pırtısını toplar Rusya’ya kaçar ama aradığını (ne arıyorsa) orada da bulamaz. Alıştığı gibi konuşunca onu fena hırpalar ve yaka paça sınır dışı ederler.

Celal üretmez, çalışmaz kimseye hayrı dokunmaz. Arabaya binmez, tramvay beklemez, parayla pulla işi olmaz. Gemilere daima biletsiz dalar, onu çabucak yakalar eline süpürgeyi sıkıştırırlar. Frenk seyyahları La Martin’in eserlerini orijinalinden (ve ezbere) okuyan bir çımacıyla karşılaşınca çok şaşırırlar.

Yapı Kredi Bankası‘nın kurucusu Kazım Taşkent, Celal’e sahip çıkar, ona Kuledibi’nde bir oda açar. Herkes kanarya beslerken o fareleri ağırlar, hatta onlar için minyatür bir lunapark hazırlar.

Sakallı Celal’in eldivenle çatal silerken, gazete kâğıdına sarılı bir hayvanı tuttuğu; etrafında valiz, kitaplar ve sıçanların yer aldığı alegorik sahne.

Asla yıkanmaz, suya sabuna dokunmaz. Sıçanlarla iç içe yaşamasına rağmen mikrop fobisini aşamaz. Kokudan yanına yaklaşılmaz ama eldivensiz bir şeye dokunmaz. Kimsenin elini sıkmaz, kapıları tekmeyle, perdeleri bastonla açar. Kedi köpeğe bayılır ama onları gazete kağıdına sararak okşar. Elbiselerini lime lime oluncaya kadar kullanır, yağ bağlayınca çıkarıp çöpe atar. Gel gelelim davetlerde bile çatalı bıçağı alkollü pamukla siler, üstelik bunu ev sahibinin gözüne baka baka yapar. Yanında devamlı bir valiz taşır. İçinden sefer tasları, çalar saatler, tarihi geçmiş gazeteler ve Fransızca kitaplar çıkar.

Orhan Karaveli / Sakallı Celal
Pergamon Yayınları 2004

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Yaman Bir Softa – Günay Aktürk

Cehalet, sahte zikir, gizli niyet ve kör softalık üzerinden kıyamet sahnesine dönüşen toplumsal çürümeyi anlatan Bosch tarzı alegorik şiir görseli

Yaman Bir Softa

Yaman Bir Softa, Günay Aktürk’ün cehaleti kutsayan, aklı dışlayan ve inancı zulme dönüştüren zihniyeti sert bir dille eleştirdiği dörtlüklerden oluşur. Şiir, bireysel ahlaktan toplumsal çürümeye uzanan bir hat üzerinden “softalık” kavramını çağın karanlığıyla yüzleştirir.

Şair: Günay Aktürk
Kategori: Dörtlükler
Albüm: Hasret Hançeri (2025)
Not: Albümün ilk türküsü
℗ 2624598 Records DK
Released on: 12.11.2025

Cehalet, sahte zikir, gizli niyet ve kör softalık üzerinden kıyamet sahnesine dönüşen toplumsal çürümeyi anlatan Bosch tarzı alegorik şiir görseli

Karanlığı kara eden bir fikir
Hayvanın vahşeti insan fikrinde
Kadının giydiği huya bağlanmış
Soysuzluk dediğin gözün keminde

Cehaleti meşru kılan bir zikir
İnsanın ahlakı niyet geminde
Aklın yitikliği meye bağlanmış
Sarhoşluk dediğin gönül deminde

Aklı kör eyleyen taştan bir Kâbe
İnsan-ı Kamillik yürek ilminde
Marifet yolları hakka bağlanmış
Hakikat dediğin devrin bilminde

Cihanı yoz eden yaman bir softa
Günay’ım can bedbaht, sabır dizginde
Kıyamet halleri çağa bağlanmış
Şer denen şeytanlık iman zulmünde

Günay Aktürk

Bunları da Okuyabilirsiniz

Read more