İnsanın Penislisi – Çürümenin Anatomisi: Kara Mizahi Erotik Hikâye

Yasak Aşk Günay Aktürk

Tanıtım Metni

İnsanın PenislisiKara Mizahi Bir Erotik Hikâye”, çürümüş ilişkilerin, absürd tesadüflerin ve tutkuyla harmanlanmış karanlık mizahın iç içe geçtiği bir insanlık panoraması sunuyor. Ensar’ın sürükleyici talihsizlikleri, bodrum katlardan kapıcı dairelerine uzanan gerilimli bir hikâyede, arzu, pişmanlık ve kaosla örülü bir dünyanın kapılarını açıyor.

“Ensar, ortalama bir insanın ortalama zekâ kapasitesinden biraz daha düşük seviyede çalışan beyniyle az düşünen, çok sevişen; sevişmese bile çokça kötülüğe, sübyancılığa ve gericiliğe meyilli mayasıyla insanın en alt tabakasına tekâmül ediyordu. Bu özelliğiyle dünyanın en zeki insanıydı da. Çünkü cehalet, kendini tek alternatif olarak gören ve gösteren karanlık gibiydi.

İnsanın penislisi - Günay Aktürk

Aslında o, aklı acı çekmeyen sıradan bir zavallıydı. Aldığı sorumluluklar bile kendini korumaya yönelikti çünkü. Cinsiyetini sorarsanız, her iki cinsten de çıkabilen ve aslında bunu usta bir başarıyla sıkça tekrarlayıp aymaz bir alışkanlığa dönüştürmüş insanlığın yüz karasıydı… Sadece seks yaptığı için değil, desem olmaz! Evet, sadece öyle yaptığı ve başka hiçbir şey düşünmediği için. Bundan üremeye ve fanteziye karşı olduğum sonucu çıkartılmasın. Ama öncelikli olarak beynine giden kanın tamamını aşağı mahalledeki toplu üretim fabrikasına yönlendirdiği için. Daha erdemli, daha akılcı ve daha başka dahalara akıl yormayıp aklını yozlaştırdığı için.

Aslında ona tüm benliğini salt cinsel organıyla kaybettiren şey, kapalı bilincine bulaşan bir yozlaşmanın larvalarıdır. Dünya bir yangın yeriyken Ensargillere bir dost olarak ateşten bahsederseniz, bu küçücük kelime onun daracık dünyasında yine seks ile karşılık bulacaktır. Ensar her yerde. O tek bir kanserli hücre değil, kanserin yayıldığı bir beden. Gerilere itilmiş bir toplum. Bozulmuş bir ideoloji…”

İnsanın Penislisi

Arpacı kumruları gibi başını yere yıkmış gayet düşünceli yürüyordu Ensar. Gözleri kıpırtısız, seğirtmeden bakıyordu. Hani uzaktan bir gören olsa, bedenini tabuttan sokağa salmış bir ölüye benzetebilirdi onu. Oysa bu onun düşünürken suratına çöreklenmiş en masumane yansımasıydı. Masumane sözcüğü acıma hissi uyandırmasın içinizde. İçinde kopan yaramaz bir fırtına böyle aksederdi yüzüne.

Tip olarak fazla kurtarır bir yanı olmayan bu hergelenin çenesi de düşüktü. Eğer güzel bir kadını ikna edebilmişse, bunu sürekli övünüp durduğu çenesi sayesinde başarmış demekti. Saçları yanlardan açık, gözleri çakır (güneş gördükçe sıkça değişirdi) boyu bir yetmiş yedi, huyu pis, suyuna gideni menfaatiyle boğazlayan Allah’ın belası bir adam…

İnsanın Ensar'ı Günay Aktürk

Parmak uçlarına basarak yürüyordu. Hani o ilk kez topuklu ayakkabı giyen bir travestinin acemi yürüyüşü gibi… Öyle bir yürüyüş ki az sonra uçacak sanısına kapılırdı onu gören.

Telefonunu çıkarıp ezberinden bir numara çevirdi. Bir süre bekledi. Beklerken bir yandan yürüyor, bir yandan da iki gramlık sabrını tüketiyordu. Tam okkalı bir küfür savuracaktı ki açıldı telefon. Bu kadar erken açılmasına rağmen yine de uzun gelmişti bu ona. “Efendim Ensar kardeşim.” diyordu telefondaki ses. Gür ve candandı. Ensar bu cevabı duysa da alo demeden edemedi. Alosu ana avrat sövecek tondaydı. Hal hatır sormaya gerek bile duymadan konuştu:

“Bana acilen boş bir ev gerek Muammer.”
“Sana da Aleykümselâm Ensar’ım. Nasılsın, iyisin inşallah?”
“İnşallah inşallah. Hadi acelem var yoldayım, geliyorum.”
“Dur be kardeşim nereye geliyorsun… Ne evi, ne işi? Açıkça anlat hele şu meseleyi.”
“İnce mesele işte anla, ev lazım.”
“Ev boş değil Ensar, ben varım.”
“İyi ya birkaç saatliğine boşaltıver, insanlık öldü mü?”
“Ölmediyse de can çekişiyor. Hem sen ne yapacaksın evle? Yine bir hatun mu düşürdün?”
“Onun gibi bir şey. Boşaltacak mısın evi?”
“Açık ol bacanak. Korkma, bulaşacak değiliz.”

Muammer de az seksomanyak değildi hani. Ne demiş eskiler: ”ikisinin de bıçağı aynı demirden!” Uçkur işlerinde kara gün dostu, o hesap yani. Hâlbuki şunun şurasında tanışalı birkaç ay ya olmuş ya olmamış, hemen de bacanak tutmuşlardı birbirlerini.

“Yengen yanımda şimdi, yarım saate damlarız.”
“Tamam tamam. Bugün sana yarın bana. De hadi gelin.”
“Taksi durağının yanındaki apartmandı değil mi? Yanlış olmasın.”
“Evet orası. Yalnız ev müsait değil, babam evde. Ama bodrum katta küçük bir oda var. Bir de yatak attım içine, zaman zaman kullanıyorum. Bugünlük idare edersiniz.”
“Bana fark etmez, çok bile. Sen neredesin şimdi?”
“Tam çıkmak üzereydim. Ulusta işlerim var. Şimdi aşağı iniyorum, anahtarı verir giderim. Ama yok yardım lazım dersen başka bir gün de halledebilirim, sorun değil.”
“Hadi oradan çakal.”

Hikâye illüstrasyonu

Daha başka şeyler de konuştular. Ensar, kadının yanında açık seçik konuşamıyordu. Bu yüzden Muammer’in grup seks teklifini üstü kapalı reddetmek zorunda kaldı. Aslında öyle şeylere karşı değildi ama kadının huyunu suyunu bilmediğinden, olası bir ihtimale karşı elindekinden de olmak istemiyordu.

Telefon kapanınca meraklı gözlerle baktı kadın. Merakı zevkinin geleceğiyle alakalıydı. Ensar gülerek elinden tuttu kadının: “Kaçar mı bizden hayatım! Hallettim.” Kadın telaşla kurtardı elini. “Ne yapıyorsun be, bir gören olacak.” Haklıydı kadın. Bir gören olsa kime nasıl açıklayacaktı bu rezaleti. Sevgili olsalar neyse, hadi buyur öpüp koklaş. Ama bugün durum biraz ciddiydi. El ele tutuşmadan sadece yürüseler, kocası bile görse pekâlâ mantıklı bir açıklama yapabilirdi.

Bu yüzden diken üstündeydi. Taksiye binmedikleri için ha bire hayıflanıp duruyordu. Başındaki örtüyü düzeltip adımlarını hızlandırdı. Otuz yaşında olsa gerekti kadın. Öyle gösteriyordu. Bir atmış beş boylarında esmer, ne fazla güzel ne fazla çirkin, boyuna oranla ideal bir kiloda, fiziği düzgün bir kadındı. Bir hafta kadar önce bir televizyon kanalında Ensar’ın numarasını görüp aramıştı.

Ensar M. Ankara da evli ya da dul bayanlar arıyorum.” diye yazıyordu kısaca. Bir hafta boyunca konuşup iyice tanışmışlar (!) ve henüz birbirlerinin suratlarını bile görmeden, birbirlerinden etkilendiklerine ikna olmuşlardı! Yani anlaşılacağı üzere kadın Ensar’ın, Ensar da kadının yüzünü az önce görmüştü. Doğal olarak sevgi yoktu aralarında. Sadece gidecek ve hayvanlar gibi çiftleşeceklerdi.

Psikolojik hikaye

Muammer kapıda karşıladı onları. Orta boylarda, en fazla otuz beşinde şişmanca bir adamdı. Vücudunun her karışından uykuya yatmış sapık bir ihtiras yayılıyordu. Ensar’la tokalaşıp kadının elini sıktı. Bodrum kattaki odayı tarif edip birkaç talimat verdi Ensar’a. Bunu yaparken de laf aralarında kadının dudaklarını, göğsünü ve vücut hatlarını süzmüştü.

Gelgelelim Kadının Ensar’a yaklaşımı nasılsa, Muammer’e de aynen öyle oldu. Seçici olmayı gerektirecek bir durum yoktu. Çünkü karşısındaki kendini ağırdan satacak erdemli bir adam değildi. Bununla beraber Muammer, olur da standart becerilerine ihtiyaç duyulur, ikili seks grup seksine evrilir umuduyla bir süre bekledi. Ama Muammer’in kadını gözleriyle soyup daha da ilerisini hayal etmesi Ensar’ın gözünden kaçmadı. Hayır, söz konusu bile olamazdı bu. Önce kadının fikrini almalıydı. Belki mola verdiklerinde gündeme getirebilirdi. Sonraki işti bu, şimdi değil.

Yasak Aşk Günay Aktürk

Muammer’i güç bela gönderip bodrumdaki odaya geçtiler. Yerdeki eskimeye yüz tutmuş siyah halıyla kıçı kırık somyayı saymazsak tamtakırdı oda. Havada ağır bir badana kokusu vardı. Muammer, duvarlar yeni boyandığından fantezilerini duvardan uzakta yapmalarını söylemişti Ensar’a. Kilidin yuvada dönme sesiyle kadına sarılmasının arasında üç saniye vardı. Ama sarılmadan çok saldırıyor gibiydi. Dudaklarını uzun uzadıya öyle bir emişi vardı ki gören de hortumla arabadan mazot çalıyor zannederdi. Ellerini kalçalarında gezdirip hızlıca çekti kendine. Kadın da içindeki şeytanı salıvermiş tüm marifetini sergilemeye başlamıştı. Elleriyle ensesinden yakalayıp olanca gücüyle kendine çekti. Levyeyle bile zor ayırırlardı artık.

Ama ara vermeden daha bir hırsla sarıldı Ensar’a. Kadının eteğini indirip kemerini çözdü. Anlaşılan üst tarafını şimdilik önemsemiyordu. Kadını belinden yakalayıp somyaya attığında, alt tarafında sadece külot kalmıştı kadının.

Tutkulu yakınlaşma

Bir hışımla fermuarını indirip pantolondan ve külottan kurtuldu. Kadının üzerine abanıp gül desenli külotu çektiği gibi yırttı. Kadın bir şeyler söyledi o sıra. Ensar duymadı bile. Gerdek gecesinin acemi damatları gibi saniyede sanırım seksen kilometre bir hızla giriverdi içine. Partnerinin bağıracağını anlamış olacaktı ki sıkıca kapatmıştı ağzını. Kadının gözleri fal taşı gibi açılmış, yüz hatları bir tuhaf olmuştu. Ama halinden şikâyetçi olduğu da söylenemezdi. Ensar ise ritmi düşürmemiş, hücum borusunu çalmaya başlamıştı! Şimdi Muammer burada olsaydı küçük dilini yutardı. Keşke akıl etse de gizli bir kamera koysaydı şu köşeye. Böyle geçiriyordu içinden…

Üçüncü dakikanın ortalarında: “Sakın içime boşalma!” diye uyardı kadın. Ama Ensar’ı bir konuda uyarmak, ona izin vermek anlamına geliyordu ki kadın henüz sözünü bitirmeden olan oldu ve bütün zehrini boşaltıverdi içine. Bu, kadının bir anda telaşa kapılmasına neden oldu. Az önce ihtirasla seviştiği adamı, şimdi henüz şehvetin teri bile soğumadan gücü yetse un çuvalı gibi savurup atacaktı.Ne yaptın aptal, sana içime boşalma demedim mi?” gibi klasik olduğu kadar mühim olan bir sorunu dile getirdi.

Bir dizi ciddi sorunlardan başka bir şey getirmeyecek bu beraberlikle, hem de viraneyi andıran döküntü bir odada çimentosu atılan bu çocuk hiç de gelecek vaat etmiyordu. Hem duvarları da badana kokuyordu odanın. Fantezi düşleri bile yuvalanamazdı burada. Hayır, kesinlikle doğmamalıydı bu çocuk. Yılan gibi sıyrılıp çıktı Ensar’ın altından. Ne yapacağını bilmez bir telaşla cinsel organını inceledi. Elini soksa çıkartamazdı ya bu cehennem tohumunu! Git bana hemen su bul! diye bağırdı. Rica değil emirdi bu.

Ensar bu isteğin nedenini ilkin anlayamadı. Henüz olayın ciddiyetini kavrayamamış, suyla bebeğin ne alakası olduğunu soruyordu. Bıraksalar sabaha kadar tartışabilirdi bu meseleyi. Kadın sesinin tonunu daha da artırarak, cinsel organını yıkayacağını söyledi. Bu sayede risk kalkacakmış ortadan. Yeni bir şey daha öğrenmişti Ensar. Kalktı ve kapıya doğru yürüdü. Yürürken bir yandan da kendi kendine: “Boşaldığımı nasıl anladı acaba? Korkulur bu kadından!” diye söyleniyordu.

Bodrumda gerilim dolu hikâye sahnesi

Bodrum, kullanılmayan bir sürü malzemeyle doluydu. Gözüne uzunca bir hortum ilişti o sıra. Takip ederek musluğa ulaştı. “Buraya gel, burada bir musluk var.” diye bağırdı ve akıp akmadığını kontrol etti. Akıyordu. Kafasını çevirip tekrar seslenecekti ki yanı başında bitiverdi kadın. Bu kadar hızlı gelmesine şaşırdı. Kadın olay mahallini yıkarken arkalarından gelen bir gürültüyle ikisi birden sıçradılar. Ensar sesin geldiği yöne bakınca ne görsün! Odanın kapısıydı kapanan. Hem de açılmamacasına. Ensar kapının anahtarını alıp almadığını sorunca, kadın iyi saatlerde olsunlara karışmış gibi donup kaldı. Suyun sevinciyle anahtarı akıl etmemişti. Buyurun cenaze namazına, dedi Ensar. Çocuk doğsa bundan iyiydi. Öfkeyle verip veriştirdi. Ne ahmaklığını koydu ne alıklığını…

Gidip kontrol etti, açılmıyordu. Şöyle elinin tersiyle vurup iki dişini kırsa açılır mıydı, sanmıyordu. Üstüne üstlük bunca suçluyken bir de mazlum rolüne bürünmüş salya sümük ağlıyordu. Ama bu halini görünce acıdı kadına. Musluğun yanına çökmüş, “Bir çare ya Ensar!” der gibi boyası akmış gözleriyle acınası bakıyordu.

aldatma hikayesi

Ama Ensar derseniz, o alışıktı böyle aksiliklere. Daha geçen hafta yine evli bir kadının evindeyken aksilik bu ya, kadının kocası bir düşman obasını basar gibi kendi evini basmış, ikinci kattan atlayıp paçayı zor kurtarmıştı. Ama şimdi durumu her zamankinden çok daha farklı ve tehlikeliydi. İsteseler çekip gidebilirlerdi ama bu halde nereye? Yarı çıplak haldeydiler ve bu durumda değil dışarı çıkmak, bir kat yukarı bile çıkamazlardı. Üstelik ikisinin de cüzdan, telefon ve çantaları odada kalmıştı. İki yarı akıllı ve yarı çıplak avanak küçük bir bodrumda kapana kısılmış fareler gibi kalakalmışlardı.

Kadın ayağa kalkıp Ensar’a doğru yaklaştı. Yürüyüşündeki iffet en kanlı savaşları bile durduracak kadar dokunaklıydı! “Ben evli bir kadınım Ensar. Bu halde yakalanırsak kocam beni öldürür. Ne olur bir yolunu bul.” dedi. Ensar boydan boya süzdü kadını. Dışarıya yansıtmaya gerek bile duymadığı birkaç şey geçirdi içinden.

Kadın şimdi nedense hiç olmadığı kadar çekici görünüyordu. Üstelik bir de ağlarken! Ama hiç sırası değildi bunun. Derin bir of çekerek bodrumu taradı. O anda karşı duvarda asılı eski püskü bir pantolon çekti dikkatini. Bir külçe altın bulsa bu kadar sevinmezdi. Işıldayan gözlerinde bir umut, alıp giydi pantolonu.

Ama pantolon dizlerinin altına geliyordu ve iki Ensar daha sığardı içine. Anlaşılan hem kısa kem de şişmandı sahibi. Muammer’in babasına Gödek Abbas dediklerini duymuştu. Hem bu apartmanın kapıcısı oldukları da düşünülürse ondan başkasına ait olamazdı. Parçalar birbirini tamamlayınca yapması gereken şey kendiliğinden ortaya çıktı. Kadını bodrumun kuytu bir köşesine götürüp ışıkları kapattı. Kısa bir açıklama yapıp burada beklemesini ve sesini çıkartmamasını salık verdi. Kadın hiç olmadığı kadar söz dinliyordu. Aferindi ona!

Gizli kaçamaklar

Bodrumdan çıkıp kapıcı dairesine yöneldi. Ev apartmanın arka bahçesinde tek katlı, tavanı taştan bir yapıydı. Kapıyı çalıp bir süre bekledi. Adamı daha önce hiç görmemişti. Ne cevap vereceğini tam olarak kestiremiyordu ama ne zarar gelirdi denemekten. Biraz sonra kapı açıldı ve tam da hayalindeki gibi kısa boylu ve şişmanca; başı kel, yanakları domuz katmanlı, dudakları bodrumdaki kadının vajinasına benzeyen dolgun mu dolgun bir adam çıktı. Gülmemek için kendini zor tuttu. Adam Ensar’ı şüpheyle incelerken üzerindeki pantolon çekti dikkatini. Kuşkuya düşen bakışları zararlı bir niyet arıyordu kapısını çalan bu hadsiz dürzüde! Ne malumdu akıl yoksunu olmadığı?

Ensar, kadınla yediği haltı gizleyerek bir yalan uydurdu. Muammer’in arkadaşı olduğunu söylemeyi de ihmal etmedi. Güya sabah işten gelmiş de, kendi evleri kalabalık olduğundan Muammer ile konuşup bodrumdaki odaya kıvrılıvermiş sabahtan. Falan olmuş filan olmuş kilitlenivermiş kapı. Tüm bu yalanları arka arkaya sıralarken hayal dünyasının ne ara bu kadar geliştiğine şaşırmıştı.

gizli ilişkiler

Adam bunları duyunca alabildiğine iyi niyeti ve babacan tonuyla evde yedek anahtar olduğunu söyledi. Anahtarı kapıp vakit kaybetmeden bodruma indiler. Bıraktığı gibi karanlıktı bodrum. Kadını karanlıkta seçmeye çalıştı. Karşı köşede bir karartı görünüyordu ama emin değildi. Adam ışığı açtığında önce kadını fark etmedi. Elindeki anahtar balyasından doğru anahtarı bulmaya çalıyordu. Böyle böyle kapıya kadar yürüdüler. Anahtarı bulup tam kapıya açacaktı ki o da ne! Kedilerden ürkmüş bir güvercin gibi bodrumun bir köşesine sinmiş yarı çıplak bir kadın! Üstelik elleriyle de önünü tutuyordu. Adamda bet beniz kalmadı. Suratını ekşitip ağzının içinde bir iki bir şey yuvarladı. Ensar’ın yüzüne bile bakmadan: “Ben bu kapıyı açamam.” dedi ve yürüyüp gitti.

Toplumsal taşlama

Yine iki çıplak baş başa kaldılar. Yardımcıyken yoz olmuştu Ensar’lar! Fetva eyleye müftülerle kadılar!

Cenaze namazının rekâtı yoktur. Dört tekbir yeter. Kıyamımız kıyıma doğru sürükleniyor.” Diye söylendi Ensar. Kadın ilk kez başına gelecekleri sezer gibi oldu. Gözlerini korkuyla belertip yine başladı ağlamaya.

Bu kez sinirlenmişti Ensar. “Zırlayıp durma be! Ya Muammer’in gelmesini bekleyeceğiz ya da gidip tekrar konuşacağım adamla.

Ama kadının aklına parlak bir fikir geldi. Girmeye çalıştıkları oda dört yanı kapalı bir oda değildi. Bodrumun ortasına bir duvar örüp sonradan oda haline getirilmişti. Allahtan ki tavana kadar çıkmıyordu duvar. Bir kol boyu açıklık vardı yukarıda. Bir yolunu bulup içeriye atlanabilirdi. Ensar kadının bu önerisi karşısında daha da sinirlendi.

“Aklını mı kaçırdın kadın, öldürecek misin beni? Yukarıdan aşağıya en az üç metre var.”
“Ne yapacağız o zaman sen söyle. Şimdi bir gelen olsa ne cevap veririz? Belki de polisi ararlar.”

Ensar’ın deyimiyle yine zırlamaya başlamıştı kadın. Çaresi yoktu, gidip bir kez daha deneyecekti. Olmadı boğazına yapışıp: “Ulan namussuz” diye hırlar, “kadın evli olmasa neyse, biraz anlayışlı olmaktan ne zarar gelir? Yuvası yıkılsın mı istiyorsun?” diye adamı suçlamak hiç de mantıksız değildi. Ne zeki adamdı be! Işığı söndürüp çıktı. Çıkarken de belki moral olur diye, ben gelene kadar ayrılma buradan, diye espri yaptı. Karanlığa doğru belli belirsiz söylemişti bunu. Ama ses gelmedi karartıdan. Çıtı bile çıkmıyordu.

en güzel hikayeler

Gödek Abbas kapıyı açtığında öfkeyle üzerine yürüdü Ensar’ın. Saldıracak sanmıştı bizimkisi. Birkaç adım geri gidip sakin ol amca, demekten başka bir şey gelmedi aklına.

Ne var ulan, ne var? O kahpeyi getirdin değil mi odaya? Muammer olacak şerefsiz de bütün fahişeleri sıradan geçirmiş. Mahallede ne kadar orospu varsa akşama kadar apartmanın önünden gitmiyor. Çekil git kapımdan. Ne haliniz varsa görün. Ben açmam o kapıyı.”

Aynı hışımla kapattı kapıyı. Dayak yemediğine dua etmeliydi Ensar. Polise de gidebilirdi ayrıca. Gödek Abbas ne olacak, diye söylendi kendi kendine. Gerisin geriye bodrumda aldı soluğu. Nefes bile almadan bekliyordu içerideki. Kadını ikide bir de karşısında görmekten sıkılmıştı. Muammer hergelesinin de geleceği yoktu hani. Lazım olmuştu ya…

Bodrumun içinde eli arkasında birkaç tur attıktan sonra durdu. Kadını bir başına bırakıp gidemez miydi? Aslında giderdi. Benzer bir vakada gitmişliği bile vardı. Onu orada bir başına bırakmaya yetecek kadar kirliydi zihni. Sorumluluk hissetmez, empati kurmaz, değer vermezdi. En çok da kadına vermezdi. Hele ki evli bir kadının ihanetiyse bu. Kendini günahkar ya da suç ortağı olarak görmek bir yana, Tanrının cüppesini sırtına geçirip cehennem kazanını odunla besleyebilirdi. Yeter ki bu işten zararlı çıkan kendi olmasın. Ama ya işler büyür de başkaları görürse? Şahittir, telefon kayıtlarıdır tutar da kolundan getirirlerse karakola? Ama kim neyi ispatlayacaktı ki? Başarısız bir düzüşme suçundan hapse mi atacaklar? Ya kocası öğrenir de namusunu temizlemeye karar verirse ne olacak? “Bana geldiğinde zaten namusu kirlenmişti!” diyerek kurtulabilir miydi? Yoksa şeftaliyle portakallar en son kimin elinde bulunursa manav soygununda baş şüpheli o mu olurdu?

Ne olacaksa olsun, diyordu artık. Az önce gelirken arka bahçede uzunca bir merdiven görmüştü. Gidip getirdi. Duvara dayayıp kadının çaresiz bakışları altında tırmandı. Yukarıdan odanın içine göz atıp atlayıp atlayamayacağını kestirmeye çalıştı. En fazla ayağını kırardı. Ama kırılan kemik kaynamasını da bilirdi. Yuvası yıkılmamalıydı kadının!

Erotik Hikayeler

Duvarın tepesinden aşağıya doğru asıldı ilkin. Üç metrenin yarısını inmişti şimdiden. Nefesini tutup somyanın üzerine bıraktı kendini. Dengesini kaybedip yere düştü. Sıkıntılı bir düşüş değildi ama. Kapıyı açıp kadını içeriye aldı.

Kadın tam üzerini giymeye yelteniyordu ki bırakmadı Ensar. Kapıyı içeriden kilitleyip sarıldı kadına. Belli ki henüz doymamıştı domuz. Ses çıkartmadı kadın. Usulca uzandılar somyaya. Gözleri hala ıslaktı. Odanın içinde bir hayalet gibi gezinmeye başladı iniltiler. Sevgi yoktu aralarında. Salt hayvan gibi çiftleşiyorlardı. Bir aile yıkımdan kurtarılmıştı son anda! Kadın sık sık, içime boşalma, diye fısıldıyordu…

 

Günay Aktürk
İnsanın Penislisi
15.8.2016

Bu Öyküyü de Okuyabilirsiniz

Read more

Kendini Arayan Adam

kendini-arayan-adam

Kendini Arayan Adam

kendini-arayan-adam

Kendini arayan adam sonunda bir çöplükte buldu onu. Onu orada bulacağını nereden bildiğini sormayın. Bilmiyordu. Bütün bir şehri dolaşan ve çıkarttığı gürültüyle kedisinden köpeğine, ağacından otuna kadar tüm yaşamı huzursuz eden bir çöp kamyonu tarafından atılmıştı oraya. Bir belediye kamyonuydu bu. Farkında olmadan hizmet götürürdü böylelerine.

Gözlerini açıp kendine geldiğinde kokudan burnunun direği kırıldı. Ne büyük bir çöp yığınıydı böyle! Üstüne üstlük bir şehrin bu kadar temiz görünüp bunca pis kokabileceğini hiç düşünmemişti. Geldiği yerde de düşünme yetisine sahipti ama genelde insanın kafası çöplükte daha iyi çalışırdı…

Bir zaman sonra koku alma duyusu ortama o kadar alışmıştı ki, hani çöplüğe takım elbiseli, bol esanslı bir ‘beyefendi’ girse anında fark ederdi onu. Kokusundan fark ederdi. Dış dünyadan gelen hiç kimse tek parça halinde ait olamazdı çünkü oraya. Pek az kişi kendini bin parçaya bölmeden tanıyamıyordu. Kendini bu çöplükte tek parça olarak bulmasını yadırgadı.

Kendini arayan adam boydan boya gezindi çöplüğü. Bir şehri tanımanın en iyi yolunun, o şehrin çöplüğünü karıştırmak olduğunu iyi biliyordu. Nereden biliyordu bunu? Malumluk işti doğrusu! Gezindi durdu, hallaç pamuğu gibi savurdu çöplüğü. Bir gören olsa yiyecek aradığını düşünebilirdi ama o sadece kendini arıyordu. Üç beş parçaya bölünmüş fotoğraflar, kanlı bir bıçak, mutlu bir aile albümü… Bir gelinin kayıp kırmızı kuşağı, kundak bebelerinin süt dişleri, kararmış kefenler… Uyuşturucu, kumar, tecavüz günlükleri… Yarı yarıya dolu bir kavanoz bal, iliği sömürülmüş kemik, tabanı çürümüş postallar… Mutlu mu yoksa üzgün müydü bu şehir? Aç mı yoksa tok muydu? Tümden mi çürümüştü, bir yanı sağlam mıydı hala? Parçaları birleştirmekte zorlanıyordu. Bir de sigara bulsa daha sağlıklı düşünürdü belki! Kırıntısını bile bulamadı. Şaşılacak işti doğrusu. Son nefesine kadar somuruyor olmalıydılar. Kararmış otopsi raporlarını buldu kentin… Kesinlikle acı çekiyordu bu şehir.

Yürüdü. Soğuktu hava, üşüyordu. Yakaları sökülmüş ama hala taze görünen bir cüppe ilişti gözüne. Hâkim cüppesine benziyordu. Terzi avanağı bir hayli şaşırmış olacaktı ki düğme dikmişti önüne. Sanık sandalyesinde kimler oturuyorduysa artık, öfkeyle hüküm verirken yakası bağrı açılmış olmalıydı adaletin. Belli ki sonunda bir terzi avlusunda bulmuştu kendini. “Bu şehrin adalet anlayışında bir sakatlık var!” diye düşündü. Cüppesi düğmeli bu şehrin doğruluğundan sakındı.

Yakılmış Kitaplar

Yakılmış kitaplar da vardı çöplükte. Bunca gördüklerinden sonra onlara da rastlamak şaşırtmamıştı adamı. Düşündü adam! İyi bir fikir yakaladı: “Yakılmış bir kitap bulmak, hiç kitap bulamamaktan daha iyidir! Demek ki hala dönüşümün sancısıyla kıvranıyor dışarısı. Hiç sancı çekmemekten daha iyidir.” Kırmızı bir kurşun kalem buldu adam. Tepesindeki silgi lekesizdi. Adamın bir kaleme ihtiyaç olduğu malum mu olmuştu acaba çöplüğe? Her şey beklenirdi bu çöplükten.

İlk kez bir kalemi olduğu için mutluydu adam. Aramaya ve araştırmaya bir son verip çöplüğün en manzaralı köşesine uzandı. Burasını artık deniz kıyılarına bile değişmezdi. Bunca yıllık huzursuzluğuna aradığı anlamı verebilmişti artık. Tabii ya! Başını çöplüğe koyduğunda şehirle bütünleştiğini hissetti. Bir kez daha düşündü: “Yerini yadırgayan pire, yoksa bir köpek sıcaklığına mı hasretti bunca yıl? Acaba insan ömrü boyunca kaç kez ayak basmayı başarır ait olduğu yere?” Bu fikir eşelemeleri, kendini bulamamışlar için hiçbir cevabın sorusu değildi. Aklındaki soruları def etmiş olmanın huzuruyla sıkı sıkıya kavradı kalemini.

Sabaha karşıydı. Güneş henüz kıçını kaldırmamış, göz kırpmamıştı çöplüğe. Huzurlu bir dünya düşüyle uyuyakalmıştı geceden. Aniden sıçradı! Kan ter içindeydi. Kâbusların en beterini görmüş, gözleri tam anlamıyla yuvasından fırlamıştı. Yanaklarından çenesine doğru inen ter gözyaşlarına karışıyor, zar zor nefes alıyordu. İliklerine kadar işlemiş bir korkuyla boğazını tuttu.

Gencecik çocukları asıyorlardı rüyasında. Alabildiğine ilkel bir vahşetle yapıyorlardı bunu. Gülmüyorlardı. Unutmuşlardı gülmeyi. Yalnız çocuklara değil, büyüklere de kötülük ediyorlardı. Kadınlara, yaşlılara, doğaya, hayvana ve yaşama kıyıyorlardı. Acıma hissini unutmuşlardı. Zar zor kalkabildi. Kendine geldiğinde avucundaki kalemin ortadan kırılmış olduğunu fark etti. Rüyasında asılan çocukların kalemini nasıl kırdıklarını görmüştü. Şimdi o kalemi kimin kırdığını daha iyi görebiliyordu: sessizliğini, görmezden ve duymazdan gelişini… Hissettiği acının tarifi yoktu. Evladını kaybetmiş bir annenin acısına erişti hisleri. Ellerini kanayan yerine, zihnine bastırdı. Gözleri, yıkılmış bir bendin suları gibi çağlayıp boşalıyordu çöplüğe.

Günlerce kayıp dolaştı. Ne açlık ne susuzluk, eksikliğini hissettiği şey bedensel yoksulluğu değildi. Bedeni yoktu. Gözleriyle görmüyor, kulaklarıyla işitmiyordu artık. O, bu dünyaya ait olan organlarıyla, dokunmaya çalıştığı her şeyi tuzla buz etmişti bu güne kadar. Acı, bir bütün halinde görmeyi öğretmişti ona. Şimdi gözlerini kapatarak da aşabilirdi okyanusları…

Adam, “Bilen bilgisini bilmeyenle paylaşsın” dedi. “Bir buz parçası ne kadar güneş yüzü görürse o kadar hızlı erir.” Yüzlerce kez görülmüş ve test edilmişti… Uyanmıştı adam. Saatlerce baktığı nokta ezberindeydi, unutmazdı artık. Ceplerini boşaltmanın vakti gelmişti. Kırılmış kalemini cebine koyup ufka baktı. Kendinden evvel binlerce kez bakılmıştı oraya. Ve onların tuttuğu yoldan yürüdü şehre doğru.

Günay Aktürk

Read more

İç Savaş Hikayesi – Günay Aktürk | 1980’lerin Karanlığında Bir Öykü

“Günay Aktürk’ün İç Savaş adlı öyküsünün final sahnesini betimleyen çizim: Yorgun bir adam ve eşi, karanlık bir gecede birbirlerine sarılmış şekilde yerde uzanıyor; arka planda pencere ve masanın üzerinde bir tabanca görülüyor.”

İç Savaş Hikayesi: Barikatlar, Karanlık ve İnsan Kalbinin Çöküşü

İç Savaş Hikayesi, 1980’lerin karanlık günlerinde geçen, insanın karanlığıyla yüzleştiği sarsıcı bir öykü. Bu yazıda barikatları, kayıpları ve bir adamın iç savaşın ortasında yaşadığı derin çatışmayı anlatıyorum.

İç savaş atmosferinin gölgesinde her sokak başka bir hikâye taşır; kimi zaman bir taksinin içindeki sessizlik, kimi zaman kapı aralığından sızan bir nefes… Bu öykü, sadece çatışmanın değil, insanın kendi içindeki karanlıkla hesaplaşmasının da hikâyesidir.

İç savaş hikayesi için barikatlar, karanlık bir gece ve silahlı gerilimi betimleyen dramatik illüstrasyon.

İç savaş tüm ülkeyi kasıp kavuruyordu. İnsanlar; sağcı, solcu, Alevi, Sünni diye ayrıştırılmış, her mahallede bir barikat, her barikatta yüzlerce genç kurşun sıkmaktaydı birbirlerine. Kimi şehirlerde soykırıma varan katliamlar yapılıyor, yaşlarına ve de cinsiyetlerine bakılmaksızın bin bir yollu işkencelerle öldürülüyordu insanlar. Ölümün belli bir adresi yoktu. Bazen güpegündüz sokak ortasından, bazen de işkence hanelerinden yükseliyordu çığlıklar. Sanki gizli bir el durdurulması imkânsız bir hızla öfke ve kinin hâkim olduğu keşmekeş bir ortam yaratmıştı.

İki karşıt halkın yaşamadığı kimi şehirler sessizdi. İşte öykümüze konu olan bu şehir de onlardan biridir. Muhafazakârdır insanları. Karşıt fikirlerin olmaması kuşkusuz her zaman iyiye işaret sayılmaz. Tek taraflı öfkeyi biraz daha arttırır o kadar. Bugün bu kadar sessiz olan bu şehir de bir zamanlar kanlı çatışmalara şahit olmuştu.

1980 yılının Temmuz sonları… On yedi kişilik yolcusuyla otogarın önünde durdu otobüs. Gece yarısını çoktan geçmişti. Çevrede, otogarın önündeki bankta oturan biri kadın üç kişinin dışında kimsecikler yoktu. Otobüsten inen yolcular ellerinde bavullarla teker teker kaybolmaya başladılar karanlıkta. Yalnız kırk beş yaşlarındaki adam bir süre bekledi. Elinde bavul yoktu. Siyah ve uzun paltosunun cebinden sigara paketini çıkartıp yaktı. Otogarın yan tarafında bir taksi durağı vardı. Oraya doğru yürüdü. Ayağındaki kunduradan çıkan sesler gecenin sessizliğini bozuyordu. Tepeden tırnağa simsiyah giyinmişti. Yürüyüşü kendinden emin, adımları telaşsız, bakışları korkusuzdu. Durağın önünde oturan dört şoförü bir süre süzdükten sonra selam bile vermeden sordu:

1980’ler kısa öykü atmosferini yansıtan, otogarda taksiye binen baş karakter ve onu şüpheyle izleyen şoförlerin yer aldığı dramatik sahne.

– Kayalı kasabasına gideceğim. Sabit bir tarifeniz var mı?

Kasabanın adını duyan şoförler şüpheyle birbirlerinin gözlerine baktılar. Çünkü Kayalı, bir Alevi kasabasıydı. Ülkenin bu kadar karışık olduğu bir dönemde, hem de gecenin bu saatinde canına mı susamıştı bu adam? Şoförlerin huzursuz edici bakışlarına aldırmadan yineledi sorusunu. Otuz yaşlarındaki bir şoför ayağa kalkarak ücreti söyledi. Adam kabul ederek şoförün gösterdiği taksiye yönelip arabaya bindi. Taksi otogardan çıkıp gözden kaybolduğunda bile duraktaki adamlar hâlâ birbirlerine bakıyorlardı.

Beş kilometre kadar gittiler. Arka koltukta oturan adam pencereden karanlığı seyrediyordu. Taksicinin dikiz aynasından kendisini izlediğini fark etmemişti henüz. Taksicinin bakışları nefret doluydu. Kim bilir neler geçiyordu aklından! Belki de adamın bu deli cesaretini çözememişti hâlâ. Belki de bu ülkede yaşamıyordu adam. Yurt dışından gelmiş olamaz mıydı? Bu aylar tatil aylarıydı. Ülkedeki kargaşadan haberdar olsa da durumun vahametini kavrayamamış olabilirdi. Sinsice sırıtmaya başladı.

Alevi Sünni çatışması hikaye sahnesi; 1980’lerde geçen kısa öyküde baş karakter taksinin içinde otururken, benzinlikte iki adamla gerilimli gece atmosferi.

Taksi henüz çok fazla bir yol gitmemişti ki koyu bir sohbete daldı iki arkadaş. Havadan sudan derken memleket meselesine geldi konu. Benzinci, bir hafta önce falanca mahallede yapılan katliamı anlatıyor, bir taraftan da, yazık memlekete, diyordu.

Taksici: Duydum o olayı. Altı kişiyi öldürmüşler. Pardon pardon! Dokuz kişilermiş. Aralarında çocuklar da varmış!
Benzinci: Üçü çocuk diyorlardı.
Taksici: Neden katlettiler acaba? Ben ömrü hayatım boyunca böyle bir şey ne gördüm ne duydum. Demek buralara kadar yayılmış olaylar?
Benzinci: Alevi Mahallesi diyorlardı. Sebebi belli işte!

Bu sözle beraber dikiz aynasından arka koltuktaki adama baktı şoför. Adam hâlâ pencereden dışarıyı seyrediyordu. Suratında ne bir değişim, ne öfke, ne de bir kıpırtı vardı. Sanki konuşulanları hiç duymamış gibiydi.

Biraz sonra bir sigara yakıp pencereyi araladı arkadaki adam. İlk dumanı içine çekerken göz göze geldiler şoförle. Ancak bu o kadar kısa sürede olmuştu ki şoför, adamın bakıp bakmadığını tam olarak kestirememişti. Bir ara kuşkulandı adamdan! Neden hiç renk vermemişti? Üçü çocuk olmak üzere dokuz kişiyi katlettiklerini az önce anlatmamış mıydı? O anda arka koltukta oturan bu garip adamın korkuyla karışık bir ürperti uyandırdığını hissetti içinde! Tam arkalarında oturuyordu sonuçta, ne olur ne olmazdı! Dudaklarını ıslatıp yan gözle arkadaşını kesti. Bir gözü arkadaşında, bir gözü torpido gözündeydi artık.

Karanlık öyküler temalı bu sahnede, eski bir taksinin içinde üç adam görünür. Arka koltuktaki baş karakter ciddi bir ifadeyle öne bakarken, şoför ve benzinci gergin bir atmosfer yaratır. 1980’ler Türkiye’sinin toplumsal çatışmalarını yansıtan öykü sahnesi.

– Arkadaş! Daha çok var mı Kayalı kasabasına?

Duyduğu soru karşısında afallamıştı şoför!

– Anlamadım ağabey? Sen Kayalı kasabasından değil misin?
– Hayır! On dakikalık bir işim var o kasabada. Siz beni kuytu bir köşede bekleyeceksiniz, ben de işimi bitirip hemen döneceğim.

İki adam da ön koltukta soğuk terler döküyordu artık. Ne yutkunabiliyorlar, ne de tek bir kelime edebiliyorlardı. Gözlerini farın aydınlattığı yoldan alamıyorlardı. Bir zaman sürdü bu sessizlik. İlk ışıklar görünmeye başladığında arka koltuktaki adam hareket eder gibi oldu. Bir kez daha soğuk terler döktü şoför!

– Evli misin şoför edendi?
– Evliyim ağabey.
– Çocuğun var mı?
– Ellerinden öperler, iki kızım var.
– Allah analı babalı büyütsün arkadaş! Allah analı babalı büyütsün!
– Allah razı olsun ağabey!
– Ölümden korkuyor musun?
– Kim korkmaz ki ağabey?
– Normal ölümden bahsetmiyorum. Öldürülmekten korkuyor musun?

Dikiz aynasından yalvaran gözlerle bakıyordu şoför. Ne denirdi ki? Kulağına kadar gelen katliam haberlerinin şu an burada, bu taksinin içinde de yaşanmayacağını kim garanti edebilirdi? Cevabını bulamadı sorunun. Kısa aralıklarla yutkunuyordu sadece.

– Suçlu ya da suçsuz, inançlı ya da inançsız, insanlar öldürülüyor. Onlar sekiz, on gibi basit sayılardan ibaret değiller. Onlar insan. Değillermiş gibi davranma. Hatta öldüren sen bile olsan! Ne kadar kötü olursan ol, ne derece vahşi bir katil olursam olayım, belki gün gelir biz de insan olduğumuzu hatırlayabiliriz.

İnsan olduğunun farkına varmış gibiydi şoför. Belli olur muydu hiç? En büyük dönüşümler büyük olaylarla yaşanmıyor muydu zaten? Vahşet gören gözler kötülüğe övgü dizebilir miydi hiç? Bu şoför daha pek çok kez yolcu alırdı da, böylesi bir yolcuyu bir daha unutabilir miydi?

Adam dişlerini gıcırdatarak boğazını temizledi. Taksiciye uzun uzadıya, ses etmeden, öfkeyle baktı. Sonunda başını kaldırıp konuştu:

Gerilim öyküsü sahnesi; baş karakter karanlık yolda taksiden inmişken, taksi hızla uzaklaşıp tozu dumana katarak geride bırakıyor.

Adam elinde tabanca, kasabanın içinde temkinli adımlarla yürüyordu. Evlerin ışıkları sönmüştü. Ne tek bir çıtırtı, ne köpek sesi… Gecenin karanlığında görülen tek şey, yeryüzüne çöreklenmiş zifir karası bir geceydi…

Adam bir süre daha yürüyüp iki katlı bir evin önünde durdu. Ne çok virane ne de çok gösterişli bir görünümü vardı. Evin önündeki bahçeden geçip merdivenleri çıktı. Oldukça heyecanlıydı! Aklından her ne geçiyorsa aksini düşündüğü belliydi. Yoksa bunca soğukkanlıyken neden heyecanlansındı ki birden bire? Kapının önünde dikilirken, kuş kafesini andıran pencerenin perdesi oynar gibi oldu. Daha bir dikkat kesti adam. Yutkundu, gözleri kapıya kilitlendi. Neden sonra belli belirsiz bir tıkırtı işitti içeriden. Kapıyı boydan boya süzdü. Önce bir anahtar sesi duyuldu, sonra bir ikincisi… Ağır ağır açıldı kapı. Karanlığın içinden güneş gibi parlayan bir çift göz, hasretle bakıyordu karşısındaki adama. Bir süre öylece bakıştılar. Gözleri dolmuştu kadının. Sonra aniden, engellenemez bir tutkuyla sarıldılar birbirlerine. Bir yağmur damlası nasıl düşerdi toprağa? Sevgi nasıl kokardı yağmur sonrası? Hissedebiliyordu ikisi de. Adam bir çırpıda baktı karısının gözlerine, kadın işitti kocasının sustuklarını! Kadın, kafasını yere yıkıp adamın koluna girdi. Sessizce süzülüp girdiler içeriye.

Kadın masanın üstündeki gaz lambasını yakarken adam da paltosunu çıkartıyordu. Lambanın ışığı kısa bir anlığına parladı, daha bir net gördü kocasını. O anda kendini tutmasa çığlığı basabilirdi. Az kalsın yere düşürüyordu elindekini. Ağlamaklı ve titreyen sesiyle “Yaralısın sen!” diye bağırdı. Adamın gömleği boydan boya kana bulanmıştı. Bununla beraber karısının şaşkın ve korku dolu bakışlarını yatıştırmak için uzandı ve usulca oturttu sandalyeye. Gözlerindeki o sönük ifadeyle gömleğini süzdü ve “Sakin ol!”, dedi, “Sakin ol önce. Yaralı filan değilim.”

Psikolojik kısa hikaye sahnesi: 1980’lerin karanlık ortamında, evin içinde gerilim ve korku içinde konuşan bir çift, pencereden dışarıyı kontrol eden adam ve ağlayan kadın.

Kulağına bir çıtırtı çalınmış gibi pencereye doğru yürüdü adam. Perdeyi aralayıp bir süre dışarıyı süzdü. Kimsecikler yoktu dışarıda. Tekrar gelip oturdu karısının yanına. Meraklı ve endişeliydi bakışları.

– Bugün de geldiler mi?

Kadın, yanaklarına doğru süzülen yaşları silmeden evet anlamında başını salladı. Dişlerini sıktı adam.

– Saat beşe doğru geldiler. Yine karşı köydekilerdi. Kasabanın tüm erkekleri zaten ayrım yolda barikat kurmuşlardı. Birkaç saat boyunca silah sesleri hiç susmadı. Dursun amcanın oğlu Rıza var ya, o yaralandı bir tek. Ama korkulacak bir şey yok, durumu iyi.

Adam daha bir öfkeyle sıktı dişlerini. Kafasını yere yıkıp elleriyle yüzünü kapattı. Bir süre öylece kaldı. Kadın devam etti konuşmasına.

– Karanlık çöktüğünde üç araba jandarma geldi. Bütün evleri teker teker arayıp ne kadar silah varsa topladılar. Giderken de birkaç kişiyi yanlarında götürdüler.

Adam, başını ellerinin arasına alıp canını acıta acıta saçlarını çekti. Gözleri kapalıydı. Öfkeye kapılmış titreyen tok sesiyle: “Silahsız bir halk kendini nasıl korur?” dedi.

Kadın bir eliyle kocasının ellerinden tutup olanca sevgisiyle sıkarken bir eliyle de başını kendinden yana çevirip gülümsemeye çalıştı. Hareketleri zorakiydi. Onu, düştüğü bataklıktan çıkartmaya çalışır gibi umutla konuştu:

– Bir çaresi bulunur elbet. Bulunur değil mi?

“Bulunur.”, dedi adam, “Mutlaka bulunur.” Gözyaşlarını sildi kadının. Sonra hislerindeki o donuk umutsuzluk yine geldi oturdu adamın gözlerine. Gömleğindeki kana baktı. Gözleri doldu. Utanmasa oracıkta ağlayacaktı.

“Köy katliamı hikayesi sahnesi — Adamın kardeşinin yaşadığı kasabaya gelişi, barikatlı sokaklar, tedirgin kadınlar ve kapıda karşılayan kız kardeş Seval.”

Kadını daha fazla meraklandırmamak için anlatmaya başladı olanları. Adamın kız kardeşi Seval Çorum’da yaşıyordu. Çorum’dan gelen haberler o kadar ürkütücüydü ki âdeta kan gövdeyi götürüyordu. Meraktan deliye dönmüştü adam. Daha fazla dayanamayarak bir hafta öncesinden yola çıkmıştı. Çorum’a ulaştığında gördüğü ilk şey her mahallenin her köşe başında kurulan barikatlar oldu. İnsanlar tedirgindi. Halkın korkusu ve de her geçen gün tırmanan gerilim, yetmiş dokuz yılı aralığında Kahramanmaraş’ta yaşanan katliamı anımsatmıştı. Çünkü orada yüz elliden fazla Alevi katledilmişti.

Kardeşinin evine ulaştığında kapıyı çaldı. Bir süre bekledi. İçeriden ses gelmeyince birkaç kez daha çaldı. Sokakta barikatlara yemek götüren kadınları gördü. Biriyle göz göze geldi. Gözlerindeki umudu ve kaygıyı fark etti adam. Ardı sıra baktı bir süre. Evde kimse yoktu galiba. Tam dönüyordu ki bir fısıltı duydu içeriden. Dönüp seslendi, kendini tanıttı. Kapıyı açan Seval abisini karşısında görünce ağlayarak boynuna sarıldı. Bu hem bir özlemin hem de yardım isteğinin sessiz bir çığlığıydı.

İçeri girdiler. Evde ihtiyar bir adamla kırkında bir kadın, iki de genç kız vardı. Komşuları olduklarını söyledi. Adam kocasının nerede olduğunu sordu kız kardeşine. Kadın o anda yeniden ağlamaya başladı. “Geçen cuma, dedi, Alâeddin Camiinin oradan geçerken yakalamışlar. Saatlerce işkence edip bir traktörün altına bağlamış, sonra da yakmışlar.” Daha fazlasını anlatamadan kendini kaybetti kadın. Abisinin boynuna sarılarak nefesi kesilene kadar ağladı. Gözleri davul gibi şişmiş, bin perişan olmuştu. Sıkı sıkıya sarıldı adam. Artık onun durumu da kardeşinden pek farklı sayılmazdı. Bir yandan saçlarını okşuyor bir yandan da ağlıyordu. Güç bela kaldırıp elini yüzünü yıkadı kardeşinin. Kendine getirmesi bir hayli zaman aldı.

Aradan birkaç saat geçti. Bir ara komşularının halini hatırı sordu adam. Kırk sekiz yaşında bir oğlu varmış ihtiyarın. Bir hafta önce koyun otlatırken vurmuşlar. Ölüsünü bile ancak iki gün sonra gidip alabilmişler. Adam duydukları karşısında büyük bir üzüntü ve öfkeye kapılmıştı. Neler anlatmıyordu ki ihtiyar!

Toplumsal çatışma öyküsü sahnesinde yaşlı bir adam, köyde yaşanan katliamı anlatırken gözyaşlarına boğulmuş; etrafında acı içindeki aile üyeleriyle dramatik bir atmosfer oluşturulmuş.

– Olayı sağcı solcudan Alevi Sünni çatışmasına çevirdiler. Polis barikatı yıkmaya çalışırken sivil adamlar da arkalarından silahla ateş ediyorlar. Milliyetçilermiş. Böyle milliyetçilik mi olurmuş? Milliyetçilik dediğin kendi halkına kıymak mıdır oğlum?

Ağlıyordu seksen yaşındaki adam. Çizgi çizgi buruşmuş suratı, sönük bakışları ve bir de öldürülen oğlunun acısı… Gözlerindeki yaşı silmeden devam etti:

– Camiden çıkan sakallı adamlar sokak sokak bağırıyorlar: “Aleviler dinsizdir, kestikleri yenmez, aleviler ana bacı bilmez… Kim bir Kızılbaş öldürürse cennete gidecektir!” Asırlardır böyle kandırdılar bu insanları. Kafalarında bu var bu canilerin. Kerbela’da Hüseyin’i kesenlerle ne fark var aralarında? Geldin kendi gözlerinle gördün. Bu yaşananlar da bir Kerbela değilse ne?

Aradan birkaç gün daha geçti Kendi gözleriyle gördü yaşananları. Az bile anlatmıştı ihtiyar. Eksik bir nokta vardı bu işte. Bu işi düpedüz planlayan ne Sünniler, ne dindarlar ne de milliyetçilerdi. Sonunda herkes şahit olacaktı ki Sünni’yi vuran tabancayla Alevi’yi vuran tabanca aynı tabancaydı. Adam belki şimdi değil ama çok sonraları farkına varacaktı ki tüm bu katliamlar, bir ay sonra yaşanacak olan seksen darbesine yol açmak için bir ön hazırlıktı sadece. Kimsenin durdurmaya gücü yetmeyecekti. Ama alınacak bir ders vardı bu yaşananlardan.

Çorum Olayları sırasında barikatta direnen halk, karşıdan yaklaşan silahlı gruplar ve ortamda yükselen gerginliği anlatan detaylı bir sahne; gençlerin barikat savunması ve karanlık mahalle atmosferi.

Ertesi günlerde Çorum’un Alaca ilçesinde bin kişilik bir grup yeni bir saldırıyla elli atmış iş yerini tahrip ettiler. Onlarca insanı yaraladılar. Halk geceleri evde yatmaya korkar olmuştu. Bir hafta sonra olayların durulduğunu düşünen adam bu gece evde kalabileceğini söyledi kardeşi Seval’e. Bir nebze de olsa hâlâ korkuyordu genç kadın. Bu yüzden komşusunun kapısını çalıp eve çağırdı. İhtiyar adam, kızı ve iki torunuyla birlikte Seval’in evinde kaldılar o gece.

Sabaha doğru saat beş suları… Barikattaki çatışma yeni bitmiş, eve dönüyordu adam. Kulağına çığlık sesleri çalındı. Sesler kardeşinin evinden geliyordu. Yol kenarında bulduğu demir çubuğu kavradığı gibi koştu. Evin kapısı açıktı. İçeri girdiğinde yerdeki cesetleri gördü.

Elinde demir çubuk tutan bir adamın, karanlığa gömülmüş evin kapısına dehşet ve endişe içinde baktığı dramatik sahne. Türkiye iç savaş temalı öykü için hazırlanmış duygusal illüstrasyon.

Çıldırmış gibiydi o an. Salonun ortasında eli baltalı iki adamın üzerine saldırdı. Bir tanesi baltayı kaldırıp savurana kadar kafasını parçaladı adamın. Öteki adam saldırıp saldırmamada tereddüt ederken onu da yıktı yere. Öfkeden tüm bedeni zangır zangır titriyordu. Hıncını alamayıp defalarca vurdu yerde yatan cesede. Perişan, kendini kaybetmiş bir haldeydi. Mutfağın girişindeki kız kardeşinin cansız bedenini fark etti. Elindeki demir çubuğu istemsizce düşürdü yere. O anda kanının çekildiğini hissetti! Tüm dünyası başına yıkılmıştı. Yürüdüğünden bile habersiz birkaç adım attı. Dizlerinin üstüne çöküp başını kaldırdı kardeşinin. Kadının kafasından sızan kan tüm vücuduna yayılmıştı. Bağrına bastı cansız bedeni. Bir yandan sessizce ama canı sökülürcesine ağlıyor, bir yandan da biraz ötede cansız yatan ihtiyar adama bakıyordu. İhtiyarın kızıyla torunları yan yana serilmiş, solan âdeta kan gölüne dönmüştü. Göz pınarları kuruyana kadar ağladı. Birkaç saat sonra ne hissettiğini kendisi bile bilmiyordu artık.

“Günay Aktürk’ün İç Savaş adlı öyküsünün final sahnesini betimleyen çizim: Yorgun bir adam ve eşi, karanlık bir gecede birbirlerine sarılmış şekilde yerde uzanıyor; arka planda pencere ve masanın üzerinde bir tabanca görülüyor.”

Kafasını kaldırıp karısına baktı. Doğrusu ne karısında ne de adamda bir dirhem can kalmıştı. Cehennemin içinden çıkıp gelmişti zira. Artık birbirlerinden başka sarılacak kimseleri yoktu. Halk vardı bir de, halkın ortak gücü vardı. “Benim acım yüzlercesinden sadece biri.” dedi adam. “Ama eğer o barikatlardaki halkın gücü olmasaydı koca bir mahalleyi katledeceklerdi.” İçten içe kavurucu bir ateş gelip çöktü yüreğine. “Başım çatlayacak gibi ağrıyor.” dedi. Olduğu yere uzandı. Yanı başına uzanan karısına sarılıp kafasını göğsüne koydu. Saçlarını okşadı. Tabancasını çıkartıp masanın üzerine koydu. Öylece sarıldılar birbirlerine. Bir taraftan sıkı sıkıya sarılıyor bir taraftan da pencereden gökyüzüne bakıyordu adam…

Günay Aktürk 25.12.2014

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Kısa Makaleler (Kısa Ama İşlevsel)

Uzun Makaleler (Uzun Ama Keyifli)

Read more

Ölüler Konuştuğunda – Öykü

günay aktürk öyküler

Ölüler Konuştuğunda | Günay Aktürk Öyküler

Ölüler Konuştuğunda - Öykü

İki arkadaş Samsun da iki bin onun yirmi mayıs öğleni az düzgün çok tezekli bir yoldan ağır ağır yürümeye başladılar. Birinin adı Osman’dı. Yaşı nereden baksan kırkı bulmuştu. Tam bir vatanseverdi. Takvimler ne zaman özel bir günü gösterse Bandırma Vapurundan girer Samsun’dan çıkar, anlatır da anlatırdı. Dinleyenler o sözleri bir yerlerde okusalar, o’nun Samsun’a Atatürk ile beraber çıktığını düşünürlerdi. Atatürkçüydü. Nutuk’u hiç okumamıştı. Anıtkabir’e de gitmemiş ya da tek ayağı çukurda Cumhuriyeti kurtarmak adına parmağını bile oynatmamıştı. Ama kanını akıtsan kıpkırmızı akardı işte!

Diğerinin adı Veysel… Osman, askerde tanımıştı onu. Tanıdığı en mert, en yürekli adamdı Veysel. Uzun boylu, geniş omuzlu, gür bıyıklı bir adamdı. Kocaman elleri, geniş pazıları ve iri gövdesiyle tam bir demirciyi andırıyordu. Zamanında bilmem hangi üniversitede mimarlık okumuş, son sınıfa gelmeden de bırakmıştı. Maddi nedenlerden diyordu Veysel. Çok konuşan bir adam olduğu söylenemezdi. Osman’ın aksine ne yurt hikâyeleri anlatır ne de vatan millet derdi. O daha çok kendi halinde ama derin acılar çekiyormuş gibi sessizce süzmekle yetinirdi insanları! Babasını kaybetmişti geçen hafta. Bunu duyan Osman ta Trabzon’lardan çıkıp gelmiş, şimdi de ayağının tozuyla Veysel’le beraber mezarlığa gidiyorlardı.

Yürüdüler de yürüdüler. Askerlik anıları, geçim derdi, Veysel’in küçük oğlunun sünnet düğünü, Osman’ın işi gücü derken epeyce bir zaman geçti. Laf lafı açtı, laf vatana millete geldi. Osman, Veysel ile bu konuları konuşmayı seviyordu. Çünkü Veysel siyasetten pek hazetmez; böylece Osman aklına estiği gibi, istediği baştan istediği sona alıp götürürdü sözü. Trabzon’daki kurtuluş olaylarını anlatıyordu şimdi de. Veysel’in az önceki konuşkan hali, yerini derin bir sessizliğe bıraktı.

– Ne diyordum? Hah! Bir de Topal Osman ağamız var Veysel. Paşanın askeridir o. O kadar ki Balkan savaşına bile katıldı da küçücük bir şarapnel parçasıyla topal kaldı. Ama yerindi mi, hayır Veysel’im hayır, yerinmedi. Gitti Ruslara karşı çeteler kurdu gene savaştı. Trabzon cezaevini basıp 150 mahkûmu çetesine kattı. Yaa ne babayiğitlik! Rivayet edilir ki bine yakın adamı vardır Osman adaşımın.

topal osman kimdir

Veysel Susuyordu

Veysel belki o sıra keskin ve fazlasıyla anlamlı bakışlarını Osman’a dikmese, kim bilir daha nasıl övgüler dizecekti adaşına… Boğazını temizleyip devam etti Osman.

– Tabi sonraları vatan haini ilan edildi. Neden peki? Nedeni belli olur mu hiç? Bugün kahramanısın yarın hain. Köyler yakmış, kiliseler yıkmış, taş üstünde taş, baş üstünde baş koymamış. Ama neden? Vatan meselesi.

Bir ara susup derin düşüncelere daldı. Belki de yüreğinin derinliklerinde küçücük bir his, bir insanlık kırıntısı canlanmıştı. Giresun’da kahraman olan Topal Osman, devlet kayıtlarına göre haindi. En çok da bu düşündürüyordu onu. Ama paşanın en sadık askerlerinden biri değil miydi bir zamanlar?

– Derin meseleler bunlar. Aslına bakarsan daha sonra paşaya da rest çektiği söyleniyor. Yaşandı gitti. Doğrusu ben de karar vermiş değilim henüz, gerçekten hain midir yoksa kahraman mı? Hainlikle kahramanlık arasında çok ince bir çizgi olmalı.

Veysel susuyordu. Havada bin bir kokulu bir bahar esintisi vardı. Toprak bugün hiç olmadığı kadar kızıla kesmişti. Dereler dört mevsim kan kızıllığındaydı. Çığlık sesleriyle sevişen bir bahar esintisi hâkimdi gökyüzüne. Sürülüyordu insanlar. Sürülüyordu Pontus’un Rum’u! Emirler yağdırıyordu topal Osman. İşte şurada, tam önlerindeydi olanlar. Issızdı, kimsesizdi şehir. Evler yanıyor, Veysel susuyordu…

ermeni tehciri

– Dün on dokuz mayıstı, Trabzon’u görecektin! Gün boyu helikopterler, jetler dolandı semada. Nedendir dersen, bilirim bildiğini Veysel’im. 19 Mayıs 1919 bir Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcıdır. Atatürk, hem padişahın hem de İngiliz’lerin haberi olmadan çıktı Samsun’a. Ahh atam ahh…

Elleri arkasında başı yerde dinleyip duran Veysel, duyulur duyulmaz bir sesle: “Ahh bize öğretilenler ahh!” diye ilk kez mırıldandı.

Osman kuşku dolu gözlerle süzdü Veysel’i. Bu derinlerden gelen “ah”ın ne anlama geldiğini anlayamamıştı.

– Ne için ah çekiyorsun, anlamadım?
– Yüz yıl önce buralarda neler yaşandı? Toprağın dilinden anlayan, onun ağıdını duyabilemez mi? Ermeni ve Rumlar üzerine anlatılan yüzlerce katliam efsaneleri var. Onlar gerçekten efsaneden mi ibaretler, yoksa artık gerçeğin adı mı efsane oldu?
– Ne demek istiyorsun? Rumların ve Ermenilerin katledildiğini mi? Sen de mi o kafasızlar gibi düşünüyorsun yoksa? Yapma Allah aşkına Veysel!
– Ben asla resmi tarihten yana olmadım. Resmi tarih yeni baştan yazılabilir çünkü. Yazılmaya müsaittir. Devletlerin bunu yapabilecek kudrette oldukları aşikâr. Çünkü dünyadaki en gelişmiş örgütlü güçtür devlet. Bu yüzden de pek siyaset yapmaktan yana değilimdir.
– Ben katliam olduğuna inanmıyorum. Savaşta her şey olur. İki taraftan da ölenler ve öldürülenler mutlaka olacaktır. Ama buna katliam diyemeyiz.
Veysel cevabını önceden hazırlamış gibi:

– Peki, buralarda bir zamanlar Ermeni ve Rumların yaşadıklarına inanıyor muyuz, diye sordu.
– Evet, tabi ki yaşıyorlardı, dedi Osman. Bildiğim kadarıyla sayıları bizlerden çok fazlaymış.
– Peki, onların torunları bugün neredeler? Bir zamanlar bu topraklarda yaşadıklarını kanıtlayan ne kaldı geride? Kaç kilise, kaç okul, kaç sağlık evi var?
– Hiç araştırmadım ama vardır mutlaka.
– Hayır dostum! Senin Topal Osman’ın taş üstünde taş koymadı. Bir kilise gören onları hatırlayacaktı çünkü. Çok değil, tek bir yapı temeli gören, bir zamanlar o damların altında kimlerin yaşadığını soracaktı. Tıpkı benim şuan da sorduğum gibi.

ermeni kız çocukları

Kim Korkutmuştu Onu Böyle

Osman ortada bir katliam olduğuna bir an olsun inanmamıştı. Öyle olsa, üç yüz bin, beş yüz bin, hatta bir milyon insan katledilmiş olsa bunun kanıtı olmaz mıydı? Savaştı bu, karşılıklı öldürmeler katliamdan sayılabilir miydi hiç?

– Katliam demek ne demektir Veysel kardaş? Bir halkın kökünü kazımaktır. Bir halkı yok etmek için yaşam için gerekli ihtiyaçlarını kesmek, üremelerini engellemek – bozmak ya da çocukların zor yolla başka şehirlere, başka ailelere dağıtılmasıdır. Asimile etmektir. Tüm bunları bu topraklarda yaşadı mı o insanlar?
– Köklerinin kazındığına dair efsaneleri bir yana bırakıp delil arayalım öyleyse. Nasıl buluruz dersin izlerini? Ölüm yürüyüşlerini de mi duymadık, duyup da aldırmadık? Ya asimile de mi edilmediler? Çocukların zorla başka şehirlere dağıtılmasından söz ediyorsun. Dersim’de olanlar gibi mi?
– Dersim’den bahsetmiyoruz şuan.

Bir süre durup arkadaşını boydan boya süzdü Veysel:

– O kadar şey söyledim, bir tek bu mu çekti dikkatini?

Osman’ın ses tonundaki ani yükseliş ile gelen öfke gözünden kaçmamıştı Veysel’in. Acaba bu, kabullenişe bir işaret miydi? Her ne düşünüyorsa belli ki göz göze gelmekten alıkoyuyordu onu bu düşünceler. Uzaklardan bir traktör sesi geliyordu. Bir deri bir kemik kalmış siyah bir köpek geçti önlerinden. Bakışları ürkekti. Neden ürkekti ki bu kadar? Kim korkutmuştu onu böyle?

Köyün en dışındaki son evi de geçtiler. Sanki mezarlığa değil de uzaklara, kendilerinin de bilmedikleri öte geçelere gidiyorlardı. Hava sıcaktı. Tecavüz ediliyordu kadınlara, gencecik kızlara. Mağaralarda kömürleşen insan kokusuydu o bahar esintisiyle dans eden! Uykusunda ağlayan anneler vardı yol kenarlarında. Osman, bilmeden bir cesedin üzerine basmıştı az önce. Aç susuz bir kafile geçti yanlarından. Askerler durmadan bağırıyor, su isteyen kadınları kamçılıyorlardı. Bir hayalet ordusu sarmıştı her yanı. Binlerce yıllık zulüm, katliam ve soykırımlar apaçık dolanıyordu ortalık yerde. Ama yaşananlar yaşanmış, kan temizlenmiş, yakılan köylerde yeni otlar bitmeye, üç yapraklı çiçekler açmaya başlamıştı. Sanki bu sessizlik, bu huzur binlerce yıldır hiç bozulmuyor, hep bu günkü gibi yaşam fışkırıyordu. Karşı yamaçtan düşman ordusu göründü. Düşmanlıkları kimeydi acaba? İlk kurşun sıkıldı, artık susmuyordu Veysel!

pontus rum

– Mübadele diyorlar adına, diye sürdürdü Veysel. Bir milyonun üzerinde Rum bu anlaşma gereği sürgün edildi. Aslında daha çok beyaz ölüm diyorlar. Hadi biz ölüm yürüyüşü diyelim. Aslında ölüme ve hastalığa terk edildiklerini yazıyor tarih. Geride kalanlarsa zorla Müslümanlaştırılıp, Türkleştiriliyor. Köy, kasaba ve şehir isimleri baştan sona değiştiriliyor. Hiç olmazsa bunlar biliniyor. Peki, ne için? Tek tip, tek insan için!
– Bunların hepsi safsata! Bana katliamı apaçık göstermedikçe ne söylesen inanmam.
– Yani boşuna konuşuyoruz.
– Açıkçası bu sohbetten sıkıldım ben. Yıllardır birbirimizi görmemişiz, konuştuğumuz şeylere bak. İhsan emmiye bir Fatiha okuyalım da bari bir işe yarayalım. Sahi be, amma da yürüdük ha! Nerede bu mezarlık?

Arkasını dönüp gerilere baktı Osman. Gerilerde kalmıştı köy. Bir de şu sessizlik boğmaya başlamıştı artık. Elinin tersiyle alnının terini sildi. Veysel, mezarlığa gitmediklerini, söz Topal Osman’dan açılınca yönünü değiştirdiğini söyledi. Osman bu sözcükleri nereye koyacağında kararsızdı! Mezarlığa gitmiyorlarsa nereye gidiyorlardı öyleyse? Sordu, az kaldı yanıtını aldı. Ay çiçeği ekili bir tarladan geçerek küçük bir tepe aştılar. Tepenin bitiminde yol düze iniyor, biraz ilerisinden başlayarak koca bir dağ yükseliyordu. Osman, yukarılardaki mağaraları fark etti. Anlaşılan, dedi kendi kendine, Ferhat gibi dağlara vuracağız kendimizi! Gülerek bir bakış attı arkadaşına. Veysel gülmüyordu. Konuşmuyordu da. Osman alışıktı Veysel’in bu hallerine.

– Eşkıya mı olacağız Veysel, nereye gidiyoruz böyle?

ölüler konuştuğunda

Kul Bunalırsa Dağa Çıkar

Cevap vermedi Veysel. Osman’ın pek de hayra yormadığı bir kafa sallamasıyla yetindi sadece. Sonra bir ara: “İzinden yürüdüklerimiz ya kaybettirmişlerse izlerini? Öyleyse neyin izinden yürüyoruz?” diye mırıldandı. Osman duymadı bu mırıldanmayı. Eli arkasında bir gerileri, bir tepeleri süzüyordu. Aşağıdan o kadar da yüksek görünmüyordu dağ. Çıktılar da çıktılar. Çıktıkça da taşlar sivriliyor, tırmanmak zorlaşıyordu. Osman işi inada bindirmiş, konuşmamayı, sadece yürümeyi düşünüp, bakalım, diyordu, sonu nereye varacak bu yolculuğun? Veysel alışıktı dağ tepe yürümeye. Bazen gider günlerce dönmezdi. Dedesi tütüncü Hikmet’in gezmediği görmediği yer kalmamış, uzun yıllar Aydın dolaylarında yaşamış eski bir kaçakçıydı. Nice zaman sonradır ki gelip Samsun’a taşınmış. Veysel’in çocukluğu dedesinden dinlediği eşkıya hikâyeleriyle geçmişti. Ne öğrenmemişti ki ondan! Kamalı Zeybekler, Çakırcalı Efeler, Atçalı Kel Mehmet’ler, İnce Memed’ler… Dedesinin eşkıyalar dünyası arka bahçesi olmuştu Veysel’in. Dedesi Hikmet, ölmeden önceki son yıllarında: “Kurt bunalırsa düze iner, kul bunalırsa dağa çıkar derler. Ama şimdi öyle mi? Eşkıya düze indi artık torunum.” demişti. Veysel o yıllarda küçük bir çocuktu. Ne demek istediğini anlayamamıştı. Ama şimdi çok iyi anlıyordu. Bu yüzden de dağları bir başka seviyor, aklına estikçe alıp vuruyordu kendini en dik zirvelere: Belki de dedesinden dinlediği eşkıyaları arıyordu, kim bilir…

Dağın tepesine yakın bir mağaranın önünde durdular. Dizlerinde mecal kalmamıştı Osman’ın. Nefes nefese, olduğu yere çöküp kaldı. Veysel bir atmaca gibi süzdü dağın eteklerini. Belki de Çakırcalı Efeydi şimdi o. Kızanlarını günler öncesinden düze yollamış, dönmelerini bekliyordu! Osman’dan yana bakıp kurup kurguladı içinden. “Bu adam, diyordu içindeki ses, benim kızanım olsaydı şan için çekip vururdum.” Bunu der demez de memnun gülümsedi. Osman bu tebessümü yakaladı. Yüzünü buruşturdu. Sırtını bir kayaya verip aşağılara baktı. Bir yandan da derin derin nefes alıyordu. Veysel önlerindeki mağaraya çevirdi yüzünü. Döner dönmez de allak bullak oldu suratı. Dişlerini sıktı. Bir iki adım atıp bekledi.

ilginç öyküler

– Haydi bakalım Osman eşkıya, hazır mısın?
– Ah bir de neye hazır olduğumu bilsem!
– Takip et beni öyleyse.

Veysel, ağır adımlarla yürümeye başladı. Osman zorla da olsa yerinden kalkıp takip etti onu. Mağaranın girişi oldukça büyüktü. İçeri girip biraz ilerleyince geçidin daraldığını fark etti Osman. Birkaç metre aralıklarla odalar vardı içeride. Kimi odaların duvarlarına küçük oyuklar açılmıştı. Bir pencere şeklinde ama daha çok mumluk ya da işe yarar şeylerin konulması için yapılmış olabilirdi. Osman, bir zamanlar bu mağarada birilerinin yaşadığını anladı. Beş oda daha geçtiler. İçerideki aydınlık gittikçe kararıyordu. Eşkıyalar mı yaşamış burada, diye sordu Veysel’e. Veysel yine cevap vermedi. Biraz daha ileride, ancak bir insanın sürünerek geçebileceği kadar daralmıştı geçit. Veysel dönüp Osman’a bakıp: “Sürünmeye hazır mısın?” diye sordu.

– Bir sürünmediğimiz kalmıştı! Görmeye değer bir şey yoksa çekeceğin var elimden Veysel! Hadi bakalım, ilerleyelim.

Veysel’in suratı karardı. Uzun uzun süzdü arkadaşını. Sonra başını yere yıkıp bir süre öylece kaldı. Osman anlamaya çalışıyordu olanları. Ne vardı içeride? Az sonra öğrenecekti ama arkadaşının suratındaki karamsarlığa anlam verememişti. Nice zaman sonra tek kelime bile etmeden soktu kafasını deliğe Veysel.

kısa öyküler

Deliğin içi zifiri karanlıktı. Uzun boyuyla Veysel, adeta bir yılan gibi süzülüyordu. Belli ki buralara hep sürünmek için geliyordu. Bu işte acemi olan Osman biraz zorlansa da bir metre kadar girdi içeriye. Altındaki toprağı göremiyordu ama sertliğinden anladı ki çok kişi sürünmüştü bu delikte. Veysel sanki akıp gitmiş, patırtısı çok ötelerden geliyordu. Bir an ürperdi Osman. Tanımlanamaz bir korku gelip çöktü içine. Çoktandır böyle ürperdiğini hatırlamıyordu. Gözünün gördüğü her yön zifiri karanlıktı çünkü. Bilinmeyenin üzerine yürümek ürkütürdü insanı. Neyse ki Veysel vardı önünde.

Geçidin sonunda bir ışık gördü Osman. Şaşırdı. Ama daha çok da rahatladı, içi aydınlandı. Az bir gayretle iyice yaklaştı ışığa. Veysel geçitten çıkmış, arkası Osman’a dönük içeriyi seyrediyordu. Burası mağaranın sonu olmalıydı. İçeriyi çevreleyen karşı duvardan anladı bunu. Epeyce de geniş görünüyordu. Yukarıdan aşağıya süzülen ışığın içinde uçuşan tozları fark etti. Son bir sürünmeyle kafasını delikten çıkarttı. O an gördüğü şey karşısında kanı dondu, nefesi kesildi. Hani korkuturlar da yüreğin ağzına gelir ya, öyle bir duygu… O anlık refleksle geri gitmek istedi, olmadı. Çakılıp kalmıştı adeta. İçerisi tıka basa insan iskeletleriyle doluydu. Belki iki yüz kadar vardı sayıları. Bir süre hiçbir şey düşünemeden baktı. Elleriyle gözlerini kapatıp bir süre derin derin nefes aldı. Nice zaman sonradır ki ancak kaldırabildi kafasını. Hala aynı duyguları hissediyordu. Hayatında ilk defa, kendisinin de tanıyamadığı bir ses tonuyla sordu:

– Bu da neyin nesi Veysel?

öykü oku

Ne Korku Ne Endişe...

Belki ilk gördüğünde Veysel’in de kanı çekilmişti ama şimdi oldukça sakin bakıyordu. Ayaklarının ucundan başlayarak uzanan iskeletleri boylu boyunca süzdü. İğne atsan yere düşmezdi. Üst üste yığılmış, sanki sıkı sıkıya istiflenmiş gibiydiler. Kimi iskeletlerin boyu iki metreye yakındı. Kısa olanlar ise çocuk iskeletleri olmalıydı. Ağzında acı bir tat vardı Veysel’in. Kafasını kaldırmadan, derinlerden gelen bir sesle cevap verdi:

– Bunlar mı? Görüyorsun işte, bunlar iskelet. İnsan iskeletleri. Bir zamanlar bizim gibi yaşayan, hayalleri olan, belki düpedüz bizim atalarımız olan insanlar! Bir katliam kanıtı arıyordun. Al sana kanıt.

Ne düşüneceğini, ne söyleyeceğini kestiremiyordu Osman. Bir ara ağzını açacak oldu…

– Biliyorum, diyerek konuşmasına izin vermedi Veysel. Buna da verecek bir cevabın mutlaka vardır Osman kardaş. Ama sağını solunu bir yana bırak insanın. Sadece düşün. Saf bir fikirle düşün. Bu kadar insan… Bir mahalleden daha fazla kalabalık insan… Belli ki katledilmişler. Ama ben yıllarca burada yaşıyorum ve buralarda yapılmış bir katliam ne gördüm ne işittim. Dedem de anlatmadı. Devlete göre de yok. Peki, bu iskeletler uzaydan mı geldi buraya?

Bir süre derin bir sessizlik oldu. Parmağını ısırıp öylece kalmıştı Osman. Ne korku, ne endişe, ne heyecan… Yüz hatlarından hiçbir şey seçilmiyordu artık. Belki de alışmıştı iskeletlerin varlığına. Öyle ya, alışınca normal geliyordu her şey. İçinde hala kuşku var mıydı? Ne düşünüyordu? Ama öyle bir bakıyordu ki…

mağara iskelet

– Nasıl buldun burayı sen?

Tam tepedeki deliği gösterdi Veysel. Büyük bir çemberden bir ışık demeti süzülüyordu içeri.

– Aslında buralarda çok mağara var. Çoğunun içini gezdim. Yalnız buraya hiç girmemiştim. Bir gün tesadüfen küçük bir delik gördüm yukarıda. İlk gördüğümde bu kadar büyük değildi. İyice genişletip içeriye baktığımda ise aynen senin gibi benim de kanım dondu. Sonra girişini arayıp buldum. Bu kadar rahat olduğuma bakma! Bir hafta kadar etrafında dolandım, kâh birkaç adım atıp geri çıktım, kâh dar geçide kadar gelip geri dündüm, bir türlü giremedim içeriye. Sonunda olan oldu işte…

Osman delikten çıkıp daha da yaklaştı iskeletlere. Bir kaçına dokundu. Neler hissettiğini hak getire! Diplerde, tam duvarın önünde duran bir iskelet çekti dikkatini. Oturmuş, sırtını duvara vermişti sanki. Onun tam önünde, bir çocuğa ait olduğunu düşündüğü küçük bir iskelet gördü. Daha bir dikkat kesildi. Belli ki bir şeyler kurguluyordu kafasında. Sonra kararlı ve durgun bakışlarıyla gözlerinin tam içine baktı Veysel’in!

– Doğrusunu söylemek gerekirse yakında burayı bulurlar. Bulunca da jandarmalar gelip her yanını kapatır, adına da yasak böyle derler. Kimse girip görmesin diye yaparlar bunu. Belki de bir açıklama ihtiyacı duyarak, yapılan araştırmalar sonucunda milattan önce bilmem kaçıncı yüzyıla ait oldukları anlaşıldı, gibi bir açıklama yaparlar.

Olduğu yere çöküp iki elini de çenesine dayadı Osman. Gözlerini kırpmadan bakıyordu. Kafasını sağ yana eğip, bir süre de öyle süzdü. Cinsiyetlerini tahmin etmeye çalıştı bir süre. Dahası, tüm bu iskeletlerin neden burada olduklarını sordu kendine. Neden kimse bilmiyordu buranın varlığını? Kimdi bu insanlar? Nereye, hangi zamana aittiler? Bu bilinmezliğin sorumluları hangi cellâtlardı? Sorular, sorular ve sorular…

günay aktürk öyküler
Read more

Ateş Ve Sanat – Müjdat Gezen Sanat Kültür

Müjdat Gezen - Ateş Ve Sanat

Ateş Ve Sanat - Müjdat Gezen

Müjdat Gezen - Ateş Ve Sanat

Ateş ve Sanat! Müjdat Gezen Sanat Kültür Ve Eğitim Vakfına 20 Şubat 2017 de yapılan çirkin saldırı üzerine…

Adı her neyse işte… Bilmem nerede doğup büyümüş. Güneyli ya da kuzeyli, dünyanın içinde kayıp bir beden… Ateşli sıvılara merak salmış! Yakmış. Yakacak. Ama yanmamış kıvılcımında onun, yananların onda biri kadar… Bir tek sudan nefret etmiş: suyun bilgeliğinden… Korkmuş boğulmaktan. Korkmuş kaybolmaktan.

Ama korkmamış boğmaktan ve de yakmaktan. Belli ki okumuş iki satırını üç beş kelamın! Ama okuduklarından pek bir şey anlamamış. Eline aldığı her kitabı (mutlak dokunmuştur onlardan bir kaçına) “Nece yazıyor bu yahu!” deyip yıllarca düşünmüş durmuş.

Düşünmek! Dilimize yabancı bir kelime! Sonunda düşünmeye değer bir şey olmadığına karar verip atıvermiş bir kenara. Kenar! Çöplük. Ateş!

Bu adam falancanın kapı komşusu; öğrencisi, iş arkadaşı, çalışanı… Falancanın filancası işte! Türkçede tam karşılığı yok. Birilerinin bir şeyi olan bu adam, bir gün almış eline bir bidon benzini düşmüş yola. Kafaya koymuş yani, yakacak bir yerleri. Ama kafaya, salt kendi kendine koymuş bu kundaklama işini. En nihayetinde kafa bu, içine bir şeyler koymasan da çalışır, iyi düzenek, tanrı işi!

Yani birileri kafasına girmemiş. Adamı değilmiş birilerinin! Öğütlenmemiş ve denmemiş ki: “Git ulan kundakla şu herifin binasını. Olur olmaz konuşup duruyor. Gerçi epeyce susturduk, uzaklaştırdık televizyondan ama sesi hala boru gibi çıkıyor. Üstüne üstlük Atatürkçü! Bir adam Atatürkçüyse (o aynı zamanda cumhuriyetçidir de) bizim gibi olamaz. Bizim gibi olmak kolay iş mi? Bizim gibiler sanat sevmez. Hem nedir ki sanat? Dinden imandan çıkartan bir insan icadı! Git kundakla ki ne olacak görelim.” Kimsenin böyle bir şey dediği yokmuş. Ama kafaya koymuş bir kez, yakacak bir yerleri.

Elinde bidon aylak aylak gezinip dururken (gecenin birinde) “Müjdat Gezen Sanat Kültür Ve Eğitim Vakfı” gelmiş aklına. Bu kadar uzununa da yeni denk gelmiş. Durup dururken! Hayırdır inşallah! Sanat! Ulan, demiş, o sanat bu sanat olmaya? Vay babanın şarap çanağına! Kıvırmış dümeni sanata. Durmaksızın. Zaten hemen üst sokakta! Tesadüf!

Müjdat Gezen. İstanbul Üniversitesinde ders verirmiş bir zamanlar. Bir öğrencisi okulu bırakacak. Parasızlıktan… Duymuş bunu. Bu da söylenmez ya, atmış elini cebine, keyifli keyifli şıngırdıyor para. Nereye gideceğini sezmiş. Çıkartıp vermiş çocuğa parayı. Niye mi yapmış bunu? Elbette okusun diye. Ve o gün anlamış ki bedava bir okul gerek bu yurda. Bir değil binlercesi gerek ya, açan yok. Bir okul, bir ateş demekmiş! Ateş ki bilgece olanından, diri diri yakmayan, kül etmeyeninden… Yani bu ahvalde açılmış bu okul. İşte adam bu okulu yakmaya gidiyor. Adamın haberi yok bütün bunlardan. Haberi olsa yine de gider miydi oraya? Kıymette pahalı bir soru!

Vakfa geldiğinde şöyle bir kolaçan etmiş etrafı. Kimsecikler yok. Yanaşmış götün götün. Bakmış bir Atatürk büstü. Kapının sağında hemen, yola doğru bakıyor. Nasılsa yüz yüze değiller, yüzleşmeyecekler, aldırmamış. Dökmüş benzini çalmış ateşi. “Sanata ölüm! Yaşasın bizim gibi olanlar!” Ateş aç bir kurt gibi sarmış sanatı. Ateş bu, yakmaz olur mu hiç? Nereye atarsan orayı yakar. Her zaman yoksulun kazanını kaynatacak değil ya! Biraz da sanatı yaksın! Bir zaman seyretmiş. Seyretmiş seyretmesine ya, bir dalga var bu işte! Ulan, demiş, bu ne? Ateş, bir türlü giremiyor eşikten içeriye. Korkmuş adam! Yaa korkmuş, ne sandın? Ateşin de sanatın da bir bekçisi var. Kapının sağında duruyor hemen. Gel de inanma! İlahi değil, tamamen dünyevi. Ama işte sokmuyor içeriye ateşi.

Böyle böyle olmuş dostlar. Bakmayın siz adamın cahilliğine. Sanata bakın, koruyucusuna bakın. Hep oraya, oradaki manaya bakın. Ateş bu, her şeyi yakar. İnsanı da yakar, taştan heykelleri de yakar, sanatkârı da yakar. Ama sanatı yakamaz. Çünkü ateş sanatın içindedir. Ancak onun aleviyle aydınlanır karanlıklar. Cehaletin sanattan korkması da bu yüzdendir. Ölümsüzlüğü istiyordunuz, alın size ölümsüzlük. Ateşin ateşi yakmaya gücü yeter mi hiç?

Günay Aktürk
21.02.2017
Ankara

Read more

Kurt Hikayesi | Bir Anadolu Hikâyesi

Kurt hikayesinde kar fırtınası altında dağdan inen iri kurtlar, yaklaşan tehlike

Kurt Hikayesi Hakkında Bir Not

Kurt Hikayesi babam için yazdığım bir öyküdür. Bu hikâyedeki İsmail, babam İsmail Aktürk. Yıllardır anlatır bu hikâyeyi. Ama ne hikâye… Anlattığı şey aslında bu öykünün yalnızca finale yakın küçük bir parçasıdır. Ama ne zaman anlatmaya başlasa hikâye uzadıkça uzar; gerçek, rivayete; rivayet, destana karışır. Anlatırken de pek cimri davranmaz: abartı, bu hikâyenin neredeyse ayrılmaz bir parçasıdır. Ben her seferinde: “Yahu baba, bu olay böyle olmamıştır!” dedikçe, fazla da yüz göz olmadan “Olmuştur olmuştur!” diyerek geçiştirirdi.

Çocukluğum bu anlatının değişik baskılarını dinleyerek geçti. Aynı hikâye her seferinde biraz daha büyüyordu. Bu yüzden bu Kurt Hikayesi, olan bitenin birebir kaydı değildir. Bu, anlatıla anlatıla şekil değiştirmiş bir hatıranın, sonunda hikâyeleştirilmiş hâlidir. Rivayetle gerçeğin, ciddiyetle mizahın, korkuyla gülümsemenin iç içe geçtiği bir öykü… Kurt Hikayesi işte böyle doğdu.

Kurt Hikayesi

Pencerenin önüne oturup dışarıyı seyretmeye başladı. Saat sabaha karşı beşti. Karanlıkta gördüğü şey beyaz bir kasırgayı andırıyordu. Kar o kadar yoğundu ki şiddetli rüzgarın da etkisiyle, tam anlamıyla beyaz bir kaos hakimdi dış dünyaya. Pencerenin hemen önünden başlayarak elli metre boyunca devam eden alan bir ağaç cennetiydi sanki. Hemen yukarısında da bir üzüm bağı vardı. Aslında burası kilometrelerce uzunluktaki üzüm bağlarının en alt kısmında yer alıyordu. Buradan başlayarak tepelere doğru uzanan koskoca bir üzüm cenneti. Ne hoş bir manzaraydı bu…

Kar fırtınası altında elinde değnekle dimdik duran, sert bakışlı Anadolu adamı İsmail

Ama bu durum İsmail’in pek de umurunda değildi. İsmail için hayatta gerçek olan tek şey, bir günün yirmi dört eşit parçaya bölünmüş olup, geceleri uyuyup gündüzleri uyanık kalma gerçeğiydi! Ama bu düşüncelere neden inandığını da hiçbir zaman sormamıştı kendine. En basitinden zamanın bütünlüğünü göremediği için, gökyüzündeki ayın gündüz vakti insanoğlunun hiçbir işine yaramayacağına inanıyordu. Zira kendi çıkarlarıyla hiçbir bağlantısı yoktu.

Yarım saat sonra kalkıp kapıya doğru yürüdü. Üzerine pardösüsünü giyip boğazına atkısını doladı. El yapımı kalın beresini bir süre aradıktan sonra salondaki koltuğun üzerinde buldu. Ayakkabılıktaki kışlık askeri botlarını çıkarıp ayağına giydi. İsmail bir askerdi. Yani bir zamanlar askeriyeden atılmadan önce. Bir süre ayağındaki botlara baktı. Parça parça anılar gelip geçiyordu gözlerinin önünden. Gerçekte askeriyeden atılması İsmail’in suçu değildi. İlk zamanlarda bunu kendine yediremese de zamanla kendi de alıştı buna. Geçmişi geçmişte bırakıp dışarıya çıktı. Sert bir rüzgâr: ”merhaba” dedi İsmail’e! Birkaç adım atınca, bu saatte dışarı çıkmanın pek de akıllıca bir iş olmadığını anlasa da geri dönmedi.

Bir süre evin önünde durdu. Ev kasabanın girişindeydi. Hemen önünde ise kasabanın içine giden yaklaşık bir buçuk kilometrelik bir yol geçiyordu. Her ne kadar kar tüm yolları kapatmış olsa da bu yoldan gidebilirdi. Ama nedendir bilinmez, son anda fikir değiştirip evin arkasına yöneldi. Oysa orası değil yürümek, adım atmak için bile uygun değildi. Aslında orada yol bile yoktu. Üzüm bağlarının içinden geçip tepeye, en tepeye tırmanacaktı. Ve böylesi zor şartlar altında İsmail’in neden o yolu seçtiği kıyamete kadar bir sır olarak kalacaktı. O kadar da önemli değildi gerçi.

Peki, nereye gidiyordu İsmail? Hem, günler çuvala mı girmişti ki sabahın bu kör saatinde, bu fırtınada yola çıkmıştı? Rivayet odur ki bir bayram gününe denk geliyordu bu fırtınalı sabah. Ve annesinin mezarını ziyarete gidiyordu. Bu saatte! Gerçi bir önemi yoktu gerçeğin. Çünkü rivayet odur ki İsmail’de rivayetlere pek inanmıyordu.

Kar fırtınasında yürüyen İsmail konuşurken, kurt köpeği Hayırsız yan gözle küçümseyerek bakıyor

Evin arka bahçesine geçtiğinde bir an için durdu. İsmail’in henüz subayken aldığı ve adeta bir cellat olarak yetiştirdiği kurt köpeği vardı. Askeriyeden atılınca ister istemez onu da getirmişti beraberinde. Eğitimli bir köpekti. Adını da hayırsız koymuştu. Çünkü ne zaman köpeğe ihtiyacı olsa ortadan tüyüyordu. İsmail bu durumu, köpeğin normalinden fazla eğitilmiş olmasına bağlıyordu. Köpeğe birkaç kez seslendikten sonra okkalı bir küfür savurdu ve yola düştü. Yerde bir diz boyu kar vardı. Bir batıp bir çıkmasına rağmen bu durum İsmail’i pek etkilemiyordu.

Henüz fazla gitmemişti ki on beş metre ilerideki ağacın altında bir karartı gördü. Ya da ona öyle geldi. Biraz daha yürüyünce karartı hareket eder gibi oldu. Orada sanki pusuya yatmış biri vardı. Korktuğunu belli etmemek için durdu ve karartıya doğru bakmaya başladı. Dakikalar geçiyor ne karartı ortaya çıkıyor ne de İsmail bir adım atmaya cesaret edebiliyor… Sinirleri gerilmeye başlayan İsmail etrafına şöyle bir göz gezdirdi. Eline geçirdiği irice bir sopayı kavrayıp (nereden bulduysa hemen) iki adım atıp durdu. Karartı hâlâ bir tepkisizdi. Sabrı taşmıştı artık: “Yeter ulan! Ortaya çık da kafanı parçalayayım şu sopayla!” İsmail’in tehditkâr narasıyla aniden yerinden fırlayan karartı bir anda sıçrayarak havlamaya başladı. Karanlıktaki karartının kendi köpeği Hayırsız olduğunu fark etse de başından kaynar sular boşalmıştı. Birkaç küfür savurduktan sonra yoluna devam etti:

Kurt Hikayesi’nden bir sahne: İsmail kar boran fırtınasında söylenerek yürürken, Hayırsız adlı kurt köpeği kibirli ve umursamaz bir tavırla önden ilerliyor

– Bana bak hayırsız! Ne kadar da meraklıymışsın adına layık bir köpek olmaya. Köpek dediğin kapının önünde durur. Ne işin var senin burada?

Ama Hayırsızın aldırdığı yoktu, havlamaya bile tenezzül etmiyordu. Zaten İsmail de Hayırsız’ın nazarında garip bir canlıydı! Ama kendisi öyle miydi? Hem askeri bir eğitimden de geçmişti. Ne de düzgün havlıyordu öyle! Ama bu uzun boylu varlık nasıldı? Sürekli homurdanıp duruyordu. Aynı zamanda yeryüzünde milyarlarca İsmailgiller vardı. Tabi İsmail’in haberi bile yoktu köpeğin bu hain ve kendini beğenmiş düşüncelerinden…

Az gittiler uz gittiler ne de fazla yol gittiler. Bayağı yorulmuştu İsmail. Yiğit İsmail! Askerden atmışlar garibi. Belki de yalandı. Rivayet bu canım en nihayetinde. Belki de operasyona gidiyorlardı şu anda. Kim bilir? İsmail’e sormak lazım! Ama İsmail yorgun, kar diz boyu, koca asfalt yolun suyu mu çıkmış? Vardır bir bildiği İsmail’in. Asker kökenli. Dedesi de Osmanlı veziriymiş zamanında! Çok yalandan kellesini vurdurmuş padişah. Vurdurur tabii. Adam padişah. O padişahsa bu da İsmail. Sen padişah mısın İsmail? Yine de bir bildiği vardır İsmail’in. Yoksa deli mi de bu yolu seçsin? Haber gelmiş İsmail’e. Kasabanın yoluna mayın döşemiş teröristler. İsmail saf mı? Bilmiyor mu sanki? Amerikan gizli servisi bile peşinde İsmail’in. Ne yapmış peki? Ne yapmamış ki… Kurtuluş Savaşı’nda koca bir Yunan çetesini alaşağı etmiş. Yok canım! Ne olacaktı? Yunanın eli silah tutan tüm çeteleri İsmail’in peşine düşmüş. Ben diyeyim yüz, siz deyin iki yüz kilometre boyunca kovalamışlar İsmail’i. İsmail yorulur mu? Onun amacı başka! İsmail önde Yunanın çetesi arkada İzmir’e kadar götürmüş bunları. İzmir’den de denizin kara dibine dökmüş bu çete bozuntularını.

Düzlük bir alana gelince durdular. Dört yön göz alabildiğince beyaz. Yolunu mu kaybetti sandınız? İsmail bu, aklını kaybeder de yolunu kaybetmez. O an köpeğe öyle bir bakış fırlattı ki köpek huzursuzlandı: “Burada kamp kuruyoruz Hayırsız!” İsmail şakalaşmaya çalışıyordu köpekle. Ama köpek gülmüyordu. Geçen sene tipide kaybolan arkadaşı Hidayet geldi aklına. Ama fazla düşünmek de istemiyordu bunu. Ne kadar çok düşünse o kadar çok üzülüyordu çünkü. Dişlerini sıktı. Hidayet bir garip çoban! Kar yolu kapatınca yol bilmez iz bilmez. Ama bu yörelerin kışı da hep böyle olmaz mı? Kar bir defa yağmaya görsün, at izi it izine karışır. Hidayet bunu bilmiyor muydu? Bilmez olur mu? Ama işte…

Kurt hikayesinde kar fırtınası altında dağdan inen iri kurtlar, yaklaşan tehlike

Kısa bir anlığına Hayırsıza baktı. Sanki bir gariplik vardı bu hayvanda. Taş kesilmiş, kulaklarını öylece dikip kalmıştı. Dondun mu Hayırsız? İt milleti bu, kanı hızlı akar! Lakin taşta ses var Hayırsız’da yok. Bir daha seslendi. Bir daha bir daha… Sonuncusunda hırlamaya başladı Hayırsız. Kuduz mu oldun it oğlu it? İsmail kafasını çevirip köpeğin baktığı yöne bakınca adeta kanı çekildi. Karşı yamaçtaki tepeden aşağı doğru iki tane kurdun öyle bir inişi vardı ki İsmail bir an yuvarlanıyorlar sandı.

Aralarında fazlaca mesafe yoktu. Kurtlar iyice yaklaşmıştı ki İsmail kendini toplayıp elindeki sopayı sıkıca kavradı. Kurtlar ile aralarında on beş metre ya var ya yok, Hayırsızın atılmasıyla kurdun birini yıkması bir oldu. Hayırsız bu, bırakır da kaçar mı hiç İsmail’i? Hayırsız, kurt ile yaman bir cenge tutuşa dursun, diğer kurt da fırladığı gibi yedi metreden İsmail’in üstüne atlayınca beş metre yuvarlandı İsmail. İsmail bu, yuvarlanır. Henüz kalkmasına fırsat vermeden ikinci hamlesini yaptı kurt. Keskin dişlerini İsmail’in tam boğazına geçirecekti ki ani bir hamleyle kurdun tam ağzından yakaladı. İsmail bu yakalar. Kurt, kanındaki vahşi doğası gereği öyle bir saldırıyordu ki İsmail bile İsmailken başa çıkmakta zorlanıyordu. Kendi deyimiyle hayvanın zayıf bir anından faydalanıp (o zayıf anın ne olduğunu belirtmemiştir) kurdun ağzının tam orta yerine öyle bir yumruk çaktı ki azgın kurt neye uğradığını şaşırdı. Lakin yere düşmesiyle kalkması bir oldu.

Üçüncü bir hamleyle üstüne atlayarak keskin dişlerini İsmail’in sağ omuzuna geçirince İsmail’den acı bir feryat yükseldi. İyice sinirlenen asker asıllı İsmail, kurdun boğazına yapışınca, ister istemez nefesi kesildi kurdun. Dişlerini bu kaslı omuzdan istemeyerek de olsa çeken kurdun boğazını sol koltuğunun altına aldı ki (İsmail bu hamleyi çok seviyordu) kurt dile gelse İsmail’den af dilerdi. Buna rağmen canavarın vahşi doğasıyla baş etmekte zorlanıyordu. Bir ara hayırsıza baktı. Her ne kadar ölümcül yaralar almış olsa da canla başla dövüşüyordu. Bu durum İsmail’in hoşuna gitmişti ama kendi durumu oldukça kritikti. Üstelik gücü de gittikçe tükeniyor, yeni bir plan yapması gerektiğini düşünüyordu. En nihayetinde aklına parlak bir fikir geldi. Ah kuyruğunu bir yakalayabilse iş tamamdı. Ama aksilik bu ya kurdun götü ters taraftaydı. Ne yapıp edip o kuyruğu eline dolamalıydı. Yoksa kurt İsmail’in işini bitirecekti.

Kurt hikayesinde İsmail’in azgın kurdun kuyruğunu yakaladığı abartılı mücadele anı

O anda hiç beklenmedik bir şey oldu. Bizim azgın kurt can havliyle İsmail’in elinden kurtulmaya çalışırken dengesini kaybedip yere düşmüş, İsmail’in sağ eli de kurdun tüm bedenine ulaşabilecek pozisyona gelmişti. Bu fırsatı kaçırmamalıydı. Son bir hamleyle kuyruğunu yakalamayı başardı. Kurt bu defa iyice huylanmıştı İsmail’den. Ama İsmail bu halde yine bir şey yapamayacaktı. Ani bir hareketle sol dizini kurdun boğazına dayadı ki neye uğradığını şaşırdı zalım kurt. Sağ tarafında irice bir ağaç vardı. İki eliyle iyice kavradı kuyruğu. Tüm gücünü kullanarak kaldırdığı gibi ağaca çarptı. İsmail bu, çarpmaz mı? Kurttan acı bir feryat yükseldi. Varsın yükselsindi. Tekrar toparlanmaya çalışan kurdu kaldırdığı gibi bir kez daha çarptı ağaca. Bir kez daha bir kez daha derken o kadar çok çarptı ki kurdun öldüğünü çok sonraları anlayabildi. O anda bıraktı. Zorlu bir mücadele sonunda bitkin düşmüştü. Farkında olmadan olduğu yere yığıldı. Farkında olsa yığılmazdı.

Bir süre sol omuzunu inceledi, kanıyordu. Mühim değildi canım, ne yaralar görmüştü o. Ama yine de hastaneye gitmekte yarar vardı. Ağır bir yara olmasa da kuduz tehlikesi vardı. Aniden Hayırsıza çevirdi kafasını. Hayırsız bu defa hayırsızlık yapmamış, parçaladığı kurdun üzerine oturmuş hızlı hızlı soluyordu. Gülümsedi. Bir badireyi daha atlatmıştı. Atlatacaktı tabii. İsmaildi bu. Her şeyden önce asil bir askerdi o.

Bitti
Günay Aktürk

Not: Bazı hikâyeler doğru olup olmamalarıyla değil, anlatıldıkları kadar gerçektirler.

Diğer Öykülerimizi de Okuyabilirsiniz

Read more

Ressamın Tablosu

Ressamın Tablosu

Ressamın Tablosu

Ressamın Tablosu

Yetenekli bir ressamdı adam. Yüzlerce tablo, sayısız ödül sahibiydi. Birazcık abartılı da olsa her yerde övgüyle bahsediliyordu. Hatta o kadar övülüyordu ki onun, Leonardo da vinci‘nin ruhunu taşıdığına inananlar bile vardı!

Gelin görün ki gerçekte kimdi bu ressam; adı nedir, nerede yaşar, yüzü neye benzer bilen yoktu. Kimliğini saklamayı seçmişti kendince. Bu yüzden hayranları ona hayalet anlamına gelen “Körmüz” ismini taktı. Bu nedenledir ki onun kör olduğuna inananlar bile vardı.

O gece mavi takım elbiseli, ablak suratlı, ağzındaki piposuyla müzayede salonuna giren şişmanca bir adam alaycı bir dille konuşuyordu karısıyla:

– Efsane dediğin de bu kadar olur. Hele ki başıboş kalırsa aslını bile aşabilir. Bir de kör ressam diyorlar adama, aynı şey mi canım.

Mavili adamın karısı da Körmüz’ün kör olduğunu düşünenler arasındaydı. Tabii ki buna canı gönülden inandığı söylenemezdi. Kocasının bu ressamın tablolarına karşı duyduğu aşırı ilgi onu fazlasıyla rahatsız ediyor, bu yüzden bir nebze de olsa nefret ediyordu Körmüz’den. Buna karşın adam tam bir Körmüz hayranıydı. Bodrumdan başlayarak yatak odasına kadar bu ressamın tablolarıyla doluydu evi. Bu ona koca bir servete mal olmuştu.

Aynı Şey Mi Canım

Oldukça kalabalıktı salon. Çok geçmeden satışlar başlamış, Kanadalı bir ressamın tablosu gösteriliyordu. Açılışı yirmi beş bin TL den yaptı müzayedeci. Kadın, kocasının kulağına bir şeyler fısıldadı o an. Adam öfkeyle karşıladı bu fısıltıları:

– Bak kadın, dedi, ikide bir de kör deyip canımı sıkma benim! Sanata saygın yok sanatçıya olsun bari.
– Be adam, seninle yirmi yıldır evliyiz. O adamın tablolarına gösterdiğin ilgi kadar… Yok yok… Yarısı kadar benimle ilgilensen gam yemezdim.
– Aynı şey mi canım!
– Bilmez miyim ben, Körmüz’lüğü körlüğünden geliyor…
– …

Çekişme bir süre sekiz ile on yedi numaralı alıcılar arasında gidip geldi. Sekiz numaralı alıcı daha bir hırslı çıktı. Tablo, kırk beş bin TL ile onun oldu.

Böyle böyle on beş yirmi tablo daha satıldı. Mavili adam bu süre içinde Hollandalı ressam Hieraymus Bosh’un Deliler gemisi adlı tablosuna tam tamına yüz otuz bin TL vererek satın aldı. Bunu da bir fırsata çevirerek karısına dönüp:

Bak hayatım, dedi, bu tabloyu senin için aldım. Deliler gemisi! Yatak odamıza asarız. Kadın hiç de oralı değildi. Bir an önce bitse de çıksam şu lanet yerden, diyordu.

– Be kadın madem suratını asacaktın ne diye geldin?
– Niye olacak, şu öve öve bitiremediğin kör deccalın tablosunu görmeye geldim. Bakalım abartılarınızın sınırı nereye kadarmış.

Bu gece Körmüz’ün başyapıtı bu müzayede salonunda görücüye çıkıyordu. Aslında bu gece ki kalabalığın nedeni de buydu. Körmüz, bu güne kadar çizdiği, hepsi de bir servet değerinde olan tablolarını o başyapıtına bakarak, ondan ilham alarak çizmişti. Ama o tabloyu bu güne kadar gören olmamıştı.

Elli Numaralı Alıcı

Mavili adamın dikkatini bir ara elli numaralı alıcı çekti. Yetmiş yaşlarında, saçları ağarmış, kafasında siyah bir takke ve avurdu avurduna geçmiş bu adam, güler yüzüyle de oldukça heyecanlı görünüyordu. Gece boyu hiçbir tabloyla ilgilenmemiş, birine dahi teklif vermemişti.

“Uyanık ihtiyar.” diye mırıldandı içinden: “Belli ki o da Körmüz’ün peşinde. Yedirir miyim sana be!”

Biraz sonra tüm tablolar satılmış, gecenin finaline gelmişti sıra. İki görevli, üstü beyaz bir çarşafla örtülü bir tablo getirdiler salona. Müzayedeci çarşafın bir ucundan tutarak alıcılara baktı. O da en az onlar kadar heyecanlıydı.

– Sıra geldi gecenin şaheserine. Bu gece buraya hepinizin de bu tablo için geldiğinizi biliyorum. Örtünün altındaki tablonun kime ait olduğunu biliyor olsanız da kısaca anlatmama izin veriniz lütfen. Bu tablo Körmüz’ün başyapıtıdır. Çizmiş olduğu diğer tüm tablolarını işte bu başyapıtından esinlenerek çizdi Körmüz. Siz de takdir edersiniz ki maddi değeri de en az manevi değeri kadar yüksektir. Evet, bayanlar baylar. Gecenin tablosunu beş yüz bin TL’den açıyorum.

Sözünü bitirir bitirmez örtüyü kaldırdı. Kapkara, kirli bir merdivene oturmuş; mavi, kareli bir gömlek giyen sarı saçlı bir kadın… Kadının kafası az biraz sağ yana eğikti. Yuvarlak suratlı, küçük, çekik gözleri vardı. İnce dudaklarının üzerinde fındık kadar bir burun… Körmüz’e göre güzel bir kadın olacaktı ki başyapıtına aşk tanrıçası olan “İştar” adını vermişti. Körmüz’ün İştar’ı…

Yazıklar Olsun Sana Körmüz

Bir anda beklenmedik bir uğultu koptu salonda. Bütün alıcılar birbirlerine bakarak şaşkınlıkla bir şeyler anlatıyorlardı. Müzayedeci kimsenin teklif vermediğini görünce açılış fiyatını yineledi. Salondaki uğultular iyice netleşmeye başladı. Kimisi kadının ne kadar soğuk, kimisi de ne kadar sahte baktığından dem vuruyordu. Ön sıralardan genç bir adam: “Hiç de güzel değil. Hatta geri zekâlı gibi bakmış.”diye bağırdı. Bir başkası: “Şeytanın kadın versiyonu be! Koskoca Körmüz neresinden ilham almış bu kadın bozuntusunun…” Bir başkası: “Kadınlığını ön plana çıkartmış, içi boş bu maymunun. Hatta düpedüz maymun!”

– Bu tabloyu tuvaletime bile asmam ben.
– Gece görsem on yıl uyku girmez gözüme.
– Kadınlara olan arzum bir anda yerle bir oldu be.
– Para yiyiciye benziyor.
– Yok, yok tam bir süs köpeği.
– Zevk düşkünü.
– Ne zevki be düpedüz şehvet yuvası.
-Yazıklar olsun sana Körmüz!

Mavili adam da neye uğradığını şaşırmıştı. Böyle bir şeyin olacağını hiç beklemiyordu. Bir anda kendini salondakilere katılmış olarak buldu ki salondakilerin de ortak görüşü; kadının yapmacık, soğuk ve oynak bir kadın olduğuydu. Müzayedeci de afallamıştı. Hiç beklenmedik bir tepkiydi bu. Son bir umut açılış fiyatını tekrarladı. Beş yüz bin TL!

– Ne beş yüz bini be adam! Beş kuruş bile vermem ben bu tabloya.

Bu sözü söyleyen mavili adamdı. Salonda tabloyu seven tek kişi kuşkusuz mavili adamın karısıydı ki onun da nedeni belliydi zaten. Büyük bir keyifle baktı kocasına. Adamsa uğradığı hayal kırıklığı karşısında gözlerini kaçırıyordu artık.

Bu sırada, başlarda mavili adamın hiç de hoşuna gitmemiş olan elli numaralı ihtiyar, ağır ağır kalkarak tabloya doğru yürümeye başladı. Kalabalık buna bir anlam verememiş olsa da pek umursamadı. Uğultu dinmemişti henüz.

İhtiyar, biraz da yaşının verdiği yorgunlukla tablonun yanına kadar gitti. Bir süre tabloya baktı. Sonra da salona dönüp öfkeli kalabalığı süzdü. Kalabalık, ihtiyarın bir şeyler söyleyeceğini anlayınca sustu. İlgiden çok öylesine bakıyor gibiydiler.

– Bu güne kadar tablolarının kayıtsız şartsız hayranı olduğunuz, bugün de başyapıtını satın almak için geldiğiniz ve Körmüz adını taktığınız o ressam benim!

Bu sözler adeta şok etkisi yaratmıştı salonda. Duyduklarına inanamadılar. Birbirlerine şaşkınlıkla bakarken bile çıt çıkmıyordu salondan.

Utanç Duygusu

– Yıllardır Körmüz diye andınız beni. Sağ olun var olun. Siz bana bu ismi layık gördükten sonra asıl adımı söylemenin manası ne? Tablomu görünce demediğiniz şey kalmadı. Doğrusu şaşırmadım desem yalan söylemiş olurum. Siz o hakaretleri yağdırırken tekrar baktım tabloma. Sahte bakışları var dediniz, baktım ama göremedim ben. Soğuk dediniz, tekrar baktım ve tekrar ısıttı içimi tablodaki kadın. Para yiyici dediniz, zevk düşkünü dediniz, seks düşkünü dediniz… Sözün kısası dostlar, sizin gördüğünüz kusurların hiç birini göremedim ben. Aşk da böyle bir şey değil midir zaten. Ben ömrüm boyunca hayran kaldım bu kadına. Belki söylediğiniz kadar kusurludur. Belki daha fazlasıdır. Sanırım aşkın ve sadakatin kör gözüne denk geldi. Zaten kadını bile kusurlu sevmekten başka ne geliyor elimizden… Her neyse dostlar. Haydi, sağlıcakla kalın.

Utanç duygusunun iğrenç kokusu yükseliyordu salondan. Kadın kusuruyla sevilemiyordu evet. Namus ve ev bekçiliği kadının sırtına yüklenmiş ama erkeğe erkekliği helal kılınmıştı sözde. İhtiyar adam tablosunu kucaklayıp bağrına bastı. Tek bir kişinin bile yüzüne bakmadan kapıya doğru yürüdü. Ama salonda Körmüz’ü hayranlıkla seyreden birisi vardı. Kalktı, koşarak yetişti ve dokunuverdi omzuna ihtiyarın. İhtiyar durdu ve ağır ağır dönüp baktı mavili adamın karısına. Kadın etkilenmiş ve duygulu bakışlarıyla sarıldı Körmüz’e. Ağlamaklı sesiyle ilk ve son kez usulca seslendi: ”Körmüz, bu gece bir hayran daha kazandı!”

Günay Aktürk
28.12.2014

Read more

İnanç İle Gelen Korku | Aslanlı Heykel

İnanç İle Gelen Korku Aslanlı Heykel

Aslanlı Heykel

İnanç İle Gelen Korku Aslanlı Heykel

Birbiri üstüne istiflenmiş soru işaretlerinden artık bıkkınlık gelmişti Erdal’a. Her gün bu parka gelir, saatlerce düşünürdü. İnsanların gözlerine bakınca, o küçücük ışıltıdaki inancı görüyordu. İnanmış olma halinin insana mutluluk veren bir yanı olduğu doğruydu ya, kendisi neden onlar kadar mutlu değildi? Sanki ruhlarını çepeçevre saran her türlü boşluktan arınmış, sanki her şey yolunda ve her cevap anlaşılmıştı! Bu kadarla kalsa iyiydi. O ışıldayan inancın içinde bir de korkuyu görüyordu. Ama bu nasıl mümkün olabilirdi ki? İnsanın tutunduğu bir inançtan korkması neyle açıklanabilirdi? Şayet kendisi de o korkuya sahip olmazsa, inancın tamamlanamayacağını düşünmeye başlamıştı artık.

Büyük bir boşlukta içi içini yiyordu. Acaba gerçekten var mıydı tanrı? Varsa neredeydi şimdi? Görebiliyor muydu bu düşüncelerin içinde kıvrandığını? Görüyorsa neden bir işaret vermiyordu? Neyi bekliyordu hala? Çok kızıyordu şu dinlere de! Hepsi de kendince farklı bir söylem yaratmış, birinin söylediğini öteki sürekli yalanlıyordu. Hangi yoldan gidilecek, hangi iz sürülecekti? Düşündü düşündü ve düşündü…

Az sonra ihtiyar bir adam oturdu yanına. Erdal, kısmen de olsa tanıyordu onu. Her gün bu parka gelir, yolun tam karşısındaki geniş alana yapılmış aslan heykelini seyrederdi. Hem de gözlerini kırpmadan yapardı bunu. Her seferinde de bu banka, Erdal’ın yanına otururdu. Heykelin o garip cazibesi Erdal’ın da gözünden kaçmamıştı. Hatta evvelsi gün insana korku mu yoksa cesaret mi verdiğini düşünmüş, cevabından da tam olarak emin olamamıştı. Velhasıl iki adam akşama kadar heykeli seyredip tek kelime bile etmeden ayrılıyorlardı parktan.

Bugün bozulacaktı artık bu sessizlik. Erdal böyle bir ihtiyaca gereksinim duymamıştı ama ihtiyarın canı konuşmak istiyordu bugün. Yutkundukça daha da ağırlaşan sözcükleri taşımaktan yorulmuştu belki de. Kafasını baktığı noktadan çevirmeden öylece konuştu.

– Her gün bu parka gelip yan yana oturuyoruz ama tek kelime etmişliğimiz bile yok. İstersen tanışalım. Benim adım Rıza. Şu yokuşun başında sahaf dükkânım var. Ara sıra gelir, oturduğum banktan insanların yaşamlarını seyrederim.

Kafasındaki kemirgenler anında buhar olup uçtular. Ne yalan düşüne, bu Erdal’ın da ihtiyaç duyduğu bir gereksinimdi. Aynı içtenlikle cevap verdi.

– Benim adım da Erdal. Açıkçası bu güne kadar birilerinin yaşamımı seyrettiğinin farkında bile değildim.

İhtiyar Erdal’a bir süre mutlu bir tebessümle bakıp arkasına yaslandı.

– Sürekli düşünüyorsun. Sürekli karşıdaki heykele bakarak dalıp gittiğini görüyorum. Söyle bakalım genç adam, nedir seni bu kadar düşündüren şey?
– Sen de bakıyorsun ama.
-Ama ben huzurla bakıyorum.
– Galiba haklısın. Bir parça huzursuz olduğum doğru. Sebebini bilmiyorum ama çok düşündürüyor beni bu heykel.
– Peki, ne görüyorsun baktığında?
– Korkuyu görüyorum. Gerçi görülemeyecek gibi değil ya.
– Korku! İçgüdüsel ya da bizzat fikren korkular… Şimdi sana hangisinin hükmettiğini merak ettim.
Sesine açıkça umutsuz bir titreşim çöreklenmişti Erdal’ın:
– Ortak korkularımız! Gördüğün şu aslan insanın özünü yansıtan acımasız bir ayna benim için… Bu insanlar mutsuzluğumun yaratıcıları. O kadar çirkin, o kadar ikiyüzlüler ki insana olan inancım kayboldu. İnsanlıktan çıkmamak için inanca olan inancımı da kaybetmek istemiyorum.

Derin bir nefes aldı ciğerlerine:

– Bana öyle geliyor ki inancımın yaratıcıları da yine bu insanlar. Ama insansız bir inanç daha ne kadar ayakta kalabilir ki?
– İnancını kendin inşa edersin genç adam. Ama mutlu ve iyi bir insan olmayı, insana ve insanlığa duyduğun inancı kaybederek başaramazsın.
– İnanç bir insanı mutlu etmeye yeterli mi? Doğrusu ondan da pek emin değilim ya!

İhtiyar, neleri görüp nelere kör olduğunu incelemek için Erdal’ın bakışlarına yoğunlaştı. Yaşam bin bir çakıllı bir yoldu ki herkes geçerdi bu yoldan. İlk geçen her zaman her şeyi fark edecek diye bir kesinlik yoktu. Ama tersi de kesin değildi.

İnançsız İnsan İkiye Ayrılır Genç Adam

– Neden korkuyorsun bu kadar inanmaktan?
– Korkmaktan da öte cevap yoksunu sorular galiba. Sorun inançta mı yoksa inançsızlıkta mı? İsterdim ki insanlar çıkarları uğruna kötülük yapmasınlar. Ezilen ve zulmeden olmasın. Ama yaşanıyor işte. İnsan hangi insani değerlerden uzaklaşıyor ki bunlar oluyor? İnançsız olmakta mıdır dersin sebep?
– Dünyaya kötülüğü yayanlar inançsız insanlardır! Bunu mu diyorsun yani?
– Öyle bir şey söylemedim. Ama düşünsene, insan kendisini cezalandıracak bir yasanın ya da ilahi varlığın olmadığını düşünmeye başladığında ne yapar? Artık onu ne durdurabilir?
– Vicdanı durdurabilir. Seni bir cinayet işlemekten alıkoyan şey cehennem korkusu olduktan sonra nasıl ispatlayabilirsin iyi niyetli olduğunu?
– Nedenmiş o?
– Çünkü kötülük yapmana engel olan şey vicdan azabı değil, cehennem korkusu olacak o zaman.
– Yani diyorsun ki insan her şeyden önce güçlü bir vicdanla donatmalıdır kendini.
– Hepsi bundan ibaret değil. İnsanlık adına yapılabilecek en büyük vahşet bir cana kıymaktır. “Allah’ın yarattığı canı yalnız Allah alabilir.” diye öğretiliyor değil mi? Peki, Allah adına cana kıymak da ne oluyor?
– Din öyle emrediyor.
– Öyle mi dersin? Ama bir taraftan da: ”Bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmektir.” diyor. Bunun dinle alakası yok. Bunun dini kullananlarla alakası var. İnançsız insan ikiye ayrılır genç adam. Vicdanlı inançsızlarla vicdansız inançsızlar. İnsanların neye inandıklarını söylediklerine bakma sen. Ne yaptıklarına bak.

Tüm bu sohbet esnasında orta yaşlarda bir çöpçünün ilgisini çekmişti bu konuşmalar. Bir süredir hem yerleri süpürüyor hem de konuşmaları dinliyordu.

– Haklı olabilirsin. Evet, haklısın da. Ama yine de bana öyle geliyor ki inanç da yavaş yavaş yok oluyor.
– Allahtan korkuyor musun?
– Hayır, neden korkayım ki?
– Madem inanç yok oluyor, öyleyse neden hala itaat ediyorsun? Neden itaat etmeye devam ediyor insanlar?

– Sence Allaha inanmak için Ondan korkmak mı gerekir?
Daha fazla dayanamayan çöpçü öfkeyle bağırmaya başlar:

– Allah’tan korkmayan kâfirdir! Korkmadığını söylüyorsun ya, yolunu şaşırmışsın sen. Allah-u Teâlâ buyuruyor ki: ”Allahtan korkun! Biliniz ki Allah’ın azabı çok çetindir!”

Bakışları dehşet saçıyordu.

– Deccal gibi konuşuyorsun! Kâfir!

Çöpçü etrafı temizleyerek yavaş yavaş uzaklaşırken, Erdal’da çöpçünün arkasından baka kaldı. Beklemediği bir tepki değildi bu. Biraz gergin ve ciddi bir tavırla ihtiyar adama çevirdi kafasını.

– İşte tüm mesele de tam olarak bu! Neden korkuyor ki? Deccal gelse de ölecek, gelmese de. Kimin için endişeleniyor? Kendisi için mi, yoksa insanlık için mi? Çöpçünün yüzüne bakınca korkuyu gördüm. Aynı korkuyu insanların gözlerinde de görüyorum. Ama inanç senin tek yaşam kaynağın ve sen o inançtan korkuyorsun! Bu korkuyu gördükten sonra nasıl korkmayayım inanmaktan söylesene!
– Sana korkuyu anlatayım genç adam. Şu ölümlü dünyada inancı ölüme karşı bir silah olarak kullanmayı öğrendi insanoğlu. Çünkü başka bir yol bulamamıştı. Bilgisizdi, açıklayamıyordu. Karşıdaki aslan heykeli var ya, bütün sorularının cevabı işte o heykelde saklı.

Böyle bir cevabı hiç mi hiç beklemiyordu Erdal. Şaşırmıştı. Sorgulayan bakışları konuşup da konuyu dağıtmaktan çekinir gibi iyice kısılmış, saygıyla devamını bekliyordu sözün.

Bu sırada aslan heykelinin tam önünde dört beş yaşlarında bir çocuk hem aslan heykeline bakıyor, hem de korku içinde ağlıyordu. Annesiyse sevecen bir gülümsemeyle çocuğuna sarılarak korkmamasını salık veriyordu.

– Heykelin önündeki şu ağlayan çocuğa bak! İşte inanç da böyle bir şey! Aslan heykelini inanç ya da din olarak düşün. Yetişkin bir insan aslana bakınca korkmaz. Sence çocuk aslanın taştan yapılığını bile bile neden korkuyor?
– Çünkü onu gerçek bir aslan zannediyor.
– Hayır, taştan yapıldığının farkında!
– Neden korkuyor öyleyse?
– Çocuk heykelden değil, heykelin taşıdığı anlamdan korkuyor. Yani yırtıcı bir aslandan! İşte inanç da tıpkı buna benzer. Bazı insanlar gerçekten iman sahibi oldukları ya da neden inandıklarını bildiklerinden değil, yaratıcının olası azabından korktukları için itaat ederler ona.
– Sırf cezalandırılmaktan mı korkuyoruz? Korkunun nedeni bu mu yani?

Yaşlı adam evet anlamında kafasını salladı. Gayet mantıklıydı bu düşünce. Tekrar heykele baktı Erdal. Sanki heykelden de ötelere bakıyordu. Peki, öyle bile olsa ne işe yarardı ki bu? Korkarak ibadet etmeleri karşılığında onları ödüllendirecek bir tanrı düşünülebilir miydi gerçekten? Erdal’a göre asıl mesele bu da değildi. Az önceki çöpçüyü hatırladığında, azabın görünmezden değil dünyadaki gönüllü halifelerden geldiğini çok iyi kavramıştı artık. Ama insanın olduğu yerde yine insana duyulan inanç nasıl ayakta kalacaktı, işte bunun bir yolu bulunmalıydı.

Günay Aktürk

Read more

Zeynep’in Güncesi – Yaşanmış Gerçek Bir Aşk Hikayesi

Zeynep’in Güncesi’nde 14 yaşındaki Zeynep’in karanlık ağılda korku içinde ağladığı, koyunların gölgeleri ve kapıdan bakan kardeşi Necati’nin görüldüğü sahne

Bir Zamanlar Bahadın’da...

Bu hikaye Yozgat’ın Sorgun ilçesine Bağlı Bahadın Kasabası’nda “Deli Zeynep” olarak da tanınan “Zeynep Aktürk”ün öyküsüdür. Gerçektir. Baba tarafımdan da akrabam olur.

Zeynep’in Güncesi’nde Bahadın kasabasında geçen yaşanmış gerçek bir aşk hikayesini simgeleyen illüstrasyon

Sana bir aşk hikâyesi anlatayım mı çocuğum? Ama şu bildiğin bir gecelik aşklardan değil. Hele ki güçlü arzuların beslediği aşklardan hiç değil. İnsanı delirten ama gerçekten delirten ve bir ömür bununla yaşamaya mahkûm kalan bir kadının aşkını dinlemek ister misin? Anlatacaklarımda en ufak bir yalan, kurgu yok. Hani hayal etsek, acaba, desek böylesi bir aşk yaratamayız çocuğum. Bu öykü, yaşanmış gerçek bir aşk hikâyesidir.

On dört yaşındaydı Zeynep. Henüz üç aylık bir bebekken annesi Dobey evi terk edip başka bir adamla evlendi. Nedendir bilinmez, ne Zeynep’i götürdü yanında, ne de yıllarca arayıp sordu. O yıllar hayat çok çetindi. Hem çocuk, hem ev işleri, hem tarla tapan… Köy yerinde bir adam nasıl yetişsin bunca işe? Çok geçmemişti ki o kadınla evlendi Zeynep’in babası. Bak, sen de anlar gibi oldun olacakları…

bahadın yozgat

Eylül Ayında Üzüm Hasadı

Bin dokuz yüz kırk iki yılının eylül ayıydı. O aylarda üzüm hasadı yapılır bizim oralarda. Zaten “eylül” üzüm ayı demektir. Sen şehirde doğup büyüdün, bilmezsin köy hayatını. Köy insanının işi yorucudur, ağırdır. Her şey bilek gücüne yani, emeğe dayanır. Her aile omuz omuza verip kalkar her işin altından. Kalkmak zorundadır. Yorucu olduğu için de öfkeli ve disiplinlidir evin büyükleri. Ama küçük büyüğüne saygısını, büyük de küçüğüne sevgisini yitirmemiştir.

O zamanlar nerede böyle traktörler! Kağnılar vardı dizi dizi. Şehre gidip de dönmek bir hafta sürüyordu. Şimdi bir saate indi. Ha bak unutuyordum neredeyse! Aşklar da gizli yaşanırdı o dönemlerde ha! Temiz, çıkarsız ve çoğu kez de karşılıksızdı. Şimdi öyle mi? Hayat kolaylaştıkça daha mı değersizleşti ne?

kavuşamayan aşk hikayeleri

O sabah yine aynanın karşısına geçti Zeynep. Beline kadar uzanan simsiyah saçlarını taradı. Mutlu bir gülümsemeyle bir süre seyretti kendini aynada. Güzeldi. O kadar güzeldi ki yaşı küçük olmasına rağmen üç tane taliplisi dahi çıkmıştı. O yıllarda küçük yaşta evlenmek abes karşılanmıyordu. Hatta Zeynep’in annesiyle babası, yedi yaşından beri beraber büyümüş, yedi yıl aynı yatakta yatmış ve on beş yaşına geldiklerinde de evlenmişlerdi. Nitekim babası Zeynep’i çok sevdiğinden olacak, üç talibini de geri çevirdi.

Saçlarını tarıyordu Zeynep… Olanca öfkesiyle mutfaktan çıkan üvey annesi İbiş kızı, sülün gibi saçlarından kavradığı gibi dışarı sürükledi Zeynep’i. Çok korkmuştu, istemsiz ani bir çığlık attı. Bu daha da öfkelendirdi İbiş kızını.
– Saçlarınla oynayacağına git de dışarıyı süpür baş belası!

Tüm hıncıyla bir de tokat yapıştırdı. Başı önde sessizce ağlayarak gidip aldı duvar dibindeki çalı süpürgesini. Hem süpürüyor hem de içten içe ağlıyordu. Öz annesi Dobey’i hatırladı. Bir şeyler hissetti o an. Tanımlayamadı bu duyguyu. Özlem miydi, yoksa öfke mi? Başka bir adamla evli olsa da aynı köyde yaşıyordu. Çocukluğundan beri bir kez olsun gelip göremez miydi? İşte bu canını çok acıtıyordu.

Birkaç saat sonra elinde telis çuvallarla çıkageldi babası Halil Efendi. Üzüm toplamaya gideceklerdi bağa. Birkaç kez İbiş kızına seslendi. Zeynep’in küçük kardeşi altı yaşındaki Necati ile koyunları ağıla sürüyordu İbiş kızı. Eve girip öğle yemeği için azık hazırlayıp çıktı. Söylenerek Zeynep’in eline tutuşturdu.

Ne Vardı Bunca Sevilecek

Üzüm bağı köyün girişinde, kırk dakikalık bir mesafedeydi. Yol boyu giderlerken çeşmeden buz gibi su doldurdu testiye İbiş kızı. Yan gözle bir Zeynep’e, bir Halil Efendiye baktı. Halil’in Zeynep’i bu kadar sevmesine deli oluyordu. Ne vardı bunca sevilecek? Evini ve kocasını terk eden bir kadının kızından ne olacaktı? Bir yolunu bulup annesine postalamalıydı bu baş belasını. Ama nasıl? Nasıl olsa bulunurdu bir yolu…

1942 yılında Bahadın’da üzüm hasadı sırasında köy hayatını ve sessiz bir aşkın başlangıcını anlatan sahne

Saat ona doğru bağa vardılar. Güneşin yakıcı sıcağı iyiden iyiye hissediliyordu. Herkes elindekileri gölgelik bir yere bırakıp üzüm toplamaya koyuldu. Bağın alt kısmından başlayarak yukarı kadar çıkacaklardı.

Bağ da epeyce büyüktü. Önce kütüklerden üzüm salkımlarını kopartıp öbek öbek yığdılar. Öbekler çoğaldıkça küçük Necati telhis torbalarını getirip bir öbeğin başına koyuyor, sonra da telhise dolduruyordu Halil efendi. Yorucu bir iş sayılmazdı.

Üzüm Bağında Karşılaşma

Saat üç gibi gölgelik bir yerde mola verip azığı yere serdiler. Peynir, zeytin, birkaç baş soğan ile birlikte koyun yoğurdu vardı menüde. Biraz da kara üzüm topladılar. Ne olacaktı daha? Dört koldan yemeğe başladılar. Yanlarındaki bağ kel Hasan’a aitti. Onlar da çoluk çocuk gelmiş hasat topluyordu. İşte çocuğum, Zeynep Resul’ü ilk kez orada gördü. Kel Hasan’ın yeğeniydi Resul. Kız kardeşi Emine’yi karşı köyden topal Remzi’ye verdiler yıllar yıllar önce. Resul, dayısını çok sevdiğinden ara sıra gelir onlarda kalırdı. Bu sene de yaz boyu burada kalacaktı.

köyde yaşanmış aşk hikayeleri

Kel Hasan ile Halil Efendi bir süre sohbet ettiler. Zeynep’in gözü Resul’ün üzerindeydi ya Resul de etkilenmişti Zeynep’ten. Zeynep köyün en güzel kızıydı desem yeridir. Resul’ün başını döndürmüştü oracıkta. Gizli gizli bakıştılar. Zeynep, daha önce hiç tatmadığı duygularla adeta sersemlemişti. İlk görüşte aşk derler çocuğum, böyle yapar adamı! Yüzü gülüyordu. Ama bir yandan da fark edecekler diye korkudan ödü patlıyordu. Babası Halil Efendi, su doldurmasını söyledi kızına. Testiden suyu doldurup tekrar oturduğunda bir bakış daha attı Resul’e. Bu, günlerce böyle devam etti.

Beş gün sonra tüm üzümler bitmiş, ağzına kadar dolu telhisleri bir araya toplamaya çalışıyorlardı. Zeynep, bu kısa sürede sırılsıklam âşık olmuştu Resul’e. Bir taraftan da işleri bittiği için üzülüyordu. Bir daha nerede görecekti Resul’ünü? Kel Hasan’ların işleri de bitti bitecek, onlar da son aşamaya gelmişlerdi.

Akşama doğru yine göz göze geldiler. İçten bir üzüntüyle baktı Zeynep. Resul’de farkındaydı bu kederli bakışların. Zorla da olsa gülümsedi sevdiği kıza. O anda ateş düşmüş gibi parladı yüreği Zeynep’in. Gülümsedi. Belki de o gülümsemeyle oldu ne olduysa! Öfkeli bakışlarındaki nefret tam da Zeynep’in üzerindeydi İbiş kızının! Canını alacakmış gibi bakıyordu. Bunu fark eden Zeynep korkuyla yere indirdi kafasını. Olan olmuştu bir kere. Ama asıl eve döndüklerinde olacaktı ne olacaksa. Varsın olsundu. En fazla döver, saçlarını çekiştirirdi. Sonra bakarsın yarın öbür gün bir fırsatını bulur yine görürdü Resul’ünü. Yaşanmış gerçek bir aşk hikâyesi dedik. Koca şehirleri bile ilkin öncü depremler karşılar.

İşleri bittiğinde, bu gece de bağda kalacağını söyledi Halil efendi. Yaz aylarında, özellikle de hasat zamanı herkes bağda sabahlardı. Her şey bin kat daha değerliydi o yıllar. Yokluk vardı çünkü. Gözü kör olsun o yokluğun.

O Uğursuz Gece

sevip de kavuşamayan aşıklar

Karanlık iyiden iyiye çökmüştü. Ne olduysa o akşam oldu işte. Eve geldiklerinde İbiş kızı o kadar kötü dövdü ki Zeynep’i, ağzından ve burnundan kan akıyordu.

– Demek oğlanlara bakarsın ha! Anasının kızı ne olacak! Ben şimdi bin pişman etmez miyim seni orospu! Söyle bir daha bakacak mısın? Söyle yoksa öldürene kadar döverim seni.

Zeynep bir yandan çığlık atıyor bir yandan da affetmesi için yalvarıyordu. Gariptir. Yüreğine düşen ateşin manasını anlamıyordu bu yabancı kadın.

– Affet anne, bir daha yapmayacağım. Ne olur affet!
– Anne deme bana orospu! Anne deme! Senin gibi bir orospunun annesi değilim ben.

Ama Yüreği Nasırlıydı

Küçük kardeşi Necati bir köşeye sinmiş korkuyla seyrediyordu. Hıncını alamayan İbiş kızı, saçlarından tutuğu gibi sürükleyerek ağıla kapattı Zeynep’i. Korkularına, çığlıklarına ve de çocukluğuna aldırış etmeden çekti sürgüyü üzerine. Yalvarıyor, çıkartması için af diliyordu üvey annesinden. Ama yüreği nasırlıydı İbiş kızının! Gidip ocağa çay koydu. Öz oğlu Necati’yi de yanına oturtturup örgüsünü örmeye başladı. Ağzını bıçak açmıyordu küçük çocuğun. Ablasındaydı aklı. Hele yatsındı annesi, hemencecik çıkartacaktı ağıldan. Ya onu da kapatırsa ağıla? Vazgeçti bu düşüncesinden. Vazgeçti ama yine de acıyordu küçük yüreciği…

Zeynep çocuk, Zeynep on dört yaşında bir çocuk! Karanlıktı ağıl. Çocukluk korkularının bütün karabasanları üşüşmüştü üzerine. Saatlerce ağladı, ağılın karanlık bir köşesine sinip hıçkıra hıçkıra ağladı. Koyunlarla dolu ağılın içinden ya da dışarıdan en ufak bir çıtırtı gelse birden irkiliyor, yüreği ağzına geliyordu. Hayatında bu kadar korktuğu, bu kadar acı çektiği hiç olmamıştı. Önce Resul geldi aklına. Bu içini bir parça ısıtmıştı. Bir an için tebessüm etti, sadece biran için… Bu bile korkusunu yenmeye yetmiyordu. Birkaç kez daha yalvardı İbiş kızına. O anda dışarıdan bir çıtırtı geldi. Tarifsiz bir korku iliklerine kadar yerleşiverdi! Uzaklardan köpek ulumaları geliyordu. Başını iki bacağının arasına alıp hıçkıra hıçkıra ağladı. Birden kafasını kaldırıp karanlıkta gezdirdi gözlerini. Koyunların belli belirsiz siluetleri daha da korku vericiydi. Babasının bakmaya bile kıyamadığı o güzel gözler kan çanağına dönmüştü.

Zeynep’in Güncesi’nde 14 yaşındaki Zeynep’in karanlık ağılda korku içinde ağladığı, koyunların gölgeleri ve kapıdan bakan kardeşi Necati’nin görüldüğü sahne

Gece yarısına doğru ağıldan gelen sesler kesildi. Keyifli bir kahkaha patlattı İbiş kızı.

– Bak sen şu işe! Yerine alıştı bile. Anasının kızı ne olacak!

Kalkıp yer yatağını serdi. Saat de epey geç olmuştu. Pencereye doğru yürüyüp perdeyi araladı. Ay yoktu bu gece. Zifiri karanlıkta ağılı tam seçemedi. Orada, karanlığın ardında korkuyla çarpan küçücük yüreği de… Gaz lambasını kapatıp yatağa uzandı. 1942 yılının Eylül ayıydı. Ara ara çığlık sesleri geliyordu ağıldan.

Bir Ömrün Kırıldığı Yer

Ertesi gün yeni bir sabaha uyandı kasaba halkı. Öyle günler vardır ki çocuğum, öyle sabahlar vardır ki sıradan sabahlar değildir onlar. Bir şeylerin başlangıcıdır mutlaka. Eskiden ne ise o olmayan şeye kulak ver. Halil efendi de ne yaparsa yapsın dünkü Halil olamayacaktı artık. Sabaha kadar uyumayıp nöbet tuttu ya, bir de ona sor! Yüreğine tarifsiz bir huzursuzluk çökmüştü o gece. Sıkıntısını gidermek için aşağıdan yukarı belki yirmi kez turladı bağı.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yola düştü. Yol boyu sıra sıra kağnılar gördü. Hepsi de üzüm hasadına gidiyordu. Köşe başındaki çeşmeden buz gibi su içti. Aç midesinde hissetti suyun soğukluğunu. Eve geldiğinde henüz kimsecikler uyanmamıştı. Sinirlendi. Söylene söylene yürüyüp kapıyı çaldı. İbiş kızının uyanması zaman aldı biraz. “Top patlasa uyanmayacak” diye söylenirken kapı açıldı. Uykulu ve şaşkın bakışlarıyla bir şeyler mırıldandı ibiş kızı.
– Kalk artık karı sabah oldu.

1942 yılında Bahadın’da geçen bir gecede, bir çocuğun kaderini belirleyen sessiz ve karanlık anı simgeleyen sahne

Gürültüye uyanan küçük Necati, yataktan fırladığı gibi kapıda aldı soluğu. Halil Efendinin şaşkın bakışları altında ağıla doğru koştu. Korkmaya başlamıştı ibiş kızı da. Kocası gelmeden çocuğu ağıldan çıkartırım düşüncesiyle olanca keyfiyle horlamıştı sabaha kadar. Tam da bu sıralarda sessizliği parçalayan bir çığlık sesiyle irkildi ikisi de! Ağılın kapısında put gibi duran küçük Necati’den geliyordu ses. Telaşa kapılan Halil Efendi koşarak geldi ağıla. İçeriye baktı, öylece dondu kaldı! Gördüğü şey karşısında nutku tutulmuştu adeta! Saman balyalarının önünde çırılçıplak oturuyordu Zeynep! İki bacağını da kollarıyla kavrayıp bir ileri bir geri sallanırken, donuk bakışlarındaki amaçsızlık her şeyi anlatıyordu aslında.

Neye uğradığını şaşırmıştı Halil Efendi! Gözleri yerdeki şeylere takıldı bir an. Halil efendinin şaşkınlığına anlam veremeyen ibiş kızı biraz da çekingen bir tavırla yaklaşıp içeriye baktı. O anda göz göze geldiler. Aniden yerinden fırlayan Zeynep, göz açıp kapayıncaya kadar üzerine saldırdı ibiş kızının! Bir yandan ne söylediği anlaşılmaz bir feryatla bağırıyor, bir yandan da saçlarını yolmaya çalışıyordu. Sarılıp, olanca gücüyle kendine çekti Halil Efendi. Korkudan tir tir titriyordu ibiş kızı! Can havliyle üç beş adım geriye attı kendini. Halil Efendi Zeynep’i güçlükle içeri çekip büyükçe bir saman balyasının üzerine oturttu. Öfkesi hala dinlemişti Zeynep’in. Sıkı sıkıya tuttu ve bağrına bastı babası. Anlamıştı artık olanları. Bir taraftan saçlarını öpüyor, bir taraftan da ağlıyordu. Yerde ara ara serilmiş olan koyun dillerine baktı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu!

Sözün kısası çocuğum, o gece aklını kaçırmıştı Zeynep! Aklını kaçırmış ve teker teker dillerini koparmıştı koyunların!
O gün Halil Efendi öldüresiye dövdü ibiş kızını. Öyle bir dövdü ki haftalarca kalkamadı yataktan. Zeynep ise eski haline asla dönemedi. Ne haber, diyene bile saldırıyor, kimsenin de gücü yetmiyordu çekip almaya. Çok uzun yıllar çırılçıplak gezindi sokaklarda. Ne giydirirlerse giydirsinler yırtıp atıyordu çünkü. Artık özgürdü Zeynep!

Bu olaydan yıllar yıllar sonra genç yaşta bir oğlunu kaybetti ibiş kızı. Oğlunun mezarı başında devamlı, “dediydi bana, dediydi bana” diye ağıt yaktığı söylenir. Kim ne mi demiş? “Sen benim ciğerimi yaktın, Allah da senin ciğerini yaksın!” İşte bunu demiş Zeynep! Delirdi dediğime bakma, asıl deli olan o değil bizleriz.

Yıllar Sonra

İşte böyle çocuğum. Zeynep, şimdi seksen beş yaşında! Babası bu olaydan bir zaman sonra öldü. O günden bu güne kardeşi Necati bakıyor ablasına. Geriye kalansa çalınan bir ömür, yarım kalmış bir aşk hikayesi ve asla unutulmayacak acılar. Deliler aşkı hisseder mi deme. Derler ki seneler sonra, sanırım Zeynep seksenine yaklaşmışken yaşlı bir adam geliyor evlerine. Yanında da aynı yaşlarda bir kadın! Zeynep, nasıl oluyorsa bir bakışta tanıyor adamı ve diyor ki:

“Bunca yıl bekledim seni Resul, niye hiç gelmedin?

Resul’ün de beli bükülmüş, saçları ağarmış ihtiyar bir adam. Atmış yıl önceki sevdiğine hasretle bakmış değildir muhakkak. Bence çocuğum, İbiş kızına lanetler yağdırıyorsak, aynı laneti Resul’e de yağdırmak lazım gelir. Çünkü çocuğum, senin için aklını kaybetmiş bir kadını görmek için atmış yıl beklemek de adamlıktan değildir.

Günay Aktürk / Zeynep’in Güncesi

Zeynep Aktürk'ün Gerçek Fotoğrafları

Zeynep Aktürk’ün Bahadın kasabasında çekilmiş gerçek portre fotoğrafı
Zeynep Aktürk’ün Bahadın’da çekilmiş, gülümserken görüldüğü gerçek fotoğrafı

Zeynep ve Kardeşi Necati Aktürk

Zeynep Aktürk ve kardeşi Necati Aktürk’ün Bahadın’da birlikte çekilmiş gerçek fotoğrafı

Diğer Öykülerimizi de Okuyabilirsiniz

Read more

Hoşçakal Bu Son Mektup

Hoşçakal Bu Son Mektup

Köpecik Uyuyor

Hoşçakal Bu Son Mektup

O uyurken ne yapıp edip bir şeyler yazmalı. Belki yenice görünecek son bir mektup daha. Ona… Postalamasam da olur. Mühim olan yazılması. Ama yazı masasına oturmak gelmiyor içimden. Çünkü bunu yapınca ille de ille ciddi bir şeyler koyasım geliyor ortaya. Oysa belki de sırf karalayıp atmak yeterli olacaktır. Bu yüzden bu satırları balkonun demirlerine oturmuş bir halde yazıyorum. Yani ciddiye almaz görünerek.

İçimden hoşçakal demek gelse bari… İşin o yüzünde ciddiyetsizlik var lakin her an aşağı düşebilirim. Ama zararı yok. Nasılsa en fazla en acemi hırsızın bile bir zıplayışta çıkabileceği kadar yüksekteyim. Lakin canımın yanmasını istiyorum. Kolumdan tuttuğu gibi aşağı çekecek birilerine ihtiyacım var. Bu bir silkelenme isteği de olabilir. Belki düşersem bir an için kendime gelirim de şaşkın bakışlarla sağa sola bakınıp, “ne oluyor yahu!” derim. Yoksa asla kendime gelemeyeceğim.

İnce hastalığı bilir misiniz? Yani veremi? Artık iyileştiriyorlar mı ne, çoktandır veremden ölen görmedim. Eski çağlardan kalma küflü bir hastalık gibi görünüyor gözüme. Çaresi mi bulundu yoksa artık kimseler derin düşünemiyor mu? Ya da adı değişti de travma mı oldu?

Şu sıralar bende bir gariplik var. Ama kimde yok ki? Görünürde sapasağlamım. O kadar ki domuz gribi bile giremez içime. Ama yine de hasta hissediyorum kendimi; bitkin, çok düşünmüş… Vücut, aldığı besinlerle daha çok güç kazanır ya hani, bendeki besinsizlik başka bir şey olmalı. Bundan ne sonuç çıkartacağımdan emin değilim. Ama bekleyin.

Mevsim geçişlerinin organlarımız üzerinde kurduğu baskıdan olacak (ne kadar bilimsel olduğunu hak getire) tam bir baş belası oluruz bazen. Bana göre ince hastalık denilen veremin de buna benzer bir etkisi var. En çok vücuda hasar veriyor zira. Öyleyse arıtım borularına ihtiyacımız var. İç sıkıntılarımızın pisliğini zihnimizden ve vücudumuzdan akıtacak bir boruya. Acaba şu su borusuna yaslansam akıtır mıyım içimdeki pisliği tepe taklak? Neşe mi gerek bize? Bir ışık mı? Her taraf yangın yeriyken ne ışığı, ne sevinci? Ah bir kalkabilsem ayağa masaya yumruğumu vuracağım da…

Köpecik uyuyor, bu ter yığını da dayanılacak gibi değil. Nefes alacak bir baloncuk oksijen bile yok havada. Balkon demirlerinden uzaklaşmalı. Zaten çok da ciddi görünmüyordu. İşte gelip oturdum yazı masama. Mektuba soyunmak üzereyim. Şu kurşun kalemin ucunu da amma sivriltmişim ha! Bunu ne zaman yaptığımı hatırlamıyorum. Demek ki çok olmuş yazmayalı. Peki, şimdi ne yapacağız? Mektup için bile olsa malzeme gerek. Kafamı kemiren bir sıkıntı var aslında. Kemirmekten çok uğultular yaratan bir basınç! İçimden bir ses, bu çığlığın mektubumsu bir tasvire ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Öyleyse aklıma geldikçe kovaladığım iyi bir koşucu için yazılmalı bu son mektup! Aynı zamanda veremimin de yaratıcısı.

Geçen gün bataklığın oradaki yol ayrımına kadar kovaladım onu. Nefes nefese kalınca durdum. Durmak biraz iltifat, boylu boyunca kapaklandım desem yeridir. İki hırçın nefes arasında kovalıyor mu yoksa kaçıyor muydum belirsizdi. Köpüğe bulanmış bir Arap atı gibiydim. Ona mı yazmalıyım şimdi? Ya da sıcaklar daha da bastırmadan gölgeye mi çekilmeliyim? İki defa vazgeçtim ondan. Sessizce terk ettim onu. Peki, o ne yaptı? İkisinde de öfkeyle, daha da artan bir kuşkuyla acıdı bana. Yaklaştı. Üşüdü. Ağladı… Üçüncüsü yok artık. Olsa da güvenemez bana. Ben olsam güvenebilir miydim? Güvenmek çok onur kırıcı…

Bu yazı masasının başına oturmaya gelmiyor. Daha da ciddileşiyor hayat. Ama bir yerden başlamalı. Öyleyse “Merhaba!” diyelim. “Merhaba canım.” Canım mı dedim? Ne hakla? Aklı başında adam hangi yüzle teşebbüs edebilir buna? Bedeni terk eden son nefes gibi hayatından sessizce çıkıp giden ben değil miydim? Hem de iki kez. Kimsede bir dirhem can kalmadı, kendine gel. En iyisi, “Merhaba hanımefendi!” diye başlamak. Evet, bu daha gerçekçi… Böyle devam edelim.

Çünkü Kırıntıların Kaldı İçimde

Merhaba canım. Söze nasıl başlarsam başlayayım bu yine de canını acıtacak, biliyorum. Köpecik uyuyor. O uyurken sana dokunmak istiyorum ama yine terk edeceğimden korkuyorum. Yine de yapmalıyım bunu. Sana yine merhaba demeliyim. Çünkü kırıntıların kaldı içimde. Küçük parçalar halindeler ve üstelik mayalanmış kutsal ekmek kırıntılarına benziyorlar.… Ben o parçaların üzerinde uyuyorum yıllardır. Fark ettiğim andaysa kâbusa dönen ve gittikçe büyüyen bir korku olarak yaşıyorum seni.

Sen nasıl yorumluyorsun bunu? Yine canım cehenneme mi? Eminim kan kusuyorsundur bana. Seviyorum dediği halde çekip giden ikiyüzlü güvenilmez bir adam olarak yorumluyorsundur. Hem de bir hoşçakalı bile çok görerek. Sakin olmalısın. Başka sözler duymalıyım senden. Zira yeterince kan kustuk. Orta bir yolu yoksa bu gidişin, işte asıl o zaman çığ düşmeli aramıza.

Yazdıkça saçmalayasım geliyor. Buz gibi suyun altına mı girsem acaba? Ne yapılması gerektiğini kestiremiyorum bir türlü. Aslında otuz altı saattir uykusuz olmasam bu kadar tere bulanmazdım.

Gücüm gittikçe tükeniyor. Bilirsin bu halleri ya da daha çok bilmeni umuyorum. Sana, içimde kuduz bir köpek beslediğimi söylemiştim. Hani şu köpecik. Ona ancak böyle seslendiğimde mümkün oluyor vahşiliğini unutmak. Evet, derin bir uykuda şimdi. Güçlü olduğum zamanlarda önüne bir kap yal koyup karnını doyuruyorum. O farkına bile varmadan basıyorum iğneyi. Bu onu günlerce uyutuyor. Ama uykusuz geçen günlerimde onu da senin gibi ihmal ediyorum. İğnenin etkisi geçip başını kaldırdığında rengi bile değişiyor dünyanın. Salyaları ağzımda köpürüp dişlerim daha da keskinleşince peşine düşüyorum senin.

Ama sana zarar vermemek için ilk sapaktan dönüp başlıyorum o köpekle boğuşmaya. Çünkü o senin yok edilmeni istiyor. Ona göre ikimize de zarar veriyormuşsun. İnanabiliyor musun buna? Aklını kaçırdı zavallı. Bu kayıp zaman dilimi ise sana “terk edilmek” olarak yansıyor. Hâlbuki karanlık bir yer altı dehlizinde senin için yabani bir hayvanla boğuşuyorum. Böyle anlarda veremin kokusunu duyuyorum. Saçlarım şimdiden beyazladı bile. Yakınlarda bir değirmen olmalı, kan kokusunu alabiliyorum. Çünkü kanlarımız dehlize karışıyor. Kutsala kan sıçradı bir kez…

Fark ettim de köpeciği doyurmakla aç bırakmak arasında meğer hiçbir fark yokmuş. İki halde de eninde sonunda saldırıyor. Onu yok edebilmenin yolunu bulamadım henüz. Lakin bir kez konuşmayı denedim. “Bak köpecik”, dedim”, “biliyorum, sen benim savunma mekanizmamsın. Beni korumaya çalışıyorsun ama onu karantinaya almaktan vazgeç artık. O tehlikeli değil. Sadece birazcık yorgun o kadar.”

Başını okşadım. Pamuktan da yumuşak tüylerini… Az kalsın elimi kopartıyordu mendebur! Her zaman olduğu gibi ilk o saldırdı. Dişlerinin acısını hala hissedebiliyorum kafamın içinde. Uyandığımda biraz ötemde yatıyordu. Başını okşamadan önce iğnesini yapmıştım. Etkisini göstermiş olmalı. Nasıl yuvalanmış, nasıl ev bellemişse inini, beni bile yaklaştırmıyor yanına.

Şimdi tatilde olmalısın. Dün gidecektin. Orada nem de vardır şimdi. Olsun. Hem hastalığına da iyi gelir. Beni düşünme sakın. Bu sayede daha az berbat geçer tatilin. Seni sevdiğimi söylemiş miydim? Her ne kadar senin beni sevdiğinden kuşkulansam da seviyorum seni ey mayalanmış ekmek kırıntım… Bunu eminim sen de düşünüyorsundur.

Hemen öfkelenme, dinle ve yavaş konuş. Köpecik uyuyor. Uyanmasını istemeyiz değil mi? Seninle üç dört ay gibi kısa bir beraberliğimiz oldu. Bu tam tamına iki sene önceydi. Sen bana gerçek mutluluğu yaşattın. Sevmek, demiştim, yaşamın en güzel hediyesi. Hele ki aynı duygularla karşılık bulmak!

Çivi Gibi Çakılan Sözler

Ama senin beni sevebilme marifetin o kadar kısa sürdü ki canım, bu muammayı bu güne kadar hiç cevaplayamadım: kısa sürdüğü için mi aldattın beni? Hem yüreğinle ve hem de bedeninle? Zihnime çivi gibi çaktığın o sözün manası nasıl acıtmıştı canımı biliyor musun: “Seninleyken onunla da görüştüm.” “Ben gerçek sevgiyi onunla yaşadım.” “Çok acı çekiyorum.” Sanırım o sıralar tesadüfen geçiyordum oradan.

Sahiden! Seninle düzenli bir ilişkimiz de yoktu. Bedenimizin tatminsizliği mi bitirmişti bu ilişkiyi? “Zaten cinselliği çıkartırsan ilişkiden geriye pek faza bir şey kalmıyor.” Bari bunu söylemeseydin. Senin hem kafası karışık, hem mutsuz ve hem de doyumsuz bir kadın olduğunu düşündürdü bana bu sözün. Sana göre o sıralar bana bir şans vermiştin. Hem de tüm bu sözlerine rağmen.“Git, gelme dedin. Aslında beni ona gönderen sendin.” Her git dediğimde bir başkasının kollarına gideceğini düşünmek umut verici sevgilim!

Sıcaktan saçmalamaya başladığımı kabul etmiyorum. Gerçek olan şu ki sen kötü bir insandın. Güvenilmezdin. Beni o gün çıkartacaktın hayatından. Seni iki kez terk etmişsem, iki kez geldiğimi de görmelisin. Yüzlerce kez güvenmeyi denedim fakat asla affedemedim seni. Ama belki bir kez ağladığını ya da acı çektiğini görsem belki affedebilirdim. Bu da varsın benim avanaklığım olsun.

Gerçek sevgiyi sorguluyorsun bu günlerde. Gerçek sevginin ancak karşılık beklemeden mümkün olabileceğini savunurken, bir sevgili olarak senin de sorumlulukların olabileceğini görmüyorsun. Aklanma çabası mı tüm bu savunma girişimlerin? Ne yaparsam yapayım beni sev, ben bile kendime güvenemiyorum demek mi bu? Köpecik diyor ki: “Bir daha aldatılmak için mi koşuyorsun ona? Seni zavallı hayvan! Eninde sonunda parçalarına ayıracağım seni!

Daha ne kadar köpüğe bulanabilirdim ki? Artık sözün sonunu getirmeliyim. Köpecik uyanmak üzeredir. Gideyim de karnını doyurayım bari. En son iğneyi üç gün önce vurmuştum. Uyuşmaya karşı yavaş yavaş bağışıklık kazanıyor, üstelik elimde başka iğne de kalmadı. Bu seni can gözüyle son hatırlayışım. Kendine dikkat et. Geceleri daha çok uyu. Mahzenden tıkırtılar geliyor. Sessiz ol, kaçmaya hazırlan. “Kimseyle konuşmuyorum köpecik, şu iğrenç kedi yine gelmiş bataklığımıza. Kovalıyorum gitmiyor lanet olası.”

Zavallı sersem köpek, hala sendeliyor. Birazdan iyice uyanmış olur. Artık onu yenemem. Buraya geldiğinde benliğimiz birleşmiş olacak. Seni bir daha asla istediğim gibi hatırlayamayacağım. Git artık. Uzaklaş. Geceleri daha çok uyu. Ve artık bırak peşimi. Hoşçakal.

Geldin mi köpecik? Kahve yapayım mı sana da? Evet, yine gelmiş şeytanın talebesi. Nasıl da çirkin bir yaratık öyle? Evet, haklısın. En başından beri de haklıydın zaten. Bataklığımızı kirletiyor! Sen onu boş ver de, uyurken ne de güzel hırlıyordun yahu! Rüya mı gördün, anlatsana! Ah iyice oturmuş boğazına, gel, zincirini çözelim. Hava da ne kadar da sıcak değil mi bugün?

 

Günay Aktürk / Hoşçakal

Read more