Tek Eşlilik mi çok eşlilik mi

Tek Eşlilik mi çok eşlilik mi

Tek Eşlilik mi çok eşlilik mi?

Tek Eşlilik mi çok eşlilik mi

Tek Eşlilik mi çok eşlilik mi? Bizim geleneğimizde şöyle bir söz vardır: “Yarin yanağından gayrı her şeyde ortağız!Şeyh Bedrettin’in sözüdür bu. Yani der ki yediğimiz içtiğimiz bir, yarimiz tektir. Onu paylaşmayız.

Peki insan doğasına yansıması da böyle midir? Çevrenize bakın, ilk izlenim orada görülebilir. Eşini aldatmayan kaç aile tanıyorsunuz? Bunun ille de ille pratikte uygulanıyor olması gerekmez. Evli bir insanın bir başkasını arzulaması da çok eşliliğin belirtisi değil midir? Eğer onu kısıtlayan evlilik ya da inandığı bir dizi ahlak kuralları olmasaydı, o dakikadan sonra artık onu ne durdurabilirdi?

Aslında bizler sadakate gerçekten inandığımız için desteklemiyoruz bu fikri. Cinsel kıskançlık acaba kaybetme korkusundan doğuyor olabilir mi? Namus kavramını da bu yüzden mi yarattık? İhanete uğradığınız ya da bundan şüphelendiğinizde hissettiğiniz duyguya odaklanın. Sizi korkutan şey nedir?

Onun bir başkasını tercih ettiğini düşünür ve bu yüzden inanılmaz acılar çekerseniz. Size verecek pek bir şeyi kalmamıştır. Evliliklerde de karşılıklı alışverişlerde olduğu gibi: sevgi, sadakat ve bir de zevk duygusudur talep edilen. Eğer ortada sadakatsizlik varsa, hakkınız olduğunu düşündüğünüz şeyi bir başkasının gasp ettiğini düşünebilirsiniz.

Pek bir ahlaklı olduğumuz için savunmuyoruz sadakati. Lakin kılavuzumuz böyle söylüyor: örnek yaşantılar. Eğer bu örnek yaşam çok eşliliği onaylayan bir toplum olsaydı, o zaman da namus kavramının çağ dışı bir fikir olduğunu savunacak, yetmeyecek, bir de yasalarca koruma altına alacaktık. Gelenekler toplumların asırlarca süregelen alışkanlıklarıyla şekilleniyor. Toplumun öğretileri değiştikçe ahlak kurallarının tanımı da şekilleniyor. İnsanın özünde çok eşli olduğunu ben söylemiyorum. Kendi inancına en büyük darbeyi yine kendisi vuruyor.

Ama heyhat, çok eşlilik kuramına inanıyor olmam duygusal ıstırap çekmeyeceğim anlamına gelmiyor. Aslında bunu bizzat deneyimledim de. Dünyanın en uğursuz tesadüfü, sizi duygusal doyuma ulaştıracağını sandığınız birinin, sizinle sadece tensel ihtiyaçları doğrultusunda beraber olduğunu fark ettiğiniz an olsa gerek. İhtiras bencildir. Kurnaz bir tilki gibi avını paylaşmak istemez. Fakat sadakati ilkin kendinizde sorgulamalısınız. Bende olan sizde de varsa muhtemelen aynı yazgıyı paylaşıyoruz demektir.

 

Günay Aktürk

Read more

Tüküreyim Sizin Dostluğunuza

Tüküreyim Sizin Dostluğunuza

Tüküreyim Sizin Dostluğunuza

Tüküreyim Sizin Dostluğunuza

Sizler bayım, biraz yaklaşınca insanın kaşını gözünü, en çok da saç diplerini ütüleyen karanlık alevlersiniz. Koruyalım bu mesafeyi. Kafalarınızın içinde ağdalı bir örümcek besliyorsunuz çünkü. Tatlı diliniz bir olta iğnesinden çok daha ölümcül. Tüküreyim sizin dostluğunuza. Varlığınız, içinde ağır bir pedofili barındıran iğrenç bir kurgunun aşağılık karakteriyle eşdeğerdir. Bu ne cüret böyle?

Çürümüş kulağınız bir dizi fısıltılar işitmekte. Akıl hocalarınız var sizin, nefreti öğütleyen. Daha önce hiç ayak basmadığınız topraklarda yaşan insanları düşman bellemenizi, katliamlara gülüp mümkünse devamını getirmenizi istiyorlar sizden. Özgürlüğüm için savaşan ben, özgür insanları kırbaçlama emri almış olan sizinle nasıl dost olabiliriz?

Bir de bilinç denilen bir şey var ki asıl sorun burada. Bizim yıkadıkça parlattıklarımızı, sizler kirletiyorsunuz yıkadıkça! Çocuk gelinler olsun istiyorsunuz. Gözünüze kestirdiğiniz kadınlardan üçer beşer seks kölesi edinmek istiyorsunuz. Sizler zamane putperestlerisiniz çünkü kadınbuduna tapıyorsunuz. Taciz ve tecavüz eylemleriniz putperestliğinizin en doğal ritüellerdir. “Sizin dostluğunuzu isteyen kim! Tüküreyim sizin dostluğunuza!”

 

Günay Aktürk

Read more

Adalet Mülkün Temeli Midir

Adalet Mülkün Temelidir

Adalet Ve Yargılama Çıkmazı

Adalet Mülkün Temelidir

Bir zamanlar adına kanun dedikleri, epeyce de iş gören bir şey vardı. Gelin görün ki onun ne kadar esneyebileceğini deneyimlemek ayrı bir tecrübeydi, yasal kanunsuzluğun inceliklerine şahit olmak ise ayrı bir tecrübe. Ayrıca kanun da insan mayasının elastik özelliği sayesinde bir oyun hamuru gibi istenilen şekle sokulabiliyordu. İnsan ürünü olan ne var ki yine insan tarafından eğilip bükülmesin? Yönetim kadrosunda isen sorun yoktu. Asıl sorun alt tabakalarda olduğunda ortaya çıkıyordu. Ama her zaman böyle olduğuna inanmıyorum.

Halkın “servet istiflemeyi”, barbarlığı” ve de “diktatörlüğü” tasvip etmediği dönemlere şahit oldu dünyamız. Ama ne zaman ki halkın gözleri kör edildi, işte o zaman baştakiler için makam, çekici bir gözlükçü dükkânı gibi görünmeye başladı. Kanun, arkası olmayanlar için bir zulüm makinesi. Ama arkan varsa o kanunla inanılmaz şeyler yapabilirsin. Hatta yaptığın şeylere sen bile şaşıp kalırsın. Adalet mi kutsal sayılmalı yoksa makam mı? Kanun yapıcılara bu kadar saygı gösterilmeye devam edildiği sürece, makam ve koltuğun adaletin üzerinde durduğuna şaşmamalı.

Cinayetler işleniyor dünyada. Ben bunları üçe ayırdım. Bireysel cinayetler, örgütsel cinayetler ve de profesyonel cinayetler. Komşusu tarafından taciz edilen insanın işlediği cinayetin yargılaması mahkemelerde yapılıyor. Örgüt cinayetleri biraz puslu, eğer ucu herhangi bir makama dayanıyorsa her zaman istenilen sonuç alınamayabilir.

Ama profesyonel cinayetlerde suçlu hiçbir zaman linç edilen insan olmaz. Çünkü bu eylemi yapanları yargılayacak olan adalet bir kartal gibi yeryüzünü tarıyor. Kafasını kaldırıp daha yukarı bakacak kadar da esnek değildir boynu. İnsandaki adalet algısı, esas suçluların yargılanmadığını görmesiyle beraber zamanla esnemeye başlıyor.

Mahkemelerin tek kutsal mekanizma olduğu fikriyle büyüyen bir insanın günün birinde bu esnekliği fark ettiğini bir düşünün. Kanunun işlevsiz hale getirilmesi eninde sonunda anarşizmi doğuruyor. Ve o andan itibaren anarşizm, o kişinin tek yargı mekanizması haline geliyor. Fazla mı hayalperestlik oldu dersiniz? Yani adaletsizlik her insanda anarşizmi doğurur mu? Her insanda olmasa da, anarşizmin doğumu da bir nevi adalet yoksunluğu diyebiliriz!

Demokrasi, şeriat, diktatörlük ya da sosyal devlet… Bunların hepsi de alfabe yardımıyla yan yana gelmiş ve manasına uygun olmayan tuhaf davranışlar sergilemeye başlamışlar. İnsanoğlu toplumu adaletle idare edecek sistemin ne olduğunu düşünüp duruyor. Hâlbuki esaslı sorun “insan”ın bizzat kendisinde… Onun hangi sistemde olursa olsun günün birinde kibre kapılıp canavarlaşacağı gibi bir tehlikeyi nedense azımsıyorlar. Haklı olduğunu düşündüğü için zalimleşen bir algı kadar kötü şey var mı dünyada? Dünyanın en vahşi diktatörü kimdir? Zalimliğini, kendini haklı saydığı gerekçelerle doğuran algı değil midir? Bu algıya siz de sahip olabilirsiniz ve muhtemelen öyledir.

Che gibi bir lidere herkes oy verirdi. Kurmuş olduğu devlet çatısının altında bütün halklar kardeşçe yaşayabilirdi de. Ama asıl sorun devlet şeklinin nasıl olacağında ve başına kimlerin geçeceğinde değil. Asıl sorun, o liderden sonra başa geçecek olanların canavarlaşmayacağının garantisinin nasıl verileceğinde…

Mülk Çıkmazı

Adalet mülkün temeli midir? Mülk nedir? “Mülk” kelimesi Etimolojide incelenirse en eski kaynağın 1300 sene öncesinden olduğu anlaşılır. (Arapça mlk kökünden gelen milk veya mulk’ün iki manası var;

1- Sahip ve egemen olma, sahiplik, egemenlik, hükümdarlık, krallık.
2- Sahip olunan şey, egemenlik alanı.

Adalet devletin temelidir.” Yani devlet anlamına da gelir, taşınmaz mülk anlamına da. Sorun şu ki biz bunu hangi anlamda kullanacağız? “Adalet tapunun temelidir.” Ya da “Adalet saltanatın temelidir.” Sokrates’in “Devlet” kitabında bile bir devletin ayakta kalabilmesi için ilkin adaletin gerekliliği vurgulanıyor.

Şöyle demiştim bir zamanlar: “Eğer bu devlet bizim devletimizse öyleyse neden açlık sınırının altında yaşıyoruz?” Tabii ki de adalet olmadığı için. Temel çürük ama bir yolla hâlâ hayattayız. Yani bir anlamda mülksüz sayılırız.

İşte o yüzden mülksüzler için bir adalet yok diyorum. Devlet sermayeye dayanıyor. Bütün kanunlar ve hatta dünya tarihinde yapılmış olan bütün savaşlar da bu sermayenin korunması için yapılmış. Adalet denilen şey de geçmişin ve bugünün dünyasında devletin bekası ve doğal olarak da zengin saltanatının bekası için var. Bu tıpkı kadercilik gibi. Bana göre kadercilik, yoksulların nasırlı ellerini zenginlerin yakalarından uzak tutmak için var. Eğer “mülk” kelimesini “devlet” olarak kullanırsak, devleti de sermaye ve zenginlik olarak, bu durumda adalet işlese işlese yoksulu zenginden uzak tutmak için işleyecektir.

Sosyalizm işte bu yüzden komünizme geçtiğinde devleti terk eder. Ben mülk kelimesini şahsi mülk anlamında kullanmak istiyorum. Adalet, sahip olduğum tek barınağımı koruyamayacaksa kimlerin barınağını koruyacak? Esasen taşınmaz mülkün sahiplenilmesine de karşıyım. Her şeyin alın terine dayanması gerektiği bir dünyada mülklü ya da mülksüz olarak doğmak, hangi yoksul ya da varlıklı rahim tarafından doğduğuna bakıyorsa, makale boyunca hangi adaletten söz ettik biz?

Günay Aktürk

Read more

Corona Virüsü Ve Cehalet Belirtileri

Corona Virüsü ve cehalet belirtileri
Corona Virüsü ve cehalet belirtileri

Bu da bir başka Corona virüsü belirtisi. Bu sabah sevgili bireyimizin ağzında maske vardı. Elleri eldivenli. Fakat elinde sigara da vardı. Tuhaf bir akıl hastalığı. Sanırım ölümünün de yaşamındaki borçları gibi uzun vadeli olmasını istiyor. Biyolojik algoritmamız kısa zamanda olması ihtimal görünen olasılıkları daha çok önemsiyor. Evrimsel kazanım. Yumurtanın çıkış kapısına olan uzaklığıyla alakalı. Neyi ne kadar hissediyorsan duyargaların o tarafa yöneliyor.

Bunca tedbir gösteriyor ki muhtemelen bambaşka, hatta çok daha boktan sebeplerden ölecek. Bu da yaşamın algoritması. Laf lafı açsın istiyoruz. Cehalet virüsten hızlı öldürüyor. Kırk yıl öncesinin Türkiye’sini merak ediyorsanız şu virüslü günlerde ihtiyarların davranışlarına bakın. Hani boyuna “eskiden her şey daha güzel ve ahlaklıydı” diyordunuz ya… Yaşlılarımız parklarda toplanmış sohbet ediyorlar. Bizlere örnek olacakları yerde… Belediye ekipleri çareyi bankları sökmekte buldular sonunda.

Bitti mi? Sizce? Geçenlerde bir paylaşım okudum. Diyordu ki “Allah’ım! Virüsler de senin askerlerin. Sen Müslümanları bu virüslerden koru!” Durumu bu şekilde yorumlamak! Bu bir cehalet belirtisi olmakla beraber Corona Virüsü kadar ölümcül bir vaziyet. Neden ibadethanelerden değil de tıptan medet umduğunu anlamak zor. Gerçi ondan da emin değilim. Karantinadan kaçıyor insanlar. Al sana bir nevi Covid 19 vakası. Üstelik virüsün ete kemiğe ve bir beyne bürünmüş hali ki Corona virüsü nden daha bulaşıcı.

Cahil! Avanak! Bencil! Dar çaplı algoritmanı seveyim senin!

✍ Ya Müslüman olmayanlara ne olmasını istiyorsun? Ayrı tuttuğuna bakılırsa ne olmasını istediğin belli. Öngörülen evrensel insan modeline binlerce km’lik bir uzaklık!

✍ Bu aşıyı Müslümanlar bulmayacak. Etinden sütünden yararlan ama karşılığı kısa bir “Allah şükür” olsun!

✍ Sorayım öyleyse. Tanrının dünyayı virüsle yok etmek gibi bir plânı varsa, virüs kapsın diye polisin yüzüne tüküren hacıya ne olur?

 

A- İşleri kolaylaştırdığı için cennete alınır.

B- Bir Müslümanın suratına virüslü tükürüğü ile saldırdığı için şeytanın talebesi muamelesi görür.

C- Zır cahil ve kötü kalpli bir “ara form” olarak kaldığı için “mümin” sıfatını hiçbir zaman hak edemez!

 

Günay Aktürk

Read more

Hakiki Aşk Dedikleri

Hakiki Aşk Dedikleri

Hakiki Aşk Dedikleri

Hakiki Aşk Dedikleri

İnsan emek vereceği kişiyi iyi seçmeli. Yoksa bedeli fena oluyor. Çok mu güzel? Alımlı ve de baştan çıkartıcı mı? Meziyetler pek önemsenmez. Kimse birine sırf profesyonel bir ressam diye âşık olmaz. Ama tanınmış bir ressam ise kollarında poz vermek için canı çıkabilir. Aynı şey bir doktor ya da avukat için de geçerlidir. Cüzdanları kabarıktır onların. Ya da bazen devlet dairesinde memur olması bile kâfidir. Hakiki aşk olamayacağı gibi duygu da yoktur içinde ve evrimsel temellere dayanır.

Bazıları dolgun kalçalı sever. Bazıları genç isterken bazıları da yatakta iyi olsun isterler. İçinde aşk yoktur bunların. Güçlü ihtiraslar aşkın birebir kopyasını yaratmıştır çünkü. Bu ahvalde “Doğru kişi” denilen insan, üreme ve hayatta kalma güdülerine hitap eden kişiler arasından bilinçsizce seçilir.

Hakiki aşk ancak zamanla ve emek vererek oluşur. O, çayın dem tutmasına benzer, bir anda olmaz. Bir anda olan hayvansala aittir. Ama birisine “seni tanımak istiyorum” diyebilirsiniz. Lakin bir insanı tanımak ve yıllar sonra bile yanılmadığını anlamak oldukça güçtür.

Hakiki aşk saplantıyla kolayca karıştırılabilir. Saplantı, kişiye olmayacak ve asla olmaması gereken işler yaptırabilir. Hastalıklı bir durumdur saplantı. Ama bu aşk eğer ki dem tutmuşsa, “o” artık gelmese de olur. Zira ateşe o derece yaklaşmıştır ki yeterince pişebilmiştir. En ateşli arzuları bile hâlâ iliklerinde hissetmesine rağmen, tamamlanması için onun varlığına ihtiyaç duymaz. Çünkü ilkele ait olanla moderne ait olan bir olmuş, eksikliği hissedilen şey ise yaşam enerjisine dönüşmüştür. Bu noktada sözler anlamını yitirmiş, üçüncü bir göz açılmıştır. İşte o göz onun bütün suskusunu görebilir!

 

Günay Aktürk

Read more

Nazara İnanır mısınız?

Nazara İnanır mısınız

Nazara İnanır mısınız?

Nazara İnanır mısınız

Bakın ne anlatacağım size. Bir saat kadar önce sabah yürüyüşünden geldim. Annemin salondan sesi geliyordu. Çiçeklerinden biri solmuş, bu durumu da geçenlerde misafirliğe gelen bir komşumuzun bakışlarındaki nazara yoruyordu. “Yeteer çiçeklerin ne güzelmiş, dedi soldurdu çiçeğimi. Yapraklarına bak, köpek kulakları gibi sarktılar. Adam bir maşallah der.” dedi. “Yahu inanma artık şöyle şeylere.” dedim. Benden yana dik dik bakıp: “Buna da mı inanmıyorsun?” dedi. “Pek değer çiçeklere nazar. İnanma sen.” diye söylenmeye devam etti. O sırada içeri giren kardeşim: “Bilimsel olarak kanıtlanmış duymadın mı?” dedi. Kazmayı vuracağı yeri iyi biliyor. Kanıtlanmış olsa önce ben bilirdim yahu, işimiz bilim işçiliği.

Velhasıl aklımda yer etti bu durum. İnternete girip kısa bir araştırma yaptım. Gerçekten de “Nazarın varlığı bilimsel olarak ispatlandı.” şeklinde çokça haber çıktı karşıma. Sürekli takip ettiğim Halk tv de paylaşmıştı bunu. “Allahım sen koru yarebbim!” deyip sayfayı açıp başladım okumaya. “Leeds Üniversitesi Parapsikolji bölümü başkanı Arthur Gall…” diye bir satır çarptı gözüme. Bastım kahkahayı. “Yahu bu muydu sizin bilimsel kanıttan kastınız?” dedim. Biliyorum, ne kadar anlatsam boşunaydı ama yine de denedim şansımı. Her zaman ki gibi dinlediler, doludan alıp boşa koydular, dolunun başı eksildi derken en sonunda o nihai cümleyi ettiler: “Sen inanma, domuz gibi baktı da bir maşallah demedi.”

Günümüzün en acıklı olayı, insanların bilim değil de bilim dışı haber ya da çalışmalara kulak kabartmaları. Tabii ki metafizik alanı kast ediyorum. Parapisikoloji de bunlardan birisi. Eğer bilimsel kitaplar okumak istiyorsanız Sagan, Feynman gibi bilim insanlarını okuyun. Parapisikolojiyle ilgilenen insanlar yeni bir olguyla karşılaştıklarında, tek bir deneyle tüm bilim camiasını reddedip buluşlarının tek bilimsel kanıt olduğunu iddia ederler. Buldukları şeyin kusurlu yanları olsa bile bunu umursamazlar. Yıllar önce, ruhsal güçleri geliştirme teknikleri, yaşanmış esrarengiz olaylar, astral seyahat gibi kitapları okumuştum. Parapisikolojinin alanı olan kitaplar. Paranormal olayların fizik yasalarıyla açıklanamadığı durumların bütünüdür parapisikoloji.

Gözleriyle çatal bıçak büken sahtekarların da yakından ilgilendiği bir alan. Eğer gerçekten güvenilir bir alan olsaydı çoktan bilimsel bir statüye kavuşmuş olurdu. Deneysel analizler halka açık bir alandır. Bir teori ortaya atıldığında önce bilim insanlarınca sonra da insanlarca test edilmeleri gerekir. Ve zamana ihtiyacı vardır. Parapisikoloji, bir avuç insanın kendi kişisel görüşlerini bilimsel gerçeklermiş gibi sunmalarından başka bir şey değildir. Yarım yamalak bir taslaktan başka bir şey de değildir.

 

Günay Aktürk

Read more

Neden İnsanlık Bende Kalıyor

Neden İnsanlık Bende Kalıyor

İnsansız Bir İnsanlık Cehennemi

Neden İnsanlık Bende Kalıyor

“Neden insanlık hep bende kalıyor, gidecek kimsesi yok mu?”

R. Sharma

 

Yokmuş demek ki. Evden atmış ev sahibi olacak dürzü. Sokakta geçirmiş geceyi. Tinercilerin, ekbercilerin tecavüzüne uğramış. Yüzlerce kez bıçaklanmış karnından.

Yine de suçlu bulmuş cübbesi ilikli, gün akşama varmadan hapsi boylamış. Mahkûmların saldırısına uğramış içeride. Onca yıl yatmış da bir Allah’ın kulu don fanila getirmemiş.

Katillikten yatan Osman, diyordu Nazım baba. Bir adı da Osman’mış. Yaa, Osman’lar da yer sopayı. Daha çok Ali’yi şamar oğlanına çeviriyorlar ama derin bir mevzu var burada. Derken tahliye edilmiş. Dışarısı hepten bok. Ne yapacaktı başka?

Dur ulan demiş kendi kendine, bir de çatır çatır direneyim. Direnmiş de. De… Eylül ayının üçüncü haftasının manalı bir cuma sabahında suç üstü… Anayasayı tağyir, tebdil ve ilgaya teşebbüs ederken yakalanmış. Görenler de sanmış ki tecavüz ediyor. Yok benim babam, yok öyle bir şey. Bunların hepsi şerif olacak namussuzun uydurması.

Şimdi diyorsun ki gidecek kimsesi yok mu insanlığın? Sen söyle bakalım efendi bilge! Var mı kimsesi senden başka?

 

Günay Aktürk

Read more

Lüks ve Mutluluk Arayışı

Lüks ve Mutluluk Arayışı

Lüks ve Mutluluk Arayışı

Lüks ve Mutluluk Arayışı

Tarihin en kesin yasalarından biri de şudur: Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorluklar ortaya çıkarır. İnsanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. Onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.

Kendi çağımızdan bir başka örneği ele alalım. Son birkaç on yılda hayatı daha rahatlatacağını varsaydığımız sayısız şey icat ettik. Çamaşır makineleri, elektrikli süpürgeler, bulaşık makineleri, telefonlar, cep telefonları, bilgisayarlar, e-pota vs. Eskiden bir mektup yazıp zarfa koymak, üstüne pul yapıştırıp posta kutusuna atmak insanı epey uğraştıran bir işti. Mektuba cevap almak günler veya haftalar, hatta aylar alabiliyordu. Günümüzdeyse bir dakika içinde çabucak bir e-posta yazıp dünyanın öbür ucuna gönderebiliyorum ve eğer gönderdiğim kişi çevirim içiyse anında cevap alabiliyorum. Böylece mektup yazmanın aldığı tüm zamanı ve çabayı ortadan kaldırmış oldum. Peki, bugün daha rahat mı yaşıyorum?

Maalesef cevap hayır. Klasik posta çağında insanlar yalnızca gerçekten söyleyecekleri önemli bir şey olduğunda mektup yazarlardı. Akıllarına gelen ilk şeyi yazmak yerine ne söylemek istediklerini ve bunu nasıl aktaracaklarını önceden dikkatli bir şekilde düşünürlerdi. Bunun sonucunda da, aynı şekilde düşünülmüş bir cevap almayı beklerlerdi. Zaten çoğu insan ayda birkaç mektuptan fazlasını yazamıyordu ve gelen mektuplara da hemen cevap vermek gibi bir zorunluluk duymuyorlardı. Bense bir gün içinde düzinelerce e-posta alıyorum ve bunların hepsini hızlıca cevaplandırmam gerekiyor. Bu icatları yaparken zaman kazanacağımızı düşünüyorduk, ancak aslında günlerimizi daha endişeli ve kaygılı geçirmemize sebep olacak şekilde hayatın hızını normalin on katına çıkartmış olduk.

 

Yuval Noah Harari
Hayvanlardan Tanrılara Sapiens
Sayfa: 99

Read more

Betimleme Nedir

Betimleme Nedir Ne Değildir

Betimleme Nedir Ne Değildir

Betimleme Nedir Ne Değildir

Betimleme, bir yerin, bir varlığın özelliklerini, bu özelliklerin duyularımızda uyandırdığı izlenimleri sözcükler aracılığıyla, gözümüzde canlanacak şekilde anlatmadır. Betimlemede içinde bulunulan ortam, varlık ve durumlar donmuş olarak ele alınır. Burada varlıklar birer resim, birer fotoğraf olarak vardır. Betimlemeden yararlanılarak yapılan anlatıma ‘betimleyici anlatım” adı verilir. Betimleyici anlatımda sıfatlar çok kullanılır. Bunlar, betimlemesi yapılan varlıkların niteliklerini karşılayan sözcüklerdir.

Betimleyici Anlatım Örneği

“Burada mavi deniz, mavi gök birbiriyle kucaklaşırdı. Bazen nazlıca, bazen de suları yok denecek kadar azalan bir derenin aktığı yol, o dantel görünüşlü tarihi köşke, bayram yerine, ıhlamur, erguvan, çitlembik, keçiboynuzu, çınar gibi daha birçok görkemli ağaca ulaşırdı. Yolu çevreleyen girdili çıktılı sokaklar, küçük iki katlı evleri bahçeleriyle birlikte koruyordu. Bostanları, arsaları, tahta perdeleri, çeşmeleriyle insana ferahlık veriyordu burası.”

Yazar, parçada bir yol ve bu yol etrafındaki evleri, bahçeleri anlatırken betimleyici anlatımdan yararlanmıştır.

Betimlemeler içeriklerine göre kendi içinde türlere ayrılır.

A. İzlenimsel (Sanatsal) Betimleme

Edebi eserlerde okuru etkilemek, okuyanda güzellik hissi uyandırmak için yapılan betimlemelere izlenimsel (sanatsal) betimleme denir. Bu betimlemede varlıkların nitelikleri, bu niteliklerin duyularımız üzerinde uyandırdığı izlenimler belirtilir.

İzlenimsel betimleme düşüncelerimize görünürlük kazandırma, anlatımı renklendirme, okuyucunun hayal gücünü kamçılama amaçlanır. İzlenimsel betimlemede özel ayrıntılar üzerinde durulur. Ayrıntılar arasından seçme yapılıp en belirleyicisi öne çıkarılır. Bilgiler duyusal, izlenimsel bir sıra içinde, kişisel yorum yapılarak verilir.

Tarla, baştanbaşa insan ve tınazlarla örtülüydü. Sık, yüksek boylu çavdar tarlasının biçilmiş bölümlerinde orakçı kadının sırtı; demet yaparken, parmakları arasında sallanan başaklar; çocuğunun gölgedeki beşiğine eğilen kadın ve peygamber çiçekleriyle örtülü tarlada toplanmış ekin demetleri görünüyordu. Öte yanda, ceketsiz, gömlekli köylüler, kızışmış kuru tarlada toz kaldırarak, araba üstünde ayakta durarak demetleri yerleştiriyorlardı.

Bu parçada yazar izlenimlerinden ve gözlemlerinden yararlanarak sanatsal (izlenimsel) betimleme yapmıştır.

B. Ruhsal Betimleme

Ruhsal betimleme bir kimsenin, bir şeyin yazılı olarak betimlenmesidir. İnsanların duygularını, düşüncelerini, beğenilerini, tutkularını, alışkanlıklarını kusurlarını tanıtan betimlemedir. Bu betimlemede kişinin iç dünyasından söz edilir. Görsellikten çok, sezginin ağır bastığı bu betimlemeler sadece insanlara özgüdür.

Büyükannemin odasında öfkeli, kıpkırmızı yüzünden siniri bozuk olduğu anlaşılan bir oda hizmetçisi vardı. Sinirinden olsa gerek başını, gözünü oynatıp duruyor, sıkıntısını ve öfkesini yüzünde belli ediyordu. Bir an önce işini bitirip odadan çıkmak ister gibi bir hâli vardı.”

Bu parçada hizmetçinin ruh dünyası ortaya konarak ruhsal betimleme yapılmıştır.

C. Fiziksel Betimleme

Kişinin; boyu, ağırlığı, göz rengi, saçları, vücut yapısı, konuşma biçimiyle anlatıldığı betimlemedir. Fiziksel betimlemede kişinin belirgin, çarpıcı özellikleri kalın çizgilerle gözlemden yararlanılarak anlatılır. Burada amaç, fiziksel betimlemesi yapılan kişiyi sözcüklerle âdeta resim çizerek okurun gözünde canlandırmaktadır. Bu tür betimlemede yazar nesnel olabileceği gibi gözlemlerine duygularını da katabilir.

İki küçük kız dar bir sokakta buluşmuşlardı. Kızlardan biri çok küçüktü, diğeri ise azıcık ondan büyükçe. Anneleri her ikisine de yeni elbiseler giydirmişti. Küçük olan mavi bir elbise giyiyordu, öbürü ise sarı basmadan bir elbise. Her ikisinin de başında kırmızı eşarp vardı.

Yazar bu parçada nesnel bir tutumla gözlemlerinden yararlanarak fiziksel betimleme yapmıştır.

D. Açıklayıcı Betimleme

Okura bilgi vermek amacıyla genel ayrıntılar üzerinde durularak yazılan betimlemedir. Ayrıntılar yansız olarak, olduğu gibi fotoğrafsal bir gerçeklikle, kişisel duygu ve düşünceler katılmadan verilir. Asıl amaç, sanat yapmak değil, bir konu hakkında bilgi vermektir. Yazar, herkesin görebileceği nesnel gerçekle ilgilenir. Bir mimari yapı, yeryüzü şekilleri, beynin çalışma sistemi gibi konularda yapılan betimlemeler bu türdendir.

Penguenler, uçamayan, dimdik durabilen, perde ayaklı deniz kuşlarıdır. Tüyleri kuş tüylerine hiç benzemez. Sırtları siyah veya gri, karın kısımları beyaz ince pulsu tüylerle örtülüdür. Türler birbirinden, başlarındaki renkli tüyleriyle ayrılır. Kuyruklan kısa ve ayakları vücutlarının gerisinde olduğundan rahatlıkla dimdik ayakta durabilirler.

Yazar bu parçada nesnel gerçeklerden hareketle penguenleri okurun zihninde canlandıracak şekilde anlatmış, dolayısıyla açıklayıcı betimleme yapmıştır.

E. Simgesel Betimleme

Bir kavramı veya varlığı, okurun yorumu ile ulaşacağı şekilde betimlemedir.

 

AT

Bin gemle bağlanan yağız at şaha kalkıyor
Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor
Son macerayı dinlememiş varsa anlatın;
Ram etmek isteyenler o mağrur, asil atın
Beyhudedir, her uzvuna bir halka bulsa da;
Boştur, köpüklü ağzına gemler vurulsa da…
Coştukça böyle sel gibi bağrında hisleri
Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri!
Son şanlı macerasını tarihe anlatın:
Zincir içinde bağlı duran kahraman atın

Faruk Nafiz Çamlıbel, “At” başlıklı şiirinde simgesel betimleme yapmıştır. Burada şair, “at” sembolü ile Türk milletini ve onun esaretten kurtuluş mücadelesini betimleyerek anlatmıştır.

Betimlemede Duyulardan Yararlanma

Betimleyici anlatım, temelde duyulara dayanır. Betimlemede betimlenen varlık ya da nesnenin durumuna göre bir ya da daha çok duyuyla ilgili ayrıntıdan yararlanılır. Bir betimlemede görme, işitme, dokunma, tatma ve koklama gibi farklı duyularla algılanan ayrıntılar yer alabilir.

Boğaziçi’nin Anadolu yakasındaki tenha, bayır ve yarı karanlık köylerin birinde hırçın bir kış akşamıydı. Tarladan köye yürüyerek geliyorduk. Yağmur iri taneler halinde yağıyordu. Rüzgâr uğultuyla esiyor, bizi üşütüyordu. Eserken yağmur, tanelerini etrafa saçıyor, bizi ve her tarafı öyle sırılsıklam ediyordu.

Bu parçada yazar, betimleme yaparken “görme, dokunma ve işitme” duyusuyla ilgili ayrıntılara yer vermiştir.

Tavsiye Kitap: Sanrılar

Tavsiye Kitap: İnsan İnsanın Geleceğidir

Şiir Dinletisi İçin Youtube Kanalımızı Ziyaret Edin:  Seçme Şiirler

Read more

Kahve ve İnsan Doğası

Kahve ve İnsan Doğası
Kahve ve İnsan Doğası

Gel kahve yapayım sana. Bu havada yola çıkılmaz. Kar bütün yolları… Vay canına! Dışarıdaki at senin mi? Amma da besiliymiş ha. Sabaha varmadan nalları diker. Sanırım senin beklediğin mutlu son böyle bir şey değildi. Ama elimizde yalnızca bu var.

Düşün bir kere! Yıllarca semerini tuttun. Konuştun onunla, yelesini okşadın. Yo burada haksız olan sensin. Kim dedi sana evcilleştir diye? Bazı canlıların evcilleştikçe yabanileşmek gibi tuhaf huyları vardır. En çok kimin elinden şeker yiyorlarsa o eli ısırmakta beceri kazandılar. Ama sen semeriyle, kızağıyla kendine bağlamakta kararlısın. Zira elindeki altın saplı kırbacı alabilmek için çok emek harcadın!

Doğası gereği derler hani! Kahvenin doğasında bir insan tarafından tadına bakılmak mı varmış? Sırf sen donacaksın diye havalar soğumayacak mı? Toprağın çatlamış dudakları, kuraklık yaratacak olan yağmurun umuruna mı?

Gel ayak diretme de yapayım kahveni. Korkma bre! Sırf içtin diye kırk yıl hatır koyacak değil ya sana. Anıların üstüne bir gün ölü toprağı serpilebilir. Olsun. Zaten Homeros’un öldüğü konusunda hem fikiriz. Zaten İlyada’yı da pek anımsayan yok…

 

Günay Aktürk

[email-subscribers-form id=”1″]

Read more