İstanbul Sözleşmesi Yaşatır

İstanbul Sözleşmesi yaşatır

İstanbul Sözleşmesi Yasası

istanbul sözleşmesi

“TBMM’de İstanbul Sözleşmesi karşıtı kitapçık dağıtıldı. İçinde yazanlar:

* Evin reisi erkektir, iki reis olmaz.
* Evlilik içi tecavüz yoktur.
* Feminizm terörizmdir.
* Toplumsal cinsiyet yoktur; mesleklerin, renklerin ve kıyafetlerin cinsiyeti vardır.

Evlilik Sizler İçin Yasal Bir Zina!

İstanbul Sözleşmesi kapsamında KİTAPçık niyetine dağıtılan o paçavranın bir de Türkçe okuması var, o da şudur: “Biz ne yapsak da insan olmayı beceremiyoruz. İnsan gibi sesler çıkarttığımıza bakmayın, hayvandan daha yeni evrildik. O yüzden de hayvan doğasının şartlarını yerine getiriyoruz.

Bizde kabile kafası olduğu için köleliği savunuyorsunuz. Evlilik sizler için yasal bir zina! Sadece bu var kafanızın içinde. Sırf kağıt üzerinde sözleşme yaptığınız ve adı “yasal” olduğu için de evlilik içi tecavüz tanımını aklınız almıyor. O tecavüz doğru bir tanımlama. Adını da “helal zina” koydum. Aslında haram ya, boş verin bunu. Haram ile helâli zaten sürekli birbirine karışırıyorsunuz!

Kalbine giremediğiniz kadınları dövüyorsunuz. Bazen şiddet bazen de cinayet. O kadınlar tarafından aldatıldığınız zaman da namusunuz kirleniyor! Oysa asıl namussuzluk, sevmediğiniz kadını evinizde bir esir gibi tutuyor olmanız! Yasal esaret!

Şaşmamak gerek. Kadını insan olarak tarif eden bir şey okuduğunuz yok ki. O sizin için basit bir kaburga kemiği! Tanrının emaneti! Hiçbir şeyi kendi başınıza sevmeyi beceremez misiniz? Hayatınızda bir defa olsun karşı çıkın. Yasalarda da yazsa kutsal kitaplarda da yazsa, bir insana şiddet uygulamayı ya da onu öldürmeyi haklı çıkartacak sebepler öne süren her şeyi reddedin.

Kin ve nefret kusuyor televizyonlar, politikacılar ve din adamları. Sizde bu kadın cinayetleri ve öldürme dürtüsü yok olmadıkça da kusmaya devam edecekler.

Kendi başına düşünemeyen cahil insan kendini pek donanımlı zanneder. Ama asla bilge bir insan olamaz. Sizler tek bir kader çizgisinde yürüyorsunuz. Bir köle adayı olarak doğdunuz ve eğitimli bir köle olarak yok olup gideceksiniz!

 

Günay Aktürk

Read more

Güzellik Kısa Ömürlü Zalimliktir

Güzellik nedir, günay aktürk
Güzellik kısa ömürlü zalimliktir

Güzelliğinde greyfurt tadı var. Ekşi ve ağız sulandıran cinsten. Belki ağız yapısındadır. Benzerleriyle arasındaki tek fark, nadir olmalarıdır. Bazı insanlar böyledir. Bazı insanların kendilerine has güzellikleri vardır.

Ya saçları? Bir bakteri kadar küçük olsaydım evren kapkaranlık sanırdım! Uzaktan ancak bu kadar seçiliyor. Tutku da bir nevi uzaklık birimi olabilir mi acaba? Tutkunun boyutu mesafelerle mi ölçülür?

O da yaşıyor en az ötekiler kadar. O da yalnız, o da çoğul. O da insan. Ve benim radarım onu tanıdı. Çünkü insan, sadece biriktirdiği bir dizi kalıplara kaptırabilir kendini.

Islah olmaz bir şarap aşığı olduğum söylenebilir. Ama rakının asilliğiyle de baştan çıkabilirim. Muz dedin mi tutamam kendimi. Ama kivisiz bir hayat da düşünemem. Havuç baklava, ben ve sütlü irmik üçlü bir aşk yaşarız öteden beri. İnsan da tıpatıp böyledir. O görkemli aşkların yerini yenileri alır zamanla. Sadakat ise olsa olsa bilinçli verilen bir karar olabilir. Sadakat bir seçimdir. Sadakat, bir apartman dairesini ısrarla müstakil bir ev olarak hayallemektir. Tapuda öyle yazmaz halbuki. Insanın tapusu iç dünyasıdır. Kısacası insan verdiği o şölenli şenlikli kararları kısa vadeli tutkularla vermiştir. Bir şiirimde yazmıştım:

“Ne kadar samimi ve içten de olsa
sevgi sözcüklerini ve ihaneti
ve ihtirası haykıran dudakların
sarhoş ve de sırf o an değerli olan
bir sarhoşlukla söylendiğini asla anlayamadım.”

Günay Aktürk

Read more

SURUÇ KATLİAMI VE ADALET YETMEZLİĞİ

suruç katliamı

Bir Yanda Suruç Bir Yanda Cehalet

suruç katliamı

Avukatlardan oluşan “Suruç İçin Adalet Platformu” raporu:

“Yardım malzemelerinin toplandığı Amara Kültür Merkezi bahçesinde, basın açıklaması yapıldığı sırada canlı bomba saldırısı gerçekleşmiş, 33 kişi yaşamını yitirmiş, saldırıda 150’nin üzerinde kişi de çeşitli biçimlerde yaralandı.

Saldırıdan önce kültür merkezi çevresinde hiçbir güvenlik önlemi alınmamışken, saldırının hemen ardından kültür merkezi önüne çevik kuvvet ekipleri gelmiş, caddeyi bütünüyle trafiğe kapatmış, ambulans geçişine ve yaralıların sevkine engel oldu. Yaralıları hastaneye taşımaya çalışan kitle üzerine biber gazı atıldığına dair görüntüler dün gibi aklımızda…”

“Katliamın bir numaralı faili olan IŞİD bağlantılı ve poliste arama kaydı olan Şeyh Abdurrahman Alagöz isimli terörist hiçbir güvenlik kontrolüne tabi tutulmaksızın Amara Kültür Merkezi’ne girmiş ve bu katliamı gerçekleştirdi.

Sonrasında dava dosyalarına gelen belgelerden, Şeyh Abdurrahman Alagöz ve Ankara katliamını gerçekleştirenlerden kardeşi Yunus Emre Alagöz hakkında “terör nitelikli aranan şahıs” kaydı olmasına ve bu bilginin bütün illere gönderilmesine rağmen, bu kişilerin yakalanmasına dönük herhangi bir girişimde bulunulmadığı ortaya çıktı.

Adaletin Sağlandığı Gün Güneşli Bir Gün Olacak

Ondan eli kanlı bir cellât da yapılabiliyor. Yeter ki önüne bir hedef koy. Sürüngen beynine dokun. Menfaatini besle. Sonra gidip onlarca insanı katletsin. Yaptığı şeyden pişmanlık duymaz çünkü pişmanlık duymayacağı şekilde yetiştirildi. Belki dünyayı kafirlerden temizlediği için tanrının hakikatli bir askeri olduğunu düşünmüş, bununla gurur bile duymuştur.

Kimse ona insan sevgisini aşılamadı. Ilahi aşka inanır görünse de aslında derinlerde alacağı ödülü düşündü durdu. İçi içine sığmadı.

Ama bu katliamın en büyük faili o mu gerçekten? Asıl sorumlular ona bu düzeni hazırlayanlar değil mi? Çocukluğundan beri bir köpeğin başını bile okşamaması gerektiğini, aksi taktirde abdestinin bozulacağını söyleyenler değil mi? Abdestini bozuyorsa mekruh bir şey olmalı!

Kişi dediğin bir parça “melami” olmalı. Kendi bulmalı aradığı şeyi. Kuşkulanmalı her şeyden. Yerinmekten de kınanmaktan da korkmamalı. Öyle olmazsa böyle olur. Öyle olmazsa, çocuklara oyuncak götürmek için yollara düşen gencecik, pırıl pırıl insanları katleder. Onlar ölürken deccal yaşamaya devam eder. Ama bir süreliğine. Tarih başkaları için yaşayan güzel insanları asla unutmaz!

 

Günay Aktürk

Read more

Usulüne Uygun İlişkiler (Kısa Makale)

kısa makaleler, usulüne uygun ilişkiler

İdeal İlişki Varsayımı

kısa makaleler, usulüne uygun ilişkiler

Eh biz de bu yüzden isteklerimize çeki düzen verdik. Yapılandırmaya gittik de denebilir. Ne istediğini bilen gibisi var mı! Özgün bir makale gibi sürekli okumak isterim onu. Kendime aşinayım artık. Aynada iki kişi görmek isterim.

Usulüne uygun bir yolu olmalı ilişkilerdeki çıkmazların. Öfkelendirdiğinde bacaklarına seve seve ağda yapmak geçmeli içimden. Bu da barışmak için cilveli bir fırsat sayılır hani! Ama asla ölümcül dozda bir uyuşturucu gibi şırınga etmemeli kendini.

Bir gün baktım ki tam başı ağrıdı ağrıyacak: “Zaten benim de bugün dizlerimin romatizması tutmuştu, iyi oldu ağrıdığı!” deyip kibirli kibirli süzmeliyim. Fakat ara sıra bahanelerini güncellemeli ya da: “İşin gücün yok mu senin domuz!” demeli ve gülmeli.

Özletmeli. Kimi dolunay akşamlarında çayımda dudak payı bırakmalı. Çay soğumalı ve üşümeli dudaklarım. Ama asla çiğ düşmemeli o güzel sabahlarımıza.

Bakıyorum… Son on beş yıldır herkes yalnızca görsel teşhirciliğe soyundu. Kasları olan vücudunu sergiledi, cüzdanı olan görgüsüzlüğünü! Öteki baktı ki iyi iş görüyor dolgun kalçalar, fenomen olmanın yollarını aradı.

Yani aslında herkes sahip olduğu şeyi sundu karşı tarafa. İnsanların kalitesi düşünce ilişkilerin de kalitesi düşmüş oldu. “Ben” yalnız kendi arzularına odaklandı. Eh, böyle bir ruhun farklı dokunuşlara susaması da kaçınılmazdı!

 

Günay Aktürk

Read more

Dünyanın En Tehlikeli Hayvanı | İnsan Üzerine Bir Deneme

Dünyanın en tehlikeli hayvanı olan insanı simgeleyen, sürü psikolojisi ve biat kültürünü anlatan felsefi deneme görseli

Hayvan Olmak İçin Masum Olmak Gerekir

Birkaç basit yeteneği vardı adamın. Sakız çiğneyebiliyordu mesela. Sol kroşesi sağlamdı. Yüksek tirajlı gazeteleri okur, çoğunluğun dilinden konuşurdu. Birileri yuhalanacaksa mesela ya da linç edilecekse bir yazar, suikaste kurban gidecekse bir gazeteci, ona havale edilirdi o işler. O yapar, diğerleri alkış tutardı.

Nietzsche’nin dediği gibi: “Hayvan olmak için masum olmak gerekir!” Bu yüzden de hayvan değildi o. Hayvan ile insan arasında bir yerdeydi… Olgunlaşmamış bir meyve! Yarım yamalak bir eskiz. Veyahut henüz astarı çekilmemiş bir duvar. Yani olması gerekenden birkaç adım önceki hali.

Bilimden ve sanattan uzak durur, Kendi başına birey olamadığı için bir derneğe, vakfa ya da partiye ihtiyaç duvar ve belki de en önemlisi, beynine biat kültürünün yuvalanmış olmasıdır.

Bütün bunlar onu bu gezegenin en tehlikeli canlısı yapıyor. Yani içgüdülerinin öğretilerini, düşünen beyni tarafından kurup kurguluyor olması. Yani kısacası hayvan beyninde sıkışıp kalmış bir insan bilinci!. 

Günay Aktürk

Dünyanın en tehlikeli hayvanı olan insanı simgeleyen, sürü psikolojisi ve biat kültürünü anlatan felsefi deneme görseli
Read more

Ruh Sağlığı Ve İmar Planı

RUH SAĞLIĞI VE İMAR PLANI makalesi

İNSAN BİR NEVİ KAÇAK YAPILANMADIR!

“Bak şu insan yığınlarına, çarpık kentleşme gibi nasıl da eciş bücüş olmuşlar…”

Günay Aktürk

RUH SAĞLIĞI VE İMAR PLANI makalesi

Trevanian, Şibumi kitabında diyor ki: “Hayatım alelade çizilmiş ama vakit yetmediği için ayrıntıları doldurulamamış bir resme benziyor.” İçi oyulmuş tatsız bir kabak tadı veriyor olmalı. Bir tanım da biz yapalım mı? Bence yanlışlıkla helâya düşmüş bir baraka çizimidir insan! Çizen kim? Doğa yasaları gibi görünüyor.

Evrenin bizim için planları yok. Sadece üretip salıveriyor doğaya. Ne bir garanti ne de yol yardımı, tek başınasın. Kutsal ya da saçma sapan görevler verse anlardım ama acı çekmen ya da yıkıma uğraman bile umurunda değil onun. Manyak mı bu? Akıl mı arıyoruz evrende? Aradığımız şey bilinç mi? Geçer geçer! Bari yağmur dinene kadar şu saçağın altına tüneyiver! Ama ruh sağlığına dikkat etmelisin. Üşütük derler sonra. Bir kez yapılıp atıldın ya bu yerküreye, dua et de besin zincirinde aşağılarda kalmayasın.

Evet, sadede gelelim… Diyordum ki insan bir zevk tohumu mudur? Bu makalenin yazımından yaklaşık 2439 yıl önce şöyle haykırmış Sokrates: “Çocuklar zevk tohumu değildir. İlgilenemeyeceğiniz çocukları dünyaya getirmeyin.” Yani o günlerde bile aslında çocuklara zevk tohumu gözüyle bakılıyormuş. Yavrula yavrula at. Ne bir meslek edindir, ne eğit ne rotasını belirlemesine yardımcı ol. Ne sanatla doldur içini, ne bilimsel bir bakış açısı ver ne de ruh sağlığını yokla. Benim gözüm kesmiyor da o yüzden yapmıyorum.

Önceden tasarlanmadın madem, öyleyse yolunu bulmalısın. Ama bil ki rotası çizilmemiş bir seyahat bu insan yaşamı. Herkes aynı zamanda hem sürücü hem otostopçu. Küçücük bir deneyim bütün bir süreci etkiliyor. Genelde yanlış zamanda yanlış yerlerde oluyoruz. Rotamız yağ gibi akıp giden bir otobanda bir başkasıyla birleşebilir. Ama bir süre sonra bir taraf rotadan ayrılır. Kendince nedenleri vardır. Her zaman böyle olur demiyorum. Ama enderdir yol arkadaşlıkları.

Memnun musun hayatına dair ayrıntılardan? Bir şansın daha olsa yine böyle mi doldururdun içini? Çoğu insan buna cevap veremez çünkü nasıl yaşamak istediğini bile bilmiyor. Sen biliyor musun? Sana sorduğum şey yarın ne yapacağın değil, şu anda ne yapıyorsun? Çünkü şu andaki meşguliyetin bütün bir ömür ne yapacağına az biraz ışık tutuyor gibi. Yalnız kaldığında hissettiğin şeyler mesela? Ruh sağlığın ne alemde? Seni her yıl yeniden inşa edecek olan bir imar planıdır ruh sağlığın! Her zaman kaliteli olmak zorunda demiyorum. Denizler bile bir köpürür bir durlur? Sendeki ne sıklıkla oluyor? Kendinle geçinebiliyor musun, bana ondan haber ver.

Günay Aktürk

Read more

Mutlu Aşk Vardır Ve Fazlasıyla Ateşlidir

mutlu aşk yoktur

Mutlu Aşk Yoktur Mu Dediniz?

MUTLU AŞK VARDIR VE FAZLASIYLA ATEŞLİDİR

“Hiçbir ilişkinin üzerinde güneş sürekli parlamaz. Fakat iki insan bir şemsiyeyi paylaşıp fırtınaları birlikte atlatabilirler.”

Paulo Coelho

Bunun için ön şartımız var. Daha önce fırtınaya yakalanmış olmak. Saçak altında güneşi beklemiş tarla sıçanları şemsiyeyi delebilir. Ama yağmuru yiyerek sıçan gibi ıslanmışsa iş değişir. Sorun, nasıl bir sıçan olduğunda. Vebalısına denk gelirseniz yandı gülüm kenet helva. Ya da halk deyimiyle sıçtı Cafer bez getir! Yani kısacası mutlu aşk vardır ve fazlasıyla ateşlidir. Ama diğer yandan önümüzde “insan” adında büyük bir engel de vardır. Her seferinde hayal kırıklığına uğratıyor bizleri.

Eskiden şu sözü çok severdim: “İnsan her gün anımsar mı aynı gözleri?” Öyle biri her koşulda sevilir! Hele ki ıslanmış hali daha bir iç gıdıklayıcıdır. Sonra dersin ki: “Hadi gidelim de kurutalım üstünü! Sonra duş alır pijamanı giyersin.”

Sevgilimde pijamayı çok severim. Tabi bu sizi ilgilendirmez ama ilgilenen olursa denesin bunu kendi tatlı sıçanıyla. Düşünsenize! Sevginin buğusuna ten kokusu sinmiş ve dışarıda yağmur yağıyor. Acele etmeyin canım. Şömine başındaki birkaç hisli sözcüğün ihtiras çığırtkanlığı yaptığına şahit olmuştum.

mutlu aşk yoktur

Zor günlerde daha sıkı sokulmalı insan insana. Kederin de bir mesai saati olmalı. Ara sıra çekmeli fişini dünyanın. Birkaç gecelik tutkuya sıkışmış olan aşkı yeniden hatırlamalı. Biliyor musunuz ne? Deli divaneler gibi yandığınız dönemlerde tadına varamazsınız aşkın. Çünkü yanan yerin dokusu çok hassastır ve gününüzü cehenneme çevirir. Önce ateş bedeni terk etmeli. Sular durulmalı ve bir de deniz sakinken seyretmeli o maviliği! Hakiki aşkın doğabilmesi için önce ölmesi gerekir. Yani aşkın ikinci doğumudur bu. Şunu unutmayın. Ateş eti her koşulda yakabilir ama eti pişiren ateş değil közdür.

Yani aslında mutlu aşk vardır. Ama ruh öncelikle çıktığı o kasırgalı dağlardan inerek inzivaya çekilmelidir. Öfke dinmeli, her şey affedilmelidir. “Mutlu aşk yoktur” demiş Louis Aragon. Çünkü aşkın temelleri özlemin, imkânsızlığın ve gözyaşının üzerinde inşa edilmiştir. Aşırı yoğun duygular! Aşkın dokusunda bunlar var. Bunlar olmadan bu kadar yanar mıydı etimiz?

Son bir söz daha kaldı söylenecek. Aşkı çıkmaza sokan ve onu “mutlu aşk yoktur” tanımına sürükleyen sebep! Bizler aynı dozda karşılık bulamadığımız için, dünyanın en zehir zıkkım talihsizliğine dönüşüyor bu duygu. İnzivaya çekildikten sonra derviş postunu giydiğin zaman onu yanında göremeyeceksin. Çünkü o senin şemsiyenin altına hiç girmemiştir. Yalnız sen yaşamının bir noktasında güçlü bir kasırgaya yakalanmış ve bir süreliğine ona sığınmışsın. “Tüm acılarım hafifledi! Haydi gel, hazırım ben!” diye sesleniyorsun. Sesleniyorsun ama onun da kendi sığınakları olduğunu akıl edemiyorsun.

Bu makaleyi bir de onun okuduğunu düşün. Muhtemelen o da bir zamanlar sığındığı şemsiyenin sahibini hatırlayacaktır. Seni değil… İnsan insanı denk getirmekte pek beceriksiz. Mutlu aşk vardır ama az önceki nedenden ötürü aslında yoktur… Azdan az çoktan çok, var ile yok arasında püsküllü bir acı…

 

Günay Aktürk

Read more

En Büyük Mutluluk Kerevet Midir

En Büyük Mutluluk Kerevet Midir Nedir

Az Mutluluk Çok mutluluk
Vanası Kesilmiş Bir Suluk

En Büyük Mutluluk Kerevet Midir Nedir

“Azıcık mutluluk herkes için iyi olur. Ama hiç kimse azıcık mutluluk istemez. Ve mutluluk fazla büyük oldu mu değeri azalır.”

Ana
Maksim Gorki

 

En büyük mutluluk gelsin ve yapışsın yakamıza istiyoruz. Ama Gorki işi çözmüş. Ebatı büyük olursa çabuk sıkılırsın diyor. Öyleyse büyük olmasın ve biz de sürekli avans alalım ondan. Yani o zaman da azıcık olmuş oluyor. Diyor ki “Kimse azıcık mutluluk istemez.” Yahu biz kimse miyiz? Madem yürekte ve akılda durumlar kesat, idareli kemirelim o zaman. O da bizden bazen bir ısırık bazen de ufak bir lokma koparsın. Kimse azıcık lokmaya talim etmez mi? Ben ederim. Madem kıtlık var, ucundan azıcık…

Sanırım sünnet de böyle peyda oldu. Kimine fazla geldi kimine az. Kiminin aklından hiç çıkmadı. Peki, ya emri kim verdi? Konu başka yerlere kaymak üzere. Biz de kaydık çocukken naylonla tepelerden derelere doğru. Ne çıkarttık bu deneyimden? Eyleme soyunarak mutluluğu dibine kadar yaşamak istersen fazlasıyla üşürsün ahbap.

Sevgilim de bana ahbap diyor. Yani henüz sevgili değiliz aslında. Ama müzakereler devam ediyor. Dozunu ayarlayabiliriz gibime geliyor mutluluğun. Sen bir gel, ben üstüne beş koyarım.

Aslında gelmesen de cehenneme. Gelirsen cennette elma var. Sahibi genelde kovuyor ama biz de pek cennetlik sayılmayız ve dahi yakışmayız oraya. O yüzden “cehenneme” dedim ya. Dediklerine göre pek ateşli katları varmış. Daha sırtımız yere gelmez. Huri olup da yedi erkek gücündeki ahmak bir aygırla kerevette çile mi çekeceksin?

En büyük mutluluk kerevet midir? Kerevet nedir peki? Şöyle tanımlanıyor: “Üzerine şilte serilerek yatmaya ya da oturmaya yarayan ahşap ayaklı tahtadan seki. Sedir, karyola, yatak olabilecek eş anlamları.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine! Bizim hınzır atalar ne demek istiyor acaba bununla! Muradına ermişler, onlardan önce kerevete çıkıp bekleyelim mi demek? Elbette masum bir söz canım. Güzellik de masumiyetle karıştırılır. Ve güzellik, bir parça günahkardır da!

En büyük mutluluk diyorduk. Aşk mutluluk getirir mi dersiniz? Yedinci Mühür filminde pek hoşuma gitmişti şu söz: “Mükemmel olmayan bu dünyada en az mükemmel olan şey aşktır. Aşk, mükemmellikten en mükemmel uzaklıktadır!” Ama ben onun ötesine geçtim ve orada ne olduğunu biliyorum. Aşk, yangın geçtiği zaman başlayan şeyin adıdır. Ve dua edelim ki az alev ile çok alevin arasını ayarlayabilecek kadar deneyim sahibiyim. Biraz kan kaybettim ama zaten şimdiden kanımı ısıtıyorsun bile : )

Sözün özü şu ki problem ne kadar büyük olursa olsun her problemi çözecek bir formül mutlaka bulunur : )

 

Günay Aktürk

Read more

Mutluluk Üzerine Yazılar

mutluluk üzerine yazılar

Mutluluk Üzerine Yazılar

mutluluk üzerine yazılar

Mutluluk, elde etmek için peşinden koşulacak ve sonra da kaybetmemek için çaba sarf edilecek bir şey değildir.

Sefiller
Victor Hugo

 

Kalabalıklara karışmak isteyen insanlar geldi aklıma. Sürekli eğlencenin süresiz mutluluk getireceğine inanan insanlar. Her yerde olan hiçbir yerdedir sözüne inanırım. İnsan kendini kalabalıklarda kaybeder. O kadar uğultuludur ki duyamaz iç sesini. Bakın, psikolojik rahatsızlık duymaksızın iki gün evde kalamıyorlar.

Ne yapıyorlar? İş güç icat ediyorlar. Yeni yemek tarifleri ya da dizi abonelikleri gibi. Sıradan gibi görünüyor ama ciddi bir sorun. Kimse kusura bakmasın ama bu işe yaramaz kalabalıklar hayattan zevk almak konusunda henüz emekleme çağında bile değiller. Kendilerini adayacak dişe dokunur hiçbir şeyleri yok. Bütün gün evde kalsa sıkıntıdan patlayacak kadar boş zamanı olması hiç normal görünmüyor gözüme. Yani bakıyorum içi boş.

Normal zamanlarda her şey neden normal görünür anlamış değilim. Nefes al ve gündelik saçmalıklardan bahset. Avm açılışlarını kaçırma. Diskoda eğlen. Her gün bir yerlerde boy göster ve sürekli poz ver. Mutlu ve sağlıklı görünmeyi unutma. Bir de epeyce eğlenmiş... Hemen paylaş bir yerlerde. Seksi unutma. Bu kadar boş bir hayatın en büyük heyecanı bedensel tatminlerdir. Peki, mutluluk nedir sorusunun yanıtı mıdır bunlar?

Aslında sorun bunların yapılıyor olmasında değil. İnsan nefes almak ister ama aslen soluksuz kalmaya ihtiyacı var. Sorun, bunların artık rutine dönüşmüş olması. Yaptığınız şey bir başkasına saçma gelebilir ama bunların hiç birisi uğraştan sayılmaz. Bu ruh ne ile dolacak? Hem, zihin zorlanmalı ki elde edilen şeyler kıymete binsin. Bu insanlar için hayatın hiçbir değeri yoktur ve dünya üç günlüktür. Zira içi boş bir yaşam ancak zevk ile yaşanırsa yaşanmaya değerdir. Onu kaybetseler bile yasını tutmaya değmez zira yas tutacak hiçbir şey yaşanmamıştır.

İnsanın dişe dokunur bir uğraşı ve kavgası olacak arkadaş. Mutluluk dışarıdan gelirse, bir gün girdiği kapıdan çıkıp gider. Ve o “bir gün” sürekli tekrarlanır…

 

Günay Aktürk

Read more

Paylaşmak Ya Da Paylaşmamak

Paylaşmak Ya Da Paylaşmamak

Paylaşmak Ya Da Paylaşmamak

Paylaşmak Ya Da Paylaşmamak

Yalnızlığın en yalın hali, mutluluğun doruklara çıkabildiği zamanlarda ne kadar da güzelleşiyor… Ama insan gerçekten yalnızlığa elverişli bir canlı mı? Göğüs göğüse sevişerek evrimleşmiş olan insan, artık bundan mahrum olduğu için mi zihin sevişmelerinin peşine düştü?

Mesela mutluluk! Ya da acı… Güzel bir havadis… Bir dostun acı kaybı… Bütün bunlar birileriyle paylaşılmadıktan sonra yaşamın gerçek hazzına nasıl ulaşır insan? Terapi gören insanlara, gördükleri o şey neden iyi gelir? Yaşamak için bir yol haritasına ihtiyaç duydukları için mi terapi görür insanlar? Geçen gün bir dostumla konuştum. Ruh hali berbattı. Kimseyle konuşmuyormuş. Hani şu önüne geleni kapan, ardına geleni tepen cinslerden. Telefonu kapattığımda artık kahkaha atacak kıvama gelmişti bile. O anda dedim ki terapi de neymiş. Asıl terapi, iki dostun karşılıklı oturup iki lafın belini kırması, dertleşmesi değil mi? İnsana acı çektiren şeyleri düşünüyorum. Beynin içinde sıkışıp kalmış bir düşünce. Başka da bir şey değil. Dikkatin dağılması gerek.

Ben de yalnızlıktan muazzam bir zevk alan o çeteye üyeyim. Bizleri bu hale düşüren ne peki? Aynı dilden konuşamamak mı insanlarla? Aynı dilin bayağılığı mı? Kitaplar mı bizi bu hale getirdi, yoksa bu halin dayanılmazlığından mı kitaplara sığındık? Bizim gibi insanların düzenli bir ilişkisi de olmaz. Yalnızlığına yapılan huzursuz edici bir saldırıdır çalan her telefon. Aslında durum o kadar da kötü değil. Sadece bir fikri elli yönden düşünüp bir şeyleri yaratma sürecindeyken gelir o telefonlar. Halbuki beş dakika daha beklese kendiliğinden kucaklayacaksındır onu. Seni kendi haline bırakacak bir sevgiliye ihtiyacın var. Lakin kimse kimseye o ödünü vermez. Vermemeli de. Her insanın eşref saati aynı mı?

İnsan doğası diyoruz. Hangi insanın doğası bu? İlkel olanın yönettiği doğa mı yoksa modern olanın mı? Aslında ikisi bir arada yaşıyor. Çatışma da bu ikisi arasında gerçekleşen çatışma. Sanırım bizim gibi olanlar, modern bir zihnin içinde yine onu kemiren ilkel dürtülerin karmaşasından çıldıracak duruma gelmiş bir insan portresi seriyor önümüze.

İnsan evlenmemeli. Sevgili de olmamalı. Ne kimseye bağımlı kalmalı ne de kimsenin bağımlısı olmalı. Çatışmayı en aza indirmenin belki de tek koşulu komünal bir düzende yatıyordur. Sevgiyi paylaşmak tek koşul ama bizim yaptığımız ne, onu köleleştirmek. Kendi zevklerimiz doğrultusunda kullanmak. Bencillik. Bir toplum hep beraber yürürse mümkün bu. 21. Yüzyıl köleliğin yüzyılı. Yine evet. Sermayenin, inancın ve bedenin tek hakimi olmak! Zavallı bu yüzden acı içinde…

 

Günay Aktürk

Read more