Yatırıp Şey Yapmak Yok Will Smith

Will Smith - Chris Rock

Will Smith'ten Chris Rock'a Ödül Tokadı

Will Smith - Chris Rock

Will Smith‘ten sunucu Chris Rock‘a ‘Oscar tokadı: “Karımın adını ağzına alma!”

Sunucu Chris Rock, Will Smith‘in eşinin saç kıran hastalığıyla nedeniyle kazıttığı saçlarıyla ilgili espriler yapınca oldukça sinirlenen oyuncu sahneye çıkarak tokat attı.

Tokat attıktan sonra yerine dönen Will Smith, sahneye doğru “Karımın adını ağzına alma!” diye bağırdı.

Rock’un açıklama yapma girişimini engelleyen Smith aynı ifadeleri daha sert bir şekilde söyledi.

will smith karısı

Kaliteli komedi filmlerinde küfür etmeden güldürebilmek esaslı sanattır hani. Peki, espri yaptığını zanneden bir zavallı ya da gerçekten içinde kötülük olmayan kırıcı bir espri karşısında ne yapmalı?

Şiddet hayvanlığın kanunudur!” demiş Gandhi. Unutulmaz V For Vandetta filminde ise: “Şiddet iyi yönde kullanılabilir.” deniliyor. Bence ikisi de akla yatkın. Her zaman deha yanımız konuşacak değil ya, içimizdeki saldırgan hayvan ile yaşıyoruz.

Ne yazık ki o berbat espri tokat karşısında galip geldi. Çünkü espri iğrenç de olsa, içinde belli bir dozda zeka var. Karşılık olarak sunucunun çok daha fena rezil olacağı bir söz söylenebilirdi ve adam kendinden utanırdı. Çünkü Will Smith, başta espriye gülüyor. Tam da bir komedyen algısına uyuşacak tarzda. Eğer kadın da gülseydi, o zaman zarif bir espri olarak kalırdı. Zarif diyorum! Kişinin kendisiyle alay etmesi dahiyane bir zihnin belirtisidir hani. O anda kadın gülümseyerek orta parmak çekseydi, saldırı başarılı bir şekilde savuşturulabilirdi.

Ama tokatlamak, penisle küfretmeye benziyor. Söverek karşındakine zarar verdiğini düşünürsün hani. Ama karşı tarafa fiziki olarak giren çıkan bir şey yoktur. Bir tür haysiyete saldırma yöntemi. Yatırıp s*kse belki gerçekten dokunurdu. O da aynı hayvani yöntem. En nihayetinde ne oldu, zeka, hayvani güdüye galip geldi. Ve haysiyetin zerre zedelendiğini düşünmüyorum.

Söz kılıçtan keskindir, demiş atalar. Geçmişte ne kanlı sokup çıkarmalar yaşanmış ki bir ata öğüdü olarak bugünlere kadar gelebilmiş. Bir Will Smith severi olarak daha sıkı bir karşılık beklerdim. Hayır hayır, yatırıp şey yapmak yok. Esaslı bir “orta parmak” beyin kazanında piştiği zaman dünya gündemine bomba gibi düşebilir! Ama bunlar bir anda gelen saldırılar. Kazanın altında yedi yirmi dört ateş yanmıyor ne yazık ki. Bir de bakmışsın daha ne olduğunu anlayamadan hayvani bir iştahla yatırıp basıvermişsin tokadı…

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
umudun çocuğu - günay aktürk
Read more

Pınar Gültekin Anısına

Pınar Gültekin Anısına

Tehlikeli Suçlular - İlginç Yasalar

Pınar Gültekin Anısına

İnsan suçlular karşısında mı daha korunaksızdır yoksa yasalar karşısında mı? Kolaydır meşru müdafaa hakkını kullanmak, vicdanı bir kambur gibi sırtında taşımak pahasına! Ama iffetin ve onurun yüceliğini kanıtlamak kolay mıdır yargıç karşısında?

Sırf düğmesini ilikledi diye bir katil, öldürülen şu kadından daha mı saygın görünür? Ya da o gün ellerini yıkayıp tırnaklarını kesti diye… Ya bir de dişlerini fırçalamışsa bahşiş niyetine en coşkulu alkışı kapmaz mı adaletten?

“İyi hal” dedikleri nedir gerçekten? Pişmanlık göstergesi mi? Zindan korkusu mu? Peki iyi hal indiriminin uygulanması ne ile açıklanır? Yok edilmiş bir hayatın ikinci kez üstünden geçilmiş olmasıyla mı? İndirin öyleyse indirebildiğiniz kadar! Hele bir de cinnet geçirdiğini iddia etmiş ve “Namusumu temizledim Hakim Bey!” demişse. Bunu demeyi özellikle akıl etmişse! Hele bir de kıskanmış, erkekliğine yedirememiş, çok ama çok sevmişse!

Mahkemeden bir karar çıktı. Yeteri kadar gereği düşünülmüş müdür bilmem ama her karar ilkin vicdan mahkemesinde veriliyor. Sevgili yargıcımız suçluyu kendi yerine koymuşsa, suçun cezası pek bir gülünç görünür göze! Beni anlayabiliyor musunuz?

Belli ki aziz ve aciz olan şu insan evladı yasalar karşısında çok daha korunaksız. Suçlularla topyekun savaşabilirdik şayet daha ahlaklı bir toplum olmayı başarabilseydik. Sorun sadece adalet sorunu olsaydı yargıçları durdurmaya da gücümüz yeterdi. Ve bizi bastırabilmek için bütün bir orduyu kullanmak zorunda kalırlardı eğer halkın büyük bir çoğunluğu genç bir kadın için “O da öyle giyinmeseydi!” demeseydi…

Günay Aktürk

Tehlikeli Suçlular - İlginç Yasalar

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
umudun çocuğu - günay aktürk
Read more

Rahim Mağarası

Bulgaristan’daki Utroba Mağarası’nın rahmi andıran doğal kaya oluşumunu gösteren iç mekân görüntüsü.

Doğa, İnanç ve Dişil Sembolizm: Rahim Mağarası

Rahim Mağarası, doğanın insan zihninde nasıl kutsal bir anlama dönüştüğünü gösteren en eski sembollerden biridir. İnsan, henüz kelimelerle düşünmeyi öğrenmeden önce, şekillerle inanıyordu. Kaya, boşluk, karanlık ve mağara… Bütün bu doğal oluşumlar, insanın kendini ve dünyayı anlamlandırma çabasının ilk aynalarıydı.

Doğa, insanın kendini okumayı öğrendiği ilk metindir. İnanç dediğimiz şey çoğu zaman gökten inmez; yeryüzünde şekillenir. Rahmi andıran mağaralar bu yüzden yalnızca jeolojik yapılar değil, insanın varoluş algısına dokunan sembolik mekânlardır. Rahim Mağarası da tam bu noktada, dişil sembolizmin ve korunma fikrinin doğal bir ifadesi hâline gelir.

Dişil sembolizm burada biyolojik bir çağrışım olmaktan çıkar. Rahim; başlangıcı, kapsayıcılığı ve karanlıkta olgunlaşmayı temsil eder. İnsan, bu karanlığın içinde korkusunu da umudunu da aynı anda taşır. İnanç, burada bir dogma değil; anlam arayışının sessiz bir biçimi olarak ortaya çıkar.

Utroba Mağarası

Bulgaristan’daki Utroba Mağarası’nın rahmi andıran doğal kaya oluşumunu gösteren iç mekân görüntüsü.

Utroba Mağarası Bulgaristan. Kıymetli bir mağara! 3000 yıllık. Hayır hayır, sizin fikriniz kötü değil, Bulgarca “Rahim” demekmiş ve Bulgaristan topraklarında 25 yerde benzeri yer altı kazıları var imiş.

Kostsadin Dimov diyor ki: “Bu doğal oluşmuş mağaralar, şekillerinden dolayı “rahim” olarak adlandırılıyor. Dört mevsimi bulunan dünyadaki bütün bölgelerde benzeri şekilleri olan kaya mağaralar var.”

Tatul Trak tapınağı yakınındaki İzgrevna adlı üç ağızlı rahim mağarasının iç yapısını gösteren kaya oluşumu.

Tatul Trak tapınağında İzgrevna adlı pek kıymetli Üç ağızlı rahim Mağarası. (üstteki) Bu mağaranın bir özelliği var. “Güneşin mağaranın derinliklerine girebildiği üç ayrı dönem var. Eskiden insanlar bu optik yolu tarım işleri, orak zamanı, biçme zamanı gibi dönemleri ölçmek için takvim gibi kullanırmış.

Krumovgrad yakınlarında Kovil köyündeki kaya tapınakta yer alan rahim mağarasının iç görünümü.

Üçüncü fotoğraftaki muhterem mağara en eskilerden. İçinde 25 bin yıllık figürlere rastlanmış. Ne kadar da bizden ve bize benzeyen oluşumlar. Tabii hepimize değil, dişilerimize. Benzetebildiğimiz şeylere ayrı bir anlam katıp tapınak haline bile getirebiliyoruz. “Bu tapınaktaki figürlerin Tanrıça Ana’ya sunulduğu tahmin ediliyor.” And olsun ki sizler neye tapacağınızı iyi bilirsiniz.

Muhtemelen ilahi bir anlamı olduğu düşünülüyordu. Normaldir. Allah diyen hayvanların kutsal kabul edildiği bir ortamda, koca bir penis figürünün şemsiyesi altında birleşmiş şu erkeksi dünya gezegeni, ancak dişiliği anımsatıyorsa baş tacı edebiliyor bu mağaraları!

Bu türden dişi mağaralara daha sık girebilmeniz temennisi ile!” Böyle demeyeceğim. Cinsiyetine bakmadan merak salmalı. Peki, neden? Yaşadığımız şu “iki kibrit alevi arasındaki” küçücük dünyamızın dışına taşıp, insanlığa dair izler bulmak umudu ile… Çünkü dar düşünen her zaman dar sonuçlar üretecek!

Gitmeden bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Sezen Aksu – Bir Tuhaf Hakaret

sezen aksu - bir tuhaf hakaret

Şahane Bir Şey Yaşamak!

sezen aksu - bir tuhaf hakaret

Ne şahane bir şey yaşamak
Dibe vurmak dimdik durmak
Bin bahane bin oyun kurmak
Binmişiz bir alamete
Gidiyoruz kıyamete
Selam söyleyin o cahil
Havva ile Ademe

Neden Allah’a havale etmediniz ki? Genelde yöntem bu da… Âdem Allah’ın Adem’i ise, oğulları ve kızları, yani sizlerin hamisi de o sayılır. Peki içinizden biri tacize ya da tecavüze uğradığında neden sesiniz çıkmıyor? Kulun aşağılanması dinin itibarını zedelemiyor mu yoksa?

Bakara makara” diyen bakana da sesiniz çıkmadı. Dine asıl hakaret eden oydu. O gün siz adamın ensesi kalın diye onu Allah’a havale ederken şahsen ben çok öfkelenmiştim. Bunları görünce samimiyetinize pek inancım kalmıyor.

Sezen Aksu’yu sevdiğimden değil. Hatta sevdiğim de söylenemez. Dinlemem. Beni düşünceler ilgilendirir. Şarkının sözlerini az önce dinledim ve Adem’in zedelendiğini hiç sanmıyorum. Hatta sıradan sözler gibi geldi. Tahrik olmadım. Ya da tahrip gücünün abartıldığını düşünüyorum.

Ama bir ihtimal Adem ile Havva’nın yaşam tarzlarına bakarak “cahil” demiş olabilir. Hatalı bir söylem. Ne cahili be, kendilerini cennetten kovdurtacak kadar cüretkardılar. Hangi müminin kıçı yer bu yürekliliği yapmaya!

Dini değerlere hakaret ve tahrik ya da aşağılama suçu!” Ne şarkı sözleriyle zedelenir din, ne de eleştiri ile. Ota boka tahrik olmayın.
Bakara Makara’ya tahrik olabilirsiniz, olmalısınız da. Hem cinsel hem de dinsel konularda çok çabuk tahrik oluyorsunuz. Dinin itibarını müridin kalitesi belirler. İnsanlığın aşağılanması karşısında sessiz kaldığınız için, kendi dininizin itibarını asıl siz zedeliyorsunuz sevgili kardeşlerim…

Read more

Deyyusu Ekber Nedir?

Osmanlı’da Deyyusu Ekber olarak anılan İbşir Paşa, Varvar Ali Paşa ve Sultan I. İbrahim dönemindeki isyanı betimleyen tarihsel illüstrasyon

İbşir Paşa, Varvar Ali Paşa ve Osmanlı’da Bir İsyanın Hikâyesi

Deyyusu Ekber Nedir? Yıl 1648. Tahtta da Boncuklu Deli İbrahim lakaplı Sultan 1. İbrahim oturuyor. Anadolu’daki önemli kumandanlardan İbşir Paşa‘nın karısının güzelliğinin ünü hükümdara kadar gitmişti.

Sultan İbrahim: ‘‘İbşir’in avradı tez bana gönderile.” diye ferman çıkarmıştı.

Ancak Varvar Ali Paşa ‘‘Bre ben pezevenk miyim? Bir Müslüman ademin nikáhlı avradını elinden alıp padişah bile olsa bir başka herife nasıl veririm?’’ der.

Sonrasında da memurları sert bir şekilde kovup adamlarını alarak isyan eder.

Böyle bir rest sarayda olay yarattı. Sultan İbrahim, Varvar Ali Paşa’nın isyanını bastırmak bir kumandanı görevlendirdi. Eşine göz koyduğu İbşir Paşa!

İbşir Paşa kendisinin eşini vermek istemeyen Varvar Ali Paşa’nın kellesini almak üzere Sivas’a hareket etti.

Osmanlı’da Deyyusu Ekber olarak anılan İbşir Paşa, Varvar Ali Paşa ve Sultan I. İbrahim dönemindeki isyanı betimleyen tarihsel illüstrasyon

İbşir Paşa isyankar Varvar Ali Paşa’yı Tokat dolaylarında kıstırıp yakaladı. İbşir Paşa yakaladığı isyankar Varvar Ali Paşa’yı tam cellada teslim edecekken ahalinin içinde Ali Paşa’nın şu sözleri yankılandı:

Ulan, ben senin avradının ırzını korumak için isyan etmiştim. Senin gibi herifi benim üzerime musallat etmelerinin sebebi budur, bilmiyor musun? Beni Allah’ın emrine karşı çıkmayıp da namusunu koruduğum için mi katledeceksin pezevenk?!’’

Padişahın fermanını kendi onurundan ve gururundan üstün gören İbşir Paşa bu söze karşı biraz bozulsa da Varvar Ali Paşa’nın canını oracıkta aldı.

Bu olayın ardından İbşir Paşa sadakatinden ötürü sadrazamlık makamını kapsa da halk arasında lakabı Deyyusu Ekber olarak kaldı.

Not: Deyyusu Ekber, Günay Aktürk’ün 2022 yılında yayımlanan aynı adlı müzik albümünün de adıdır. Albüm, bu anlatının atmosferinden beslenen tematik eserler içerir.

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Deli Dumrul ve Yunus Emre

Deli Dumrul ve Yunus Emre

Dede Korkut Destanı ve Deli Dumrul

Deli Dumrul, kuru bir çayın üstüne köprü kurmuştur. Geçenden 20, geçmeyenden döve döve 40 akça alır. Bu “kuru” Moğolca’dır ve “susuz, kuru” anlamına değil, “coşkun akan” anlamına gelir.

Deli Dumrul bir gün ağlayıp şıvan eden bir oba halkına rastlar ve sorar: “Mere kavatlar! Benim köprümün yanında ne ağlarsız, neye şıvan edersiz?” Derler ki bir yahşi yiğidimiz öldü ona ağlarız. Deli Dumrul sorar: “Mere yiğidinizi kim öldürdü?” Dediler “Vallahi Allah Taala’dan buyruk oldu, al kanatlı Azrail ol yiğidin canını aldı.

Deli Dumrul aydur: “Mere Azrail ne kişidir ki adamın canını alır?” Dumrul’un bu sözü Hak Teâla’ya hoş gelmedi. Azrail’e buyruk eyledi ki “Ya Azrail var dahi kavatın gözüne görün, benzini sarart, canını hırlat, al.” Al kanatlı Azrail gerçekten Deli Dumrul’un atına görünür, at ürker, Deli Dumrul’u yere vurur. Al kanatlı Azrail Dumrul’un göğsüne konup canını almak ister. O vakit Dumrul sorar: “Sen benim canımı neden alıyorsun?

Azrail’in Tanrı Teâlâ’nın emri ile can aldığını öğrenince der ki: “O zaman sen aradan çık, ben Tanrı ile söyleşeyim.” Deli Dumrul Tanrı’yı metheder, ona yalvarır. Bu Tanrı’yı memnun eder. Azrail’e emir verir ki: “Deli Dumrul can yerine can bulsun, kendi canı azat olsun.

Dumrul babasına varır can ister, babası vermez. Anasına gider, anası: “Can tatlıdır oğul, karından iste.” Der. Karısı: “Bir canda ne var ki anan baban sana vermemişler, benim canım sana feda olsun.” Der. Bu, Tanrı’nın hoşuna gider. Azrail’e emir verir ki ana ile babasının canını alsın.

Dede Korkut Destanı’nın Deli Dumrul Hikayesi.

Deli Dumrul ve Yunus Emre

Yunus Emre Divanı

Yunus Emre’nin sadeleştirilmiş bir şiiri:

“Azrail kim oluyor ki benim canımı almaya kalkışsın
Ben onun canıma kıymaya kalkışmasını kendisine zindan ederim

Azrail kim oluyor da canımı almaya kalkışıyor
Ben can sahibi ile orada anlaşarak geldim

(Ey Tanrım!) Bana sen canımı verdin
Sonra Azrail’e git canını al diye buyurdun
Ben senden başka kimseye emanet vermem

Azrail gökten inip seni tutunca
Atadan anadan fayda olmaz
Halktan kimse de onun (Azrail’in) heybetini duymaz
Halktan da yardım gelmez

Yunus Emre

 

Yukarıdaki Deli Dumrul hikayesini bilmeden Yunus’un bu dizeleri anlaşılmaz. Öyle anlaşılıyor ki Dede Korkut Destanı’nın Türk kültürüne etkisi sandığımızdan kuvvetli olmuş. Yunus Emre’nin şiiri, Dede Korkut Destanı’nı 13. Yüzyılda yalnız kendisinin değil, onun çağdaşlarının, okuyucularının da iyi bildiğini gösteriyor.

Hem halk kültürünü, hem de medrese kültürünü iyi bilen Yunus Emre, tıpkı Nasrettin Hocamız gibi marjinal bir tip olarak ortaya çıkıyor. Hoca, nasıl koca sarığı ile yukarı kültürü ve altındaki eşeği ile köylü kültürünü temsil ediyorsa, Yunus Emre de hem halkın, hem de medresenin ve beyler düzeninin kültürünü şiirine yansıtmakla marjinal bir tüp oluyor.

O hem omzunda alıç heybesi ile bir köylüdür hem de kent hayatının içinde yaşayan yüksek kültür temsilcisi. Bu iki arada olmak, Yunus’a her iki kültürü de iyi tanımak, iki kültüre de eleştirel bakabilmek olanağı sağlıyor. Yunus hem: “Yediği yoksul eti, içtiği kan” olan beyleri, hem de “yoksula bir yufka vermeye kıyamayan” halkı kınar.

 

Kaynak: Mayıs 2021 Bilim ve Ütopya Dergisi

Read more

Baba Ölmesin – Nazım’ın Çilesi

baba ölmesin nazımın çilesi

Senin Açlığın Onunkine Benzemez

baba ölmesin nazımın çilesi

Açlık grevinin beşinci günü Celile Hanım ziyaretine geldi. Nurunu hemen hemen büsbütün kaybetmiş olan gözleriyle, oğlunun solmuş, incelmiş yüzüne baktı uzun uzun. Ne açlık grevinden, ne de hapishane dışında olup bitenlerden konuştu.

Kadınları ile nasıl da iftihar ediyordu Nazım! Analar insanı insan, kadınlar da erkeklerini erkek yaparlar. Nesi var nesi yoksa kadınlara borçludur.

Celile Hanım’ı uğurladıktan sonra, İbrahim meydana döndüğü zaman, etrafını mahkumlar sardı.

– Şair baba beş gündür yemek yemiyor, doğru mu? Hiç böyle oruç olur mu, nerede görülmüş?

– Açlık grevine girdi.

– Ne dedin, ne dedin? Grev mi? Ne grevi peki?

– Hepimizin hakkını savunmak için.

– Açlık grevinin ne faydası var ki?

– Canım,senin açlığın onunkine benzemez. Açlık grevi… Bu bir savaştır. İstediğini elde ederse hepimiz evlerimize döneceğiz.

– Kurtulur muyuz? Yani şu kodesten çıkacak mıyız?

– İstediğini yaptırırsa, elbette. Hepimiz evlerimize döneceğiz.

– Yaşasın baba! Allah ona uzun ömürler versin. Demek hepimiz kavuşacağız evimize barkımıza.

– Ya dediklerini yapmazlarsa ne olacak? Ölecek mi?

– Evet. Yapmazlarsa ölür.

– Boş ver. Ben çıkmaktan vazgeçtim. Allah kahretsin!

– Bıraksın şu orucu, söyle ona. Ölmesin.

– Yaa, senin bir yıl cezan kaldı. Benim gibi on yıl cezan olsa senin…

– Adam öldürmekten on beş yıl ceza yedim. Çıkarken de mi benim yüzümden baba ölsün? Hayır, sökmez böyle şeyler. Söyle Baba’ya, vazgeçsin orucundan. Baba Ölmesin!

Baba Ölmesin! Hepimiz gidelim yalvaralım! Baba ölmesin!

Beşinci gün akşam üstü, yetkili makamlar Bursa Hapishanesinde bir ayaklanmadan korkarak, Nazım Hikmet’i İstanbul’a götürüp Cerrahpaşa Hastanesi’ne yatırdılar…

 

Radi Fiş
Nazım’ın Çilesi
Sf: 370

Read more

Töre Cinayetleri – İlhan Selçuk (Makale)

töre cinayetleri makale

Töre Cinayetleri - Makale

İlhan Selçuk “Töre cinayetleri” adlı bu makale yi Cumhuriyet gazetesi nde 17 Kasım 2006 yılında yazmıştır. Kalemi de yüreği kadar güçlü olduğu için yokluğu gerçekten de büyük bir kayıp. Bir başka sesli makale videosunda şiirlerini de seslendirme ye çalışacağım. Özellikle “şaşıp kalıyorum” yazısı bir başka güzel…

Geçmişteki kadın düşmanlığının kökeninde ne yatıyor?

Yasak meyve!

İsterseniz ‘memnu meyve’ de diyebilirsiniz; Havva, yasak elmayı yedirmek için Âdem’i baştan çıkardı, ikisi de Cennet’ten kovuldular…

Eskiden beri kadının erkekten aşağı, tehlikeli, ikinci sınıf, günah kaynağı sayılması dönüp dolaşıp bugün Anadolu’da töreye sızıyor, cinayetlerini üretiyor…

Çocuk yaşta kız göreneğe uygun olarak evlendiriliyor, daha doğrusu satılıyor…

Gazeteler töre cinayetlerine ilişkin haberler ve yorumlarla dolup taşıyor; ülke zaten çığırından çıkmış, iktidarın yolsuzluk, hırsızlık, soygun, rüşvet ve de üçkağıttan oluşan iskambil falında geleceğimizi görmeye çalışıyoruz…

Dinciliğin siyasal yaşamda egemenleştiği bir süreçte töre cinayetlerinin azması doğal değil mi?

Gazeteleri enfiye koklar gibi içimize çekiyoruz; bir yanda ünlü piyasa yıldızlarının flörtleriyle cinsel dedikoduları; öte yanda töre cinayetleri ayrıntıları, ilkellikleri, dehşeti…

Karşı Devrim

Günümüz Türkiyesi’nde makbul kız modeli nedir?

Okuması yazması olsun, yeterli.

Az buçuk hesap bilsin..

Ev işlerini öğrensin..

Erkeğe saygı ve itaat şart..

Örtünecek!.. Tesettür, çarşaf ya da türban geçerli..

Kız olacak..

Sonuncu koşul özellikle önemlidir; bakire çıkmayan kıza töreyi uygulamak haktır!..

*

Vaktiyle Köy Enstitüleri’nin kapısına kilit vuran karşıdevrim, dinciliğin körü körüne siyasetini Anadolu’da yoğunlaştırıyor…

Töre cinayetlerinden de gazetelerde geçilmiyor…

Zenne düşmanlığının mirasıyla dinciliğin çarpık softalığını içeren alt kültürde zavallı kızları alım-satım metaına dönüştüren ilkelliğin ürünüdür töre cinayetleri…

Günahı vebali Aydınlanma’nın karşısına çıkarak dinciliği iktidarlaştıran politikacının sırtındadır.

(17 Kasım 2006 tarihli yazısı)

Read more

Kant Etik ve Estetik Anlayışı

Kant etik ve estetik anlayışını Bosch tarzında anlatan alegorik sahne; terazide kalp ve altın, arka planda evrensel yol, estetik güzelliği temsil eden figür ve ahlak sahneleri.

Kant Etik ve Estetik Felsefesinde Aklın Rolü

İnsan davranırken neye dayanır? Alışkanlıklarına mı inançlarına mı, yoksa gerçekten evrensel bir ölçüte mi? Ahlak dediğimiz şey, sonuçlardan mı doğar yoksa niyetlerden mi? Kant etik ve estetik düşüncesini tam da bu soruların merkezine yerleştirir.

Kant etik ve estetik anlayışını Bosch tarzında anlatan alegorik sahne; terazide kalp ve altın, arka planda evrensel yol, estetik güzelliği temsil eden figür ve ahlak sahneleri.

Eleştirel felsefenin babası olarak kabul edilen Kant‘a göre davranışlarımız niyet ile belirlenir. Bu yüzden ahlakı yapılan işler değil, onları hangi niyetle yapmış olduğumuz gösterir. Peki ahlâkımızın iyi ya da kötü olduğuna neye göre karar vereceğiz? Kant’a göre bu ölçüt akıldır.

Akla dayanmayan kararlar sorgulanmalıdır. Hatta bu kararlar duygularımızdan bile tastamam soyutlanarak akıl öncülük etmelidir. Çünkü davranışlarımızı belirleyen şey kendi tecrübe ve inanışlarımız olduğu için, bir olaya herkes farklı şekillerde tepki verebilir ve birden fazla doğru çıkar ortaya.

Kant’ın etik felsefesinde iki önemli kavram vardır. Bunlar “maksim” ve “Kategorik İmperatif” dediğimiz kavramlardır. Maksim, eylemlerimizin altında yatan genel ilkedir. Yani eylemin ardında yatan niyete maksim adını verir. Maksim’i, “Bunu neden yaptım?” sorusunu kendimize sorarak samimi ve gerçekçi cevabı vermek koşuluyla buluruz.

Bir diğer ilkesi ise: “Evrenselleştirilebilir ilke” dir. Diyelim ki bir şey yaptık ve karşılığında “Bunun sonuçları ne olacak?” diye sorduk. Eğer bu davranışı herkes yapar ve evrensel bir ahlâk felsefesi haline gelirse dünya daha iyi bir yer haline gelir. Temel öz budur. Bu fikirden yola çıkarak bir örnek verelim. İnancımız: “Eline, beline ve diline hâkim ol!” düşüncesi olsun. Dünyada yaşayan hiçbir insanın hırsızlık yapmadığını, kimsenin kimseye yan gözle bakmadığını ve art niyetli düşüncelere kapılarak kötü sözler sarf etmediğini bir düşünün! O zaman dünya gerçekten de iyi bir yer haline gelmez mi? Bu ahvalde “Eline, beline ve diline” sahip çıkmak “Evrenselleştirilebilir” bir davranış boyutu kazanabilir diyebiliriz.

Gelgelelim koşulsuz buyruk kavramına. Kant’ın Kategorik İmperatif adını verdiği kavram aslında iki türlüdür. Koşullu ve koşulsuz buyruklar. Mesela sağlıklı bir yaşam sürmeyi arzulamak koşullu bir buyruktur. Ve bunu istiyorsak öncelikle bunun koşullarını yerine getirmemiz gerekir. Spor yapmak, sigara ve alkolden uzak durmak, uyku düzenine ve beslenmeye dikkat etmek gibi. Bunlar sağlıklı yaşamın koşullarıdır. Bu vaziyetin “maksim”i ise sağlıklı bir yaşam sürmeyi aşılamaktır. Gelgelelim bu Kant’a göre ahlaklı bir davranış değildir zira ortada bir çıkar söz konusudur. Kant’ın şu sözünü belirtmenin tam zamanı: “İnsan ahlaklı davranmak istiyorsa koşulsuz buyruklara göre hareket etmelidir.” Yani sadece sağlıklı yaşa der filozofumuz.

Yani kısaca akıl tek başına doğruyu ve yanlışı belirlemeye yeter. Kendi öz duygu ve düşüncelerimizi gözardı ederek evrensel olana odaklamamız gerektiği fikri.

Yalan söylememek ve doğru olanı yapmak. Eylemin sonuçları ahlakla ilinti değildir. Yani yaptığımız bir davranıştan çıkar gözetiyorsak, Kant’a göre bu ahlaklı bir davranış sayılmaz. Ahlaklı davranışlar, içinde menfaat barındırmamalıdır. Cennete gitmek için ibadet etmek gibi. Kendimize “Cennete gitmek için değil, doğru olanın bu olduğuna inandığım için ibadet ediyorum.” demeliyiz ve buna da yürekten inanmalıyız.

İlgili Yazılar

Read more

Francis Bacon’un Bilim Felsefesi

francis bacon ve bilim felsefesi

Francis Bacon - Bilim Felsefesi Ve İdoller

francis bacon ve bilim felsefesi

Platon ve Aristoteles‘ten başlayarak “Evreni anlama ve bilgiye ulaşma konusunda kullanılan yöntem, tümdengelimci Aristoteles mantığı idi. Fakat bu mantığa aykırı olduğu apaçık belli olan birçok gözlem mevcutken, bilginin nasıl analiz edileceği konusunda ortada bir çıkmaz söz konusuydu. Bu durum en nihayetinde “Aristoteles nerede hata yaptı?” sorusunu akıllara getirdi.

Bu çıkmaz, Descartes ve Bacon ile yavaş yavaş değişmeye başladı. Descartes, şöyle bir açıklama geliştirir: “Pek yavaş yürüyenler de, eğer daima doğru yolu izliyorlarsa, koşup da doğru yoldan uzaklaşanlardan daha çok ilerleyebiliyorlar.” “Yöntemli bilme” mantığına bir taş da Bacon ekleyerek şu ifadeyi kullanır: “Doğru yolda giden bir topal, yoldan çıkan süratli bir kişiyi yarışta geçer ve doğru yolda koşmayan birinin ustalığı ve hızı da onun hatasını arttırmaktan başka bir işe yaramaz.” Aslında bu iki ifade de, yeni bir bilim anlayışının ilk sinyalleridir. Başat mesele, sorulan soruya doğru yanıt vermemizi sağlayacak hakiki yöntemi bulabilme çabasıdır diyebiliriz.

Francis Bacon‘un “Büyük Yenilenme” diye de bilinen ve onun bir parçası olan “Novum Organum” isimli çalışması, Aristoteles mantığının yerini almasını amaçlamıştır. Bacon, bu eserinde doğanın anlaşılabilir olduğunu savunmuştur. Ona göre insan, tabiatın hakimi ve yorumlayıcısıdır. Eğer tabiat yeterince iyi gözlemlenirse kaçınılmaz olarak onu anlayabilir ve doğal olarak da onunla başa çıkılabilir. Bacon’a göre bilimin asıl hedefi, yeni keşiflerle gelen zenginliklerin insan yaşamını besleyip büyütmesidir. “Tabiat, sadece yine tabiatın kurallarına uyularak kontrol altına alınabilir.”

Bacon, bilgiye giden yolda öncelikli yaklaşımın “kuram“lar yaratmak olduğunu savunur. Ona göre kuram olmadan olgular yeterince görünür değillerdir.

Bacon’a göre insan zihninde dört tane idol vardır.

1- Soy İdolleri
2- Mağara İdolleri
3- Çarşı İdolleri
4- Tiyatro İdolleri

Soy idolleri, insan doğasında bulunan ve “şey”lerin ölçüsü olduğunu iddia eden kavrayıştır. Bu idole göre bilgi dışarıda değil insan zihninde olduğu için gerçeğin bilinemez olduğu zannına kapılır.

Mağalara idolleri daha çok kişiseldir. Ama bilgi akışı dışarıdan gelir. Eğitimin öğretileri ya da hayranı olduğumuz insanların görüşleri, bu idolü besleyen başlıca etkenlerdir.

Çarşı idolü ise dil kullanımında yatar. Bozuk, tanımı belirsiz ve amacını isabet ettirememiş muğlak cümleler insanı yanlış anlama ve yönlendirme yoluna sürükler. Bacon’a göre bu nedenle bilim dili temizlenmelidir.

Tiyatro idolleri ise ideojilerden edinilmiş yöntemlerdir. Bu yöntemler bizleri “gerçek”lerden uzaklaştırır. Aslında Bacon’un tarif ettiği Tiyatro idolü Aristoteles felsefesinden başka bir şey değildir.

Tüm bu bilgilerin ışığında anlıyoruz ki Bacon, toplumun yaşadığı sıkıntıların ancak deneysel bilgi yoluyla giderilebileceğini savunmuştur. Tecrübeye dayalı bilgi edinme biçimi!

Read more