İnsan İnsanın Geleceğidir – Günay Aktürk

Günay Aktürk'ün İnsan İnsanın Geleceğidir kitabının kapak tasarımını gösteren, insan figürlerinden oluşan kalabalık bir yüz silüeti ve düşünsel temalı bir kompozisyon

Deneme Kitabı | İnsan İnsanın Geleceğidir

İnsan İnsanın Geleceğidir, insanı; evlilikten inanca, aşktan yoksulluğa kadar uzanan başlıklarda akıl, bilim ve vicdan ekseninde sorgulayan deneme yazılarından oluşur.

Deneme türüne ait olan son kitabım “insan insanın geleceğidir” sonunda çıktı. Bu konuda biraz hasbihâl edelim diyorum. Kitap taslağını yayınevine göndermeden önce kendime defaatle sormuştum bunu: bu yazılar okuyucusunun karşısına çıkmak için kendilerini hazır hissediyorlar mı? Zira deneme türü bir yazarın en büyük becerisidir. Ya da beceriksizliği.

Çünkü deneme yazmak için veri tabanınızın dişe dokunur dolulukta olması gerekir. İçinde bilgi olmadan akıl neyi öğütecek? Deneme yazmak demek, arşivi sürekli karıştırmak demektir.

Denemeci hakikatli bir yargıç gibi ortada durup adaletli olmalı. Akıl bütün ideolojilerin, inanç ve geleneklerin üzerinde durursa gereksiz duygusal tehlikelerden de uzak durmuş olur.

Benim için öğrenmenin bir diğer yolu da deneme yazmaktır. İlkin kendimle konuşurum. Bu süre kimi zaman saatlerce sürer. Bilgiyi bilgiye ulayıp yeni çıkış yolları keşfederim. Öğrenmenin bir başka adı da düşünmektir benim için.

Gel gelelim bu kitapta ne bulacağınıza. Evlilik, aşk, kadın, yoksulluk, inanç gibi konularda yazılmış elli dokuz tane deneme yazısı. Yani insanı ve toplumu ilgilendiren; cüretkar, kırılgan, ateşli, alaycı ve en çok da bilimsel bir eser.

Kısa bir dipnot: Bu kitap doğaya, sanata, bilime ve insan aklının güzelliğine sevdalananlar için yazılmıştır.

Günay Aktürk'ün İnsan İnsanın Geleceğidir kitabının kapak tasarımını gösteren, insan figürlerinden oluşan kalabalık bir yüz silüeti ve düşünsel temalı bir kompozisyon

Kitabın Künyesi

Yayın Tarihi: 26.06.2020
ISBN: 6257858151
Baskı Sayısı: 1. Baskı
Dil: TÜRKÇE
Sayfa Sayısı: 98
Cilt Tipi: Karton Kapak
Kağıt Cinsi: Kitap Kağıdı
Boyut: 13.5 x 21 cm

TANITIM BÜLTENİNDEN

“İnsan insanın geleceğidir. Birisi “merhaba” der bir yabancıya, öteki ölüm döşeğinde bile hatırlar bunu. Birisi deli dolu sevişirken, öteki tüm deneyimlerinde onun hazzını arar. İnsan insanın gıdasıdır. Birisi hiçbir iz bırakmadan silinip gider anılardan, öteki bütün bir ömrün travması olur… Birisi yaşama tutkuyla bağlatırken, bir diğeri her şeyde bir grilik aratır. Birisi güçlü ve saygın hissettirir, öteki değersiz ve fazlalık… İnsan insanın yamasıdır…”

Kitabı temin edebileceğiniz online kitap satış siteleri:

Diğer Kitaplarıma da Bakabilirsiniz

Sanrılar romanı günay aktürk
Bir çocuğun elinde tuttuğu “Umudun Çocuğu” adlı kitabın kapağının net biçimde göründüğü, edebi temalı bir sahne
Read more

İki Şehrin Hikayesi | Charles Dickens

İki Şehrin Hikayesi – Charles Dickens romanını temsil eden Londra ve Paris manzaralı illüstrasyon

İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ | TAVSİYE KİTAP

İki Şehrin HikayesiOrijinal Adı: A Tale Of Two Cities
Yazarın Adı: Charles Dickens
Çevirmen: Meram Arvas
Türü: Roman
Yayınevi: Can Yayınları
Basım Tarihi: 2011 (1859 yılında yazılmıştır)
Sayfa Sayısı: 462

İki Şehrin Hikayesi – Charles Dickens romanını temsil eden Londra ve Paris manzaralı illüstrasyon

İNCELEMEYE BAŞLARKEN…

Kitap özetleri serisine İki şehrin hikayesi ile başlamak ne kadar doğru bilmiyorum zira gerçekten de çetin ceviz. Öncelikle geçmişine bakalım. Bu kitap tüm zamanların en çok satış yapmış olan bir kitap olma özelliğini taşıyor. 200 milyonun üzerinde bir satıştan bahsediyoruz. İlk kez 1859 yılında gazetelerde tefrika edilmek üzere yazılmış, daha sonra kitaplaştırılarak dünya edebiyatının en meşhur kitapları arasındaki yerini almıştır. Yazarımız Charles Dickens bu eseri: “Yazdığım en iyi hikaye.” diye tanımlar. Bir başka özelliği ise onun gelmiş geçmiş en iyi giriş paragraflarından birine sahip olması. Aslında kitaba duyduğum ilginin nedeni de tam olarak buydu. Şimdi 160 sene öncesinden dünyayı nasıl tanımladığına bir bakın:

Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu…”

İki Şehrin Hikayesi romanını simgeleyen, 18. yüzyıl Londra ve Paris manzaralarını karşılaştıran illüstrasyon

Yeniden Dirilen

Her insanın bir diğeri için engin bir muamma oluşu , üzerine kafa yorulması gereken şaşırtıcı bir gerçektir.”

Kurgu, 1775 senesinde, kasım ayının sonlarında bir cuma gecesi başlar. Fransız ihtilali arifesinde Dr. Alexandre Manatte, aristokratlar tarafından haksız yere on sekiz yıl hapis yattıktan sonra akli dengesini kaybetmiş olarak çıkar. Babasının yaşadığından bile haberi olmayan Lucie Manatte, eski aile dostu Jarvis Lorry tarafından Paris‘e çağrılır. Burada bir şarap dükkanı sahibi olan Defarge çiftinin kiralık dairesinde olaylar gelişmeye başlar.

Lucie, ilerleyen bölümlerde Aristokrat bir aileye mensup olan Charles Darnay ile tanışır. Darnay, bu aileden ve ailenin mensup olduğu asil sınıftan nefret ediyordur. Tüm haklarından feragat ederek bir süre İngiltere’ye dönüp öğretmenlik yapar. Daha sonra Lucie’ye aşık olup evlenirler.

Kızları henüz altı yaşındayken Fransa’da ihtilal olur ve soylu sınıfına mensup olan aile ihtilalciler tarafından infaz edilir. Ailenin hayatta kalan son ismi Darnay’i de suçlu ilan ederek tutuklarlar. Kendisi taşıdığı soyisimden nefret etse de ihtilalciler onu da aristokrat sınıfından sayarak yıllarca hapiste bırakırlar. Bununla beraber ihtilalcilerin gözünde büyük bir insanlık abidesi olan Dr Manatte, damadı lehine tanıklık yaparak serbest bırakılmasını sağlar. Ama daha sonra yeniden tutuklanacaktır.

İki Şehrin Hikayesi ve Alt Katman

İki Şehrin Hikayesi romanında Fransız İhtilali sırasında halkın yoksulluğu ve soyluların ayrıcalığını gösteren sahne

Kurgu kısaca böyle. Kitap özetleri başlığı altında bile olsa daha fazla detay vermeyeyim. İki şehrin hikayesi romanına dair internette birçok inceleme okudum. Şahsi fikrim eğer kitabı okumadıysanız hiçbirine bakmayın çünkü öğrenmek istemeyeceğiniz birkaç bilgi verdiklerini fark ettim.

Kitabın üst katmanında bunlar var. Ama sizin bakmanız gereken yer alt katmanlar. Birçok okur maalesef ki bu katmandan haberdar bile değil. Kitapların asıl besini derinlere yerleştirilmiş dip dalgalarındadır. Benim yakaladığım “öz” ise, Fransız İhtilalinin belki de üzerinde durulmayan öteki yüzüydü. Dickens, halkların küçük bir soylu sınıf tarafından açlık ve sefalete nasıl mahkum edildiğini çarpıcı bir akışla gözler önüne seriyor. Bu tabloya bakarak on sekizinci yüzyıl Avrupa’sını gözünüzde canlandırabiliyorsunuz.

İki Şehrin Hikayesi romanında 18. yüzyıl Avrupa’sında halkın yoksulluğu ve soyluların baskısını gösteren sahne

Bakın size kitaptan da alıntı yaparak 18. Yüzyıl Avrupa’sını betimleyeyim. Bu sayede bir yazarın neden kendi çağının tanıklığını yapması gerektiğini daha iyi anlamış olursunuz.

“İşte bizi şurada dikilen adam soydu. Ne de olsa onlar üstün yaratıklar. Biz ise yanlarındaki köpekleriz. Bizden insafsız vergiler toplar, bizi hiçbir ücret ödemeden yanında çalıştırır, buğdayımızı kendi değirmeninde öğütmeye zorlar… Soygunculuk ve yağmacılık öyle başını almış yürümüştü ki azıcık bir et bulsak, korku içinde, adamları bunu görüp de elimizden almasın diye kapalı kapılar ardında yiyorduk.

Ablam daha evleneli birkaç hafta olmuştu ki şu adamın kardeşi onu görüp beğenmiş ve kocasından onu kendisine ödünç vermesini istemiş.

Biliyorsunuz doktor, bizim gibi köpekleri arabalarının önüne koşmak ve sürmek bu soyluların hakları arasındadır. Ablamın kocasını arabaya koşup sürdüler.

FRANSIZ İHTİLALİ VE MONSENYÖR

İki Şehrin Hikayesi romanında monarşi döneminde soyluların halk üzerindeki baskısını simgeleyen sahne

Aslında Fransız İhtilalini yaratan koşullar da bunlardı. Kitap ihtilal öncesindeki monarşiye odaklanıyor. Bir avuç kibirli zengin tarafından halkın nasıl üzüm gibi ezildiği… Onların emeğini, ekmeğini, namusunu ve yaşamını zapturapt altına alışını iliklerinizde hissediyorsunuz.

At arabasının altında can veren bir çocuk sahnesi var. Arabada monsenyör oturuyor. Adam duygularını o denli yitirmiş ki acı namına hiçbir şey hissettiği yok. Çocuğun babasına bir tane altın fırlatırken aşağılayıcı sözlerle: “Çocuklarınıza niye sahip çıkmıyorsunuz? Bakın, arabama zarar verdi.” diyebiliyor. Bunu aklınızın bir köşesine not edin. Daha sonra ihtilalciler hakkında yorum yaparken işinize yarayacak.

Dickens bizlere on dokuzuncu yüzyıldan sesleniyor ama siz bunu günümüze de uyarlayın. Toplumun yağlı tabakasını oluşturan küçük azınlık ve onların kibirli tabiatları sona ermiş değil. Yazar kitapta monsenyörü şöyle betimlemektedir:

Monsenyör’ün bu güzel çikolatayı ağzına götürebilmesi için… en az iki altın saati olmadan nefes alamayan şeflerinin yardımı gerekiyordu. Adamlardan biri çikolata kabını onun yüksek huzuruna getirir, ikincisi bu iş için yapılmış küçük bir aletle bunu karıştırıp köpürtür, üçüncüsü monsenyörün özel peçetesini uzatır, dördüncüsü (iki altın saati olan) çikolatayı ağzına götürürdü. Bu adamların biri bile olmadan monsenyörün çikolatasını içmesi ve yüce onurunu koruması mümkün değildi. Çikolatası yalnızca üç kişi tarafından servis edilecek olsa şerefi lekelenir, iki kişi tarafından edilecek olsa ölürdü.“

Halkın Öteki Yüzü

İki Şehrin Hikayesi romanında Fransız İhtilali sırasında kalabalığın öfke ve coşku içinde adaleti yitirdiği sahne

Devrim gelip çattığında halkın öfkesi, önüne çıkan bütün engelleri acımadan söküp atar. Sözüm ona o mutlu azınlık korunaklı sandıkları şatolarında boğazlanırlar. Burada bazı karakterler bu durumu yadırgasalar da, zengin tabakanın halka karşı yaptıkları ağır zulüm hatırlatılır. İhbar edilenlerin ya da direk tutuklananların pek de adalet gözetmeden giyotine gönderilmeleri de ayrıca eleştirilir. Zira onların suçlu bulunmaları için soylu sınıfına ait olmaları ya da ihbar edilmeleri yeterlidir.

Kendini devrimin coşkusuna kaptırmış olan halk da iyi analiz edilmiş. Günde yüzlerce insan giyotinle öldürülüyor ama halka göre bu sayı çok az. Yarın daha fazlasını getirin buraya diyorlar. Bu halkın bir başka yapısı da, içinde taşıdığı coşkunun çok çabuk şekil değiştirebildiği. On dakika öncesinde gözyaşlarına boğularak ayakta alkışladıkları birini, on dakika sonra acımasızca boğazlayarak parçalarına ayırıyorlar. Burada yapılan tespite dikkat etmeli. Bir kere hedef gösterilmesin kitlelere, ne kadar ileri gidebileceklerini hak getire!

Son Sözler

Madam Defarge ile Sydney Carton karakterlerinden gözünüzü ayırmayın. Çok şey söyleyecekler sizlere. Kitap bitince ne demek istediğimi iyi anlayacaksınız.

Kitap özetleri ve önerileri serimizin bu ilk bölümünün sonuna geldik. Uzunca ama iyi bir inceleme oldu diye düşünüyorum.

İki Şehrin Hikayesi romanında Fransız İhtilali ile bir çağın kapanıp yeni bir çağın açılışını simgeleyen sahne

İki şehrin hikayesi bir çağı kapatıp bir çağı açan Fransız İhtilalinin romanıdır. Dönem, ihtilal öncesi, sonrası ve olayın yaşandığı dönemdir. İsminin bu kadar bilinir olmasını da iki yüz milyon satmasını da hak ettiği kanısındayım.

 

Günay Aktürk

İki Şehrin Hikayesi kitabına ait seçme alıntıları ya aşağıdaki videodan ya da bu buradan dinleyebilirsiniz.

Read more

Umudun Çocuğu | Şiir Kitabı – Günay Aktürk

Bir çocuğun elinde tuttuğu “Umudun Çocuğu” adlı kitabın kapağının net biçimde göründüğü, edebi temalı bir sahne

Umudun Çocuğu | Şiir Kitabı Hakkında

İnsanlık öldü mü, kitap özetlerine bir de kendi kitabımızı ekleyelim. Umudun Çocuğu ilk göz ağrımdır. İçindeki şiirler 2010-1014 yılları arasında zihnimin acı çekmekten sorumlu bölümünde yoğrulmuş, 2014 yılının kasım ayına gelindiğinde ise Kurgu Kültür yayınları tarafından sezaryenle alınmıştır. İçli ve sert tonda bir şiir kitabıdır bu. Toplumsal bakışlı ve aşk suretlidir. “Uykularım duman, uykularım bulanık, zehir zemberek uykularım.” diyerek kasıp kavurur ortalığı.

Öldürülen bütün çocuklar nezdinde Berkin Elvan’a adanmıştır. Şu ana kadar çocukların öldürülmesine engel olamadık ama orman yangınına su taşıyan karınca misali bizim de bir katkımız olsun dedik. Hangi coğrafyada yaşarlarsa yaşasınlar, çocukların ideolojik savaşlara kurban gitmemelerini istedik. Onları parçalanmış toplumlarda kaybediyoruz. Sağcısıyla solcusuyla ve muhafazakarıyla kardeşçe yaşayamazsak daha çok öldürüleceğiz diyoruz. Bakış açısı bu.

Umudun Çocuğu – Günay Aktürk’ün toplumsal ve sert tonlu şiir kitabı kapak görseli

Bu kitap herkese hitap ediyor kanısındayım. Çünkü en başta insanı ilgilendiriyor. Kastettiğim şey o dizelerde kendini bulmak meselesi. Mesela şu dizelerde kim kendini bulmayı beceremez: “Sesleriniz geliyor uzaklardan. Siz bu dünyanın yerlileri, hem barbarım ben hem ilk insan.” Çünkü bizler bir düğün alayında bile kendini yapayalnız hisseden canlılarız. Henüz kimseye ve hiçbir yere ait hissedemedik kendimizi. Bir baltaya sap olmak deyimini bilirsiniz! Baltasını kaybetmiş saplar ordusu! Umarım bir gün işler yolunda gitmeye başlar.

“Kimi zamansa karşıdan karşıya geçirmeli beni yaşlı bir adam…” Bu cümle “Acemi yaşantılar” isimli şiirden alıntı. Demek ki bu kitap yaşamın acemileri için yazılmış. Orta yolunu bulamamış olanlar için… “Sorunu bulduysa çözüm adına ne vaat ediyor?” diye sorabilirsiniz. O halde sizi aşağıdaki pasaja yönlendirelim.

Adanış ve Toplumsal Duruş

“Bu kitap kimseye kuru kuruya umut dağıtan, pembe gözlük hediyeli, her şey çok güzel olacak, hadi evrene mesaj gönderelim filan türünden bir kitap değil; aksine bulunduğumuz karanlık içinde uyanmamız gerektiğini (ne kadar zordur karanlıkta uyanmak) yoksa karanlığın bile aranacağı günlerin çok uzakta olmadığını değişik bir dille ifade eden bir şiir kitabı. Acı konusunda gerçek bir balık hafızasına sahip olan insan ırkının en seçkin türlerinin yaşadığı canım ülkemde umudu mücadele ile taçlandırmanın şartlılığı artık anlaşılması gereken bir şey… Okumak iyidir…”

Şiirsel Duruş ve Okurla İlişki

Evet… Kitap özetleri başlığı altında son hızla devam ediyoruz. Kadına odaklanan şiir yok mudur? Ne münasebet! “Kadınım! Ben en son gelecek olanım sana!” diye haykırır da işitmez misiniz? Bir başka şiirde ise: “Oysa sen… erkeğe sunulmuş bir huri değilsin kardeşim.” dizeleriyle: “Bir yüzüm erkeksidir, bir yüzüm feminist.” şeklinde açıklar kendini, duruşunu belli eder. Bu yüzden aykırıdır. Pek de sistem yanlısı olduğu söylenemez. Bu sebepten bazı okurlarına ağır gelebilir. “Ne boyuna ters düz konuşuyorsun be adam!” eleştirilerine maruz kalabilir. Tetikte olmak gerek!

Ölüme bakışı da tuhaftır hani. Aslında tuhaf değildir ya, herkes gibi yerin dibine gömülmek istemez. “Öldüğüm zaman ateşle yıkayın bedenimi!” der. Görülmüş duyulmuş şey olmasa da yine de imkansız değildir. Eğer okuyucu bu durum karşısında öfkelenirse acele etmemesini salık veririm. Zira: “Yaşarken yersiz yurtsuz adama ne lazım gelir öldükten sonra bir mekan?” sorusunu cevaplaması gerekecektir. Eğer buraya kadar gelebilme dirayetini gösterebilirse: “Aslında haksız da sayılmaz hani!” diye mırıldanacaktır. Bu kitap ömründe en az bir defa bu şekilde mırıldanmışların kitabıdır.

Umudun Çocuğu – Günay Aktürk’ün toplumsal şiirlerden oluşan ilk kitabının kapak görseli

Düşük titreşimlerde düşünmez bu kitap. “Kimlere bozduruyorsun gönül kumbarandaki sevdaları?” diye hesap sorar insana. Kadın ya da erkek olarak olarak değil, insan donunda görür bu iki ayaklı mendebur ya da sevimli canlıyı. Evliliği şiddetle eleştirir. “Her kabus, bir düşe yolcu.” der çünkü: “İhanet orduları kuşatmış evliliği.” tespitinde bulunmuştur bir kere. Demek ki insanı henüz dekore edilmemiş çıplak bir oda ya da söküğünden bile haberdar olmayan yamalı bir don gibi görür. Belki de karşılaştırma yapabileceği tamamlanmış bir insan örneğine henüz rastlayamamıştır.

Neredeyse unutuyordum. Kitap önerileri makalemizin bu sayısının sonuna yaklaşırken umut ile alakalı keskin bir eleştiriye değinmek istiyorum. Evet, bu kitap bir çok yönüyle sarsıcı ve derin duygularla nakış nakış işlenmiş bir eser fakat bu güne kadar aldığım birkaç eleştiriden biri de kitabın umutsuz bir dille yazılmış olduğuydu.

Çürümüş et parçasına giden kudurmuşluklar deli saçması.” sözü pek rağbet görmüştü. Tabii ki olumsuz anlamda. Sanırım zevklerine ket vurmuştuk da ondan! “Görmedi mi gözlerin, gözleri kör edilen yoksul dünyayı?” satırlarını okurken acaba tam olarak neresi umutsuz görünmüştü gözlerine! Fakat ben sanki sorunun kaynağını anlamış gibiyim. Korkuyorlar. Yapmaları gereken şeyi yapmadıkları için hesap soruluyor çünkü. Ya da yaptıkları şeyin saçma sapan bir iş olduğunun söylenmesi hoşlarına gitmiyor.

Umut Kavramına Bakış

Konu en başından beri umut ile alakalı olduğu için kısaca şunu söylemek istiyorum. “Bugünün dünyasında umut ile umutsuzluk arasında ince bir çizgi var.” Umutlu ya da umutsuz olmanız ise çizginin neresinde durduğunuzla alakalı. Yaşanmakta olan “acı gerçekler” içimizde umutsuz duygular doğurabilirler. Eğer gözünüzü kapatmak niyetindeyseniz basit bir musluk damlası bile çılgına çevirecektir sizi. Sorunu tespit ettiniz, musluk sinir bozucu bir halde damlamaya devam ediyor. Bu hiç de hoş duygular yaratmayacaktır. Öyleyse kalkın ya bir tamirci çağırın ya da kendiniz tamir edin. Yani demem o ki bize gerekli olan şey umut falan değil, cesaret. Çünkü cesareti olanın umuda ihtiyacı yoktur.

Günay Aktürk

Kitabı Temin Edebileceğiniz Bazı Siteler

Diğer kitaplarıma da göz atabilirsiniz:

Read more

Sanrılar Romanı – Günay Aktürk’ün Psikolojik Anlatısı

Sanrılar romanı Günay Aktürk kitap kapağı, insan yüzünün aydınlık ve karanlık iki yönünü simgeleyen psikolojik roman görseli

Sanrı Nedir

Sanrı” kelimesinin ruh bilimindeki karşılığı şöyledir: Uyanık bir kişinin, kendi dışında var sandığı ancak gerçekte olmayan olguları algılaması ve yaşaması. Diğer bir ifadeyle sanrı; varsanı, birsam, halüsinasyon olarak da adlandırılır.

Ne diyordu Attilâ İlhan:
“Olmaz, gerçek olamaz bu yaşadığımız, ya sanrı ya sanrıya çok yakın bir şey.”

Sanrılar romanının kapağında yer alan siyah yüz, içimizdeki o “ben”i temsil eder. Küçük, karanlık ama son derece ikna edici bir ben. Dışarıya çıkıp kendi terörünü estirebilmek için, kimi ihtiyaçlarımızı cicili bicili renklere boyar; bize kendini güzel, masum ve gerekliymiş gibi göstermeye çalışır. Tıpkı arka sıralardaki izleyiciler de görsün diye abartılı makyaj yapan bir tiyatro sanatçısı gibi.

Bu noktada aşk, gerçeklik algılarımızla oynayan yoğun bir duygulanım hâli olarak belirir. Adının anlamını bilmediği hâlde çağrıldığında dönüp bakan bir delidir aşk. Var olup olmadığını kestirmek zordur; fakat şiddetli acılarını koyacak bir kalıp bulmak neredeyse imkânsızdır. Çünkü aşk, çoğu zaman kızgın alevlere sarılarak gelir.

Sanrılar romanı Günay Aktürk kitap kapağı, insan yüzünün aydınlık ve karanlık iki yönünü simgeleyen psikolojik roman görseli

Kadın cinayetlerinde sıkça duyduğumuz “Çok seviyordum hâkim bey!” savunmasını düşündüğümüzde, bu duygunun ne kadar yanlış anlaşıldığı da ortaya çıkar. Sigmund Freud’un “Aşk yoktur, libido vardır.” sözü de bu bağlamda unutulmamalıdır. İşte tüm bunlara Sanrılar‘ın diyecek bir sözü var.

Sanrılar: Sanrılı Bir Kitap Önerisi

Aslında kitabın adını “yüzleşme” koysam daha isabetli olurdu. Gerçi sanrılar da on ikiden vurdu ya… Her ne kadar öyle görünse de bu bir aşk romanı değil. Olay örgüsü başka türlü de gelişebilirdi. Sıklıkla kitap önerisi yaptığımız halde bir kitabın nasıl okunması gerektiğini bilmiyoruz. Bakın bu çıkarımda son derece ciddiyim.

Her kitabın bir ana teması vardır ve olaylar o temanın etrafında gerçekleşir. Tabii ki yazarın bundan haberi varsa. Okuduğunuz yapıtın faydasını görmek istiyorsanız ana temaya odaklanmalısınız. Bu kitabın meramı nedir? Çoğu kitap bu bilgiden habersiz olan okuyucuların elinde amacına ulaşamadan yüzeysel bir okumayla tozlu raflara gömülüyor.

Sanrılar romanı günay aktürk

Sanrılar yüzleşmenin romanıdır. Taylan, en temel güdülerinin baskıcı arzularından habersiz bir halde ağır bir aşk acısı çekerken, o duyguyu tanımlamakta zorlanır. Nedir aşk? İlahi bir duygu mudur o? Kutsal mıdır? Çektiği acı bu kadar yoğunken neden bir başka kadını da pekâlâ arzulayabilmektedir? Yoksa insan özünde çok eşli bir canlı mıdır? Ya kadın? Erkeğin güdüleri güdüdür de kadının ki patates püresi midir? İşte Sanrılar ın aradığı yanıt da tam olarak budur.

Bazı yorumlar aldım kitaba dair. Taylan ve Asya’nın seçimleri hakkında yorumlar. Bu iki karakter sadakat konusunda beceriksiz oldukları için öfkelenmişlerdi. Aslında öfkeleri kendilerine idi. Çünkü ben hayali bir karakter yaratmadım. İnsana baktım ve ne gördüysem onu yazdım. Sadakatsiz bir karaktere sövmek en çok sadakatli insanların işi olmalı. Tabii ki kimseyi yaftalamıyorum ama romanın adı bu yüzden “yüzleşme” olmalıydı diyorum:Yüzleşme! Ben size kendi doğanızı sundum. Okuyun ve size ait olan parçayı bulun : )

 

Günay Aktürk

Sanrılar’dan kısa bir alıntı – yıllar önce kaydedilmiş bir arşiv seslendirmesi.

Sanrılar Romanı Tanıtım Yazısı

“Kişinin yaptığı her seçim, kendi doğasına açtığı savaşın bir cephesidir aslında. Özgür irade dedikleri şey koca bir yalan. Bir şeyi seçmek zorunda kalmak o konuda hiçbir özgürlüğün olmadığının en bariz göstergesi değil midir? İnsan meyleder, arzular ve bir şeye sahip olmak ister. Sahip olduğunda sanki bütün büyü bozulur ve eski iştahının zerresine bile özlemle bakmaya başlar. Burada sahip olunan şey değil, onu elde etme sürecinde duyulan derin kazanma arzusudur. Hedeflenen şeyler sadece cinsel dürtülerle tanımlanamayacak kadar geniştir. Saygınlık, sevgi açlığı, beğenilme arzusu, ego, kibir, maddi-manevi çıkarlar işin içine girince cinsellik denilen faaliyet yirmi dört saatin en fazla yarım saatini kapsar; Halbuki diğer arızalı duygular uykuda bile çalışmaya devam eder.”

Kitabı temin edebileceğiniz online kitap sitelerinden bazıları:

Diğer Kitaplarıma da Bakabilirsiniz

Bir çocuğun elinde tuttuğu “Umudun Çocuğu” adlı kitabın kapağının net biçimde göründüğü, edebi temalı bir sahne
Günay Aktürk'ün İnsan İnsanın Geleceğidir kitabının kapak tasarımını gösteren, insan figürlerinden oluşan kalabalık bir yüz silüeti ve düşünsel temalı bir kompozisyon
Read more