Karşılıksız Aşk – Yönünü Tüketen Duygular

Karşılıksız aşk temasını anlatan, muhatapsız duyguların ve içsel çatışmanın alegorik olarak işlendiği Bosch tarzı sürreal sahne

Zat-ı Âlim Pek Memnun Günahımdan

Ben bir insan yetiştirdim. Şeriat ehliydi bana gelmeden önce. Naftalin kokan kutsal tabutlarda doğurdum onu. Kulağı geçmeye çalışan bir boynuza dönüştü zamanla.

Bu şiiri sana yazdım!” demedi. Sadece “Bir şiir yazdım!” dedi ve sustu.

Garip… İnsan bazen kendine yazılmış bir şiiri başkasına okutur gibi paylaşıyor. Belki de yük hafiflesin diye. Biliyor musunuz, hicivle yazılmış bir metnin içinde ciddiye alınmak en tehlikeli ihtimaldir!

Buyursunlar efendim:

Karşılıksız aşk temasını anlatan, muhatapsız duyguların ve içsel çatışmanın alegorik olarak işlendiği Bosch tarzı sürreal sahne

Nemrut'un Nârı Sensin...

Nefesinden nâmeler diziyorum her akşam.
İbadet saydım seni sevmeyi…
Gönül sayfama bir hiciv yaz Neyzen misali.
Kinaye olsun bütün sözler!
Girdabına kapılıp döneyim.
Zat-ı âlim pek memnun günahımdan.
Nefs-i emmarenin boyun bağı çözülmüş:
Ne tövbeye hâlim var ne istiğfara meylim.

Nemrut’un nârı sensin,
O naralarda yanan ben.
İki kaburga kemiğinin arası senin yerin.
İlmek atıp kilim dokur gibi ibadet bildim seni.
Zahirimi bilirsin, batınım aşktır.
Beni fenaya çıkaran, sana olan zaafımdır.

Ok İşini Yaptı, Hedef Yerinde Değil!

Her yöneliş bir varışa çıkmaz; bazıları sadece yönünü tüketir.
Hem, bazı duyguların muhatabı da yoktur; yalnızca taşıyıcısı vardır.
Bir insandan çok, bir ihtimale bağlanırız çoğu zaman.
Tarihte Leyla’dan başka kadınlar da yaşadı.
Ama herkesin hikâyesi destan olmadı.
Ve çoğu zaman herkes Mecnun bile değildi…

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

İnsan Psikolojisi – Sosyal Hayvan

insan davranışları

İnsan Mezarlığında Klinik Bir Vaka

İnsan Psikolojisi

Dikkat! Makalenin kimi kısımlarını çocuklarınızdan uzak tutunuz : )

Bugün Fernando Pessua’nın şu sözleri beni çok etkiledi: “Nasıl yaşadıysam öyle öleceğim. Kenar mahallenin birinde, bir eskicide, alıcısı bulunmamış mektuplara düşülmüş notların arasında kiloyla satılacağım.

Birilerine çok fazla işledik, birileri çok fazla geçti bize. Tıpkı iki tas suyun birbirine karışması gibi. Ayır bakalım şimdi nasıl ayıracaksan damlaları. Sosyal hayvan olmanın getirisi. Ya da götürüsü. Kısaca getir götür işlerine bakıyoruz. Gerisini karıştırma.

Bakın söylüyorum. Bu bir hafıza kaydıdır. Birilerinin bilinçlerinde yaşamaya devam edeceğiz. Mesela bu sabah başını okşadığım köpeğin içgüdülerine yerleştim artık. Zamanla havlaması azalacak diye umuyorum. Korkusuz yatacak kaldırımlarda. Kendine güveni geldiği zaman, belki de sert bir tekmenin bedelini ağır ödetecek sahibine.

Yarını şu anda ilmek ilmek örüyoruz diyorum. Birbirimize tattırdığımız duygusal deneyimlerde belirlenecek yarınlardaki biz. Bunda bir anormallik yok. İnsan psikolojisine en ağır darbeyi yine insan vuracak.

Al sana bir örnek daha. Bugün aşırı yağmurdan giderler tıkanmış. Balkonu su bastı. Bir yandan aşağıdan gelen çamurlu su, diğer yandan şiddetli rüzgâr ve yağmur… Kasırgaya yakalanmış gemilerden hiçbir farkım yoktu. Gökyüzünün delinmiş haliydi bu ayrıca. Soğuk ve ıslak bir gömlek gibi yapışıverdi ruhuma kara duygular. Şimdi neler olacağını söyleyeyim. Bir süre baş etmeye çalıştığım o çamurlu suyla beraber yaşayacağız. Onun bana yaşattığı deneyim zihnimde bu şekilde tanımlandı demek oluyor bu. Sabah olduğunda hava yeniden açacak, biliyorum. O an geldiğinde yeni tanımlamalar için burada bekliyor olacağım onu.

İnsan Psikolojisi

insan psikolojisi nedir

Yaşam zincirinde hayvanların belli bir yeri ve önemi varken, yıkıcı varlığıyla “insanı” tanımlamakta zorlanıyorum. Önceleri doğaya aykırı bir ucube olduğumuzu düşünürdüm. Düşünen aklıyla bile kendini doğaya adapte edemeyen hakiki bir aptal! Bence yerimizi yaşamın başıyla kıçı arasında geçen zamanın bir yerinde kaybettik. Bir avuç yem için gıdaklayan tavuklar olmak mıdır amaç? Sahibinin amaçlarına hizmet ettiğinin bile farkında olmayan horoz sürüsü olmak mı? Asıl evimiz olan doğayı cehenneme çevirip, içinde sahte uygarlıklar yaratmak!

İnsan zekası medeniyetler kurduğundan beri yapmayı bildiği tek şey birbirlerine bir şekilde dokunmak. Ne yani, kâr olarak elimize geçen yalnızca bu muydu? Bence ondan sonra başlıyor iş. Bakın anlatayım. Yüzlerce şiir yazdım kadınlara. O şiirler şimdilerde başka insanların ruhlarına yuvalanmış durumdalar. Dizelerim halka açık bir gemi filosu. Onlara kattığım duyguların binlerce şekle girdiğinden haberdarım. Artık tanınmaz hale geldiklerini de biliyorum. Farklı suretlerde can buldum demek oluyor bu. İnsan da böyle. Zamanla dönüşüyor ve onu değiştiren şey ile beraber yaşamaya başlıyor.

Yaşama insani anlamlar katmak zorundayız. Zira insan psikolojisi denilen o özel ve milattan kalma aygıt çok çabuk bozuluveriyor.

Sosyal Bir Hayvanın Anormal Halleri

Ne olursa olsun batsın demekten hoşlanıyorum… Birbirlerinin dokularına karışmaya çalışan şu insanların izledikleri yol yerin dibine batsın. Bakış açıları bir bataklık şapırtısına benziyor. Başlarda bir taraf köleyken diğer taraf efendi. Sonlara doğru iki ezeli düşman çıkıyor ortaya. Yıpratıcı bir karışım modeli. İşte aptal insan yığınlarının keşfettikleri sahte gerçek! Birine dokunduğumuz zaman sizce de onun dümenine çabucak geçmek istemiyor muyuz? Nasıl düşünmesi ve yaşaması gerektiğini ondan daha iyi biliyor gibi bir halimiz var. Bu, kendi boktanlığımızdan doğan bir telafi çabası değil. “Bana bak, beni besle. Beni farklı yollarla doyur. Kölem ol ve kırbaç tapınağıma çaputlar as.” “Eğer benim gibi düşünüyorsan seninle aynı fikirdeyim!” İçler acısı değil mi sizce de? Bir de halk olarak nefret ediyoruz domuzlardan!

sosyal hayvan

Dünya, içinde çok fazla sahtekâr barındıran bir gezegen. Birçoğu eli kırbaçlı efendisinin şatosunda süt banyosu yapmaktan memnun. Buralarda hile ve hurdayla karışır insanlar birbirlerinin dokularına. Onur gereksizdir onlar için. Hayatta kalmanın en iğrenç yolları araştırılır. Alçalmaktan korkmazlar çünkü alçalmak onların nazarında sadece aç kalmaktır. Yoksullaşmaktan korktukları için nefretle bakarlar yoksullara. Bir gün onlar gibi yoksul olmaktan it gibi tırstıkları için.

Yoksullara nefretle bakan yalnız varsıllar değildir. Önüne bir parça kemik atılmış olan ruhu satılıklar da nefretle bakarlar. Halkın içinde ama halka düşman olarak… Birbirine karışmanın en iğrenç yoludur bu. İnsanlığa giden yolu tıkarlar çünkü.

Hane hane, birey birey sahtekar sürüsü barındırır içinde bu gezegen. Orgazm taklidi yapan kadınlar, sözde en sadık ve babacan erkekler. Kendini lükse ve şöhrete satan kadınlar, paranın ve penisin fahişesi olmuş erkekler… Sadakatsiz kadınlar, sadakatsiz erkekler. Kadınlar ve erkekler. Cinsel organları tutuşmuş sadakatsiz… Kadınlar… Ve erkekler…

Bu dünya, hiç kuşku yok ki kaliteli insanları da barındırıyor içinde. Onların hep azınlıkta olduklarını düşünmüşümdür. Bir araya gelseler belki sadece muhtar çıkartabilecek bir köy kadar kalabalıktırlar. Hatta bu kalitelerini bir zamanlar kire pise çok fazla bulanmış olmalarına borçlu bile olabilirler. Belli olur mu hiç?

Bununla birlikte anormal bir psikolojiye sahip oldukları kaçmadı gözümden. İnsan insana rastlar da sağlam kalır mı hiç psikolojisi? Onlar yine de daha fazla karışmalı dokumuza. Bize huzuru getirecek olan o azınlıktır. Ama lütfen başlarına bela olmayalım onların!

Günay Aktürk

insan davranışları

Bu da belki kısa bir dipnot olarak burada kalabilir: “Satılmış olan soysuz bir haraminin koynuna girdiğinde, soluk bir hayalet olarak biz de orada olacağız.

Read more

Sanatçının Kişiliği ve Yaratma Psikoloji

Sanatçının-Kişiliği-ve-Yaratma-Psikoloji

Sanatçının Kişiliği Yaratma Psikoloji

Sanatçının-Kişiliği-ve-Yaratma-Psikoloji

V. Woolf’un ağır depresif dönemlerin ardından gelen şiddetli manik dönemlerde yaratıcı bir kişilik sergilemesi, kişinin psikolojik sorunlarının yaratıcılığını tetiklemesi olasılığıyla ilgili olabilir mi? Bu düşünceyi onaylayan görüşe göre, nevrotik kişilik yapısı sanatçı olma özelliklerini kendinde barındırır ve bu durum sanatsal yaratıcılığı ortaya çıkartır. Bu görüşü destekleyen bir araştırma sonucu, özellikle sanatçıların, kişilik özellikleriyle toplumun genelinden çok, mani ve depresyon hastalarıyla benzeştiği saptamasını kanıtlar niteliktedir. Kuşkusuz, çocukluk dönemi ve yetişme/yetiştirilme koşulları her insanın kişiliğinde ve sonraki yaşamında etkilidir. Bu etkinin sanatçının eserini yaratmasına kaynaklık ettiği, hatta yarattığı eser yoluyla sanatçının saplantı haline getirdiği çocukluk sorunlarıyla yüzleştiği ve bu sayede saplantılarından kurtulduğu düşüncesi dikkate değer bir yaklaşımdır.

Yetişme/yetiştirilme sürecinin sonucunda edinilen kişilik özelliklerinin sanatçının sanatına yansımaları olduğunu, toplumun en değerli kişilerinin çok kötü çocukluk koşullarından geldiğini, çocukluklarında yaşadıkları travmalarla sonra yarattıkları arasında önemli bir ilişkinin bulunduğu düşüncesini kabul edenlerden biri de Farson’dur. Adler, Beethoven’ın sağırlığı örneğinden yola çıkarak yaratıcı bireylerin yaratıcı edimleriyle, bir eksikliği ya da organ işlev yetersizliğini giderme çabası içinde olduklarını öne sürerek Farson’a ve bu anlayıştaki yaklaşımlara katıldığını göstermiştir.

Varoluşcu psikiyatrist May, sanatçının yaratma nedenini toplumdaki değerleri sarsılmış, benlik ve trajedi duygusunu yitirmiş “yalnız” bireyin, ancak yaratıcı bir süreç içine girerek kendisinin bilincine varması, benliğini tekrar bulması olarak açıklar. O’na göre, bilinçsizlik kendinden geçmenin ötesinde, kendisiyle tümleşmiş, bilinçli bir itiyle dönüştürülen bir enerji olarak nitelendirdiği yaratıcılık olgusu; ancak kendi özel kültürümüzdeki önemli bir psikolojik sorunla bütünleşebilir. Örneğin, Van Gogh delirebilir, Gaugin içe kapanık bir insan olabilir, Poe alkolik olabilir, Virginia Woolf ciddi bir çöküntü içine girebilir (hatta intihar edebilir). Ama bu durum, May’e göre o insanların hasta olduğu anlamına gelmez. Bir kişilik özelliği olarak yaratıcılık ve özgünlük olgularının kültürlerine uymayan (belki aykırı) kişilerde bütünleştiğinin açık olduğunu, ama bu durumun yaratıcılığın nevroz sonucu ortaya çıktığı düşüncesini destekleyemeyeceğini vurgular. Savlarında haklı olduğunu göstermek için “Eğer yaratıcılık nevrozla bütünleşiyorsa, sanatçıların nevrozu tedavi edildiğinde artık yaratmayacaklar mıdır?” sorusunu sorar. “Yeteneğin hastalık, yaratıcılığın da nevroz olduğunu öne süren bu savlara karşı gerçekten güçlü bir tavır almalıyız.”diyerek tepkisini ortaya koymuştur.

May, nevrotik bir insanın da tıpkı sanatçıda olduğu gibi yalnızlık, hiçlik, yabancılaşma duygularıyla boğuştuğunu; ancak sanatçı bu duygularını yaratıcılığı aracılığıyla ortaya koyarken, nevrotik kişinin bunu yapamadığını, bu çelişkileri yaratıcılığa dönüştürememenin yetersizliği ve bu duyguları reddetmenin olanaksızlığı arasında sıkışıp kaldığını öne sürer. Sanatçının nevrotik olarak kabul edilmesine karşı olsa da, “iyi-uyumlu” insanların büyük ressamlar, heykeltıraşlar, yazarlar, mimarlar, müzisyenler olmalarının çok nadir olarak karşımıza çıktığı saptamasında bulunarak, yine de sanatçı insanın ayırıcı özellikler taşıdığını kabul eder. O’na göre sanatçılar, genellikle kendi iç dünyalarına dönük, yumuşak huylu bireylerdir.

Ancak, tam da bu özellikleri (yumuşak huylu olmaları) onlara, baskıcı bir toplum açısından çekinilecek kişiler olma niteliği kazandırıyor. Çünkü sanatçı, doğası gereği “kafa tutma” gücünü kendinde görendir, “asi”dir. Sanatçıların gündelik, duygusuz ve sıradan olandan hoşlanmadıklarını, hep yeni arayışlar içinde bulunduklarını, yeni dünyalara açılma fikrini benimsediklerini, böylece “soyun yaratılmamış vicdanı”nın yaratıcıları olduklarını savunan May, yaratma sürecinde sanatçının sıra dışı, yoğun bir süreç içinde bulunduğunu kabul eder. Kalp atışları hızlanır, kan basıncı yükselir, dikkati bir noktaya odaklanır, çevreyle bağlantısı kesilir, yemek, içmek, uyumak gibi fiziksel gereksinimlerini unutur, yorulmaksızın, kesintisiz çalışır. “Sanatçının eserini yaratırken kaygı ya da korku duygusuyla değil, sanatçıda mutluluk ya da haz kavramlarının yerine geçen coşku duygusuyla ürettiğini” öne sürer.

Sanatsal yaratıcılıkla akıl hastalığı arasında ilişki olmadığını düşünen bir başka görüşe göre de, geçmiş yüzyıllarda dehanın delilikle aynı saflarda görüldüğü, ancak bu görüşün artık kabul edilmediği, akıl hastalığında bireyin toplumla bağlarını koparırken, sanatçının gördüklerini, bildiklerini, birikimini başkalarıyla paylaşan, sanatını bunları iletmenin aracı unsuru olarak kullanan kişi olduğu savunusu yapılıyor. Bundan da, yukarıda sözü geçen Nietzsche’nin yaratıcılığın ortaya çıkması için bilincin ölmesi gerekir sözlerine karşın, sanatçının yaratıcılık olgusunun ve yaratma sürecinin, son derece “bilinçli” bir çabanın sonucu olduğu çıkarsamasını yapmak yanlış olmayacaktır.

Sanatçının kişiliği konusunda bu iki farklı yaklaşım dışında diğer bir yaklaşım daha bulunmaktadır. Rank, insan tiplerini normal ve nevrotik olarak tanımlayan psikolojiyi kabul etmediğini ve üçüncü bir insan tipinin, psikanalizin hasta yorumundan kurtarıp kendi başına yaratıcı bir tip olarak sanatçı kişiliğini ortaya koyduğunu söyler. Kagan’ın görüşleri de Rank’ı destekler niteliktedir. Kagan, sanatçının kişiliğini, diğer kişilik tiplerinden ayıran özellikleri yönünden incelemek gerektiğini, psikolojik ve estetik bağlamda sanatçının insan kişilikleri içinde kendine özgü bir yapısının olduğunu savunur. Kagan’a göre sanatçının yaratıcı kişiliği, günlük yaşamdaki kişiliği değildir; ikisi arasında uçurum da yoktur. Tersine, iki kişilik yönü birbirine organik olarak bağlıdır, biri diğerini besler. Ancak, tam bir özdeşlik yoktur.

Dr. Ayla Kapen Ezici

Read more

Ağlama Duvarı Hikayesi

Ağlama Duvarı önünde kuşkuyla taşlara bakan yaşlı Yahudi ve arkasında not alan gazeteci, zamanın sembolleriyle Bosch tarzı alegorik sahne

Ağlama Duvarı: Dua, Umut ve Sessiz Taşlar

Kudüs‘e atanan bir Amerikalı gazeteci, Ağlama duvarının önünden gelip geçerken, bir Musevinin her gün duvarın önünde diz çöküp dua ettiğini fark etmiş. Haftalarca aynı manzarayı görünce dayanamamış ve sonunda adamla bir röportaj yapmaya karar vermiş.

Ağlama Duvarı önünde kuşkuyla taşlara bakan yaşlı Yahudi ve arkasında not alan gazeteci, zamanın sembolleriyle Bosch tarzı alegorik sahne

Adamdan izin aldıktan sonra teybini açmış ve konuşmaya başlamış:

“İsminiz?”
“David. Polonya Yahudisiyim. Atmış beş yaşındayım. Smalla’da bir manav dükkanım var. Evliyim. İki çocuğum Tel Aviv’de bir çiçek serasında çalışıyorlar…”
“Sizi her gün burada, Ağlama Duvarında, dua ederken görüyorum.”
“Evet, her sabah dükkanımı açmadan önce buraya gelir, dünya barışı ve ulusların kardeşliği için dua ederim…Öğle tatilinde yine gelir; bu kez yeryüzündeki acıların ortadan kalkması ve bütün insanların refaha kavuşması için dilekte bulunurum. Aksam da eve dönmeden önce yine uğrar, bu kez iyi ve dürüst insanların esenliği için dua ederim. Cumartesi günlerimin tamamını da burada geçiririm, aynı şeyler için dua ederek.”

“Çok güzel. Ne kadardır sürüyor bu?”
“İsrail kurulup da buraya göç ettiğimden bu yana. Yani kırk yıldan fazla oldu.”

Gazeteci etkilenmiştir. Duygulu bir ses tonuyla sorar:

“Kırk yıldır burada dua ediyorsunuz. Bunca yıl sonra nasıl bir duygu var içinizde? Nasıl hissediyorsunuz?”

Yaşlı Musevi; ümitsiz, bitkin ve üzgün bir ifadeyle duvara bakar ve kırgın bir ifadeyle cevap verir:

“Bilmiyorum. Sanki duvara konuşuyormuşum gibi bir duygu var içimde!”

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more