Kandilde Balkıyan Nurdan Gelirim

Kandilde Balkıyan Nurdan Gelirim

Kandilde Balkıyan Nurdan Gelirim

Kandilde Balkıyan Nurdan Gelirim

Dudaklarınız! Onlar, milyarlarca yıl önce patlamış bir yıldızın içinde oluşan karbondan meydana geliyorlar. Hepimiz yıldız tozuyuz. “Kudret kandilinde bir ışık iken / Ta ol zaman âşık oldum nura ben.” diyor Sıdkı baba. “Kandilde balkıyan nurdan gelirim.” de Nesimi’ye ait. “Kandil” ışık saçan bir alev kütlesi demek. Yani yıldız. Al sana bin yıllık bilgi.

İçimi yakan başka bir ateş daha yok. Hal böyleyken varlığı neyine göre tanımlarız? Bizler oyun hamurlarıyız. Dağıt ve yeniden birleştir. Dün insandın, bin yıl sonra bir kavak ağacına yerleşebilirsin. Bir biçimi olan her şey bir gün bozularak başka bir şeye dönüşecek. Oyun hamuru dedik ya.

Ya ruh? Sormayın onu: gören yok, duyan çok. Enerji olmadan hiçbir canlı var olamıyor. Aslında ciddi kuşkularım var bu konuda. Çünkü ruha dair yapılan çoğu tanımlar “enerji” ye işaret ediyor. Tesla’yı hatırlayın. Cüppeliyi hatırlamaktan iyidir. Ne diyor Tesla? “Evreni anlamak istiyorsanız enerji ve frekans türünden düşünün.” Düşündüm. Ve aklım umarım benimle kalır.

Bu kısa anlatım, bundan sonra yürüyeceğim yol. Aslında bu yolda yürüyorum. Çoktandır. Vahdedi Vucut. Varlığın birliği. Kapılar. Hakikat. Seks. Sonuncusu mu? Bulutlarda gezinen akıl yer altı tanrısına yabancıdır derim. Sonlunun içinde yaşayan bir sonsuz var ve “beden” onun hapishanesi. Mistik meseleleri sevmem. Zaten onu kastetmemiştim.

“Gel gelme. Dön dönme. Gelenin malı, dönenin canı. Bu yol öyle bir yoldur ki demirden leblebi, yiyemezsin, ateşten gömlek, giyemezsin!” Kolay olduğunu söylememişlerdi zaten…

Günay Efendi Hazretleri

Read more

Kime Kalacak Şu Cehennem

Kime Kalacak Şu Cehennem

Kime Kalacak Şu Cehennem?

Kime Kalacak Şu Cehennem

Kime kalacak şu cehennem? Kimse yakıştıramıyor da kendine. En kötü ihtimalle birazcık köz, bir parça katran! Kahkahalarından belli ki hepsi de cennet yolcusu. Cehennem ötekiler için. Ötekiler de buna inanıyor ama farklı bir yolla: bütün dinlerin ortak özelliği, kendi inançlarına dâhil olmayanların mutlaka cezalandırılacağı! Cehennemlikse beddua edebilir misin? Başına bir musibet gelir mi? Adam zaten kaybetmiş. Vur abalıya! İyi ama içindeki öfkeyle cennet kabul edecek mi seni?

Korku bizi yatıştırıyor olmalı. Önünde diz çöktüysen kendi çıkarına kötülük yapmakta özgürsün! Cehennemin sadece inkarcılar için yaratıldığı fikri mi yol açtı buna? Öyleyse kime kalacak şu cehennem? Tanrıyı anlamak tehlikeli bir iştir. Çünkü bir zamanlar tanrıyı anladığını zanneden zihniyet, Hz Ali’yi katletmişti.

Kendi küçük yöresel cemaatini kuruyor insanlar. Tek bir din çatısı altında toplanıp, geri kalan tüm dünya sakinlerine kapatıyorlar kapılarını. İçeri giren dışarı çıkamıyor, dışarı çıkanınsa boğazına ölüm ilmeği takılıyor kolye niyetine.

“Tanrının laneti üzerine olsun!” Lanet okuyor insan denilen canlı! En iyiyi yaratamadıktan sonra “yaratılmış” olmanın ne anlamı var! Ama zaten en başta bizim sevgili tanrımız lanet okumuyor mu? Yakmak, kavurmak için cehennemi yaratmış. Ama seviyor bizi. Ama yakacak. Ama seviyor ve yakacaksa kime kalacak şu cehennem? Sanırım bizi değil, ötekileri yakacak. Ama ötekiler de kendi dinlerinin dindarları değil mi? Onlar da samimi… Bizim onların dinlerinin bozulmuş olduğuna inandığımız gibi, onlar da bizim için düşünüyorlar aynı şeyi.

Kimse cehennemi yakıştıramıyor kendine. En kötü ihtimalle birazcık köz, bir parça katran! Boydan aşıyor beddualarımız…

 

Günay Aktürk

Read more

Kimi Benden Çok Seversen Onu Senden Alırım

Yüzsüz kalabalıkların ellerinde kanlı taş kalpler taşıdığı, arkadan iplerle yönetilen bir topluluğun vicdan yoksunluğunu anlatan karanlık ve alegorik bir sahne.

Kimi Benden Çok Seversen Sözü Nedir?

Sosyal medyada sıklıkla paylaşılan sözün tamamı şöyle:

Allah der ki : “Kimi benden çok seversen onu senden alırım. ”Ve ekler: “Onsuz yaşayamam deme. Seni onsuz da yaşatırım. ”Ve mevsim geçer; gölge veren ağaçların dalları kurur, sabır taşar, canından saydığın yar bile bir gün el olur, aklın şaşar. Dostun düşmana dönüşür, düşman kalkar dost olur, öyle garip bir dünya. Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur. Düşmem dersin düşersin. Şaşmam dersin şaşarsın. En garibi de budur ya “Öldüm” der, yine de yaşarsın.”

Mevlâna

Sisli bir manzarada başını ellerine almış bir adam, elinde solmuş sarı bir gül ve uzaklaşan siluet eşliğinde kayıp ve ayrılık duygusunu temsil ediyor.

“Allah Der Ki” İfadesi Ne Kadar Gerçek?

Dizelerin başındaki “Allah der ki” cümlesine odaklanalım. Sizce Mevlâna, Allah’ın böyle bir sözü olduğunu nereden biliyor? Biraz araştırma yaptım. Hiçbir ayette ya da hadiste izine rastlayamadım. Öyleyse kendini peygamber mi ilan etmiş? Vahiy mi çalınmış kulaklarına? Belki birkaç hadisi kendince yorumlamıştır. Okuduğu ayetin öyle bir anlam taşıdığına kanaat getirmiştir. Bence “Ve mevsim geçer…” cümlesinden başlayarak yazının hakkını fazlasıyla vermiş. Keşke sadece onları yazmış olsaydı ve orada dursaydı.

Her ne kadar İnternet çöplüğünde Mevlana diye alıntılansa da, Mesnevi ya da Divan-ı Kebir kitaplarının pdf dosyalarını tarattım fakat bu dizeleri bulamadım. Belki de ona ait değildir. Mesela sıklıkla Mevlana’ya ait olduğu ileri sürülen bir söz daha var. Denk gelmişsinizdir: “Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verecek bir cevabım var. Lakin bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye.

Aynaya bakarak kendisiyle tartışan bir adam, çevresinde dinî figürler, bilim insanları, kitaplar ve karanlık sembollerle korku, kibir ve sorgulama temasını yansıtan çok katmanlı bir sahne.

Ne olursan ol gel” diyen birinin bu sözleri söylemesi sizce mantıklı mı? Bence daha çok kibirli birinin ağzından çıkmışa benziyor. Sanki aynanın karşısına geçmiş de nutuk atıyor kendi suretine. Asaletin kimin umurunda? Beni yönlendirme kralım, kendi çabalarımla anlayayım seni. Dedikodulara kulak asmadan yalnızca kitaplardan beslenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kulağımıza çalınan bütün bu bilgi yığınlarını sorgulamaksızın sindirmek, insan medeniyetinin önündeki en büyük engel. Kanıta dayalı bilgi şimdilik en güvenilir bilgi türüdür.

Bazı söylemler tarih sahnesine bir masal olarak çıkarlar ve bir süre sonra masallıktan uzaklaşarak gerçeğin doğası gibi görünürler. Tam da burada Anatole France’ı anmak isterim. “Aptal bir şeyi elli milyon kişi de söylese, o hala aptal bir şeydir.” demiş. Şimdi, hiçbir dayanağı olmayan o “Kimi benden daha çok seversen onu senden alırım.” sözünün bir toplumu nasıl tahrip edebileceğine bakalım. Ama nasıl ortaya çıkmış olabileceğini hala önemsiyorum.

Sevgi Üzerinden Korku Üretmek

Olası seçenekler arasında en akla yatkını, birilerinin yeterince derin düşünmedikleri ya da kendi menfaatleri için uydurdukları gibi görünüyor. Biz olayı ciddiye alarak menfaat seçeneğinden gidelim.

Hangi hasta ruhlu insan bir insanı sevmek için bahane uydurabilir? Hem de kıskanç bir yaratıcı modeli yaratarak. “Bir insanı sevmekle başlar her şey.” demiş Sait Faik. Az sevsin çok sevsin, sevgiye limit mi koymalıyız? Asıl bir yarasa gölgesi gibi üzerimizde dolanan kara bulutlar sevgisizlikten doğmaz mı? Sevmeyi bilmeyen karanlık kalpler değil midir o katliam yapmaktan haz duyanlar?

Yüzsüz kalabalıkların ellerinde kanlı taş kalpler taşıdığı, arkadan iplerle yönetilen bir topluluğun vicdan yoksunluğunu anlatan karanlık ve alegorik bir sahne.

Bunun nasıl bir ruh hastalığına dönüşeceğinin örneğini yakın zamanda yaşadık. Ceren Özdemir’i bıçaklayarak öldüren cani Özgür Arduç bakın ne demiş ifadesinde: “Başka bir kadın daha vardı ve yakalanmasaydım onu da öldürecektim. Ceren Özdemir’in ölmesi nedeniyle pişman değilim, üzülemiyorum, elimde olmadan öldürüyorum ve mutlu oluyorum. Ben İstanbul’dayken sevdiğim kedilerin başını taşla eziyordum, hatta bir tanesinin kalbini çıkarmıştım.

Uç bir örnek midir şimdi bu? Sürüngen beyninin hizmetinde ete kemiğe bürünmüş bir şeytan. Bu zebani tabiatlı yaratık anlar mı sevmekten? Bir tanrısı olmadığı da ortada. Demek ki tanrıyla alakası yok. Bunların hepsi vicdan yetmezliğinden… Sevgi ancak vicdanın kundağında büyüyebilir. Belki de bu yüzden sevmenin neden gerekli olduğu, nasıl yapılacağı ve ne tür biçimlerde suret kazanacağını bir türlü öğretemedik. Çünkü bizi de mahrum bırakmışlardı bu bilgiden. Verebildiğimiz tek bilgi: “Seni benden alamazlar, ya benimsin ya toprağın.” Canavarın karnını doyurma biçimidir bu. Bazı toplumların neden bu kadar canavarlaşabildiği gerçekten anlaşılmaz bir şey midir?

Yarı insan yarı canavar bir figürün merkezde yer aldığı, çevresinde korku, şiddet ve vicdan kaybını simgeleyen sahnelerle dolu karanlık ve alegorik bir kompozisyon.

Yukarıda sevme yeteneğinden mahrum bırakıldığımızı söylemiştim. Korkuyu sevgiden üstün tuttukları için yaratılmıştır belki de o söz. Arap toplumuna hâkim olan fikir nedir? Allah’a inanmak için ondan korkmak gerektiği. Bir tasavvuf ehlinde aşk ile bağlanmak için koşulsuz itaat vardır ama korku var mıdır? İnsan korktuğu bir yaratıcıya gerçekten aşk ile bağlanabilir mi? Kalbinin derinliklerinde kötülük varsa korkman gerekir. Diğer türlü ancak kendini aldatırsın.

Eğer inandığın halde korkuyorsan kötü bir insan olmalısın. Onun cennet bahçesine ulaşmak için iyi insan rolü yapan bir cani! Böyle bir kimse korkmakta haklıdır. Diğer yandan kimse kendini cehenneme yakıştırmaz. “En fazla biraz yanarım ama eninde sonunda cennetine alır beni!” Geleceğini berrak bir kâsede açık ve net görebiliyorsan hangi unvanla anmalı seni? Öyleyse affedileceğini düşündüğün kötülükleri yapmakta serbest olmalısın! Nasıl olsa şeytan bunun için var değil mi? Suçun kılıfı. Sen kalbinin içini görebiliyorsun ve tüm dünya da senin gözlerini görebiliyor.

Sevgi mi Şirk mi?

Şimdi vurucu cümlemizi hazırlayalım. “Kimi Benden Çok Seversen Onu Senden Alırım!” Belki de birileri sırf kendi menfaatleri için uydurmamıştır bu sözü. Belki de bir insanı çok fazla sevmeyi, tanrıya şirk koşmak gibi algılamışlardır. Bu da tanrıdan ne kadar korktuklarını gösteriyor. Bu da en azından yukarıdaki örnekte olduğu üzere, ne kadar zalim olduklarını…

Fani birine aşk ile bağlanacağına tanrıya bağlan!” Böyle derler. Sanki insana duyulan sevgi tanrıya duyulan sevgiyi unutturacakmış gibi! Yeryüzünde o’na inanan kimse kalmayacak endişesi! Hâlbuki… “Bir insanı sevmekle başlar her şey…

Korku ve sevgi arasında ikiye bölünmüş alegorik bir sahnede, alevler içindeki karanlık figürler ile huzur dolu bir çift karşı karşıya dururken, terazide “sevgi mi” ve “şirk mi” sorusu tartılıyor.

İbadet ettin, sadaka verdin ve adını andın yaratıcının… Bütün bunlar emirlerini yerine getirip kendini kurtarmak içindi. Peki, onun için ne yaptın?
Ey insan yığınları… İster bir dininiz olsun, isterse de dinsiz diye tanımlayın kendinizi, “sevmek” insan olabilmenin ilk koşuludur. Hele kendinden vererek sevmek…

Tolstoy, İnsan Ne ile Yaşar adlı kitabında Yuhanna İncil’inden güzel bir alıntı yapmış. Her ne kadar bütün dinlere eşit mesafede dursam da, doğruyu gizlemek gibi bir tabiatım yoktur. Diyor ki: “Tanrı’yı seviyorum, deyip de kardeşinden nefret eden yalancıdır. Çünkü gördüğü kardeşini sevmeyen, görmediği Tanrı’yı sevemez.

 

Günay Aktürk

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Dört Kapı Kırk Makam İlkesi

Dört Kapı Kırk Makam İlkesi Alevi öğretisini simgeleyen görsel

Alevi Öğretisine Bir Giriş

Alevi öğreti ve inancını anlatan yüzlerce kitap yayınlandı. Dört kapı kırk makam ekseninde de bu kitapların çoğu söylence ve mitolojik boyuttaki konulardan ibaret. Küçük bir kısmı ise Alevilikteki kimi konularını yorumluyor fakat onları birleştirecek genel bir çerçeveden yoksunluk göze batmaktadır.

Bu durum sosyo-siyasal, toplumsal alanda kendi ifadesini bulur. Birbiriyle ciddi bir örgüt ve düşünsel bağı olmayan yüzlerce dernek ve kurum… Diğer inanç ve kültürler karşısında özgün bir duruş sergileyemeyişi pratiğe bu surette yansımaktadır.

Dört Kapı Kırk Makam İlkesi Alevi öğretisini simgeleyen görsel

İslam ekseni çerçevesinden yürütülen tartışmalar anlamsız ve yersizdir. Hatta zararlıdır. Çünkü kendi özünü ve özgül yapısını bulması sürekli engellenmiştir.

Aleviliğin, İslam değilse ne dini olduğu sorulmaktadır. Eğer kendi başına bir inançsa kitabı nedir, inancı nedir? Bu ve benzeri türden sorular bir gerçeğin altını çizmektedir. İslam dininin ideolojik olarak egemen olduğu bir coğrafyada bulunmaktayız.

Dört Kapı Kırk Makam Nedir?

Din olgusu tanımlanırken onu “tek tanrılı” dinlerin ekseninden değil evrensel bir pencereden bakarak tanımlamak gerekir. Aleviliğin müstakil yapısını koruyan ve onu birçok dinlerden ayıran şey “dört kapı kırk makam” inancıdır. Bu bir öğretiden fazlasıdır. Bu bir düşünce veya kurumsal çalışmalar sonucu oluşmamış, tam tersine yüzyılları kapsayan Anadolu bilgeliğinin bir tezahürü olarak şekillenmiş ve ortaya çıkmıştır.

Bu öğreti etrafında ya da ışığında Aleviliği yorumladığımız zaman kendi özgül yapısı ortaya çıkmaktadır. Bu öğreti cemlerde icra edilir, ozanlar ve bilge insanların sözleri, duaz-ı imamları, gülbenkleri bu gerçeği yaşatan orijinal belgelerdir. Ve insan bunu kendi nefsinde yaşatarak gerçekliğini fark edebilir.

Yaşanan ve Aktarılan Hakikat

Alevi öğreti ve inancının karakteristik özelliklerine baktığımızda şunları görebiliriz. Doğruluk, bilgelik, insan ve doğa sevgisi, eşitlik, yardımlaşma, din, dil, ırk ayrımının olmaması vs. Bunlar “dört kapı kırk makam“ı oluşturan ana temellerdir.

Çağımızda birer sembolmüş gibi görünen değerlerin altında zengin bir felsefe yatmaktadır. Bu öğretinin günümüz diliyle yeniden yorumlanması yanı zamanda Alevilerin şimdiki ve gelecek zamanki toplumsal konumunu doğrudan etkileyecektir.

 

Eyüp Aktürk

Kısa Bir Not

Not: Bu makaleyi, başlıkta da yazıldığı gibi “dört kapı kırk makam“a bir giriş olarak düşünelim. Bilerek fazlasını eklemedim çünkü Eyüp can bu kapıları anlatırken “Tarikat kapısı”na üç, “Şeriat kapısı“na da dört tane ek yorum eklemiş. Onlar biraz uzunca ve kendi başlarına apayrı bir makalenin konusu. Doğrusu beklemeye değer diye düşünüyorum.

Eyüp Aktürk’ten Diğer Yazılar

Read more

Bilim mi İlim mi? Aralarındaki Fark Nedir?

Bilim mi ilim mi tartışmasını anlatan Bosch tarzı illüstrasyonda Isaac Newton, kütle çekim yasasını keşfederken tasvir ediliyor; bilim ve ilim arasındaki farkı simgeleyen elma, gezegenler ve deney araçları yer alıyor.

Bilim ve İlim Arasındaki Fark Nedir?

Bilim mi ilim mi? Bu soru basit bir kelime tartışması değildir. Asıl mesele, bilgiye hangi yöntemle ulaştığımızdır. Bugün birçok kişi “bilim ve ilim arasındaki fark nedir?” diye soruyor. Kimileri bu iki kavramı eş anlamlı sanıyor, kimileri aralarında derin bir ayrım olduğunu düşünüyor. Peki gerçekten ilim ve bilim aynı şey midir? Cevap, kelimelerde değil; yöntemdedir.

Bilim mi ilim mi tartışmasına gönderme yapan Gotama Buda alıntısı, 1200x675 yatay formatta lotus üzerinde oturan Buda illüstrasyonu ve sorgulamayı vurgulayan sözlerle tasvir edilmiştir.

“Bir şeye duydunu diye, atalarınız inanmış diye, ben söyledim diye inanmayın. Kendi kendinize denediğiniz ve doğru bulduğunuz şeylere inanın.”
— Gotama Buda 

Bu alıntı aslında üç temel şey söylüyor:

1 – Otorite eleştirisi: Bilginin kaynağı otorite değildir. Peygamber, bilge, hoca ya da kitap tek başına doğruluğun garantisi olamaz.

2 – Deney vurgusu: Hakikat soyut bir inanç değil, sınanabilir bir sonuçtur. Bir öğreti gerçekten iyiyse, insanın acısını azaltır, zihnini berraklaştırır. Bunu görmek için inanmak değil, denemek gerekir.

3 – Epistemolojik cesaret: Buda aslında şunu yapıyor: “Beni bile körü körüne kabul etmeyin.” Bu çok radikal bir şey. Çünkü çoğu öğreti şunu ister: İman → itaat → tekrar. Buda ise zinciri ters çeviriyor: Şüphe → gözlem → içgörü.

İşte “bilim mi ilim mi” sorusu tam burada başlar. Çünkü mesele inanç değil, bilgiye hangi yolla ulaştığımızdır. İlim ve bilim eş anlamlı değildir; yöntemleri ve bilgi kaynakları farklıdır.

Bilim Nedir?

Bilim mi ilim mi diye sormadan önce bilim nedir sorusunu yanıtlayalım. Bilim, evrende ve doğada gerçekleşen olayları çeşitli yöntemlerle gözlemleyen, deneyen ve açıklamaya çalışan bir bilgi üretme biçimidir. Gerçeğe ulaşma iddiasından çok, gerçeği sınama ve anlamlandırma çabasıdır. Bunu yaparken doğa yasalarını keşfeder.

Bunlardan biri kütle çekim yasasıdır. Bu yasa, Isaac Newton tarafından formüle edilmiştir. Newton yalnızca yere düşen bir elmayı açıklamadı; aynı yasanın gezegenlerin hareketini de belirlediğini gösterdi. Yani yerdeki taş ile gökyüzündeki yıldız aynı düzenin içindeydi. Bu yasa evrenin dokusundadır. Evrenin düzeni değişmedikçe yere attığınız nesneler düşmeye devam edecektir.

Peki ay neden dünyaya düşmüyor?” diye sorabilirsiniz. Burada başka bir ilke devreye girer: eylemsizlik. Cisimler mevcut hareket durumlarını koruma eğilimindedir. Kütle arttıkça bu direnç artar. Ay da bu nedenle düşmez; çekim ile hareket arasındaki denge sayesinde yörüngede kalır.

Bilim mi ilim mi tartışmasını anlatan Bosch tarzı illüstrasyonda Isaac Newton, kütle çekim yasasını keşfederken tasvir ediliyor; bilim ve ilim arasındaki farkı simgeleyen elma, gezegenler ve deney araçları yer alıyor.

Peki bu bilginin insanlığa ne faydası vardır?

Kütle çekimini anlamadan uçakları uçuramazsınız. Suyun kaldırma kuvvetini bilmeden gemileri yüzdüremezsiniz. Arşimet’in keşfi yalnız bir teorik bilgi değil, medeniyetin taşıyıcı kolonlarından biridir.

Eğer fizik yasalarından haberdar olmasaydık, ibadethanelerimiz hâlâ bezden çadırlarla sınırlı kalırdı. Musluğu açtığınızda su akmazdı; çünkü baraj yapmayı sağlayan matematik bilgisi olmazdı. Mimar ve mühendis dediğimiz insanlar, doğa yasalarını bilen insanlardır. Ancak bilim yalnızca fizik değildir.

Bilim, insanı ve toplumu da inceler. Arkeoloji geçmişi, antropoloji kökenimizi, sosyoloji toplumu, filoloji dili çözer. Bilim hem doğayı hem insanı anlamanın yöntemidir.

İlim Nedir?

Bilim ile ilim kavramları çoğu zaman aynı anlamda kullanılır. Oysa tarihsel bağlamlarına baktığımızda farklı bilgi anlayışlarını temsil ettikleri görülür. “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.” sözü sıkça tekrar edilir. Ancak burada geçen “ilim” modern anlamdaki bilimsel yöntem midir? Yoksa başka bir bilgi türünü mü ifade eder? İslam düşüncesinde “ilim”, daha çok dinî bilgi anlamında kullanılır.

Şimdi bu kavramın geçtiği metinlere bakalım. Kur’an’da “ilim” kelimesi, vahiy ve dinî bilgi bağlamında kullanılır:

  1. “De ki: Ey Rabbim! İlmimi artır.”Tâhâ sûresi (20), 114
  2. “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”Zümer sûresi (39), 9
  3. “Allah içinizden iman edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir.”Mücâdele sûresi (58), 11
  4. “Allah’tan kulları içinde ancak ilim sahibi olanlar korkar.”Fâtır sûresi (35), 28

Hadislerde de ilim, Allah’a yaklaştıran bilgi, dini öğrenme ve öğretme faaliyeti olarak tanımlanır. İlmin değeri, insanı hakikate değil; Allah’a yaklaştırması üzerinden açıklanır.

  1. “Ebû Mûsâ el-Eş’arî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre: “Allah’ın benimle göndermiş olduğu hidâyet ve ilim, yeryüzüne yağan bol yağmura benzer.”
  2. Ebû Hüreyre radıyallahu anh:“Dünya ve onun içinde olan şeyler değersizdir. Sadece Allah’ı zikretmek ve O’na yaklaştıran şeylerle, ilim öğreten âlim ve öğrenmek isteyen öğrenci bundan müstesnadır.”
  3. Abdullah İbni Mes’ûd radıyallahu anh:“Yalnız şu iki kimseye gıpta edilir:* Allah’ın kendisine ihsân ettiği malı hak yolunda harcayıp tüketen kimse,* Allah’ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına da öğreten kimse.”
  4. Enes radıyallahu anh:“İlim tahsil etmek için yolculuğa çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır.“
İslam’da ilim nedir sorusunu anlatan Bosch tarzı alegorik sahnede kutsal metinler ve vahiy temelli bilgi simgeleri ile bilimsel deney araçları karşı karşıya tasvir ediliyor.

Bu metinlerden çıkan sonuç şudur: İlim, vahiy temelli bilgidir. Kaynağı gözlem değil, kutsal metindir. Yöntemi deney değil, rivayet ve tefsirdir.

Burada kritik soru şudur: Bu yöntem modern anlamda bilim üretir mi? Tarihte Müslüman düşünürler elbette büyük keşifler yapmıştır. Harizmi, Biruni, İbn-i Sina, İbn el-Heysem gibi isimler çağlarının ötesine geçmiştir. Ancak bu başarıları ayet yorumlayarak değil; gözlem, deney ve matematiksel hesapla elde etmişlerdir. Bu nedenle onları “ilim insanı” değil, bilim insanı olarak tanımlamak daha isabetlidir. Çünkü yöntemleri vahiy değil, doğaydı.

Bilim, deneye ve gözleme dayalı bir bilgi türüdür. Medeniyetler bu yöntemin üzerinde yükselir. Vahiy temelli bilgi inanç alanını düzenler; bilimsel yöntem ise maddi dünyayı dönüştürür.

Bilim mi İlim mi?

Geleneksel İslam düşüncesinde “ilim”, dinî bilgiyi ifade eder. Hadis ilmi, fıkıh ilmi, tefsir ilmi… Bu alanlar, vahyin anlaşılması ve aktarılması üzerine kuruludur. Amaç, sınırın dışına çıkmamak; doğru inancı muhafaza etmektir.

Bu anlamda ilim insanı, dinî metinleri bilen ve yorumlayan kişidir. Onun görevi yeni doğa yasaları keşfetmek değil; mevcut inanç sistemini korumak ve aktarmaktır. Bilim insanı ise başka bir yöntemle çalışır. Kaynağı metin değil doğadır. Yöntemi rivayet değil deneydir. Ölçer, gözlemler, sınar. Doğruyu kutsal olanda değil, test edilebilir olanda arar.

İlim ne demek sorusunu anlatan Bosch tarzı alegorik sahnede dinî metinlerle çalışan bir ilim insanı ile deney yapan bir bilim insanı karşı karşıya tasvir ediliyor.

Bu nedenle kavramları karıştırmak düşünsel bulanıklık üretir. Vahiy temelli bilgi ile deney temelli bilgi aynı şey değildir. Biri inanç alanını düzenler; diğeri maddi dünyayı dönüştürür. Örneğin tıp, deney ve gözleme dayalı olduğu için bilimdir; yalnızca metne dayansaydı ilim olurdu. Deve sidiğindeki mucize bu alandadır.

Ezcümle, cehalet kutsallaştığında ilerleme durur. Sorgulama başladığında medeniyet başlar. Medeniyetler yöntemle yükselir. Yöntemin adı ise bilimdir. Bilim ve ilim arasındaki farkı bir tek örnekle açıklamak gerekirse; biri uçağı uçurur, diğeri uçağa dua eder.

Günay Aktürk

📌 Editör Notu (2026)

Bu makale ilk olarak 2020 yılında yayımlanmıştır. Daha sonra kapsamlı biçimde gözden geçirilmiş, metnin giriş yapısı sadeleştirilmiş, kavram tanımları netleştirilmiş ve tartışma, yönteme odaklanacak şekilde yeniden kurgulanmıştır. Amaç, polemik değil; “bilim mi ilim mi” sorusunu epistemolojik bir çerçevede ele almaktır.

Düşünmeye Devam Et

Read more

Vahdet-i Vücut a Dair Bir Deneme

vahdeti vücut

Vahdet-i Vücut a Dair Bir Deneme

vahdeti vücut

Bir menzile vardım elsiz ayaksız
Bundan ötesine varma dediler
Bir kubbe dikmişler durur direksiz
Sakın ol kubbeye girme dediler

Seyrine can bile dayanmaz yanar
Gel yolcu sırrını sorma dediler
Her varlık sonunda aslına döner
Riyakar darında durma dediler

Cüret et görmeye o güzel şahı
Sakın ol sırrına erme dediler
Perdeli göründü cibrile bile
Kamile bu yeter sorma dediler

Vakti gelmeyince gonca bir gülü
Su verip çiçeğin derme dediler
Bin muradın bile olsa hilkati
Cahile birini verme dediler

Eyup Aktürk

Ne demek istiyor bu dizelerde? Ne dediğini anlayabilmek için hangi yola başvurmalı? Herkes kendi bilgi birikimi, inandığı, reddettiği evrensel görüşlerine göre yorumlayacaktır bunu.

Mesela, “Her varlık sonunda aslına döner.” ne demektir? Varoluşu tanrı ile bağdaştıran bir akıl, ruhun bir gün Allah’a döneceğini çıkartır bundan.

Lakin benim görüşüm bu yönde değil. Benim gönlüm panteizmden yana meylediyor ve ona göre yorumlayacağım bunu. Panteist görüş, tanrının evrenden başka bir şey olmadığını savunur. Bilim insanlarının da tanrı kavramını bu şekilde yorumlamaya meraklı olduklarını defalarca fark ettim.

Şimdi bu, “Her varlık sonunda aslına döner.” dizesini Alevi felsefesiyle açıklamaya çalışalım. Her varlık atomlardan oluştuğu ve evrenin bir parçası olduğu için, ölüm gerçek manada bir sona eriş olmayacak ve dolayısıyla evrenin zerrelerinden insan donunda can bulmuş olan bu madde yığını da yine öldüğünde zerrelerine ayrılıp evrenle bütünleşecektir. Varlığın aslı da, varlığın birliği de budur zaten.

Dikkatinizi “vahdet-i vücut” felsefesine verin. Sofular bu fikri sevmezler. Sapkınlık olarak yorumlarlar. Onlara kulak verin. Onların sapıklık dediği her şeyde bir bilgelik vardır. Sofuların vahdet-i vücut yorumu şudur: “Her şey Allahın ilim ve iradesinin yansımasıdır. Yasmıma! Bizâtihi kendisi değildir.” Oysa kendisi olmadığına dair ortada delil de yoktur. Yani şöyle demek istiyorlar: “Benim nefesim havayı ısıtır. Isınan hava benim tecellimdir ama kesinlikle ben değildir!”

Lakin aslımı gören nefesimin pekala benim bir tecellim olduğuna ikna olabilir ama ya ortada ben yoksam? Hiç görünmemişsem? Tanrının varlığı panteizmin bir üst basamağıdır ama siz o basamağı neye dayanarak inşaa ettiniz? Bir bilim insanının dediği gibi: “İnanmak değil bilmek istiyorum!” Ben huzursuzluğumu şu dizelerle açıklamaya çalışmıştım: “Görünmez deli kasırgaların etimde duyarken çığlığını, hangi yönden eser rüzgar ve neresi kuzey dört yönün bilinmez…“

“Her varlık sonunda aslına döner. Riyakar darında durma dediler.” Bu fikir aynı zamanda “Her şey hakkın zerrelerinden ibarettir.” fikriyle de uyum içindedir. Kendimizi gökyüzündeki bir yıldızdan ayrı görüyoruz. Halbuki bir zamanlar onun gibi ama ondan daha görkemli bir yıldızdan gelmiştik.

Burada konuyu dağıtmadan küçük bir parantez açalım. Termodinamiğin ikinci yasasından yani, entropi’den haberdar mıyız? Düzensizlik yasası. Bu yasaya göre evren bir gün enerjisini harcaya harcaya bitirecek. İş yapacak, yeni yaşamlar, dönüşümler oluşturamayacak hale gelecek. Mesela bir bebeğin doğması da, yeni yıldızların doğması da yaşamın ölüm karşısında (düzenin düzensizlik karşısında) direnişinden başka bir şey değildir. Suyun o yıkıcı gücünü durdurmaya çalışan bir baraj gibi. Tamamen lokal önlemler.

Biliyor musunuz, içimizde bizi yok etmeye çalışan moleküller var. Onların fiziksel eğilimleri bu yönde. Lakin bir bütün halinde bu varlık (yani insan) bu yok oluşa direnen fiziksel bir sistemden başka bir şey değil. Yemek yiyerek ve nefes alarak enerjiyi yakıt olarak kullanıyoruz. Yani entropiyi durdurmaya çalışıyoruz.

Ama entropinin elinde yaşlılık gibi büyük bir koz var. Yolun sonunda onu kullanarak varlığın birliğini bozup kullanılmaz hale getirmeye çalışacak. Ne heyecan verici bir bilgi ama. Bundan üzüntü çıkartmayın kendinize. Dahil olduğumuz hamurun mayasının böyle yaramazlıkları var. Farz edin ki sevgilinizi tanımak istiyorsunuz. Evren gibi kışkırtıcı kıvırtmalara sahip başka sevgili mi var şu düzende? Nasıl, safsatalardan daha gerçekçi ve daha eğlenceli değil mi? Bilim eğlencelidir.

“İnsan hakta hak insanda.“, yani, insan evrende, evren de insanın içinde. Evrenin bir parçasıyız, ondan bağımsız olmadığımız gibi özel de değiliz. Kainatın yani, hakkın böyle maarifetleri vardır. Bir bozup bir tamir ediyor. Acemi çıraklar gibi. Çocuğunuz var mı? Varsa bilin ki yaşam, o entropiye karşı direnmek için çocuğunuzu yarattı. Bunu yaparken bazı yöntemler de geliştirdi. Mesela Dna. Bu sayede kendisini bir sonraki nesle kopyalayabilecekti. Yaşamak ve hayatta kalmak!

Evrim kuramının en güçlü hipotezlerinden birisidir bu. Bakın ne kadar da bilimsel. Safsata değil. Eskiden “yaşamak nedir?“, diye değil, “Yaşamak neden var?” diye sorardım. “Tohum toprakta neden filizlenir?” Şimdi diyorum ki evrenin bir yanı doğurmaktan bir yanı öldürmekten yana. Yaşamak işte bu yüzden var. Direnmek için. Evrenin kendi mayasında olan “yok etme” eğilimine karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır yaşam!

Günay Aktürk

Read more

Alevilikte Kadın: İnançta Eşitlik ve Kadının Yeri

Alevilikte kadın üzerine Günay Aktürk imzalı dergi yazısının yayımlandığı sayfa görüntüsü

Alevilikte Kadının Yeri Nedir? İnanç, Gelenek ve İnsan Anlayışı

Kadına nasıl bakıldığı, bir inancın kendisini nasıl gördüğünü ele veren en sessiz aynadır. Kimi toplumlarda kadın, korunması gereken bir sınır; kimi zaman günahın başlangıcı; kimi zaman da susması beklenen bir gölgeye dönüştürülmüştür. Bu yüzden “Alevilikte kadının yeri nedir?” insan anlayışının nerede başladığını da sorgulayan bir kapı aralar.

Alevi yolu, insanı kadın ya da erkek olarak ayırmadan “can” kavramı içinde anlamlandırır. Bu yaklaşım, dışarıdan bakıldığında sıkça sorulan “Alevi kadınların özellikleri nelerdir?” ya da “Aleviler neden farklı yaşar?” gibi soruların da temelini oluşturur. Çünkü burada mesele görünüşten çok, insanın meydandaki varlığıdır. Cem’de yan yana duran kadın ve erkek, yalnızca bir ritüelin parçası değil; eşitliğin gündelik hayata dönüşmüş hâlidir.

Alevilikte kadın üzerine Günay Aktürk imzalı dergi yazısının yayımlandığı sayfa görüntüsü

Arap Sünniliğiyle yoğrulmuş bir inanç doğrultusunda yasak elmayı yiyerek Adem’i yoldan çıkartan günahkar Havva inancı, günümüz kadınına hangi pencereden bakıldığını da apaçık ortaya koyuyor. Kadını, dokuz nefisli cinsel bir obje olarak gören anlayış, onu tepeden tırnağa kapatan, eğitimden ve iş hayatından soyutlayan, erkekten aşağı bir statüye koyarak toplumdan tecrit eden bir girişime dönüşüyor. Kadına güvensizliğin başlıca nedeni de budur. Bu durum her ne kadar dinin yarattığı bir dışavurum olarak görünse de, kapitalist sistemin yarattığı bir kadın modelidir.

Marx; “Her topluma egemen kültür, egemen sınıfın kültürüdür.” diyor. Egemen sınıfların yarattığı kültür, bir toplumu yönetme amacı taşıdığı için adalet gözetmemiştir. Erkek gücü üzerine kurulu sınıflı toplumlarda yapılan şey, en basit örneğiyle, kadının erkeğin kölesi haline getirilmesidir. Günümüz dünyasının üçüncü sınıf ülkelerindeki durum maalesef böyledir.

Alevi – Bektaşi kültüründe ise kadının özel bir yeri vardır. Hatta bu özelliğinden dolayı farklı mezheplerdeki kadınlardan daha özgür olduğunu söyleyebiliriz. “Bizim erkeğimiz kadın, kadınımız erkektir,” felsefesi, Aleviliğin en temel özelliklerinden bir tanesidir. Erkekle kadının eşit olduğu; “Aslanın erkeği de aslandır, dişisi de aslandır” ifadesi ile açıklanır. Din, dil ve ırk ayrımı gözetmeyen alevi felsefesi için insan değerli bir varlıktır. Bu felsefenin içinde insanlar “can” kavramıyla tanımlanırlar. Bu tanımın içinde kadın ya da erkek ifadesi yoktur.

Cem’de, cenazede ve düğünlerde kadın ile erkek yan yanadır. Hiçbir erkeğin hiçbir kadından üstünlüğü yoktur. Kimi insanların savunduğu, fiziksel yapılarından dolayı erkeğin kadından üstün olduğu fikrini şiddetle reddeder. Bu farklılığın, erkeğin evrimsel süreç içinde, iş bölümündeki tarihsel rolünden (avlanma gibi) kaynaklandığını savunur. Bu ise erkeğe kadın karşısında bir üstünlük sağlamaz.

Alevilikte Evlilik

Alevi inancına göre birden fazla evlilik yapmak yasaktır. Dahası, düşkünlük nedenidir. Kadını dövmek ve aldatmak da birer düşkünlük nedenidir ki Alevilikten dışlanmayı gerektirir. Birer İslami yaptırım olan hülle ve imam nikâhı gibi uygulamalar da uygulanmaz. Bazı dedelere göre düşkünlük nedeni sayılır. Karı kocalardan haksızlığa uğrayan kişi ister kadın olsun ister erkek, görgü Cem’inde hakkını arar. Buna “Mansur darına durmak” denir.

Suçlu taraf düşkün ilan edilir, aksi halde boşanmak yasaktır. Görgü Cem’i, asırlardır nesilden nesile günümüze kadar süregelmiş bir halk mahkemesidir. Bu anlamda evlilik kurumu için Alevilik, bundan asırlar önce iki tarafın da hakkını gözeterek, deyim yerindeyse, çağdaş hukuk sistemini yakalayabilmiştir.

Yeri gelmişken halk mahkemelerini birazcık açalım. Haksızlığa uğrayan ya da buna şahit olan kimse durumu dedeye iletir. Dedeyi olaydan haberdar etme cem esnasında olduğu kadar cem dışında farklı bir ortamda da olabilir. Konu, cem sırasında gündeme getirilir ve yargılama başlar. Halk mahkemelerindeki genel kural, çözümün cem sırasında çözülmesidir. Tabi istisnai olarak tarafların karşılıklı rızalarıyla da çözülebilir.

Dede tarafları dinler, cemdeki canların da görüşünü alarak kararını açıklar. Dedenin düşkün olarak itham edildiği durumlarda ise, bu dedenin bağlı olduğu piri veya pirinin de bulunduğu dedeler tarafından yargılanır. Dedenin vereceği karar kesindir. Halk mahkemesini en kısa yoldan bu şekilde açıklayabiliriz.

Bir Alevi erkeği için karısı dışındaki tüm kadınlar birer bacı ve kardeştir. Buna en güzel örneği yine Cem’den verebiliriz. Bilindiği gibi Cem’lerde tüm canlar birbirlerine bacı ve kardeştirler. Burada Hacı Bektaşi Veli’den güzel bir örnek verebiliriz;

Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,
Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde!
Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok,
Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde

Alevilikte Başörtüsü

Alman araştırmacı A. J. Dierl şöyle diyor;

“Alevî kadınlar dini törenlerde başörtüsü kullanmadıkları gibi yaşmak, çarşaf, peçe ya da yüz örtüsü (ummanda olduğu gibi) takmazlar. Kadın tecrit (soyutlama) edilmemiştir, erkeklerin toplantılarına serbestçe katılabilir, onlarla yemek yiyebilir, dinsel-kültürel toplantılarda konuşma yapabilir. Çiftlerin, yani kadın ile erkeğin birlikte yaptığı dansların yanı sıra, Alevî yaşamında modern ya da eski Türk müziği tarzında müziklere de yer vardır, içki yasak değildir. Bir konferans ya da konuşmada inşallah gibi tumturaklı dinsel sözler nadiren kullanılır. Ali ile ilgili vecizelerde fazla kullanılmaz.”

Buradan da anlaşıldığı üzere, başörtüsü, çarşaf gibi Aleviliğe temelden yabancı olan yaptırımlar yoktur. Bu daha çok İslam kültüründen doğan bir anlayıştır ki erkeği tahrik etmemesi için uygulanır. Bu noktada kişisel bir yorum yapacak olursak, erkeğin tahrik olması pamuk ipliğine bağlanmış gibi görünüyor. Oysa insan özgürlüğünün kutsallığı, görmezden gelinecek bir mesele değildir. Kaldı ki elimizden gelse edep yerlerini bile yedi kapılı zindanlara kapatacağız. Oysa insanoğlunun edep yerleri düşünceleridir. Bir kadının edep yerleri açık olduğu halde düşünceleri temiz ise o kadın giyiniktir! Oysa kirli düşüncelere sahip bir bedene on kat çul da giydirsen ne fayda…

Son olarak Hacı Bektaşi Veli’nin; “Kadınlarınızı okutunuz” sözüyle, Aleviliğin kadına vermiş olduğu önemi bir kez daha görüyoruz. Üçüncü dünya ülkelerinde kız çocuklarının okutulmadığı, hatta bunun sistematik bir plan dâhilinde yapıldığını düşünürsek, Aleviliğin, egemen sınıfın yozlaşmış egemen kültürü karşısındaki dirayetini de görmezden gelemeyiz. Asırlardır katliamlara, sindirmelere ve asimilasyona maruz kalan Alevilik, aynı zamanda zulme direnişin de sembolü olmuştur. Ceminiz kırklar cemi, sevgi inancınız, barış yolunuz olsun. Gerçek hizmet erenlerinin demine devranına hü.

Günay Aktürk

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Bahadın Kasabası – Anadolu’da Bir Alevi Kasabası

Gün batımında Anadolu’da bir köye doğru yürüyen yalnız bir insan; arkada kerpiç evler, ateş başında toplanan insanlar ve gündelik yaşam sahnesi

Bahadın Kasabası Nerededir?

Bahadın Kasabası Anadolu’nun derinliklerinde, inancını ve kültürel hafızasını yüzyıllar boyunca korumayı başarmış Alevi yerleşimlerinden biridir. Bu kasaba Sorgun’a 21, Yozgat’a 55, Çorum’a 140, Çankırı’ya da 228 Km’lik bir uzaklıktadır. Konum itibariyle Bermuda şeytan üçgeni olarak da anılır bu iller. Kimilerine göre de “Amele Üçgeni”dir. Demek ki uzakta olması evladır.

2002 nüfus sayımındaki nüfusu 5093’tür. 2015’teki ise 2082’dir. Göç vermiştir dışarıya. Yazın dolup kışın boşalır. İçinde beş katlı bir lise, sağlık ocağı, PTT, Ziraat Bankası (Bir zamanlar açıktı, nüfus düştüğü için kapandı) lokantalar, birahaneler, tavuk çiftlikleri, kültür evi, Yaşlı Bakım Evi, Açık hava müzesi (Arif Baş Müzesi) vardır. Her sene Temmuz Ağustos aylarında “Geleneksel Bahadın Bahar Şenliği” yapılır ve bu şenliklerde birbirinden değerli sanatçılar ağırlanır. Bunun dışında yine gelenek haline gelmiş bir de pilav şenlikleri düzenlenir. Bahadın Kasabası bu aylardaki nüfusunu on bine kadar çıkarır.

Bahadın Kasabası girişinde asılı “BİZDE İNSAN VARDIR, KADIN MI ERKEK Mİ SORULMAZ” yazılı pankart, toprak yol, eski evler ve Anadolu kasaba atmosferi

Yazar Ve Şairleri

Bizim penceremizden bakıldığında övünülecek bir husustur bu. Bir belde sahip olduğu yazarçizerleriyle de ayrıca değer kazanır. Kendi damarına sahip çıkıyordur çünkü. İçselleştirdiği “insani değerlerini” kültürel mirasında aramalı. Bu miras kendini bir yandan inanç düzleminde gösterirken, diğer yandan da ozanlık geleneğinde açığa çıkartır.

Yirmi yaşındaki Bahadın’lı bir gencin eğer ki türkü dinlerken gözleri doluyorsa bu önemsenmelidir. Çünkü Anadolu’nun sazında insani öğretiler gömülüdür. Sevmenin ve insan olabilmenin dışa vurmuş hali. Bu öğretilerden kendi payına düşmüş olanı alıp alamadığı çok önemli. Çünkü bu insanlardan daha sonra: “Keşke sizden daha fazla olsaydı.” denilen bir topluluk doğacaktır.

Bahadın Kasabası’nın kuşbakışı görünümü, kırmızı kiremitli evler, dar sokaklar, ağaçlık alanlar ve Anadolu bozkırıyla çevrili yerleşim dokusu

Bahadın’lı şair ve yazarları şöylece sıralayabiliriz:

Aşık İbrahim
Yusuf Ziya Bahadınlı
Arif Baş
Elvan Özcan
Eyup Aktürk
Haydar Eroğlu
İbrahim Eroğlu
Hacı Özkan
İsmail Aktürk
Pakize Altan
Ragıp Özcan
Sadık Güvenç

Burada delilikle veliliğin yakın ilişkisinden dolayı, zihin dünyamda önemli bir yeri olan, Evlan Hoca adıyla da bilinen Elvan Özcan’dan iki kıta şiir eklemek istiyorum:

Başı selamet mi yoksa hasta mı
O da benim gibi kara yasta mı
Siyah zülüf ela gözler süslü mü
Gözaltından bakışlımdan ne haber

Gurbet elde efkâr geldi dayandı
Gönül gaflet uykusundan uyandı
Seher vakti amberlere boyandı
Göğsü Elvan nakışlımdan ne haber

Bahadın’lı şairler dedin mi pirim Eyüp Aktürk’ten de bir şeyler yazıp çizmeden olmaz. Aslında o bir şairden çok fazlasıdır. Zaten kendisini şair olarak da tanımlamamıştır fakat ortaya çıkarttığı eserler o istese de istemese de şair yapıyor onu. Henüz otuz altı yaşındayken kaybettiğimiz Eyüp canımız için Bahadın kasabasına bir de Cemevi yapılmıştır. Yaşı aklınızı karıştırmasın. O yaşında bile matematik profesörlerine ders veren derin bir kafaya sahipti.

Bahadın Adı Nereden Geliyor

16. yüzyılda Anadolu’da yoksul Alevi köylülerinin, kadın ve erkeklerin birlikte Osmanlı fermanını okuyan atlı tahsildara baktığı tarihsel sahne

Sadık Güvenç’in Bahadın Söylenceleri isimli kitabından:

“XVI. yüzyıl, tarih kitaplarında Osmanlı İmparatorluğu’nun doruk noktasına ulaştığı yıllar (yükselme dönemi) diye anılır. Osmanoğulları’ndan Yavuz Sultan Selim, Kuyucu Murat bu dönemlerde yaşamışlardır. Mısır fatihi diye de anılır Yavuz Sultan Selim. Onun bir yönü daha var ki işte Bahadın’ın ve daha nice Bahadın gibi yerleşim yerlerinin ortaya çıkmasına neden olan da budur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun İran devleti ile yıllardır sürüp giden sorunları vardır Sultan Selim İran seferi edecektir Ne var ki Anadolu’da da iç karışıklık çıkmasından korku olmaktadır.

Sivas yöresinde (Erzincan, Tokat, Dersim) güya İran Şahı (Şah İsmail) ile birleşmek için kazan kaldırıldığı gerekçesiyle yoksul Anadolu köylüsü üzerinde yoğun bir baskı başlatılır. Sözü edilen kazan kaldırma olayının iç yüzü yine tarihçilerin bildirdiğine göre yoksul köylünün aracı, tefeci, mültezim elinde bunalması, elindekini daha fazla kaptırmamak için sesini yükseltmesidir.

Canlarından başka kaybedecek bir şeyleri kalmayan yoksul Türkmenler köylerine gelen tahsildara resti çekince karşılarında kolluk güçlerini bulurlar.

Demirci Veli

Bu göç dalgasının sürükleyip getirdiği kişilerden biriydi emirci Veli. Çoluk çocuğuyla birlikte o da baba ocağını terk etmiş ta buralara gelmişti. Aylardır aç susuz yürümekten canları çıkmıştı.

Kimin evinde bir lokma yiyecek var ki bu göçmenlerle paylaşsın? Bulabilirlerse ot yiyordu herkes. Gündüz ormanlarda, derelerde dinleniyorlar, geceleri rast gele yürüyorlardı. İşte böyle böyle geldiler Çomak Dağı’nın eteklerine kadar. Çomak Dağı’nın kuytusuna sığındılar. Su boldu, ot da vardı. Beklediler korkuyla, gelen giden var mı diye… Pek de ses soluk çıkmıyordu.

O zaman oraların yabancısı olan adamlar oraların adını ne bilsinler? Biraz dinlenmek için konakladıkları bu yere “dinlenilen yer” anlamına gelen “Sekiyurt” adını verdiler. (Sekilenmek: Azıcık oturup dinlenmek.) Oralar artık onların yurduydu. (Bu arazi Gülveli diye anılıyor bu günümüzde. Gülveli denilen araziyle Büklüce denilen arazi arasında da Ev Deresi denilen arazi vardır. Buraya neden Ev Deresi deniliyor acaba? İlk yerleşimle bir ilgisi olmalı.)

Kıyımdan kaçan başka aileler de gelip buraya sığındılar. Birbirlerine destek oldular. Sırt sırta, omuz omuza yabanın kurduna kuşuna karşı durdular.

16. yüzyılda Çomak Dağı eteklerinde göç eden yoksul Alevi ailelerin dinlenirken betimlendiği, ön planda Demirci Veli ve ailesinin yer aldığı tarihsel sahne

Ailelerin çoğalması, o yeri kendilerine yurt edinmeleri çevrede eskiden beri yaşayan, çoğunluğu Rum, Ermeni olan diğer köylüleri rahatsız etmeye başladı. Öyle ya tarlalarına, otlaklarına, sularına başka ortakçılar geliyordu. Yörede ne kadar malk mülk sahibi varsa alttan alta bu Sekiyurtlulara karşı birleşmeye başladılar. Sekiyurtluların koyunlarını, keçilerini çalmaya, çobanlarını dövmeye başladılar. Onları yıldırmak, buralardan buralardan sürmek istiyorlardı. Bu kılıç artıklarını kendi mallarına ortak eecek değillerdi ya…

Demirci Veli, demir döverdi. İşlemeli kılıçlar, kamalar, at nalları, örkler, sabanlar yapardı. Herkesin ona işi düşerdi. İşinin ehliydi. Gün görmüştü. Herkesi dinler, herkesin yarasına ilaç olurdu. Çevredeki varsılların kendilerini istemediğini biliyordu. Sekiyurtlulara diyordu ki: “Biz kimsenin ekili tarlasına konmadık. Kimsenin bir tek dikili ağacına göz koymadık. Buraların yarısı çalılıktı,yarısı bozdu, dişimizle tırnağımızla buraları adam ettik. Kimse bizi buralardan kımıldatamaz. Birlik olalım. İşinize gücünüze aman vermeyin.”

Yazıya yabana giderken yalnız gitmeyin. Birbirinize göz kulak olun. Çobanları gece yalnız koymayın. Su uyur düşman uyumaz. Uyanık olun. Birbirinize arka çıkın. “

Böyle diyordu Demirci Veli. Sekiyurt’lulara cesaret veriyordu. Delikanlıları yanına topluyor, onlarla sohbet ediyor, buralarda kalıcı olduklarını, artık buranın kendi yurtları olduğunu onlara anlatıyordu.

Bahattin

Delikanlıların içinde en atılganları Bahattin idi. Gözünü budaktan esirgemezdi.

– Biz de silahlı gezelim Veli Baba, koyunlarımızı mı çaldılar, biz de onların atlarını çalalım. Çobanlarımızı mı dövdüler, biz de onların çobanlarını öldürelim, diyordu.

Demirci Veli: Bahaddin’im, silahlı gezeceksiniz. Size zarar verene siz de zarar vereceksiniz. Ama suçsuz günahsız çobanlara, bekçilere dokunmak yok, kendi işiyle gücüyle uğraşan tarlada tapandaki köylülere dokunmak yok, diye uyarıyordu.

16. yüzyılda Anadolu’da Demirci Veli’nin genç Bahattin’i silahlı mücadelede masumlara dokunmaması konusunda uyardığı tarihsel sahne

Bahattin, kendi gibi yiğitlerden bir birlik oluşturdu. Nerede bir baskın, hırsızlık, haksızlık duyduysa, duyar duymaz oraya koştu. Haksıza haddini bildirdi, yoksulu sevindirdi. Bahattin’in ününü duyanlar onun yanına koştular. Göç devam ediyordu. Yeni gelenler vardı Sekiyurt’a. Sekiyurt’ta bir düzen kurulmuştu artık. Ocak yanıyor, aş pişiyor, demir işliyordu. Aylar yıllardır aç susuz, hasta sayrı dolaşan bu insanlar burada güven bulmuşlardı. Bahattin’in gözü karalığından ürken çevredeki yerli halk sesini kesmişti.

Bahattin, kendi gibi yiğitlerden bir birlik oluşturdu. Nerede bir baskın, hırsızlık, haksızlık duyduysa, duyar duymaz oraya koştu. Haksıza haddini bildirdi, yoksulu sevindirdi. Bahattin’in ününü duyanlar onun yanına koştular. Göç devam ediyordu. Yeni gelenler vardı Sekiyurt’a. Sekiyurt’ta bir düzen kurulmuştu artık. Ocak yanıyor, aş pişiyor, demir işliyordu. Aylar yıllardır aç susuz, hasta sayrı dolaşan bu insanlar burada güven bulmuşlardı. Bahattin’in gözü karalığından ürken çevredeki yerli halk sesini kesmişti.

16. yüzyılda Bahattin’in çevresinde toplanan yiğitlerle birlikte Sekiyurt’ta düzen kurduğu, ocakların yandığı ve göçmenlerin güven bulduğu tarihsel sahne

“Koca Osmanlı’ya rest çeken bu adamlardan korkulur. Bunlar bizi çiğ çiğ yerler, diyorlardı.

Bahattin’in yiğitliği üstüne türküler söyleniyordu. Eşkıyanın, uğursuzun ayağı kesilmişti oralardan. Darda kalan, sığınacak yer bulamayıp gelen Bahattin’e sığınıyordu. Yolda belde karşılaşan göçmenler birbirlerine “Biz Bahattin’in yanına gidiyoruz.” diyorlardı.

Bu göçmenlerin kimi Bahaddin’in yanında kaldı, kimi de daha batıya, başka yerlere gitti. Kalanlar oraya Sekiyurt yerine “Bahattin” dediler. Çocuklarına Bahattin adını verdiler.

Yiğit, korkusuz, savaşçı anlamlarına gelen ve Moğolca bir sözcük olan Bahattin, zamanla söylemesi daha kolay olan “BAHADIN” biçimini aldı.

* Bahadın Söylenceleri. Sadık Güvenç (Bahadın Kültür Derneği Yayınları Kültür dizisi: 6 Mart 2004)

Biraz Derine İnelim

Efendim derler ki bazı toplumlar asi ve aykırı oldukları için zamanla azınlığa dönüşürler. İnançları başka, ırkları başka, akıl hocaları daha başkadır. Sana benzemezler. İstersin ki sana benzesinler. Senin gittiğin yerlere girip çıkarak senin dilinden konuşsunlar. Bir kötülük yaptığın zaman da ses çıkartmasınlar buna. En çok da bu yüzden ona benzemeni isterler. Kontrol edemediklerini önce karalar sonra da tez zamanda derbest ederler.

Tek tipleştirmeye çalışmak tuhaf bir hastalıktır. Herkesin birbirine benzediği toplumlar dışarıya kapalı toplumlardır. Kapısı içeriden kilitlenmiş olanın yeni fikirlere de kapalı olacağı çok açıktır. Bu yüzden içeride kan gövdeyi götürür.

Anadolu’da bir Alevi cemevinde kadın ve erkeklerin birlikte semah döndüğü, geleneksel kıyafetler ve izleyici canlarla çevrili sahne

Kısa bir hatırlatma yapalım. Sana benzemelerini istediğin toplumlara benzemek ister miydin? Sürdüğün yolu bırakıp onların yoluna girmek gibi mesela! Bunu asla yapmadın ve belki de gerçekten yapmamalısın. Özgür iradene kalmış. Özgür iradene! Yani bir başkasının kullanmaya yeltendiği zamanlarda tahammül edemediğin özgürlükten bahsediyorum. Ama bunun için önce empati yapmak gerek. Sempatiyi doğuran da bir nevi empatidir.

İnanç, Gelenek Ve Görenek Bağlamında Bahadın

Şimdi gelelim Bahadın’ın tarlalarına! Bu kasabanın sınır tarlalarından itibaren içeriye doğru bir ışık hüzmesi yayılır. Bu sınır tarlaları aynı zamanda dış dünyanın karanlığına karşı gözle görülür bir set görevi görür. Burada yaşayan halk Işık İşçileri ve dolayısıyla da Işığın Çocuklarıdır. (Işık evleriyle karıştırılmamalıdır!)

Geçmiş ile bugün arasında kısa bir bağ kuracak olursak, Osmanlı döneminde de “Sıraçlar” ve “Işık Taifesi” diye anılmışlardır. Bu nedenledir ki (Topkapı sarayına gidilecek olursa) Osmanlı defterlerinde bile izlerine rastlanır. “Tez zamanda” diyerek bir hışımla çıkartılan fermanlarda görülür ki sistemin adaletsizliğine ta o zamanlardan başkaldırmışlarıdır.

Şimdi bakalım kimlerin yolunu tutuyormuş Bahadın insanı.

Bu kasabanın halkına göre sürdükleri yol, bilim ve insanlık yoludur. “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır!” zira. Demek ki yol Hacı Bektaş Veli’nin yoluymuş. “Eline, beline, diline hakim ol.” felsefesi vardır ortada. Olmadığın zaman düşkün ilan edilirsin. Cemden ve dahi toplumdan dışlanman lazım gelir. Bozuk düzende, demiştir, sağlam çark olmaz. Demek ki Pir Sultan Abdal’ın yoludur. Baba, dede diye anar fikir hocalarını. “Bu düzeni baştan sona değiştirmenin bir yolunu bulmalıyız.” demiştir Abdal Pir Sultan. Bu yüzden de sayısız kez bozuk düzenin zulmüne maruz kalmıştır.

“Aynayı tuttum yüzüme, Ali göründü gözüme.” demiştir Hilmi Baba. Peki ama ne demektir bu? Aynada görünen suretin Ali ile ne tür bir bağlantısı vardır. Ali soydaş değildir ki bizimle. Ali Arap’tır. İmam Buhari’nin kitaplarında görürüz onu. İslam düşmanlarını Zülfikar’ıyla yola getirmiş bir halifedir. Bakın Hz Ali Ozan Emekçi’nin dizelerinde nasıl can bulur.

İki Ali vardır, sizinki Arap
Gönüllerde düştür, bizim Ali’miz
Sizin Ali, devri eyledi harap
Mazluma yoldaştır, bizim Ali’miz

Sizin Ali, kana kine doymadı
Bizim Ali, hiç bir cana kıymadı
Sizin Ali, Hakkı insan saymadı
Temsili Zerdüşttür, bizim Ali’miz

Sizin Ali, düşman müziğe meye
Bizim Ali, saki olur dünyaya
Sizin Ali, yönün döndü kayaya
Kıblesi güneştir, bizim Ali’miz

Sizin Ali, taptı ganimetlere
Bizim Ali, ortak oldu dertlere
Sizin Ali, ruhun verdi kurtlara
Emekçi’ye baştır, bizim Ali’miz

Boschvari alegorik bir sahnede iki Ali figürü; biri şiddet ve ganimetle çevrili karanlık alanda, diğeri emek, müzik ve ışıkla çevrili huzurlu bir ortamda betimleniyor

Zamanın pek de uzak olmayan bir geçmişinde sahip çıktık ona. Ortada Yezit tarafından katledilmiş bir sahabe vardı. Zulüm nereden ve kime karşı gelirse gelsin mazlumdan yanadır alevi halkı. Gerçi şimdi her yer bir Kerbela. Bunu canımızda hissettiğimizden o canı her çağda paramparça etmeye çalışıyorlar. Biz de dedik ki: “Yahu kıymayın bize, biz de Müslümanız. Bakın, biz de Ali’nin yolundan gidiyoruz.” Artık katledilmemek için. Ama hiçbir işe yaramadı bu…

Siz babalara, dedelere kulak verin. Ali’yi sırlamışız bizler. Aynada Ali’yi görmenin anlamını kavrayabilmek için Vahdet-i Vücudu bilmek gerek. Ali’yi koyacak yeri buldun mu, Aleviliğin de özüne ulaşmış olursun.

Hararet nardadır sacda değildir
Keramet baştadır taçta değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te Mekke’de Hac’da Değildir.

Bir başka özü de budur Aleviliğin. “Benim Kabem insan, dinim sevgidir.” Aksini söyleyen zerre anlamıyordur Alevilikten. Ömer Hayyam’dan daha bilge olduğunu iddia eden biri varsa çevirsin yönünü öte tarafa. Ne demiştir bilge Hayyam:

“Dün özledim de seni coştum birden bire
Çıktım senin yerin dedikleri göklere
Bir ses yükseldi ta yukarıda, yıldızlardan
Gafil, dedi: bizde sandığın tanrı sende!”

Mağara girişinde oturmuş ilkel bir insanın ateş başında yıldızlı gökyüzüne bakarak düşündüğü tarih öncesi sahne

Doğrudur! Bahadın’lı bir alevi olarak bu felsefeyi savunmak benim de görevimdir. Genelde böyle olmaz. Genelde Aleviliğin tanımı hep Alevi olmayanlarca yapılmıştır. Ama sizler onun kolayca anlaşılır bir şey olduğunu mu sanıyordunuz yoksa? Alevi ne demek? Alevilik ne demek? Onu her zeka kavrayamaz. Kavradığını düşünen Nesimi’nin şu dizelerini açıklayıversin: “Eğer sual eder isen sırrımdan / Cümlemizi var eyledi varından” “Kandilde balkıyan nurdan gelirim” Bu yolun aynı zamanda Nesimi’nin yolu olmasının yanı sıra o da bunun bedelini derisi yüzülmek suretiyle ödemiştir.

Ben size bu felsefenin doruk noktasını söyleyeyim. Açın kulaklarınızı. Aleviliğin önce bilim yolu olduğunu boşuna söylemiyorum. Aşağıdaki söz Hallacı Mansur’un sözüdür.

“Kâinatın içinde bir zerre noktacık!
Noktanın içinde, nokta onun içinde.
Hem kâinatın içinde, hem kâinat onun içinde.
O’ndan ama O değil.”

Hallacı Mansur, En-el Hakk dediği için 922 yılında Bağdat’ta Abbasi halifesi Muktedir’in emri üzerine derisi yüzülerek katledilmiştir. Aleviliği anlamak isteyen Mansur’a baksın. Çerinden çöpünden ayıkladığımda ulaşabildiğim nihai sonuç Panteizm felsefesi olmuştur. Çok fazla asimilasyon girişimine maruz kaldığı için bir yanı Şiiliğe, bir yanı Islama’a benzer.

İşte Anadolu’nun derinliklerinde yaşayan Bahadın insanı, izlerini sürdükleri ve birçoğunun katledildiği o baba ve dedelerin torunlarıdır. Yani tam olarak kimlerin? Bin yıl öncesinden En-el Hak dedikleri, saz çalıp semah döndükleri ve “bilim ve insanlık yolunu” tuttukları için zulüm gören bir halkın torunları. Bir bin yıl daha geçse bu yoldan dönmeyecekleri, ara sıra peyda olan toplum direnişlerinde bir adım öne çıktığından bellidir. Yaz aylarında yapılan bahar şenliğimizin amacı sade bir şenlik fikriyle doğmuş değildir. Cem (bir) olmaktır. Cemden olmaktır. Ve her şeyden önce insan kalabilmektir! Hani şu son zamanlarda (aslında her devrin karanlık dönemlerinde) sıklıkla unutulan insanlık…

Gün batımında Anadolu’da bir köye doğru yürüyen yalnız bir insan; arkada kerpiç evler, ateş başında toplanan insanlar ve gündelik yaşam sahnesi

Ve yolcu bu sözümüz sana. İyi dinle bizi. Yolumuz ve inancımız tıpkı bir padişahlık gibi babadan oğula geçmez. Işık insanına dâhil olmak, ışığı içinde yaşatanlara özgüdür. Bize mezhebimizi soracaksan, yolumuzdan çok uzaktasın demektir. Bizi anlayamamışsın. Bizi görememişsin. Ne çığlığımızı, ne sevincimizi ne de demimizi paylaşmamışsın demektir. Ama gelmek istersen git diyemem sana. Fakat önce kulak vermelisin Nesimi’ye:

“Sorma Be Birader Mezhebimizi
Biz Mezhep Bilmeyiz Yolumuz Vardır
Çağırma Meclis-İ Riyaya Bizi
Biz Şerbet İçmeyiz Dolumuz Vardır
Bizim Söyleyecek Sözümüz Vardır”

Geldiğin hak kapısı. Durduğun Mansur darı. Döktüğün varsa doldur. Ağlattığın varsa güldür. Yıktığın varsa kaldır. Gel gelme! Dön dönme! Gelenin malı, dönenin canı! Gördüğünü ört, görmediğini söyleme. Sen sana sahip ol, seni senden aldık sana verdik. Bu yol öyle bir yoldur ki ateşten gömlek giyemezsin, demirden leblebi yiyemezsin.”

İyi bir insan olursan, bir gün sen de Bahadın’ı görebilirsin : )

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Fikir Pazarında Din Felsefesi

Fikir Pazarında Din Felsefesi

Siyasete Alet Edilen Her Din Bozulmaya Mahkûmdur

Fikir Pazarında Din Felsefesi

İşte aşırılığın gidebileceği en son nokta. Çok yoksul bir fikir pazarı kurulmuş. Bunun perde arkasında yaşanan çok daha ahlaksız yansımaları olduğu su götürmez bir gerçek. Bu fotoğraf da muhtemelen kadınları köle pazarında satmak için götürülürken çekilmiş bir kare. İnsan ilk baktığında bunun bin yıl öncesine ait bir kare olduğuna inanmak istiyor ama bu bugünün gerçeği. Kaçıncı asırda yaşadığımızın hiçbir önemi yok: nasıl bir medeniyet kurduğumuzun da. Hatta teknoloji çağında yaşıyor ya da yakın gezegenlere uzay araçları gönderiyor da olabiliriz.

Lakin bu fotoğraf bizim en zayıf halkamız, inceldiğimiz nokta. Bir medeniyet kendi içinde böylesi bir kare barındırırken, bir an için medeniyetimizin en gelişmiş ülkelerinin bir muz kabuğuna bastığını düşünün. Ülkesini vahşet ve gericilikle idame ettiren ülkelerin bir anda dünyayı istila ettiklerini hayallemek çok mu fantastik bir kurgu?

Yaşadığımız dünyaya dönüp biraz analiz yapalım. Temelde bütün rejimlerin tek amacı kendi ordularını kurmaktır. Cumhuriyet rejimi bizim için en idealiydi lakin tarihimize baktığımızda ne görüyoruz? Katliamlarla dolu. Peki, bu rejimin suçu muydu bu? Yetmiş yıla yakın bir zamandır gerçek Cumhuriyetçiler tarafından yönetilmedik. Cumhuriyetin ilkelerinden ziyade satılmışlığın ve ırkçılığın rejimiyle yönetildik.

Üstelik bu, uzaya araçlar gönderen sözüm ona uygarlığımızın en tepesindeki ülkenin bize attığı çalımlar sayesinde mümkün oldu. Bugün bile kendini hala kadın satın almak için sıraya geçmiş bir köle pazarında zanneden zihinler var.

fikir felsefesi

Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları (özellikle kadınlar) zannediyorlar ki şeriat gelirse bütün pislik temizlenecek. Hayır. Bu fotoğrafa önce kendileri bürünecek. Dinler kullanılmaya o kadar müsaittir ki onda sevgiyi arayan sevgi ayetlerini bulabilir ama kölelik arayan da yine en alasını bulur. Ama bizler din felsefesinden çok uzağız. Çünkü bizden nasıl inanmamız isteniyorsa o şekilde yol sürüyoruz. Sorgusuz bir yolun getirdiği nokta da tam olarak burası.

İslam ahlakının yerle bir olduğu bir ülkede şeriatın gelmesi demek yıkım demektir. Arap Sünniliğiyle sarhoş olmuş Cumhuriyet düşmanları işte bunu göremeyecek kadar derin bir uyku halindeler. Gerçekler çok açık. Dünyada artık İslam’ın ilk yayıldığı yıllardaki Mekke döneminden çok uzaktayız. Devir Medine devri. Din artık peygamberin önünüze serdiği dinden çok uzaklarda. Din Yezidin dini.

Hatırlayın (eğer ki unutmuşsanız) Yezit ki ilkin cami yaptırıp din ve peygamber aleyhine vaazlar vermişti. Kerbela ortada. Hz Ali çoktan katledilmiş, ateş toplarıyla günlerce topa tutulmuştu Kâbe. İlk Müslüman kıyımı orada oldu ki beş yüz ün üzerinde kadına tecavüz edildi. Yezidin dine hâkim olduğu keşmekeş bir ortam… İste bugünkü ahlak da tam olarak o günden kalma bir ahlak. İşte bu yüzden İslam ülkeleri belini doğrultamıyor. Tecavüzün, yolsuzluğun ve gericiliğin hep bir inanca sahip olduğunu söyleyenlerce yapılmasının asıl nedeni, dini kendi çıkarlarına göre yorumlama anlayışından. Böyle bir anlayış değil dinin, hiçbir inanç ya da fikir akımının takipçilerine ahlaklı bir yol haritası çizemez.

Siyasete alet edilen her din bozulmaya mahkûmdur. Çünkü siyaset yoluyla iktidara gelen kişi gücü de eline almış olur. Toplumlar da din ve milliyetçilikle yönetildiği için eninde sonunda o inanç eğilip bükülecektir. Bir dini başka bir yolla bu kadar hangi güç yozlaştırabilir ki? Bir zamanlar Katolik kilisesi insanların öldüklerinde Araf’tan çabucak çıkabilmeleri için para karşılığında sertifika (bilet) satmaya başlamıştı! O ülke eğer ki kilise tarafından yönetilmek yerine Hıristiyanlık kendi kabuğuna çekilerek (siyasetten uzaklaşarak) kendi inancını yaşamış olsaydı böyle bir ahlaksızlık yaşanır mıydı? Devlet denilen güç buna izin verir miydi? Öyleyse bu gücü (siyaseti) inancın başından savmak gerekir. Ama ondan önce halkın bilinç düzeyini yükseltmek gerekir ki günü geldiğinde hiç kimse din kisvesi altında başa geçip kimseyi kandıramasın.

İnanca sahip çıkmanın ve bozulmasının önlenmesi için tek bir yol var: Cumhuriyete sahip çıkmak! Çünkü o, dinin yozlaşmasını engelleyebilecek tek araç. Ondan da önce beni dinleyen ve okuyanlara tek tavsiyem, hiçbir gücün ve liderin (bu her alan için geçerli) kanatları altına girmemeleri. Hiçbir şeyi bağımlılık haline getirmemeleri. Her kişi ve her fikir, aralıksız mantığın kontrolü altında denetlenmeli. Şiddetle eleştirilmeli. Onu ne kadar sahiplenmiş olursak olalım unutmayalım ki o da hata yapabilir. Bizim eleştirisel tavrımız onu da doğru şekle sokacaktır. Tabanı tarafından denetlenmeyen her fikir tıpkı bir siyasi parti gibi bozulmaya mahkûmdur.

 

Günay Aktürk

Read more

Tanrıyı Arayan Kafa

tanrıyı arayan kafa

Tanrıyı Arayan Kafa

tanrıyı arayan kafa

Bir fikri anlamak ya da inanmak mı istiyorsunuz? Öyleyse onu çürütmeye çalışın. Yani bilimsel bir kafayla yaklaşın olaya. Eğer kolaycılığa kaçanlardansanız bu yazı size hitap etmez. Buradan çıkın ve bir mabede atın kendinizi.

Tanrı var mıdır? “Var” fikrini benimsemek için sürekli dini kitaplar okursanız beyniniz sulanır. Ama önce onlardan başlayın. Neyi savunup neyi reddettiklerini bir güzel görün. Her şeyden önce kendinize karşı samimi olun ve kendinize acımayın. Ben bu güne kadar şunu fark ettim ki insan eğer gerçeği öğrenmek istiyorsa gerçek olarak kabul ettiği şeyleri unutmalı. Zor bir süreçtir bu. Bu noktadan sonra kendi gerçeğimin penceresinden konuşacağım.

Ortada hala devam eden apaçık bir Evrim varken bir tanrıya neden ihtiyaç duyulsun ki? Her şeyi yarattı ve elini eteğini çekti mi? Hadi bir de peygamberler göndermiş olsun. Bu fikir de varoluşçuluk, panteizm ya da hiççilik gibi insan zekâsının ya da hayallemelerinin ürünü. Ama dini görüş bilimi yadsır. Çünkü onun verileri din için tehlikeli ve cevaplayamayacağı sorularla doludur ki bu yüzden düşünmeyi yasaklamıştır. Tek bir kurtuluş yolu vardır ve o da bilimsel bir kafayla düşünmektir.

Belki “tanrı var” ya da “yok” gibi bir sonuca asla ulaşamayacak ama en azından seçenekleri aza indirir. Her söylenene ya da hayali hurafelere gönlünü kaptırmaz. Bilimsel kafa, apaçık denetlenmeyen her şeyi reddeder. Ha ara sıra bazı şeylerden şüphelendiği olur. Mesela karanlık maddeyi daha düne kadar göremiyordu ama orada olduğunu fark etmişti. Sonunda buldu da. Eğer gerçekten bir Tanrı varsa onu felsefeciler ya da din adamları değil, bilim insanları bulacaktır.

Bu kitaplar okunmalı. Bilmeden bilge geçinmemeli. Boş kafa kendinden emin konuşur. Ama bilimsel kafa, sahip olduğu inanç günü geldiğinde çürütülse bile, fikirlerini güncelleyebilecek bir mekanizmaya sahiptir artık.

Günay Aktürk

Read more