Dört Kapı Kırk Makam – Tarikat Kapısı

Tarikat kapısında ikrar veren yolcunun içsel yolculuğa ilk adımı

Tarikat Kapısı – Birinci Yorum

Tarikat yol demektir. Kişi toplumsal kurallarla farklılaştırılmış, kendi biricik varlığını keşfettikten sonra ona yaklaşmak için içsel yaşantıya yönelmeye başlar. Tarikata girebilmek için kişinin ikrar vermesi gerekir. Tarikata girerken bir imtihana tabi tutulur. Bunun amacı yeterli ruhsal düzeye gelip gelmediğini saptamaktır. Bu imtihanı başarıyla geçerse, ki tarihte buna pek çok örnek vardır, kendisine tarikat bilgisi kavratılır.

Kişi görünürde şeriat kurallarına uyuyormuş gibi olsa da esasında onları aşmış tarikata göre içsel yaşantısını devam ettirmektedir. Burada henüz dış dünya mevcuttur. Zahiri dünya a denilen bu dünya iç dünyayı kaplayan bir kabuk gibidir. Tırtılın kozasını anımsatır.

Tarikat kapısında ikrar veren yolcunun içsel yolculuğa ilk adımı

Şeriat düzeyindeyken zihninde toplumun oluşturduğu Tanrı imajının hakikatle alakalı olmadığını ve o imajdan sıyrılarak içe odaklanmasını artık kavramıştır.

Tarikat kapısı ehli olan kişi kavram ve kelimelerin anlamlarına değil manalarına yönelmiştir. Dervişin: “Küfür her dinde küfür fakat bizde iman olur.” demesi budur. Hakikat bilincine ve ruhuna ulaşmış olan insan için doğru olan şey şeriata göre küfür gibi algılanabilir. Örneğin Hallac’ın: “Enel Hakk” demesinde olduğu gibi.

Bu aşamaya ( Tarikat kapısı ) gelmiş insan dünyayı tek göremez çünkü o teklik düşüncesinin bir imajdan ileri geldiğini bilir. Bunun yerini paralel dünyalar almaya başlar.

Bir yol göstericinin gözetimi altında yürürse, yol süren (Tarikat eri) olgunlaşması ve yol alması daha güvenli ve hızlıdır. Fakat tek başına da bu yol zor da olsa bulunur. Bu herhangi bir insana verilen bir kısmet değil bütün canlıların doğasında olan bir şeydir. Bu yüzden bir kurgu ya da ideoloji değildir.

Tarikat Kapısı – İkinci Yorum

Kavram olarak, yol anlamına gelir. (Anasarı Erba) ikincisi olan ateşe denk düşer. Ruh dünyasını saran en büyük kasırga ve depremler bu kapıda cereyan eder. Çünkü Tarikat Kapısı en köklü alt-üst oluşların kapısıdır aynı zamanda. Şeriat ehlinin idrak edemeyeceği bir dünya oluşmaya başlar. Fakat henüz bu dünya toz duman içindedir. Göz gözü görmeyen bu alaca karanlıkların aydınlanması ancak bir mürşidin (yolcunun iç aleminde) yakacağı çerağ (ateş) ile mümkündür.

Yolcu yola girebilmesi için mürşidine teslimi rıza olması gerekir. Bunun için yola ikrar verir. Hiçbir dünyevi (nefsani) değerin onu bu ikrardan çeviremeyeceğini; hiçbir sarsıntının onu ikrarında zerre kadar gevşemeye yol açmayacağını mürşidine kanıtlaması gerekir. Bunun için de şeyhinin vereceği imtihana hiçbir şey düşünmeden evet der.

Tarikat kapısında kavramlardan manaya yönelen dervişin bilinci

Mürşid, yolcuyu yola girmeden önce ısrarla uyarır: Bu yol kıldan ince kılıçtan keskin, bu yol ateşten gömlek, demirden ok, Hak Muhammed-Ali yolunda zorlama yok, bu yolda sabır var intikam yok, gelme gelme, dönme dönme, gelenin malı dönenin canı, riya ile ibadet, şirk ile itaat olmaz. dilinle söylediğin meydanın, kalbinde gizlediğin senin.

Şeyh Bedreddin’in, kendisine mürit olmak isteyen bir Farslı’ya sorduğu sorular oldukça ilginçtir. Mürşid, yola girmek isteyen insanın ikrarının (en büyük arzusunun) sağlamlığına inandığı zaman ona sabrın önemini anlatarak şöyle der: “Sen de benim gibi sabırla bekleyerek inciyi kazanabilmen için düşünmeden kendini bu amana salıver.” (Cüneyd-i Bağdadi)

Tarikat Kapısına kabul edilen yolcu uzunca bir arınma süreci geçirir. Başlangıçtaki zifiri karanlık (yani toz duman) ancak uzun bir nefs-terbiyesi sürecinden geçerek durulmaya, aydınlanmaya başlar. Nefs üzerindeki hakimiyet arttığı oranda yeni bir dünyanın ışığı görülmeye başlar. Bu ışık mürşidin de tesiriyle (rehberliğiyle) deruni (içsel) yaşam kendini belli etmeye başlar.

Yolcunun sabır, gayret ve amelleriyle berraklaşan içsel dünyası aydınlandığı oranda dış dış dünyayı ve kendisini tanıma sürecinde mahiyetten öze doğru bir yol alır. (Mahiyet dünyevi bilginin ürünüdür.)

Tarikat kapısında ateşten gömlek giyen yolcunun arınma süreci

Kalıp, şekiller ve mecazdan ibaret olan dünyanın görünen yüzünün arkasındaki “görünmeyen olanı” sezmeye başlar. İnsanlar arası ilişkilerin yüzeyselliğini yavaş yavaş sezmeye başlar.

İlahi aşkın ateşi bütün nefsani duygularını yakar ve bu mertebedeki yolcu (bir pervanenin kendini döne döne yanan ateşin içine atışı gibi) kendini hakikat ateşine atar.

O artık ölmeden ölmüştür.

Bu aşamada dualite aşılmaya çalışılır. Tanrı anlayışı, şeriat ehlinde olduğu gibi antropomorfik (insanın nefsinden yaratılmış) bir Tanrı değildir. Hz. Ali’nin “Eğer bu ayeti Hz. Muhammed’in yorumladığı gibi (yani, burada gerçek-hakikat babında demek istiyor) yorumlasaydım benden ötürü ona da düşman olurdunuz.” söylemiyle işaret ettiği bir durumdur. Takiye bu kapıda başlar.

Bilim bu aşamada daha üst düzeyde bir algılama ve kavrama içerisindedir. Bütün değerler bir kişilik (bir ahlak) etrafında şekillenir. Bilinç boş mekanı aydınlatan bir ışık olmaktan çıkıp kainatın bütün özelliğini ve sırrını saklayan insan özüne döner.

Tarikat Kapısı – Üçüncü Yorum

Aradığı soruların cevabını zahiri alemde bulamayacağını, her şeyin izafi olduğunu anlayan yolcu içe yönelmeye başlar. Fakat bu yöneliş güçlü bir şekilde dış dünyadan kopmayı zorunlu kılıyor. Bu kopuş ekseriyet güçlü bir ruhi sarsıntıyla mümkündür.

Dış dünya bütün anlamını yitirdiği zaman, yani dış dünya harap olduğu zaman bu içe yöneliş yani deruni hayat mümkün olmaktadır. İçsel arayışa çıkmak, sahip olduğu her şeyi kaybetmeyi göze almakla başlar. Dış dünyada harap olan birey ilgisini iç dünyasına yöneltir. Zira dış dünya yavaş yavaş ayakları altından kaymaktadır.

Tarikat kapısında ilahi aşk ateşine yönelen derviş

“Nerede bir harabe var, orada bir hazine bulunma ihtimali vardır.” sözü bireyin kederli bir bilinçle sonsuzluğa uzanan bir varoluşun kesiştikleri noktada seyreden bir dervişin ruh halini betimlemektedir.

“Şeriat” ve “tarikat kapısı” nın birbirine değdiği noktada birey varlık-yokluk, ölüm-yaşam, sonsuzluk-sonluluk gibi sayısız boyuttaki çelişkileri içinde taşır.

Bir kez aralanan kapı sonsuza dek bir daha kapanmamaktadır. Aklın keşfettiği sorulara cevap bulma telaşı içindeki insan eğer bu soruları bütün yakıcılığıyla kendine sorsa, onun tarikat babına gelmesi kaçınılmazdır. Sözü edilen metafizik sorular aklın ışığında ortaya çıkmış olsa da akıl bu soruyu yanıtlamakta tamamen yetersizdir.

Tarikatta tek başına yol almak her zaman ve mekana mümkündür. Fakat zorlukları dışarıdan bir yardım almaksızın aşmak imkansız gibidir. Yine de mümkündür.

Bir mürşit eşliğinde bu yolculuğa çıkmak isteyen insan önce kendini tamamıyla kendini mürşide bırakmalıdır. Bu bakımdan tarikat kapısı mürşidin, ateşin kapısıdır aynı zamanda. Mürşid tarikat babındaki insan için Allah’ın tecellisi gibi görünmelidir.

Tarikat kapısında harabeden hakikate yönelen yolcu

Bir dergaha girmek için “bu yolda gerektiği gibi mürşidin her sözüne talip olacağım.” diye ikrar vermek zorundadır. İkrarın gerçekleşmesi dil yoluyla değil bizatihi bir fiiliyatla gerçekleşmelidir. Bundan dolayı da söylenecek şeyi almaya, henüz sözü duymadan hazır olduğunu göstermelidir. Çünkü hakikatten bir zerre tatmak öyle haybeden olmamalı. Mürid bu yolda yürümenin ateşten gömlek olduğunu bilmeli ve bu gömleği gönüllü olarak giymeye hazır olduğunu kanıtlamalıdır.

Molla Camin’in vaktiyle müride olan büyük Sufi Şıbli’ye söylediği söz ve verdiği görev tam da bu noktaya tekabül eder.

Şıbli aradığı kıymetli hazinenin Camin’de olduğunu anlayınca bir gün Molla Camin’e gidip dedi ki: “Sende bir hazine varmış. Onu almaya geldim. Onu bana ya ver ya da sat deyince Molla Camin dedi ki: “Eğer öylesine verirsem değerini bilemezsin. En iyisi mi onu sen gel kazan.” dedi. Daha sonra Şıbli’yi uzun yıllar süren bir deneme süresinden geçirir. Bu süre nefsin terbiye edilmesi için sabrın kazanılması için gerekli olan süredir.

 

Eyüp Aktürk

Eyüp Aktürk’ten Diğer Yazılar

Read more

Kaybetti O Yetisini Düşünen İnsan

düşünen insan ali şeriati

Saygın Bir Miden Olsun Ey İnsan

Okuyan Okuduğunu anlamıyor, dinleyen dinlediğini anlamıyor. Ne kalıyor geriye? “Hafızın sesi güzel!” mi?

Ali Şeriati

düşünen insan ali şeriati

Yanık ve içli bir ses kalıyor geriye. İlahi olanı anlayamama gayreti, hikmetinden sual olunmaz fikrine meydan veriyor. Sen sual etmeyecek olduktan sonra “kadiri mutlak“ın yerini her şey kolaylıkla doldurabilir. Tabii din tüccarları da bunun farkında, ortalıkta düşünen insanlar dolaşmasın diye sorgulamayı yasaklıyorlar.

Düşünemeyen insanlar zaten bu beceriden muaflar. Bir erkek bir kadını baskıladığı derecede ilkeldir. Kadınları zapturapt altına almalarının nedeni de bu. Biz de bu yüzden düşüncenin gücüne inanan insanlar yaratmak gayretindeyiz. Asıl siz bu işin yansımasına bakın. Biz buna yeltenince kâfir yaftasıyla sopayı gösterip cehennem ateşini olanca görkemiyle önümüze seriyorlar.

Cehalet mi korkudan beslenir yoksa korku mu cehaletten? İkisi de birbirini besler diye düşünüyorum. Bir çocuğu geceleri hayaletlerle korkutursanız, kendisine zarar vermemeleri için zamanlara onlara yalvarmaya başlar. Sözünden çıkmadığı takdirde zarar görmeyeceği öğüdünü almıştır büyüklerinden. İnsanın arkasında böyle bir güç varken düşünmeye gerek duyar mı hiç? Boyuna zalimler için yaşasın cehennem der ama suya sabuna sokmaz elini. Neden sokmaz dersiniz? Çünkü kadiri mutlak güç günü geldiğinde hepsinin icabına bakacaktır da ondan. Peki, senin icabına bakmayacak mı sanıyorsun? Gördün, şahit oldun ama sesini çıkartmadın. Çünkü korkuyordun. Hey ötekiler! Kurduğunuz korku imparatorluğunun dünyayı nasıl bir yere çevirdiğinin farkında mısınız?

düşünen insan makalesi

Düşünce gücünün ortalıktan sıvışma olayına tekrar gelelim. Savunma mekanizmanı delip geçiyor bu korku. Çünkü o mekanizma hiç gelişmemiş. Adeta ilkel bir örümcek ağı! Bir sineği bile avlayamayacaksa düşünen bir beyne sahip olduğun için boşuna övünüyorsun demektir.

Peki, ne yapmak gerekiyor? İlk önce korkularımızdan arınmamız gerekiyor. Bunu yapmak için de bu korkuları yaratanlara çevirelim yönümüzü. Mesela cehennem ateşini öyle bir anlatıyorlar ki duyan da dört gün dört gece konakladılar zanneder. Burada Bill Maher’e kulak verelim. “Öldüğünüzde ne olacağını biliyorum, diyenlere gelince… Hiçbir şey bilmediklerini garanti ediyorum. Bundan nasıl mı bu kadar eminim? Çünkü ben bilmiyorum. Sende de benim sahip olmadığım o zihinsel yetenekler yok.

Ulaştığımız inanç ve fikirler kendi ürünümüz olmalı. Tabii dünyada yeni namına bir fikir yok, her şey daha önce düşünülüp ortaya saçılmış. Aslında biraz düşününce bu fikrin bile hatalı olduğu ortaya çıkıyor. Varoluşa dair hiçbir şey bilmiyorsun. Sadece inancının söylediği kadarıyla ve onlar da kanıtlanmaya müsait bilgiler değil. Paralel evrenler hakkında da bir şey bildiğin söylenemez. Bizlere yaşamın öz dokusuna dair güçlü bilgiler vereceğini düşündüğüm kuantum mekaniği hakkında ne söyleyebilirsin? Bu ve bunun gibi hipotezler henüz araştırma konuları ama bir gün mutlaka gerçeği öğreneceğiz. Tabii o güne kadar aptallık, düşünen tek bir insan bile bırakmazsa.

düşünen insan heykeli ve sözleri

Fakat bilinen şeylerin ne kadarına sahipsin diye sormak zorundayım? Ne diyordu Newton: “Eğer daha uzağı görebiliyorsam bu, benden önceki devlerin omuzlarında durduğum içindir.” Demek ki insan tek başına hiçbir şeymiş. Bilgi ağını kullanarak evrensel bir zekâ yaratılıyor. Peki, sen kimlerin omuzları üzerinde baş aşağı düşmekte olduğunu ne zaman idrak edeceksin?

Karşıt görüşlerden de haberdar olmak! Bize gereken şey bu. Rehberimiz mantık olmalı. İnancımızı besleyen fikirleri aramak nafile bir çaba. Bilimsel bir akılla düşünmeliyiz. Gözünün önünde sandığın şey deneylenebiliyor mu? Gerçeklik algının kirlenmesine müsaade etmemelisin. Beyin öyle kudretlidir ki bir defa çalışmaya başladığı zaman alt edemeyeceği korku kalmadığını göreceksin. İnsanlığı “şüphe” geliştirecek. Yuttuğun her şeyi hazmetmekten vazgeç artık. Saygın bir miden olsun. İnanıyorum. “Düşünen insan” düşünme yeteneğini bir gün yeniden kazanacak.

Günay Aktürk

Read more

Şeriat Kapısı Ve Makamları

Şeriat kapısı ve insanın toplumsal kurallarla biçimlenmesi

Şeriat Kapısına Dair

Dört kapı Kırk Makam felsefesinin bu ikinci dizisinde Şeriat kapısı ve ilkelerini ele alıyoruz. Bu makale, 2006 yılında çok genç bir yaşta aramızdan ayrılan Eyüp canın yazılarından alınmıştır. Kendisini bitmeyen bir özlemle anıyoruz. Işıklar içinde uyusun…

Şeriat Kapısı - Birinci Yorum

Şeriat: Hacı Bektaş Veli’ye göre “Bir anadan doğmak.”tır. Osya İslam’da şeriatın anlamı daha ar olmakla birlikte insanın dünyevi ve ahiret yaşantısında uyması gereken tanrısal kural ve yasalardan ibarettir. Edip Harabi, bir şiirinde: “Şeriattır şeriattan içeri.” der.

Bir canlının dünya hayatına girerken karşılaştığı kural ve yasaklar kişiyi şekillendirme eğilimi güder ve bunu büyük orana başarır. Artık birey kademe kademe toplumsal tür ve gelenekler uydurmuştur. Her iki şeriatta da bireyler toplumsallaştırılırken İslam şeriatında bu kurallar tanrısal kabul edilir ve buna karşı gelenin cezalandırılması kaçınılmaz olur. Cemiyet yasakları ve bu yasakları ayakta tutan kural ve yasalar bireyin cemaat gibi düşünme ve uyum sağlama yükümlülüğünü getirir.

Şeriat kapısı nedir? Alevi-Bektaşi öğretisinde şeriatın toplumsal anlamı

Bektaşiliğin şeriatındaki kurallar tanrısal ya da doğaüstü değildir. Bunlar ihtiyaç duyulduğu oranda ortada kaldılar. Yerine yenisi ikame edilebilir. Sünniliğin aksine Alevilikte şeriat baki, kalıcı değil, değişkendir. Toplumsal hayatın ilişkisel aktini oluşturur.

Bu açıdan baktığımızda, daha doğrusu Bektaşilik’teki şeriat kavramının penceresinden baktığımızda şeriat kuralları milletleri, dilleri, dinleri ve kültürleri (ya da bunların bütünlüğünü) meydana getirir. Başka bir sözle ifade edecek olursak her toplumsal yaşam bir şeriat üzerine kurulmuştur. Kısaca şeriat, toplumsallaşma/toplumsal kimliktir.

Şeriat Kapısı - İkinci Yorum

Yine Anadolu erenlerinin büyük evliyası Hacı Bektaşi Veli’nin sözleriyle ifade edecek olursak şeriat: “Bir anadan doğmaktır.” Her varlık bu doğumla dünyaya gelir ve zahiri dünyanın çeşitli çeşitli renklerine boyanma suretiyle zahir olur. Ve bu vesileyle dünya içinde bir varlık haline gelen bireyin toplumsal yaşamına yön verecek kanun ve kurallarla, yani şeriatla tanışır.

Elbette her doğumun bir iptidası vardır. Evveli olmayanın ahiri olmaz. Ancak varoluş öncesi bir benliğe sahip olmayışımızdan dolayı bizim için doğum öncesi hep karanlık ve esrarengiz görünecektir. Kimi zaman da bu yitik cennet özlemi olarak geri dönen bu duygu, doğumla birlikte kaybedilen mutlak birliğin dönem dönem hatırlanmasından başka bir şey değildir.

Yeni bir dünyaya atılmış olmanın getirdiği kaygı ve korkunu çığlığa dönüşmesinin bir sonucudur, çocuğun ağlayarak dünyaya gelmesi. Çünkü doğan her can, edebi ayrılığı ve yalnızlığı derinden tadarak dünyaya gelir. Bir daha geldiği yere dönemeyeceğini anlayan can, ete kemiğe bürünmekten başka bir imkanı olmadığı için dünyevileşmeye başlar.

Şeriat Kapısı - Üçüncü Yorum

Bir çocuğun dünyaya gelmesine vesile olan anne ve baba çocuğun kişiliğinin şekillenmesinde önemli bir rol oynar. Bir canlının dünyaya gelip gelmeme konusunda nasıl bir iradi rolünün olduğunu bilmemekle birlikte bugün bildiğimiz bir şey var ki o da anne ve babası olmak üzere, ne memleketini, ne kültür, din ve dilini, ne de ne kadar bir süre yaşayabileceği konusunda herhangi bir seçeneğe sahip değildir.

Şeriat kapısı ve insanın toplumsal kurallarla biçimlenmesi

Doğduğu zaman ve mekanın bütün değer yargılarıyla yüz yüze gelen her canlı, hayatını sürdürebilmesi için gerekli olan her türlü maddi ve manevi yardımı dünyaya geldiği kültürden alır. Başka bir dille ifade edecek olursak, dış dünyanın toplumsal yapısını oluşturan ekonomik, siyasi, kültürel ve ahlaki değer yargıları canlının dünya içerisindeki yeri nispetinde onu forma sokar. Genelde canlının, özelde de insanın yaşamsal ihtiyacını giderme gibi önemli bir fonksiyonu olan hayati güdüler, canlının ayakta kalmasını sağlayan ilk bilincidir diyebiliriz.

Mertebelerin ilki olan bu aşamada, canlı zihinsel olarak zaman ve mekanın dar kalıplarına sıkışıp kalmıştır. Dış dünyası sadece beş duyu organının algılamaları nispetindedir. Dünya ve kainat karşısındaki yeri ise, çağının kültürel ve etik değerlerinin tuğlalarıyla örülü olan bir doğal sır duvarıyla kapalı olduğu için bir hayli karanlıktır. Para pul, şan şöhret, ihtişam, otorite gibi tahakküm elementleri öylesine güçlü bir çekim alanı yaratır ki birey farkında olmadan bu güçlerin devinimiyle sürüklenir ve kendi özgür iradesi sanır bunu.

Kişi farkında olsa da olmasa da kişiliğinin derinlerine kök salan bu tahakkümün sembolik evrelerini içselleştirerek ilah mertebesine yükselir.

Şeriat kapısı nedir ve ölüm korkusuyla kurulan bilinç hali

Şeyh Bedreddin‘in: “İnsanlar paraya pula, şana şöhrete tapar da, Allah’a taptığını zanneder.” sözleriyle dile getirdiği gerçekler işte bu gerçeklerdir. Bu makamdaki birey, yani şeriat kapısı ehli bir birey, günlük hayatın rutin akışı içinde yavaş yavaş uykuya dalar. Rüyasında gördüklerini gerçek sanarak boşluğa düşer. Ölüm, cennet, cehennem, sonsuz azap, gerilimler yaşatır. Bu gerilim çoğu zaman toplumsal şiddet biçiminde dışarıya yansır ve bireylerin ruhunda derin izler bırakır.

Şeriat Kapısı seviyesindeki insan, bir bakıma çıplak şiddetten örtülü şiddete geçen insandır. Modern dille söyleyecek olursak kırsal yaşamdan kentsel yaşama geçen insandır. Şiddet bütün boyutlarıyla toplumsal yaşamda mevcuttur. Fakat bu şiddet (gelenek, görenek, kırsal yaşamda) örtülü bir vaziyette toplumun bütün fertlerinde mevcuttur.

Bu kapıdaki insan her şeyi kalıplar ve yasalar çerçevesinde kavrar. Bir bakıma, beş duyu organının algılamasıyla oluşturduğu maddeler evreninde yaşar. Henüz mabut (tanrı) düzeyini aşmış, ilahi sıfata yönünü yöneltmiş olmadığı için, kendini bilme safhasından uzaktır. Dönem dönem karşılaştığı ölüm anıyla yüz yüze gelen şeriat ehli insan, ölüm ve yaşam arasındaki derin uçurumdan aşağıya bakarken derin bir korkuya kapılır. Bu korku onda derin bir gerilim yaratır. Bu gerilim ona aynı zamanda metafizik alemin demir kapılarını açar. Ve bu kapılar bir daha kapanmamak üzere sonsuza dek açık kalır.

Derinden sezilen ölüm korkusu bireyi toplumsal ahlakla kapatıp dünya içerisinde yalnız bırakır. Adem’in cennetteki yalnızlığı gibi.

Şeriat Ve Şiddet

Toplumsal şiddetin yol açtığı baskı sonunda bireyi şiddeti içselleştirmeye götürür. Bu içselleşme bireyi toplumsal ahlaktan kopartarak bireysel bir ahlak kurmaya zorlamaktadır. Kaygı, korku ve gelecek korkusunun yarattığı gerilim bireyin içsel evrenini harabeye çevirirken, aynı zamanda yeniden kurması için onu eyleme geçirir. Dünya karşısında tek başına var olmanın azamet ve esrarı, bireyin kendini ve kendi evrenini yeniden kurmasının hiç bitmeyen kudret gibidir.

Ancak o öyle bir hal almıştır ki el attığı her şeyin elinde kaldığı bir dünyada yüzünü fani varlıklardan baki olana çevirmeye başlamıştır. Çünkü ebedi olanın dışında bütün her şey varlık ve yokluğun derin uçurumunda yok oluyordu. Öyleyse hiçbir şey karşısına figan etmenin hiçbir manası yoktur. Hz. Muhammed’in ölmeden evvel ölünüz, deyişindeki sır işte bu sırdır. Nefs dünyasını yıkmadan semaların derinliklerine ışıldaklı bir gözle, yani can gözüyle bakması mümkün değildir.

Şeriat kapısı ile uyanış arasındaki bilinç eşiği

Hz. Muhammed’in de zikrettiği gibi: “Sizler şu anda uykudasınız, ancak öldüğünüz zaman uyanacaksınız.” sözleri işte bu iki kapı (iki duvar) arasında “Ölmeden ölünüz” sözleriyle örtüşür. Bu örtüşme şeriat ehlinin göremediği bir evrenin temel dokusunu oluşturur. Dervişin bedeni zahirde kıpırdamadan dururken bile o uçsuz bucaksız iç alemlerde sürekli ve dehşetli bir devinim içerisindedir. O her an başka bir “şuanda”dır. Ama şeriat ehli onu daima aynı kalıp içerisinde görür, onun görünmeyen yanlarını hiçbir suretle sezemez.

Yunus Emre’nin “Bir ben vardır bende benden içeri.” demek suretiyle açığa vurduğu o özün hissedilmesi, ona kavuşmanın özlemi dayanılmaz arzusunu daima kamçılar. Ve artık o yere, yani Adem’in kaybetmiş olduğu cennete yeniden kavuşma isteğinin yarattığı çekim alanı, insanı önünde sonunda geçmişe, yani ilk varoluş anına doğru uzun bir yolculuğa çıkarır. Bu yolculuk, sonunda yolcuyu tarikat kapısının eşiğine getirir. Buradan sonrası tarikat kapısıdır. Yani uyanma kapısı.

Şeriat Kapısı - Dördüncü Yorum

Yunus Emre’nin bir şiirinde dile getirdiği gibi: “Ete kemiğe büründüm, Yunus gibi göründüm.” düsturunda kendisini ifade eder. Metafizik açısından baktığımızda, beş duyu organımız vasıtasıyla dış dünyadan aldığımız duyumsamalar belli bir statüye göre dizgiye giriyor ve bu vaziyette nefs, yani “ben” oluşuyor. Bu nefs daha sonra bulunduğu zaman ve mekanın sosyal ve kültürel oluşumundan etkilenerek bulunduğu mevcut durumun özelliğini almaya başlar.

Örneğin bu nefs Almanya’da doğmuş olsaydı standardizasyonu Türkiye’dekinden farklı olacaktı. Kutup’ta doğsa farklı, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında dünyaya gelse başka olacaktı.

Şeriat kavramını genişletilmiş bir planda ele alacak olursak, içsel yolculuğa çıkmamış tüm insanları bu kavram altında toplamak mümkündür. 

Şeriat kapısı ve nefsin kültürle şekillenmesi

Şeriat kavramını genişletilmiş bir planda ele alacak olursak, içsel yolculuğa çıkmamış tüm insanları bu kavram altında toplamak mümkündür. 

Toplumdan topluma, ülkeden ülkeye hatta köyden köye önemli farklılıklar taşısa da zahiri anlamda insanların hepsi şeriattadır. Yani şeriat ehlidir. Kamil insanların yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde insanlar arası ilişkiler daha paylaşımcı, daha dayanışmacı ve daha insancıldır.

Şeriat kapısı aynı zamanda nefs kapısıdır. Çünkü bir can bir bedene girer girmez nefsi oluşmaya başlar. Nefs içsel bir meseledir. Çünkü “ben”in oluşturuğu bir kuruntudan ibarettir. İçteki benliğin dışarıya yansımasıyla oluşan zahiri ilişkiler, nefsin dünya sultanlığından, yani daima sultanlığı dizginleştirdiği bir durum almaya başlar.

Şeriat babındaki insanların dini duyguları kendini zahiri ilişkilerin bir tezahürü üzerine inşa eder. Örneğin, Tanrı anlayışı, tamamen insani özelliklerle donatılmıştır. Kızan, taşan, öfkelenen, kıskanan, aynı zamanda bağışlayan, mükafatlandıran bir Tanrı anlayışı. Seküler alandaki yasama, yürütme ve yargılama organlarının işlevleri dinsel dünyalarına, melek, cennet, cehennem ve yargı biçiminde yansımıştır.

Şeriat kapısı nedir sorusunda cennet ve cehennem sembolleri

Aklın Sınırları ve Varoluş Sorusu

Şeriat ehli insanın Tanrı anlayışı iki kaynakta doğan bir ırmak gibidir. Birincisi ölüm, yani hazin ve kaçınılmaz olan son, ikincisi ise ölümsüzlüğü yakalama arzusu. Aslında bu iki durum Kuran’ın şeri yorumunda cennet ve cehennem olarak geçmektedir.

Geniş anlamda alırsak şeriat kavramını onun Doğu ve Batı’da iki ayrı put yarattığını görebiliriz. Özünde bu iki kült de aynı kapıya çıkıyor. Tek Tanrılı dinlerin dünya üzerinde hakim olma savaşları, Tanrı’ya ibadet edilen ve emreden büyük mabut özelliğini kazandırmıştır. Dünyanın Batı yakasında ise Ortaçağ’ın bilimiyle birlikte, insanın bütün varlık alanlarını kapatan, dışlayarak sadece us’un yarattığı varlık alanlarını hakim kılan rasyonel devlet ya da devletlerden toplum ortaya çıkmıştır. Her iki ucu da insanlığı büyük bir yabancılaşmanın eşiğine sürüklemiştir.

Şeriat kapısı sonrası aklın ve bilincin sınırları

Doğanın tahribatından, insan ve insanın tüm varlık alanlarının tahrip edilişine kadar uzanan bir süreçte insanlık zahiri anlamda çözülmez bir sorunlar tufanına tutulmuştur. Hiçbir plan, program evrensel kargaşa ve yoksulluğu önleyemiyor, önlemesi de zaten beklenemez. Zira düzelme, yani kemalete erme içsel bir olgu olduğu için, dışsal değişimlerle temelden bir değişme, yani transformasyona uğraması mümkün değildir.

Aklın tarihte önemli bir rol oynadığı öteden beri bilinmektedir. Hayvandan insana geçiş sürecinde insanın soyutlama yapma yeteneği ve kendi benini keşfetmesi ona evrimin yeni ve gizemli kapılarını açmıştır. Önce dış nesneleri algılamış ve bunların işevi ve varlığı hakkında fikir yürütmeye başlamış, daha sonra ise dışa çevrili olan bilinç ışığını kendine, yani içe çevirmiştir. Bu geçiş aşaması insana mistik dünyaların kapılarını açarak kendi varlıklarını keşfetmişlerdir. Kendi varlığını keşfetme süreci ölüm ve hastalıklar karşısında kederli düşüncelere dalmış olduğu anlarda ortaya çıkmış olabilir.

Sonlu ve sonsuzluk duygusunu derinden hisseden ve bu metafizik karşısında düşüncelere dalan insan aklın önemli bir boyutunu keşfetmiştir. Büyük Alman filozofu Kant’ın şu sözleri akıllara durgunluk verecek mahiyettedir: “İnsan aklının bir bölümünün elde ettiği öyle çözümler vardır ki bu alanın bilgisinin sorusunu akıl ne yanıtlayabilmekte, ne de yok saymaktadır.”

Şeriat kapısı nedir sorusundan varoluş arayışına

Aklın belli bir seviyeye gelmesi insanın aklına hemen şu soruyu getirmiştir: Ben kimim, niye varım ve varlığımın evrendeki anlamı nedir? İnsan ölümlü müdür, o ot gibi bitip yiter mi, yoksa onun ölümden sonra da sürüp giden bir yanı var mıdır?

Bu sorulara yanıt arayan akıl günlük hayatın ruin akışı içerisindeki ilişkileri oldukça yavan ve anlamsız bulur. İçinde bulunduğu sosyal ve kültürel ortamın etkilerinden sıyrılarak yukarıdaki sorulara yanıt bulmaya çalışır.

Kendi varlığını keşfeden insan buna bir anlam yükleme zorundadır. Yoksa hayat baştan sona saçma olur. O zaman var olmak hiçbir erek taşımaz. dinlerin, kültür ve geleneklerini çekici ve kuralcı özelliklerini bütünüyle kafasından silmiştir. Bunları çocuksu ve yüzeysel bulur.

 

Eyüp Aktürk

Diğer Eyüp Aktürk Yazıları

Read more

Nisa 34 İslamda Kadının Yeri

Nisa 34 İslamda kadının yeri tartışmasını simgeleyen, dini söylemle meşrulaştırılan erkek şiddetini ve ayetlerin çarpıtılmasını anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Nisa Suresi 34. Ayet Nasıl Öğretiliyor?

Kadınların erkekler tarafından dayak yemelerinin başka bir nedeni varsa buyursun, sizi dinliyorum. İslam ülkelerinde insanlar camide vaaz dinliyorlar. Peki, imam Nisa Suresi 34. ayeti nasıl açıklıyor cemaate?Serkeşlik yaptığından endişe ettiğiniz kadınlarınızı dövün. Sözünüzü dinlemezse, asi olursa, başkaldırırsa son çare olarak dövün.” Bu cümleler ta çocukluğundan itibaren aklına kazınmıştır. Zanneder ki kadının İslam’daki yeri budur. İlahi bir yaratıcının kendi nurundan yarattığını söylediği bir insanı, yine aynı özelliklere sahip başka bir insana dövdürebilir mi? Ben bunun Emevi çarpıtması olduğunu düşünsem de üzerinde durmaya çalıştığım şey başka bir mesele: Bu kültürün yarattığı erkek modeli.

nisa suresi 34 ayet

Emevi Zihniyeti ve Ayetlerin Çarpıtılması

Şu kesin olarak ortada ki İslam’ın iki keskin dönemi var. Birisi peygamber dönemi, diğeri peygamberden sonra başlayan dönem. İkinci dönemde bakmamız gereken yer Emevi Devleti. Yezit’in İslam’a vermiş olduğu tahribatı başka kimseler veremedi. Ama maalesef ki buna kulak asan yok. Yezidin yeniden şekillendirdiği dinde insanlık adına hiçbir şey yok. Dünyanın kötülüğünü de yapsan günün sonunda tövbe edersen affedilirsin! Böyle bir din anlayışı olabilir mi? Kadınlarınızı dövün gibi çarpıtma ayetler de yine Emevi zihniyetinin marifeti.

Bakın şimdi… Türkiye’nin İslam’la uzaktan yakından alakası olmayan kara softa renginde karanlık, cahil ve içinde hiç de insancıl duygular beslemeyen bir yüzü var. Bu yüz sürekli olarak İslam sevgi dinidir dediği halde ne yapar? Hayvanlara zulmeder. Kadınlarını dövmekle kalmaz taciz ve tecavüze yeltenir. Menfaati uğruna zalimin peşinde sürüklenip durur. Diri diri insan yakar. Bu bir yüzüdür. Ama ben her ne kadar azınlıkta olsalar da iyi bir yüzü olduğuna da inanıyorum. Bu topraklarda Mevlanalar yaşamışsa, sevginin hala mümkün olduğuna olan inancım tam.

Toplumda Ve Kültürde Kadının Yeri

Fakat bugünün Türkiye’sinde topluma hâkim olan algı, çürümüş bir insanlık algısı. Dinleyin imamları, ne diyorlar? Kadının sokakta kahkaha atması haramdır. Kadın olarak sus. Kocandır, döver de sever de. Kadının tek kariyeri annelik kariyeri. Kadınla erkeği eşit konuma getirmek fotrata terstir. Tecavüze uğrayan kadın ölsün. Sırtından sopayı karnından sopayı… At ile avrada inan olmaz. Kadın aklı gah uzanır kah kısalır. Dul karı şeytan karı, aldatır alır bekarı. Dişi köpek kuyruk sallamadıkça… Sadece imamlar mı? Siyasetçiler de her fırsatta bangır bangır bağırıyorlar. Bunların bazıları atasözüdür ki atalarımızın da hangi zihniyette oldukları ve torunlarına bıraktıkları mirasın ne olduğu pek aşikar.

Bu Kültürün Yarattığı Erkek Modeli

Böyle bir ortamda ortaya çıkan erkek modeline odaklanmak niyetindeyim. İslam’da kadının yeri yükseltilmeli ama önce erkeği düzeltmeli. Jose Saramago’nun çok güzel bir sözü var. Der ki: “Sevmek sahiplenmenin en güzel yoludur herhalde, sahiplenmek ise sevmenin en çirkin yolu. İmamın yukarıdaki vaazlarını dinleyen erkek eve gidiyor ve karısı sözünü dinlemediği takdirde saçlarını mı okşuyor dersiniz? Söz dinlemek! Kadın erkeğin kölesi ya hani sözde, ondan daha üstün zira! Aynı ayette geçen: “Erkekler kadınlar üzerine hakimdirler.” sözü. Peki, neresi üstün erkeğin? Savaştan, şiddetten ve penisinin ateşinden başka ne bilir erkek? Boyuna Abdesti bozuluyor dürzünün. Emirler böyle gelmemeliydi. Erkeğin nefsi kadınınkinden daha kabarık arkadaş. Tüm bunları bir erkek olarak söylüyorum. Doğamız gereği belki fazla iştahlı olabiliriz.

Evrim der ki, doğadaki erkek hayvanların çok fazla spermi olduğu için ne kadar fazla dişinin içine boşaltabilirse o kadar kendi yararınadır. Ama iş başka taraflara gidiyor. Dünyada erkek namına çok fazla embesil sürüsü var. Seks dünyanın en muhteşem ve yararlı bir icadıdır fakat zekâsı gelişmedi mi şiddete başvuruyor iste. Sürüngen beynin marifetleri. Bu yüzden bilinci yüksek ve vicdanlı erkekleri seçin diyoruz. Onların korteksleri, yani düşünen beyinleri daha gelişmiştir. Sadece cinsel haz duymakla kalmaz, onu düşünürken zevk de alırlar. Bir sanat eserini seyrederken de…

Nisa 34 İslamda kadının yeri tartışmasını simgeleyen, dini söylemle meşrulaştırılan erkek şiddetini ve ayetlerin çarpıtılmasını anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Sözü fazla uzatmayalım. Her şey böylece ortadayken sevgili kadınlarımız, seçimlerinize dikkat edin yoksa bir ömür bedelini ödemek zorunda kalıyorsunuz. Dayak cennetten çıkmadır, sözü boşuna söylenmemiş. Kusura bakmayın ama seçimleriniz de hep bu sözü savunanlardan yana. Deli divane olmuşsanız da ket vurun kendinize. Olmaz arkadaş. Kendi sonunuzu göz göre göre hazırlamayın. Aşk çok kutsal bir duygudur ama zekâ ondan çok daha güçlüdür. Kriteriniz aşk değil sevgi, saygı ve vicdan arayışı olsun. Kavun değil elbette, koklamayla olacak iş değil. Ama siz de bir ayda koynuna girivermeyin. Kusura bakmayın, hepinizi çok seviyorum ama dost acı söyler. Canlarım benim : )

 

Günay Aktürk

Read more

Düşündüren Dini Sorular | İnancı Çürüten Sorgulamalar

İnancı çürüten sorular anlatan karikatür, gökte hayal kırıklığına uğramış tanrı ve aşağıda öfkeli şekilde tartışan insanlar

Kafa Karıştıran Dini Sorular

Düşündüren dini sorular, insanı Deizme götürecek sorulardır. Tabii Deizm de bir nevi ara durak. Ötesinde ise tek bir yön yoktur; kimi için Ateizm, kimi için yalnızca suskun bir arayış başlar. Bir de “Agnostisizm” var tabii. Bilinemezcilik… Kesin bir tanrı vardır ya da yoktur demektense, varsa da yoksa da beni ırgalamaz diyerek işin içinden sıyrılma hâli. Gönül ferahlığı

İnancı çürüten sorular olmasa insan kendini hangi durakta bulurdu? Orta Çağ buna iyi bir örnektir. İnsanların aklına “Acaba bu bir doğa felaketi olabilir mi?” diye sormak gelmezdi; zira o olaylardan yüce yaratıcı mesuldü.

Bilim, Hipotez ve Teoriler

Aslında kesin bir dille söylenen “tanrı yoktur” söylemi de en az “tanrı vardır” söylemi kadar ukalaca. İyi de hangi kanıta dayanarak söyleriz bunu? Tanrının varlığını kanıtlamak her ne kadar ondan sevgiyle bahsedenlerin görevi olsa da Ateizmin öne sürdüğü gerekçeler de esasen var diyenlerin çürük hipotezlerini daha bir sarsmaktan ibaret.

Bu yüzden olayları bilimsel bir bakış açısıyla gözlemleyerek ilk önce bilimin nasıl çalıştığından haberdar olmalıyız.

Cennet vardır” demek bir hipotezdir. “Kabir azabı”, “sırat köprüsü”, “melek” ve en nihayetinde büyük patronun yani tanrının bizzat kendisi de bir hipotezdir. Hipotezler teoriye bağlanırlar. Yani siz ortaya “İslam” diye bir teori atıyorsunuz ve bu teoriyi de hipotezlerinizle kanıtlamaya çalışıyorsunuz. Ama hipotezleriniz deneye açık olmalıdır. Kanıtlanabilmelidir. Bilim böyle çalışır.

İnancı çürüten sorular anlatan karikatür, gökte hayal kırıklığına uğramış tanrı ve aşağıda öfkeli şekilde tartışan insanlar

Hani din ile bilimin uyuştuğunu söylerler ya uyuşması için önce ortaya attığı verileri kanıtlaması gerekir. Ama veriler tam da tersi yönünü gösteriyor. Tüm bunların toplamında İslamı bilimsel ağızla açıklayacak olursak rahatlıkla söyleyebiliriz ki İslam, hipotezleri henüz kanıtlanamamış çürük bir teoridir.

Sözü fazla uzatmadan sadede gelelim. Aşağıdaki maddeler bir zamanlar Cumhuriyet gazetesinde çıkmıştı. İşin garibi bunu yayımlayan da Ensar Vakfıydı. Etekleri tutuşmuş dokuz yıl evvelinden. Henüz çocuklara tecavüz etmezden önce yani… Aslında bu eylem henüz (2009) da yaşanmamış olsa bile kurulu bir zihniyet var ortada. Çoktan kurgulanmış. Maya ona hazır. Bu yüzden çok da fark etmiyor. Evet, insan bu soruları sora sora tanrısız kalıyor. İyi de ediyor. Aferin ona. Düşünebilen bir beyne sahip olmamıza rağmen hiç mi hiç kullanmıyorduk onu. Bir işe yarasın bazı bazı.

İnancı Çürüten Dini Sorular

İşte inancı inançsızlığa götüren, kısaca Düşündüren Dini sorular

* Allah bizim cennete ve cehenneme gireceğimizi biliyor neden bizi imtihan ediyor?
* Öldükten sonra dirileceksek neden ölüyoruz?
* Allah her şeyi bildiği halde neden bizi yarattı?
* Bizler Müslüman ailede doğduğumuz için mi Allah’a inanıyoruz. İnanmayan aileden doğanların suçu ne? Allah akıl vermiş ama bizlere de vermiş ama biz de tam kullanamıyoruz?
* Allah’ın varlığını bir ateiste nasıl ispatlayabiliriz? Onlar big bang deyip geçiyorlar?
* Allah bizi seviyor da neden günah işlememize izin verip sonra bizi yakıyor?

* Sonsuzluk kavramı akıl almaz bir şey Allah’ın sonsuz olmasını algılayamıyorum.
* Kuran’da kadın ve erkek niçin eşit değil?
* Allah neden bir kuluna eziyet verirken diğerine rahatlık veriyor. Rabbimiz neden bu konuda eşit davranmıyor?
* Kaderde ne zaman öleceğimiz belli ise neden sadaka ömrü uzatıyor? Kaderde cennete ve cehenneme gideceğimiz belliyse neden ibadet ediyoruz?
* Allah’ın ihtiyacı yokken bizi niçin test etmekte?
* Cennette birini istiyorum o da başka birini ne olacak?

* Allah kötülüklere neden engel olmaz?
* Tarikatlar gerekli midir, neden?
* Biz putperestleri eleştiriyoruz ama biz de Kâbe’nin etrafında dönüyoruz.
* Ya Hıristiyan veya ateistler haklıysa?
* Allah ile iletişimde neden Kur’an okumak, dua etmek değil de namaz ön plandadır?
* Âdem’le Havva dünyaya nasıl geldiler? (Uzay gemisi ile olabilir mi?)
* Bu dünyaya gelmek benim tercihim değil. Allah bunun benim seçimim olduğunu ve hatırlamadığımı söylüyor.
* Allah kalplerini mühürlediği insanları niçin cehennemle cezalandırıyor?

* Kelam dersinde mucize, olay görüyoruz ama hiçbirinin delili yok. Sadece anlatılıyor bana göre delil yok.
* Allah niçin önceki kitapların bozulmasına izin vermiştir?
* İçki öncekilere yavaş yavaş yasaklanırken bizlere neden direk haram kılındı?
* Ahrette hesap verirken insanların yetiştirildiği çevre göz önünde bulundurulacak mı?
* Allah’ın hep ‘ben yaptım, ben yarattım demesi’ tuhafıma gidiyor.
* Allah bizi yaratmasaydı ne ile uğraşırdı?
* Dünyanın her yerinde ezan farklı saatlerde okunuyorsa kıyamet nasıl kopacak?

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Tanrı Algısı | Herkesin Tanrısı Kendine Benzer

Herkesin tanrısı kendine benzer temasını anlatan Bosch tarzı çok sahneli illüstrasyon, tapınak sahnesi, cennette çöken Adem ve dünyaya vuran Adem ile Havva

Hakikat dediğin şaşası değil, şaşan insan zekası

Tanrı algısı çoğu zaman insanın kendini nasıl gördüğüyle ilgilidir. Bu yüzden de Herkesin tanrısı kendine benzer. Hakikat dediğin şaşası değil, şaşan insan zekâsı…

Bu işte bir sakatlık var! Zira en zalim, en anlayışsız insanlar; gözleri her türlü manadan yoksun, tıpkı bir ölü balık gibi bakan insanlar, cennete en önde gireceklerini düşünüyorlar! Onlar için insani yetilerin hiçbir değeri yok. Saf bir iman yeterli onlar için.

Herkesin tanrısı kendine benzer temasını anlatan Bosch tarzı çok sahneli illüstrasyon, tapınak sahnesi, cennette çöken Adem ve dünyaya vuran Adem ile Havva

Öte yandan yarattığı insanın en ileri seviyede olmasını isterdi Tanrı. Bu onun en büyük övünç kaynağı olurdu. Siz hiç çürük domatesleriyle gururlanan bir çiftçi gördünüz mü? Anlama yetisinden yoksun bir kula razı mıdır Tanrı? Ondan basit işler bekleyerek sadece iman etmesini, ibadetini aksatmamasını mı istiyor? Elinde daha iyi seçenekler varken, onun için en ideal insan tipi bu mudur? Peki bu, Tanrıya karşı yapılabilecek en büyük hakaret değil midir?

Geçen gün yine yazmaya başladım. Ortaya şöyle bir metin çıktı:

“Ve Tanrı kendi kendine mırıldandı: “Ben onlara fikir yürütmeleri için bir akıl verdim. Bakalım içlerinden kaç tanesi emirlerime uyma gafletine düşerek hak edecek cehennemi!

Hakikat dediğin şaşası değil, şaşan insan zekası. Belki de yanlış emirler vermişti Tanrı. Doğruyu bulması için ilkin yanlışı ayıklaması gerekiyordu… Ama yine ihtimal dahilinde değil. Zira bu kadar işlevsiz bir zihne bunca yükü yüklemezdi.

Belki de tamamen sürpriz olacak. Gözümüzü açtığımızda karşılaşacağımız Tanrı, işittiğimiz hiçbir tanrının eşgaline uymayacak! Ve hesap soracak bizden: “Ben size akıl fikir verdim. Lanetim üzerinize oldu ki yakınından bile geçemediniz hakikatimin!” Ve bütün ateistler taktir belgesiyle ödüllendirilecek…

Herkesin tanrısı kendine benzer, demişler. Benimkisi elim bir trafik kazasında tanrısına kavuştu!

Eğer gerçekten bir tanrı olsaydı bile, cehennemi kendi tebaasıyla doldururdu. Ve çocuklara tecavüz edilen bir dünyada oturur hüngür hüngür ağlardı. Ahh evet! Sanırım Tanrı’nın Adem’i cennetine yerleştirmekteki tek amacı, ağırlığını bize göstermekti! Suyu taşırmayan gül yaprağı hikayesini bilir misiniz?

Uzakdoğu’da bir Budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti.

Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak veya çan, zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerideki Budist, kapıda duran yabancıya baktı.

Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti.

Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı…

Kıssadan hisse odur ki Adem’in içindeki taş, cennetin derin dehlizlerinin diplerine kadar çöktü! Aslında onu cennetten kovan Tanrı bile değildi. Adem, temiz bir ummanda kendi kendini taşırdı ve ölüsü bu ummanın uğursuz kıyılarına vurdu: dünyaya…

Galiba insanlar cennetten kovulduklarına inandıkları gün, yani tam olarak o gün, yeryüzünde kötülükler yapmaya başlayan insansı şeytanlara dönüştüler!

Günay Aktürk

Read more

Gizli Krallığın Seytani Tanrısı

Gizli Krallığın şeytani Tanrısı

Gizli Krallığın Şeytani Tanrısı

Gizli Krallığın şeytani Tanrısı

Ben bu düşüncenin Tanrı için daha uygun olduğunu düşünüyorum. Çünkü onun temel özellikleri insana daha çok benziyor. İnsan gibi cezalandıran, ödüllendiren, anlaşma yapan, yemin eden, öfkelenen, kinlenen bir tanrı modeli. Daha çok da erkeksi bir yapısı var. Kadın düşmanı. Düşmanı da değil aslında. Her istediğinde altına yatmasını istiyor sadece. Bu olmadığında öfkeden kuduruyor. Demek ki eski çağın insanı istemeyi bilmiyordu. Tek dertleri istemek olduğu için de vermekte basiretsiz kaldılar. Bugün olmuş hâlâ geçemediler bu sınavı.

Buna rağmen şeytana dair ciddi endişelerim var. Çünkü dinlerin yasakladıkları ne varsa şeytan işi. Okumak bile. Bir kadının elini tutmak, düşünmek, sorgulamak… Yani çağdaşlık adına ne varsa şeytanla ilişkilendirilmiş durumda. Acaba diyorum asıl tanrı şeytandı da, tanrı bir gün kumanda merkezini ele geçirip yönetime el mi koydu? Darbe yaptı yani. Şeytanı da cehennemle cezalandırdı. Belki de her şeyi oraya gidince (artık neresiyse orası) öğreneceğiz.

Bunları sorgulamak güzel bir zanaat. Ama işte bakın ne oldu. Güzelim aklım mitolojinin safsatalariyla dolup taştı. Bunun yerine bilimsel kısa bir makale yazabilirdim. Ama bu da gerekli. Her zehrin bir panzehiri vardır. Bu da sorgulamadır. Eğer bir gün tanrının ya da şeytanın izine rastlanırsa, bu büyük ihtimalle düşünen insanlar tarafından gerçekleşecektir. Yoksa “kıçınıza patates püresi sürerseniz bir haftalık sevap kazanırsınız” gibi saçmalardan seçmeler döktüren insanlar tarafından değil…

Günay Aktürk

Read more

Terörist Şeytan Ya Terörist Değilse

Terörist Şeytan Ya Terörist Değilse

Terörist Şeytan Ya Terörist Değilse

Terörist Şeytan Ya Terörist Değilse

Hey yavrum hey, şeytan bahsi kazandı bile. Kim dedi sana adam yerine koy da poker masasına otur diye? Herifçioğlu ortada olandan emin ki geniş geniş mühlet istiyor. Peki ya şimdi ne olacak? Tanrı kitapta şeytana: “And olsun ki sen mühlet verilenlerdensin!” diyor ama bahsi kaybedince neler olacağını demiyor.

Bir de şurası var ki durup dururken niye zıtlaştılar? Yani tanrı şeytanı bir gün yanına çağırıp bir baba şefkatiyle saçlarını okşasaydı ve: “Bak şeytan evladım!” deseydi, “Melek gibi bir kalbin olduğunu bilmez değilim. Aramızdaki bu kavgaya son verelim artık. Bak hem yaz da kapıda! Cayır cayır yanıyordur şimdi cehennem. Gel inadı bırak da öp Âdem ağabeyinin elini, barışın. Dinsin artık bu kan. İnsan ırkı senin yüzünden birem birem telef olup gidecek.

Bunu biraz sorgulayalım ve bu noktadan sonra şeytanın gözleriyle bakalım olaya.

Tanrı şeytanı affetse bile bakalım şeytan tanrıyı affedebilecek mi? Zira o kadar meleğin içinde yerin dibine sokmuştu onu. Bana göre şeytanın kırmızı çizgileri olur. Tanrı şeytan ile bir koalisyon yapmak isterse, şeytan şu şartları öne sürebilir:

Şeytanın Lanet Kırmızı Çizgisi

1- Beni Âdem’e secde etmeye zorladın. Bunun bir karşılığı olarak da tüm insan ırkı bir defaya mahsus olmak üzere ve özel bir törenle önümde secde etmeleri… Bu yapılırken de: “Değdi saflar et ete / Şeytan doğru cennete” dizelerinin sürekli olarak tekrarlanması.)

2- Maruz kaldığım hakaret ve lanetlenmelerden ötürü ivedi olarak özür dilenmesi…

3- İblis sıfatının şahsımdan alınıp yozlaşmış ve azgın tarikatlara verilmesi.

4- Cehennemden ilinden cennet diyarına taşınmam için nakil işlemlerimin başlatılıp, orada yaşayan huri dergahının (Harem-i Humayun) başına, harem ağası olarak atanarak; iyi bir maaşla, yol-yemek-ssk- yatacak yer vs ihtiyaçlarımın karşılanması…

5- Cennetteki yasak elma ağacının kesilerek yoksul meleklere kışlık odun olarak dağıtılması ve o bölgenin utanç tarlası olarak anılması…

6- Cennetteki şarap akan ırmakların çevresi çitlerle çevrilip tapusunun yarı hissesi benim, yarı hissesi de Hayyam’ın üstüne yapılması…

7- Cismani olan ya da olmayan bütün varlıklar benim Havva’ya vesvese verdiğimi sanıyor. Oysaki Havva Âdem’i sevmiyordu. Hayır! Beni seviyordu Havva! İkimiz de âşıktık birbirimize. Sen bizim aşkımızı kıskandın. Ayırdın bizi. İntikam olarak da Âdem’e secdeye zorladın. Yoksa ben Âdem’e niçün secde etmeyeydim? Sırf bu yüzden yasak ilişkileri ve zinayı yasakladın. Zinanın ve yasak aşk yasa tasarısının kaldırılması…

Sonu tatlıya bağlanır inşallah. Amin!

Günay Aktürk

Read more

Görünmeyeni Görünür Kılmada Mana

Görünmeyeni Görünür Kılmada Mana

Görünmeyeni Görünür Kılmada Mana

Görünmeyeni Görünür Kılmada Mana

Hiç Turan Dursun okudunuz mu? Okuyup da “tövbe” çektiniz mi? Öfkelenip de fırlattınız mı bir kenara? Sonra da pişman olup, ayetler var içinde deyip öpüp de götürdünüz mü alnınıza? Hah! İşte o zaman tam cennetliksiniz!

Böylesi ciddi bir meselede zevzekliğe lüzum yok evet. Şimdi kitaptan satır başlarını şöylece sıralayabiliriz:

1 – Kuranın tanrısı nerede?
2 – Akıl İslamda ne denli önemlidir?
3 – Tanrı görüş değiştirir
4 – Yazma bozma tahtası
5 – Kurandaki çelişkiler
6 – Kuranın tanrısının sınıf ayırımı
7 – İnsanı Maymunlara, Domuzlara, sıçanlara dönüştürme cezası
8 – Kurandaki Yahudilik
9 – İbrahim Hangisinin Babası
10 – Sünnet İslama Yahudilikten Geçmedir
11 – Kuran Nasıl Derlendi
12 – Bir üfürük bir can oluyor
13 – Muhammed’in Türk düşmanlığı

Belki de dünyanın en kolay işidir inanmak. Saf bir inanç. Sorgusuz sualsiz. Çatlaklar var oysa ve var olduğu için sorgulamayı yasaklıyor İslam. Cüppelinin dediği gibi, iyi ki okul okumadım yoksa aklım bulanırdı. Sen dinine güvenmiyor musun? Yoksa akılla bağdaşmıyor mu din de aklının bulanacağından korkuyorsun? Gerçi o da genç ve gözel bir kadınla cima edip nasıl bir günaha girmişti abuuu. Ben alttan yetişip gelen çocuklara şu yol doğru şu yanlış demiyorum. Yıllardır din ile bilimi araştırır dururum ki “akıl veren akılsızlığından haberdar değil” demesinler. Haşa! Ateşi insan ve taşlarla dolu o yerden korkarım. Eriyip yok oldukça yeni bedenler verecek bir ilaha saygım sonsuz. Seviyor beni! Nasıl sevmeyeyim ben de kendisini! Sıkıysa aksi aksi konuşayım. Alimallah kıçıma şaplağı yapıştırır da kesiverir çükümü. Onca hurinin gönlünü nasıl hoş ederim yoksa! 72 tane verecekmiş. Sözü var. Burada yaparsam zinaymış ammaa öteki tarafta serbest.

Off şart koşuyor ama bunun için. Onun için cenk etmeliymişim önce. Yani cihat. Din adına dinsizleri öldürmeliymişim. “Din yalnız Allah’a ait olana kadar savaşın dedi.” “Allah’a ve peygamberine karşı savaş açanların cezası öldürülmek, asılmak ya da kolları ve bacakları çaprazlama kesilmek suretiyle verilir” dedi. Kestirir de. Şüphesiz ki sözünden dönmez. Ama şu “bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmektir” de dedi. Bunu niye dedi? Muhtemelen aptal bir insanım ki anlamam kıt.

 

Günay Aktürk

Read more

Allah Korkusu Kötülüğü Engelleyebilir mi?

Allah korkusu ile vicdan eğitimi arasındaki farkı, çocuklar üzerinden anlatan alegorik illüstrasyon

Allah Korkusu Nedir, Vicdan Nedir?

İnsanı insan yapan şey Allah korkusu mudur? O korkuya sahip olmayınca bütün kötülükler ortalık yere saçılır mı? Peki, ya bir kimseyi kötülük yapmaktan alıkoyan sebep bu korkuysa, onun iyi bir insan olmasını hangi gerekçelere bağlayacağız? “Allah” kelimesinin bu kadar yoğun zikredildiği bir toplumda kötülüğün bu denli hortlaması mizahi bir kâbus gibi… Ya hiç zikredilmeseydi?

Haberlere yansıyan suçların kimler tarafından işlendiğine hiç dikkat ettiniz mi? Mesela kadın cinayetleri. Mesela taciz/tecavüz, linç girişimleri, ırkçı söylemler, ölüm fetvaları, büyük çaplı soygunculuk/yolsuzluklar, mezhepsel ayrımcılık… Bütün bunların hepsi de sözde bir inanca sahip olduğunu bağıra çağıra ilan eden kimseler tarafından işleniyor. Savunma basit: “Onlar gerçek inananlar değiller: çünkü asıl din bu değil.” Tabii ki de asıl din bu değil. Fakat sözüm ona bir “tecavüzcüye” iyi hâl indirimi veren akıl hangi akıl?

Allah Korkusu

İyi ama bu toplumu yaşanmaz kılan gerekçeler nelerdir? Kimler sorumludur bundan? Eğer içinde Allah korkusu olanlar fenalık yapmıyorsa, ezici çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede bu kötülüğe sebep olan azınlık hangi azınlıktır?

Ortaçağ Avrupa’sını karanlığa gömen İmparatorluk ve kilise sanırım bizlere her çağda fikir verebilir. Zira bu iki kurum el ele vererek “artık yeter” bile diyemeyecek hale gelen zihni ölü bir toplum yaratmışlardı. Zulüm başka nasıl hâkim olabilirdi ki? Bunun bugünkü yansıması olsa olsa iktidar ve bir de imamlardır. Bu ikisi ne kadar çağdaş ve insancıl olurlarsa o toplum da o kadar huzur içinde yaşar. Suçu da kahramanlığı da en çok onlar hak ederler. Şimdi konuyu kadın üzerinden sürdürmeyi deneyelim.

Devletin kritik noktalarında görev yapan kimselerin çıkıp: “Ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum!”, “Örtüsüz kadın ya satılıktır ya kiralık!”, “Tecavüzcü, kürtaj yaptırandan daha masum!” gibi sözler sarf etmesi halinde bunun halka yansıması nasıl olur? Üstelik bu sözleri kitabın neresinden okurlar? Baş böyle yaptıktan sonra aşağıda taciz de artar tecavüz de. Mini etek giydiği için tartaklanır. Boşanmaya kalkışırsa öldürülür. Karanlık çöktüğünde sokağa bile çıkamaz hale getirirler ülkeyi. En kötüsü de bu anlayışın eski çağlardan beri gelenek görenek halinde yaşatılmasıdır. Bu yüzden laiklikten de Cumhuriyetten de nefret ederler.

Allah korkusunun vicdan kadar etki yaratmadığı çok açık. Demek ki algıda bir tuhaflık var. Din çerçevesinde düşünecek olursak, evrene hâkim olan tanrıyla topluma hâkim olan tanrı aynı tanrı değil. Zira yaşanan bunca çelişkiyi başka türlü açıklamak olanaksız olurdu.

Suç, Din ve İktidar İlişkisi

Çocuklarımıza çocukluktan itibaren dini ve ideolojik fikirler aşılamak yerine, İlkin kendi başlarına düşünebilenlerini sağlamamız gerekiyor. Her çocuğun esaslı öğreticileri kendi ebeveynleridir. Onlar vicdan sahibi kimseler değillerse çocuklarının da öyle olmaları beklenemez. İnsana, doğaya ve hayvana karşı duyulan şefkat ve hayranlık hissi çocuklukta yerleşir ya da yerleşmez. Çocuklar belli bir yaşın altında benmerkezci olurlar. Sonra duygusal vicdan dönemi başlar. En sonunda da mantıksal vicdan ki çoğu insan bu sınavı geçemez. Bu dönemde yasaların ya da geleneklerin hiçbir hükmü yoktur. Davranışlarını belirleyen şey daha çok o ana kadar edindikleri kendi birikimleridir.

Allah korkusu ile vicdan eğitimi arasındaki farkı, çocuklar üzerinden anlatan alegorik illüstrasyon

Vicdan öğrenme ve öğretmeyle alakalıdır. Empatiyle gelişir, şeylere karşı sempatiye dönüşür. Bilim ve sanat bunu pekiştirir. Bilimsel bilgiyle beslenen çocuk çevresini daha iyi kavrar. Bununla beraber sanat, hem içindeki ilkele ait olan o hayvansallığını köreltir, hem de yaşamak için lezzetli bir sebep sunar. Bunlardan mahrum kalarak büyüyen bir çocuk, büyüdüğünde içindeki hayvanı birilerine zarar vererek doyurmaya çalışır. Bizimkine benzeyen üçüncü dünya ülkelerinde düzenin devamı, daim bir kargaşa içinde gitgide canavarlaşan kitlelerin bağnazlığına bağlıdır. Kan ve nefretle beslenen bir kaos ortamında vicdanlı çocuklar yetiştirmek ne kadar da zordur…

Lafın özü o ki “içinde Allah Korkusu” taşımak hiçbir şey ifade etmiyor. Hiç kimse iyi bir insan olmaya mecbur hissetmemelidir kendini. İnsaniyetlik denilen şey içten gelen bir dürtü olmadıkça bu eninde sonunda bozulur. “Ben bu kötülüğü yapamam! Bende Allah korkusu var!” demek işin kökenini aydınlatmıyor. Bu tam olarak şu anlama geliyor. Aslında bir çocuğa tecavüz etme potansiyeli var ama Allah’tan korktuğu için bunu yapamıyor. Bu korkunun temelinde ise cezalandırma korkusu var. Vicdanla alakası da yok. Ya gün gelir de Allah’a inanmaktan vazgeçer ya da bu korkusuna rağmen şeytana uyarsa ne olacak?

 

Günay Aktürk

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more