Dört Kapı Kırk Makam İlkesi

Dört Kapı Kırk Makam İlkesi Alevi öğretisini simgeleyen görsel

Alevi Öğretisine Bir Giriş

Alevi öğreti ve inancını anlatan yüzlerce kitap yayınlandı. Dört kapı kırk makam ekseninde de bu kitapların çoğu söylence ve mitolojik boyuttaki konulardan ibaret. Küçük bir kısmı ise Alevilikteki kimi konularını yorumluyor fakat onları birleştirecek genel bir çerçeveden yoksunluk göze batmaktadır.

Bu durum sosyo-siyasal, toplumsal alanda kendi ifadesini bulur. Birbiriyle ciddi bir örgüt ve düşünsel bağı olmayan yüzlerce dernek ve kurum… Diğer inanç ve kültürler karşısında özgün bir duruş sergileyemeyişi pratiğe bu surette yansımaktadır.

Dört Kapı Kırk Makam İlkesi Alevi öğretisini simgeleyen görsel

İslam ekseni çerçevesinden yürütülen tartışmalar anlamsız ve yersizdir. Hatta zararlıdır. Çünkü kendi özünü ve özgül yapısını bulması sürekli engellenmiştir.

Aleviliğin, İslam değilse ne dini olduğu sorulmaktadır. Eğer kendi başına bir inançsa kitabı nedir, inancı nedir? Bu ve benzeri türden sorular bir gerçeğin altını çizmektedir. İslam dininin ideolojik olarak egemen olduğu bir coğrafyada bulunmaktayız.

Dört Kapı Kırk Makam Nedir?

Din olgusu tanımlanırken onu “tek tanrılı” dinlerin ekseninden değil evrensel bir pencereden bakarak tanımlamak gerekir. Aleviliğin müstakil yapısını koruyan ve onu birçok dinlerden ayıran şey “dört kapı kırk makam” inancıdır. Bu bir öğretiden fazlasıdır. Bu bir düşünce veya kurumsal çalışmalar sonucu oluşmamış, tam tersine yüzyılları kapsayan Anadolu bilgeliğinin bir tezahürü olarak şekillenmiş ve ortaya çıkmıştır.

Bu öğreti etrafında ya da ışığında Aleviliği yorumladığımız zaman kendi özgül yapısı ortaya çıkmaktadır. Bu öğreti cemlerde icra edilir, ozanlar ve bilge insanların sözleri, duaz-ı imamları, gülbenkleri bu gerçeği yaşatan orijinal belgelerdir. Ve insan bunu kendi nefsinde yaşatarak gerçekliğini fark edebilir.

Yaşanan ve Aktarılan Hakikat

Alevi öğreti ve inancının karakteristik özelliklerine baktığımızda şunları görebiliriz. Doğruluk, bilgelik, insan ve doğa sevgisi, eşitlik, yardımlaşma, din, dil, ırk ayrımının olmaması vs. Bunlar “dört kapı kırk makam“ı oluşturan ana temellerdir.

Çağımızda birer sembolmüş gibi görünen değerlerin altında zengin bir felsefe yatmaktadır. Bu öğretinin günümüz diliyle yeniden yorumlanması yanı zamanda Alevilerin şimdiki ve gelecek zamanki toplumsal konumunu doğrudan etkileyecektir.

 

Eyüp Aktürk

Kısa Bir Not

Not: Bu makaleyi, başlıkta da yazıldığı gibi “dört kapı kırk makam“a bir giriş olarak düşünelim. Bilerek fazlasını eklemedim çünkü Eyüp can bu kapıları anlatırken “Tarikat kapısı”na üç, “Şeriat kapısı“na da dört tane ek yorum eklemiş. Onlar biraz uzunca ve kendi başlarına apayrı bir makalenin konusu. Doğrusu beklemeye değer diye düşünüyorum.

Eyüp Aktürk’ten Diğer Yazılar

Read more

Ölüler Konuştuğunda – Öykü

günay aktürk öyküler

Ölüler Konuştuğunda | Günay Aktürk Öyküler

Ölüler Konuştuğunda - Öykü

İki arkadaş Samsun da iki bin onun yirmi mayıs öğleni az düzgün çok tezekli bir yoldan ağır ağır yürümeye başladılar. Birinin adı Osman’dı. Yaşı nereden baksan kırkı bulmuştu. Tam bir vatanseverdi. Takvimler ne zaman özel bir günü gösterse Bandırma Vapurundan girer Samsun’dan çıkar, anlatır da anlatırdı. Dinleyenler o sözleri bir yerlerde okusalar, o’nun Samsun’a Atatürk ile beraber çıktığını düşünürlerdi. Atatürkçüydü. Nutuk’u hiç okumamıştı. Anıtkabir’e de gitmemiş ya da tek ayağı çukurda Cumhuriyeti kurtarmak adına parmağını bile oynatmamıştı. Ama kanını akıtsan kıpkırmızı akardı işte!

Diğerinin adı Veysel… Osman, askerde tanımıştı onu. Tanıdığı en mert, en yürekli adamdı Veysel. Uzun boylu, geniş omuzlu, gür bıyıklı bir adamdı. Kocaman elleri, geniş pazıları ve iri gövdesiyle tam bir demirciyi andırıyordu. Zamanında bilmem hangi üniversitede mimarlık okumuş, son sınıfa gelmeden de bırakmıştı. Maddi nedenlerden diyordu Veysel. Çok konuşan bir adam olduğu söylenemezdi. Osman’ın aksine ne yurt hikâyeleri anlatır ne de vatan millet derdi. O daha çok kendi halinde ama derin acılar çekiyormuş gibi sessizce süzmekle yetinirdi insanları! Babasını kaybetmişti geçen hafta. Bunu duyan Osman ta Trabzon’lardan çıkıp gelmiş, şimdi de ayağının tozuyla Veysel’le beraber mezarlığa gidiyorlardı.

Yürüdüler de yürüdüler. Askerlik anıları, geçim derdi, Veysel’in küçük oğlunun sünnet düğünü, Osman’ın işi gücü derken epeyce bir zaman geçti. Laf lafı açtı, laf vatana millete geldi. Osman, Veysel ile bu konuları konuşmayı seviyordu. Çünkü Veysel siyasetten pek hazetmez; böylece Osman aklına estiği gibi, istediği baştan istediği sona alıp götürürdü sözü. Trabzon’daki kurtuluş olaylarını anlatıyordu şimdi de. Veysel’in az önceki konuşkan hali, yerini derin bir sessizliğe bıraktı.

– Ne diyordum? Hah! Bir de Topal Osman ağamız var Veysel. Paşanın askeridir o. O kadar ki Balkan savaşına bile katıldı da küçücük bir şarapnel parçasıyla topal kaldı. Ama yerindi mi, hayır Veysel’im hayır, yerinmedi. Gitti Ruslara karşı çeteler kurdu gene savaştı. Trabzon cezaevini basıp 150 mahkûmu çetesine kattı. Yaa ne babayiğitlik! Rivayet edilir ki bine yakın adamı vardır Osman adaşımın.

topal osman kimdir

Veysel Susuyordu

Veysel belki o sıra keskin ve fazlasıyla anlamlı bakışlarını Osman’a dikmese, kim bilir daha nasıl övgüler dizecekti adaşına… Boğazını temizleyip devam etti Osman.

– Tabi sonraları vatan haini ilan edildi. Neden peki? Nedeni belli olur mu hiç? Bugün kahramanısın yarın hain. Köyler yakmış, kiliseler yıkmış, taş üstünde taş, baş üstünde baş koymamış. Ama neden? Vatan meselesi.

Bir ara susup derin düşüncelere daldı. Belki de yüreğinin derinliklerinde küçücük bir his, bir insanlık kırıntısı canlanmıştı. Giresun’da kahraman olan Topal Osman, devlet kayıtlarına göre haindi. En çok da bu düşündürüyordu onu. Ama paşanın en sadık askerlerinden biri değil miydi bir zamanlar?

– Derin meseleler bunlar. Aslına bakarsan daha sonra paşaya da rest çektiği söyleniyor. Yaşandı gitti. Doğrusu ben de karar vermiş değilim henüz, gerçekten hain midir yoksa kahraman mı? Hainlikle kahramanlık arasında çok ince bir çizgi olmalı.

Veysel susuyordu. Havada bin bir kokulu bir bahar esintisi vardı. Toprak bugün hiç olmadığı kadar kızıla kesmişti. Dereler dört mevsim kan kızıllığındaydı. Çığlık sesleriyle sevişen bir bahar esintisi hâkimdi gökyüzüne. Sürülüyordu insanlar. Sürülüyordu Pontus’un Rum’u! Emirler yağdırıyordu topal Osman. İşte şurada, tam önlerindeydi olanlar. Issızdı, kimsesizdi şehir. Evler yanıyor, Veysel susuyordu…

ermeni tehciri

– Dün on dokuz mayıstı, Trabzon’u görecektin! Gün boyu helikopterler, jetler dolandı semada. Nedendir dersen, bilirim bildiğini Veysel’im. 19 Mayıs 1919 bir Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcıdır. Atatürk, hem padişahın hem de İngiliz’lerin haberi olmadan çıktı Samsun’a. Ahh atam ahh…

Elleri arkasında başı yerde dinleyip duran Veysel, duyulur duyulmaz bir sesle: “Ahh bize öğretilenler ahh!” diye ilk kez mırıldandı.

Osman kuşku dolu gözlerle süzdü Veysel’i. Bu derinlerden gelen “ah”ın ne anlama geldiğini anlayamamıştı.

– Ne için ah çekiyorsun, anlamadım?
– Yüz yıl önce buralarda neler yaşandı? Toprağın dilinden anlayan, onun ağıdını duyabilemez mi? Ermeni ve Rumlar üzerine anlatılan yüzlerce katliam efsaneleri var. Onlar gerçekten efsaneden mi ibaretler, yoksa artık gerçeğin adı mı efsane oldu?
– Ne demek istiyorsun? Rumların ve Ermenilerin katledildiğini mi? Sen de mi o kafasızlar gibi düşünüyorsun yoksa? Yapma Allah aşkına Veysel!
– Ben asla resmi tarihten yana olmadım. Resmi tarih yeni baştan yazılabilir çünkü. Yazılmaya müsaittir. Devletlerin bunu yapabilecek kudrette oldukları aşikâr. Çünkü dünyadaki en gelişmiş örgütlü güçtür devlet. Bu yüzden de pek siyaset yapmaktan yana değilimdir.
– Ben katliam olduğuna inanmıyorum. Savaşta her şey olur. İki taraftan da ölenler ve öldürülenler mutlaka olacaktır. Ama buna katliam diyemeyiz.
Veysel cevabını önceden hazırlamış gibi:

– Peki, buralarda bir zamanlar Ermeni ve Rumların yaşadıklarına inanıyor muyuz, diye sordu.
– Evet, tabi ki yaşıyorlardı, dedi Osman. Bildiğim kadarıyla sayıları bizlerden çok fazlaymış.
– Peki, onların torunları bugün neredeler? Bir zamanlar bu topraklarda yaşadıklarını kanıtlayan ne kaldı geride? Kaç kilise, kaç okul, kaç sağlık evi var?
– Hiç araştırmadım ama vardır mutlaka.
– Hayır dostum! Senin Topal Osman’ın taş üstünde taş koymadı. Bir kilise gören onları hatırlayacaktı çünkü. Çok değil, tek bir yapı temeli gören, bir zamanlar o damların altında kimlerin yaşadığını soracaktı. Tıpkı benim şuan da sorduğum gibi.

ermeni kız çocukları

Kim Korkutmuştu Onu Böyle

Osman ortada bir katliam olduğuna bir an olsun inanmamıştı. Öyle olsa, üç yüz bin, beş yüz bin, hatta bir milyon insan katledilmiş olsa bunun kanıtı olmaz mıydı? Savaştı bu, karşılıklı öldürmeler katliamdan sayılabilir miydi hiç?

– Katliam demek ne demektir Veysel kardaş? Bir halkın kökünü kazımaktır. Bir halkı yok etmek için yaşam için gerekli ihtiyaçlarını kesmek, üremelerini engellemek – bozmak ya da çocukların zor yolla başka şehirlere, başka ailelere dağıtılmasıdır. Asimile etmektir. Tüm bunları bu topraklarda yaşadı mı o insanlar?
– Köklerinin kazındığına dair efsaneleri bir yana bırakıp delil arayalım öyleyse. Nasıl buluruz dersin izlerini? Ölüm yürüyüşlerini de mi duymadık, duyup da aldırmadık? Ya asimile de mi edilmediler? Çocukların zorla başka şehirlere dağıtılmasından söz ediyorsun. Dersim’de olanlar gibi mi?
– Dersim’den bahsetmiyoruz şuan.

Bir süre durup arkadaşını boydan boya süzdü Veysel:

– O kadar şey söyledim, bir tek bu mu çekti dikkatini?

Osman’ın ses tonundaki ani yükseliş ile gelen öfke gözünden kaçmamıştı Veysel’in. Acaba bu, kabullenişe bir işaret miydi? Her ne düşünüyorsa belli ki göz göze gelmekten alıkoyuyordu onu bu düşünceler. Uzaklardan bir traktör sesi geliyordu. Bir deri bir kemik kalmış siyah bir köpek geçti önlerinden. Bakışları ürkekti. Neden ürkekti ki bu kadar? Kim korkutmuştu onu böyle?

Köyün en dışındaki son evi de geçtiler. Sanki mezarlığa değil de uzaklara, kendilerinin de bilmedikleri öte geçelere gidiyorlardı. Hava sıcaktı. Tecavüz ediliyordu kadınlara, gencecik kızlara. Mağaralarda kömürleşen insan kokusuydu o bahar esintisiyle dans eden! Uykusunda ağlayan anneler vardı yol kenarlarında. Osman, bilmeden bir cesedin üzerine basmıştı az önce. Aç susuz bir kafile geçti yanlarından. Askerler durmadan bağırıyor, su isteyen kadınları kamçılıyorlardı. Bir hayalet ordusu sarmıştı her yanı. Binlerce yıllık zulüm, katliam ve soykırımlar apaçık dolanıyordu ortalık yerde. Ama yaşananlar yaşanmış, kan temizlenmiş, yakılan köylerde yeni otlar bitmeye, üç yapraklı çiçekler açmaya başlamıştı. Sanki bu sessizlik, bu huzur binlerce yıldır hiç bozulmuyor, hep bu günkü gibi yaşam fışkırıyordu. Karşı yamaçtan düşman ordusu göründü. Düşmanlıkları kimeydi acaba? İlk kurşun sıkıldı, artık susmuyordu Veysel!

pontus rum

– Mübadele diyorlar adına, diye sürdürdü Veysel. Bir milyonun üzerinde Rum bu anlaşma gereği sürgün edildi. Aslında daha çok beyaz ölüm diyorlar. Hadi biz ölüm yürüyüşü diyelim. Aslında ölüme ve hastalığa terk edildiklerini yazıyor tarih. Geride kalanlarsa zorla Müslümanlaştırılıp, Türkleştiriliyor. Köy, kasaba ve şehir isimleri baştan sona değiştiriliyor. Hiç olmazsa bunlar biliniyor. Peki, ne için? Tek tip, tek insan için!
– Bunların hepsi safsata! Bana katliamı apaçık göstermedikçe ne söylesen inanmam.
– Yani boşuna konuşuyoruz.
– Açıkçası bu sohbetten sıkıldım ben. Yıllardır birbirimizi görmemişiz, konuştuğumuz şeylere bak. İhsan emmiye bir Fatiha okuyalım da bari bir işe yarayalım. Sahi be, amma da yürüdük ha! Nerede bu mezarlık?

Arkasını dönüp gerilere baktı Osman. Gerilerde kalmıştı köy. Bir de şu sessizlik boğmaya başlamıştı artık. Elinin tersiyle alnının terini sildi. Veysel, mezarlığa gitmediklerini, söz Topal Osman’dan açılınca yönünü değiştirdiğini söyledi. Osman bu sözcükleri nereye koyacağında kararsızdı! Mezarlığa gitmiyorlarsa nereye gidiyorlardı öyleyse? Sordu, az kaldı yanıtını aldı. Ay çiçeği ekili bir tarladan geçerek küçük bir tepe aştılar. Tepenin bitiminde yol düze iniyor, biraz ilerisinden başlayarak koca bir dağ yükseliyordu. Osman, yukarılardaki mağaraları fark etti. Anlaşılan, dedi kendi kendine, Ferhat gibi dağlara vuracağız kendimizi! Gülerek bir bakış attı arkadaşına. Veysel gülmüyordu. Konuşmuyordu da. Osman alışıktı Veysel’in bu hallerine.

– Eşkıya mı olacağız Veysel, nereye gidiyoruz böyle?

ölüler konuştuğunda

Kul Bunalırsa Dağa Çıkar

Cevap vermedi Veysel. Osman’ın pek de hayra yormadığı bir kafa sallamasıyla yetindi sadece. Sonra bir ara: “İzinden yürüdüklerimiz ya kaybettirmişlerse izlerini? Öyleyse neyin izinden yürüyoruz?” diye mırıldandı. Osman duymadı bu mırıldanmayı. Eli arkasında bir gerileri, bir tepeleri süzüyordu. Aşağıdan o kadar da yüksek görünmüyordu dağ. Çıktılar da çıktılar. Çıktıkça da taşlar sivriliyor, tırmanmak zorlaşıyordu. Osman işi inada bindirmiş, konuşmamayı, sadece yürümeyi düşünüp, bakalım, diyordu, sonu nereye varacak bu yolculuğun? Veysel alışıktı dağ tepe yürümeye. Bazen gider günlerce dönmezdi. Dedesi tütüncü Hikmet’in gezmediği görmediği yer kalmamış, uzun yıllar Aydın dolaylarında yaşamış eski bir kaçakçıydı. Nice zaman sonradır ki gelip Samsun’a taşınmış. Veysel’in çocukluğu dedesinden dinlediği eşkıya hikâyeleriyle geçmişti. Ne öğrenmemişti ki ondan! Kamalı Zeybekler, Çakırcalı Efeler, Atçalı Kel Mehmet’ler, İnce Memed’ler… Dedesinin eşkıyalar dünyası arka bahçesi olmuştu Veysel’in. Dedesi Hikmet, ölmeden önceki son yıllarında: “Kurt bunalırsa düze iner, kul bunalırsa dağa çıkar derler. Ama şimdi öyle mi? Eşkıya düze indi artık torunum.” demişti. Veysel o yıllarda küçük bir çocuktu. Ne demek istediğini anlayamamıştı. Ama şimdi çok iyi anlıyordu. Bu yüzden de dağları bir başka seviyor, aklına estikçe alıp vuruyordu kendini en dik zirvelere: Belki de dedesinden dinlediği eşkıyaları arıyordu, kim bilir…

Dağın tepesine yakın bir mağaranın önünde durdular. Dizlerinde mecal kalmamıştı Osman’ın. Nefes nefese, olduğu yere çöküp kaldı. Veysel bir atmaca gibi süzdü dağın eteklerini. Belki de Çakırcalı Efeydi şimdi o. Kızanlarını günler öncesinden düze yollamış, dönmelerini bekliyordu! Osman’dan yana bakıp kurup kurguladı içinden. “Bu adam, diyordu içindeki ses, benim kızanım olsaydı şan için çekip vururdum.” Bunu der demez de memnun gülümsedi. Osman bu tebessümü yakaladı. Yüzünü buruşturdu. Sırtını bir kayaya verip aşağılara baktı. Bir yandan da derin derin nefes alıyordu. Veysel önlerindeki mağaraya çevirdi yüzünü. Döner dönmez de allak bullak oldu suratı. Dişlerini sıktı. Bir iki adım atıp bekledi.

ilginç öyküler

– Haydi bakalım Osman eşkıya, hazır mısın?
– Ah bir de neye hazır olduğumu bilsem!
– Takip et beni öyleyse.

Veysel, ağır adımlarla yürümeye başladı. Osman zorla da olsa yerinden kalkıp takip etti onu. Mağaranın girişi oldukça büyüktü. İçeri girip biraz ilerleyince geçidin daraldığını fark etti Osman. Birkaç metre aralıklarla odalar vardı içeride. Kimi odaların duvarlarına küçük oyuklar açılmıştı. Bir pencere şeklinde ama daha çok mumluk ya da işe yarar şeylerin konulması için yapılmış olabilirdi. Osman, bir zamanlar bu mağarada birilerinin yaşadığını anladı. Beş oda daha geçtiler. İçerideki aydınlık gittikçe kararıyordu. Eşkıyalar mı yaşamış burada, diye sordu Veysel’e. Veysel yine cevap vermedi. Biraz daha ileride, ancak bir insanın sürünerek geçebileceği kadar daralmıştı geçit. Veysel dönüp Osman’a bakıp: “Sürünmeye hazır mısın?” diye sordu.

– Bir sürünmediğimiz kalmıştı! Görmeye değer bir şey yoksa çekeceğin var elimden Veysel! Hadi bakalım, ilerleyelim.

Veysel’in suratı karardı. Uzun uzun süzdü arkadaşını. Sonra başını yere yıkıp bir süre öylece kaldı. Osman anlamaya çalışıyordu olanları. Ne vardı içeride? Az sonra öğrenecekti ama arkadaşının suratındaki karamsarlığa anlam verememişti. Nice zaman sonra tek kelime bile etmeden soktu kafasını deliğe Veysel.

kısa öyküler

Deliğin içi zifiri karanlıktı. Uzun boyuyla Veysel, adeta bir yılan gibi süzülüyordu. Belli ki buralara hep sürünmek için geliyordu. Bu işte acemi olan Osman biraz zorlansa da bir metre kadar girdi içeriye. Altındaki toprağı göremiyordu ama sertliğinden anladı ki çok kişi sürünmüştü bu delikte. Veysel sanki akıp gitmiş, patırtısı çok ötelerden geliyordu. Bir an ürperdi Osman. Tanımlanamaz bir korku gelip çöktü içine. Çoktandır böyle ürperdiğini hatırlamıyordu. Gözünün gördüğü her yön zifiri karanlıktı çünkü. Bilinmeyenin üzerine yürümek ürkütürdü insanı. Neyse ki Veysel vardı önünde.

Geçidin sonunda bir ışık gördü Osman. Şaşırdı. Ama daha çok da rahatladı, içi aydınlandı. Az bir gayretle iyice yaklaştı ışığa. Veysel geçitten çıkmış, arkası Osman’a dönük içeriyi seyrediyordu. Burası mağaranın sonu olmalıydı. İçeriyi çevreleyen karşı duvardan anladı bunu. Epeyce de geniş görünüyordu. Yukarıdan aşağıya süzülen ışığın içinde uçuşan tozları fark etti. Son bir sürünmeyle kafasını delikten çıkarttı. O an gördüğü şey karşısında kanı dondu, nefesi kesildi. Hani korkuturlar da yüreğin ağzına gelir ya, öyle bir duygu… O anlık refleksle geri gitmek istedi, olmadı. Çakılıp kalmıştı adeta. İçerisi tıka basa insan iskeletleriyle doluydu. Belki iki yüz kadar vardı sayıları. Bir süre hiçbir şey düşünemeden baktı. Elleriyle gözlerini kapatıp bir süre derin derin nefes aldı. Nice zaman sonradır ki ancak kaldırabildi kafasını. Hala aynı duyguları hissediyordu. Hayatında ilk defa, kendisinin de tanıyamadığı bir ses tonuyla sordu:

– Bu da neyin nesi Veysel?

öykü oku

Ne Korku Ne Endişe...

Belki ilk gördüğünde Veysel’in de kanı çekilmişti ama şimdi oldukça sakin bakıyordu. Ayaklarının ucundan başlayarak uzanan iskeletleri boylu boyunca süzdü. İğne atsan yere düşmezdi. Üst üste yığılmış, sanki sıkı sıkıya istiflenmiş gibiydiler. Kimi iskeletlerin boyu iki metreye yakındı. Kısa olanlar ise çocuk iskeletleri olmalıydı. Ağzında acı bir tat vardı Veysel’in. Kafasını kaldırmadan, derinlerden gelen bir sesle cevap verdi:

– Bunlar mı? Görüyorsun işte, bunlar iskelet. İnsan iskeletleri. Bir zamanlar bizim gibi yaşayan, hayalleri olan, belki düpedüz bizim atalarımız olan insanlar! Bir katliam kanıtı arıyordun. Al sana kanıt.

Ne düşüneceğini, ne söyleyeceğini kestiremiyordu Osman. Bir ara ağzını açacak oldu…

– Biliyorum, diyerek konuşmasına izin vermedi Veysel. Buna da verecek bir cevabın mutlaka vardır Osman kardaş. Ama sağını solunu bir yana bırak insanın. Sadece düşün. Saf bir fikirle düşün. Bu kadar insan… Bir mahalleden daha fazla kalabalık insan… Belli ki katledilmişler. Ama ben yıllarca burada yaşıyorum ve buralarda yapılmış bir katliam ne gördüm ne işittim. Dedem de anlatmadı. Devlete göre de yok. Peki, bu iskeletler uzaydan mı geldi buraya?

Bir süre derin bir sessizlik oldu. Parmağını ısırıp öylece kalmıştı Osman. Ne korku, ne endişe, ne heyecan… Yüz hatlarından hiçbir şey seçilmiyordu artık. Belki de alışmıştı iskeletlerin varlığına. Öyle ya, alışınca normal geliyordu her şey. İçinde hala kuşku var mıydı? Ne düşünüyordu? Ama öyle bir bakıyordu ki…

mağara iskelet

– Nasıl buldun burayı sen?

Tam tepedeki deliği gösterdi Veysel. Büyük bir çemberden bir ışık demeti süzülüyordu içeri.

– Aslında buralarda çok mağara var. Çoğunun içini gezdim. Yalnız buraya hiç girmemiştim. Bir gün tesadüfen küçük bir delik gördüm yukarıda. İlk gördüğümde bu kadar büyük değildi. İyice genişletip içeriye baktığımda ise aynen senin gibi benim de kanım dondu. Sonra girişini arayıp buldum. Bu kadar rahat olduğuma bakma! Bir hafta kadar etrafında dolandım, kâh birkaç adım atıp geri çıktım, kâh dar geçide kadar gelip geri dündüm, bir türlü giremedim içeriye. Sonunda olan oldu işte…

Osman delikten çıkıp daha da yaklaştı iskeletlere. Bir kaçına dokundu. Neler hissettiğini hak getire! Diplerde, tam duvarın önünde duran bir iskelet çekti dikkatini. Oturmuş, sırtını duvara vermişti sanki. Onun tam önünde, bir çocuğa ait olduğunu düşündüğü küçük bir iskelet gördü. Daha bir dikkat kesildi. Belli ki bir şeyler kurguluyordu kafasında. Sonra kararlı ve durgun bakışlarıyla gözlerinin tam içine baktı Veysel’in!

– Doğrusunu söylemek gerekirse yakında burayı bulurlar. Bulunca da jandarmalar gelip her yanını kapatır, adına da yasak böyle derler. Kimse girip görmesin diye yaparlar bunu. Belki de bir açıklama ihtiyacı duyarak, yapılan araştırmalar sonucunda milattan önce bilmem kaçıncı yüzyıla ait oldukları anlaşıldı, gibi bir açıklama yaparlar.

Olduğu yere çöküp iki elini de çenesine dayadı Osman. Gözlerini kırpmadan bakıyordu. Kafasını sağ yana eğip, bir süre de öyle süzdü. Cinsiyetlerini tahmin etmeye çalıştı bir süre. Dahası, tüm bu iskeletlerin neden burada olduklarını sordu kendine. Neden kimse bilmiyordu buranın varlığını? Kimdi bu insanlar? Nereye, hangi zamana aittiler? Bu bilinmezliğin sorumluları hangi cellâtlardı? Sorular, sorular ve sorular…

günay aktürk öyküler
Read more

Sanrılar Romanı Alıntılar

sanrılar romanı günay aktürk

Sanrılar Romanı | Günay Aktürk | Alıntılar

Sanrılar Romanından esinle…

“Bir gün kitabımı koynuma sokup sessizce uzaklaşacağım buralardan. O gün güneş batıdan doğacak ve ben hiç şaşırmayacağım bu işe. Belki yüz yıl geçecek aradan. Denize atıldığı anda unutulan bir şişe gibi yüzeceğim sonsuzlukta. Sonra bir gün birileri bulup okuyacak beni! Ama o çağ, bu çağ olmayacak artık. Uzansalar dokunamayacaklar tenime. Duyuramayacaklar seslerini, gözlerini üzerimde gezdiremeyecekler. Bir süre daha yaşadıktan sonra her şey karanlığa bürünecek. Dört buçuk milyar yıllık bir çölün içinde en fazla yüz yıllık bir serap gibi parlayıp söneceğim. Dünya küçük diyorlar oysa, insan türü de bir hayli kalabalıkmış. Ama herkes herkese o kadar uzak ki şimdiden, yaşadığınızı bilmesem insan soyu tükendi sanırdım…”

Günay Aktürk

Read more

Tarih-i Kadim – Tevfik Fikret

Tarih-i Kadim şiirinin başlangıç bölümünü anlatan, ninni okuyan bir dede, bir deri bir kemik yaşlı adam ve sırtlana hortlağa benzeyen bir savaşçının yer aldığı çok katmanlı alegorik sahne

Tevfik Fikret ve Tarih-i Kadim Şiiri

Tarih-i Kadim Tevfik Fikret’in insanlık tarihini savaş, yıkım, zorbalık ve kutsallaştırılmış şiddet üzerinden sorguladığı sert bir eleştiri şiiridir. Metin; tarih, din ve iktidar ilişkisini akıl, kuşku ve insan merkezli bir bakışla tartışır.

Şair : Tevfik Fikret
Şiir : Tarih-i Kadim 
Seslendiren : Günay Aktürk
Sesli Şiir

Tarih-i Kadim - Sözleri

İşte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu.
Ve başlar bize maval okumaya.
Ninniler uydurup uyutur bizi.
Dedelerimizin derin boşluklar içinde,
uzun, zifiri karanlık hayatından
gösterir bize evvel zamanı,
tek doğru, en güzel örnek, der.
Bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden.
Senin tarih dediğin işte budur.
Alnında altı bin yıllık buruşuklar
ve bir o kadar da kuşku.
Başı geçmişe bir düşe değer.
Sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
bir deri bir kemik, ayakta zorla durur.

Tarih-i Kadim şiirinin başlangıç bölümünü anlatan, ninni okuyan bir dede, bir deri bir kemik yaşlı adam ve sırtlana hortlağa benzeyen bir savaşçının yer aldığı çok katmanlı alegorik sahne

Ben hiç tiksinmem ondan,
karşıma alırım onu arada bir,
anlat bakalım, derim şu eskilerden.
Bir parça feylesofa benzer o,
bir parça sırtlana benzer.
Berbat suratıyla da bir hortlağa.
Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
başlar paslı, boğuk bir sesle, bir bir bana anlatmaya.
Sırasıyla ne olmuş ne bitmişse:

Hep yıkım üstüne yıkım, acı üstüne acı!
Ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu,
çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
kanlar yağar dört bir yana.
En başta bir kanlı bayrak, kanlı bir taç gelir arkasından.
Sonra araçlar sökün eder kan içinde:
Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak, mancınık, top, tüfek, sapan.
Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
En son alay alay esirler geçer.
Yenen bir kişiye yenilen on kişi,
çiğneyen haklı, Çiğnenen hapı yuttu.

Tarih-i Kadim şiirinde anlatılan yıkımı betimleyen, harap olmuş bir şehrin içinden geçen kanlı sancaklı ordu, silahlı askerler, mancınık ve en arkada sürülen esirlerden oluşan çok katmanlı alegorik sahne

Yıkımlara, acılara alkış tut,
yüksekten bakanlar önünde eğil,
insafla birdir aşağılık ve namussuzluk.
Doğruluk lafta, yürekte değil,
iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
Bir gerçek var, tek bir gerçek:
Eli kolu bağlayan zincir.
Bir tek şey var sözü geçen: yumruk.
Hak güçlünün, kötünün yanı.
Uzun lafın kısası: Ezmeyen ezilir!
Nerde bir şeref var, iğreti.
Nerde bir mutluluk var, yama.
Bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
Din şehit ister, gökyüzü kurban.
Her yanda durmadan kan akacak, durmadan her yanda kan!

İşte böyle inler, sayıklar o,
anlatır insanoğlunun bu belalı ömrüne ne yolda,
nasıl sürdüğünü.
Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.
Duyarım sesinin titreyen kuyusundan
yankısını korkunç bir iniltinin.
Ben de başlarım birden bire titremeye,
toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
Savaşın gürültüsü patırtısı,
indir artıkindir bu acıklı sahnenin perdesini!
Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık!

Sen de gelenekçi iskelet!
Yazdığın kara yazılara bir son ver.
Aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var?
Bizden iyi geceler onlara,
bizden onlara iyi uykular!

Tarih-i Kadim şiirinde kutsallaştırılan savaşı eleştiren, yıkılmış şehirde duran bir başbuğ, yakılmış ekinler, sokakta kalmış insanlar ve parçalanmış taçla kurulu alegorik sahne

Kimsin ey gölge, kendinden geçmiş,
koşuyorsun karanlıklara doğru?
Kanla oynamış gibisin, kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
Sen buna kahramanlık mı dedin?
Onun kökü kan ve hayvanlık be?
Şehirler çiğne, ordular dağıt,
kes, kopar, kır, sürükle, ez, vur, yak ve yık.
Yalvarmalara yakarmalara boş ver,
gözyaşlarına iniltilere aldırma.
Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri.
Ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.
Sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,
kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
mezar taşına dönsün her ocak,
damlar çöksün yetimlerin başına.
Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk!

Hey bana bak, başbuğ musun ne?
Yerin dibine bat, cakanla gösterişinle!
Her başarı bir yıkım bir mezarlık,
işte bir yavrucak yatıyor şurda.
Ey cihangir, onu gör de utan!
Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı devril.
Nice acılar verdin bütün insanlara,
inim inim inlettin bütün insanları.
Parçalan kararmış taÇ, tuz buz ol.
Hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
Göz yaşından incilerin nerde hani?
Nasıl da yosun tutmuşlar bir görsen!
Eski çağlar nasıl kanmış size?

Ey kan içen kargalar,
bütün karanlıklar sizinle dolu!
Artık yeter fikri susturduğunuz.
Yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada,
incirsiz, kelepçesiz yaşamanın…
Hadi gidin tarih korusun sizi,
-haydutlara en iyi sığınaktır gece-
gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.

İşte müjdelerin en güzeli,
işte en gerçek özgürlük düşümüzdeki gelecek çağlarda:
Ne savaş ne savaşan ne salgın ne saltanat, ne yoksulluk,
ne ezen ne ezilen ne yakınma,
ne de zulmün kahrı ne tapılan, ne tapan,
ben benim, sen de sen!

Tarih-i Kadim şiirinde cevapsız duaları anlatan, boş bir kubbe altında yükselen çığlıklar, yankılanan sesler ve yukarıda ulaşılamayan bir gökyüzüyle kurulu alegorik sahne

Ey soyulan iskelet,
kimse bilmeyecek o zaman,
kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini.
Savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne?
Belki duyulmadık bir öykü,
belki korkunç bir masal.
Çok sürmez köhne kitap,
fikri gömen sayfaların
bugün olmazsa yarın yırtılacak.
Ama kim yapacak dersin bu işi?
Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
hangi güç kalkar ben yaparım der?
Yerlerin ve göklerin sahibi mi?
Tamam, işte oldu şimdi!

Yeri göğü elinde tutan o kibirli,
o somurtkan ve dokunulmaz.
Bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi?
Gökyüzü, sen söyle,
yüzyıllarca sel gibi akan su,
– şimdi esrik bir ağzın türküsü,
kuru sesi zindandaki bir adamın,
iç açan bir söz
ya da yakan bir söz şimdi.
Bir geniş oh! Bir derin eyvah!
Bir yakarış, bir övgü,
Şimdi tüy gibi bir rüzgar,
Şimdi ağzın bir kasırga.
Dokunaklı bir yakınma şimdi,
sabredemeyen bir başa kakma,
bir titreme, bir çan sesi,
bir savaş davulunun gümbürtüsü,
için için ağlaması çaresizliğin,
kahrın iyilik bilir kişnemesi,
bir söylev, apaçık, gürül gürül.
Şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
Şimdi korkunç bir haykırma
–bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla
inleyen boş kubbe sen söyle!
Sen ki her sesi yankılayansın.
Söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde,
daha yukarlardaki şu tanrı katına
hangi sesin yankısı varabilmiş ki?
Hangi dua kabul olmuş bugüne dek?

Tarih-i Kadim şiirinde kuşku, akıl ve inanç çatışmasını anlatan; düşünen insan, ışığa yürüyen figür, yakarışta bulunanlar ve yukarıda ulaşılmaz bir kutsal temsille kurulu çok katmanlı alegorik sahne

İnanasım gelmiyor bunların hiçbirine.
“Ne bileyim? ” diyor kime sorsam.
Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa?
Belki aldanmak yaşamanın bir gereği.
Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
karıştırmaktayım yokla varı.
Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı?
Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan.
Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.
Kim bilir, öbür dünya belki de var.
Madem bu beden o ölümsüzün işi,
ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde?
Hadi diyelim aslımız toprak bizim,
sen gel onu kederden bir çamur yap.
Her yeri kanla, göz yaşıyla dolu
–insaf be, bu kadarı da olur mu?
Sen gel hem yoktan var et,
sonra da ettiğini boz, kötüle.
Hiç bir yaradandan ummam bunu:
Yaradan yok eder ama perişan etmez!

Dinlerim seni göklerin tanrısı,
din ulularından dinlerim seni:
“Ne benzer var, ne noksanı,
canlı ve ölümsüz
ve her şeye gücü yeten ve yüce.
Odur veren yiyeceği içeceği,
düşleri gerçek yapan o,
bilen, haber alan,
kahreden ve öç alan.
Açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan.
El uzatan yoksullara ve çaresizlere,
her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören…

Tarih-i Kadim şiirinde ortaksızlık iddiasını eleştiren; çoğalan tanrısal figürler, peygamber, cennet ve cehennem sahneleri ile itaat eden kalabalıkları gösteren çok katmanlı alegorik kompozisyon

Seni böyle övüp duruyorlar işte.
Oysa senin en üstün özelliğin ne,
“Ortaksız” oluşun değil mi?
Kaç ortağın var şu bataklıkta bir bak.
Topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
Ve topu ortaksız ve tek.
Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var
ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.
Bütün ordan gelir yüreğe doğan.
Topunun güneşi, ayı, yıldızları var.
ve topunun görünmez bir tanrısı.
Topunun adanan bir cenneti var
ve topunun bir varlığı bir yokluğu.
ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar.
Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
Tanrılar ne derse onu yapacak halk,
sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
Ama tanrılar ne derse onu yapacak.

En zorlu düşmanın işte, tanrı.
Boğmak ister seni ulu katında,
çok iyi tanırsın sen o yılanı,
onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
bir tadımlık vermiştin hani.
Kuşku! En zalim en güçlü düşman.
Bunu ya bildin ya koydun kafamıza.
Ya da bilemedin işin nereye varacağını.
şeytanlık, düzen, sapıklık denen şey var ya,
bugün yerinden yurdundan edecek seni o.
Tapınağında ışıklarını söndürüyor,
elleriyle parçalıyor heykelini.
Sense, iler tutar yerin kalmamış,
göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
Burçlarında yıkılmalar falan hani?
Nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?
O kızgın soluğun hani nerde?
Ne cehennemlerinde bir kaynama var?
Ne büyük acını gören bir göz.
Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.
Oysa bir ufak parçası kopsa insanın,
bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.
Sen Yeryüzü ve gökyüzünle göç gir de,
bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.
Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.
Zaten yalana ağlasa ağlasa,
bir ikiyüzlüler ağlar, bir de ahmaklar.

Tevfik Fikret
Tarih-i Kadim

Tarih, anlatıldığı gibi değil; yaşandığı gibi acıtır. Anlatıldıkça da çoğu kez masala dönüşür.

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Seni Düşünüyorum – Günay Aktürk

Yağmur altında karanlık bir şehir manzarasına bakan, cam kenarında düşünceli şekilde oturan bir adam; uzakta şemsiye altında yürüyen siluet ve yıkım hissiyle barış arayışını anlatan alegorik sahne.

Seni Düşünüyorum

Seni Düşünüyorum’, Günay Aktürk’ün savaş, yıkım ve barış kavramları etrafında şekillenen şiirlerinden biridir. Bu sayfada şiirin sesli yorumunu dinleyebilir, tam metnine ulaşabilirsiniz.

I am raw html block.
Click edit button to change this html

Yağmur yağıyor seni düşünüyorum güneş çıkıyor seni…
Yıldırımda ve şimşekte,
gök gürültüsünde ve kuşağında göğün…
Kasırgalar çıktığında geceleyin,
hele ki düşmüşsem ıraklık gafletine,
kabuslar içinde görüyorum seni.
En çok da çocuk çığlıklarında
ve yok edilen şehirlerin
enkazı altında görüyorum seni.
Birimizden biri kurtarmalı ötekini artık.
Kardeşlerimi boğazlıyorlar yani başımda.
Tüm direniş bunca barikat
ve bütün öfke senin için.
Ve sen onca güzelliğinle hangi yöndesin?
Nerdesin ey barış?

Günay Aktürk

Yağmur altında karanlık bir şehir manzarasına bakan, cam kenarında düşünceli şekilde oturan bir adam; uzakta şemsiye altında yürüyen siluet ve yıkım hissiyle barış arayışını anlatan alegorik sahne.

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Yalan İle Gerçek

yalan ile gerçek

Kuyudan Çıkan Gerçek

yalan ile gerçek

19 yüzyıl efsanesine göre gerçek ve yalan bir gün buluşurlar. Yalan doğru söyler ve “Bugün hava çok güzel” der.

Gerçek onun etrafına bakar ve gözlerini gökyüzüne kaldırır. Gün gerçekten çok güzeldir. Bir kuyunun önüne gelene kadar birlikte çok zaman geçirirler Yalan doğru söyler. “Su çok güzel, birlikte banyo yapalım!” Gerçek şu ki, bir kez daha şüpheci bir şekilde suya dokunur,su gerçekten çok güzeldir. Soyunur ve yüzmeye başlarlar.

Yalan bir anda sudan çıkar, gerçeğin kıyafetlerini giyerek kaçar kayıplara karışır. Kızgın gerçek kuyudan çıkar yalanı bulmak ve kıyafetlerini geri almak için her yere gider. Dünyada çıplak gerçeği görenler onu hor görmekte ve öfkeyle bakmaktadır.
Zavallı gerçek kuyuya geri döner ve sonsuza dek ortadan kaybolur.

O zamandan beri yalan, dünyanın her yerinde gerçek gibi giyinmiş ve içimizde yaşamaktadır. Dünya ise hiçbir şekilde çıplak gerçeği görmek istememektedir.

Herkesin vicdanı rahatsa, bu kadar kalbi kim kırdı?

Read more

Gitmek Mi Lazım

gitmek mi lazım

Gitmek Mi Lazım?

gitmek mi lazım

Dünya merkezli evren anlayışı yıkıldı ama yerine ben merkezli bir evren anlayışı geldi. Dış dünyaya körelen gözlerimizin önüne şatafat ipliğinden örülü bir perde çekilmiş durumda.

Medeniyetimizi o kadar geliştirdik ki akşam yemeğinde etimizden lezzetli bir parça kopartmak için karanlığın ardında gizlenen bir çift göz yok artık. O keskin pençeler uzun zamandan beri ne surlarımızı aşabiliyor ne de şehirlerimize girebiliyorlar.

Can güvenliğimizi hiçbir suretle tehdit etmeyen bu hayvanların ne yazık ki en vahşi avcıları konumuna düştük. Bu modern ve romantik şehir ışıklarının altında yaşamın bütün ihtişamını yok etmek için pusuya yatmış vahşi avcılarız bizler.

Günay Aktürk

[email-subscribers-form id="1"]
Read more

Işıktan Uzaklaşan İnsanlık

ışıktan uzaklaşan insanlık

Işıktan Uzaklaşan İnsanlık

ışıktan uzaklaşan insanlık

Dünya merkezli evren anlayışı yıkıldı ama yerine ben merkezli bir evren anlayışı geldi. Dış dünyaya körelen gözlerimizin önüne şatafat ipliğinden örülü bir perde çekilmiş durumda.

Medeniyetimizi o kadar geliştirdik ki akşam yemeğinde etimizden lezzetli bir parça kopartmak için karanlığın ardında gizlenen bir çift göz yok artık. O keskin pençeler uzun zamandan beri ne surlarımızı aşabiliyor ne de şehirlerimize girebiliyorlar.

Can güvenliğimizi hiçbir suretle tehdit etmeyen bu hayvanların ne yazık ki en vahşi avcıları konumuna düştük. Bu modern ve romantik şehir ışıklarının altında yaşamın bütün ihtişamını yok etmek için pusuya yatmış vahşi avcılarız bizler.

Günay Aktürk

Read more

Kısa Bir Felsefe Alıntısı

Kısa Bir Felsefe Alıntısı

Kısa Bir Felsefe Alıntısı

Kısa Bir Felsefe Alıntısı

“Bilirsin, Harpasta, karımın soytarısıdır. O deli kadın, babadan kalma göreviyle kalmıştır evimde; çünkü ben bu korkunç yaratıklara düşmanımdır; kaldı ki canım bir deliye gülmek isterse, hiç uzağa gitmeden, kendi kendime gülebilirim. Çok garip ama gerçek sana anlatmak istediğim.

Bu deli kadın kör olduğunu anlamıyor ve benim evimin karanlık olduğunu ileri sürerek, kendisini başka bir yere götürülmesini istiyor yöneticisinden ikide bir. Onun bu durumuna gülüyoruz. Ama inan ki hepimizin düştüğü bir durumdur bu: kimse cimri olduğunu, kıskanç olduğunu kabul etmez. Körler hiç olmazsa bir yol gösterici isterler; biz kendi kendimizi sokarız yanlış yollara.

Benim yükseklerde gözüm yoktur ama Roma’da başka türlü yaşanmaz, deriz. Öfkeliysem, güvenli bir hayat kuramadıysam suç bende değil, gençlikte, deriz. Dışımızda aramayalım kötülüğü, içimizdedir o; ciğerimize işlemiştir. Hasta olduğumuzu bilmemek de iyileşmemizi daha zorlaştırır.

Kendimizi erkenden bilmeye başlamazsak, nasıl baş ederiz bunca dertlerle, bunca kötülüklerle? Oysa felsefe gibi çok tatlı bir ilacımız da var. Öteki ilaçları ancak bizi iyileştirirlerse hoş buluruz; felsefe ise hem hoşlandırır, hem iyileştirir bizi.”

Lucius Annaeus Seneca

Read more

Murphy Kanunları ve Diğerleri

Murphy Kanunları ve absürt yaşam yasalarını alegorik biçimde anlatan, 1200x675 ölçülerinde Bosch tarzı sürreal tablo; yavaş ilerleyen kuyruk, yanlış numara çeviren adam, dolu elle anahtar arayan figür ve çözümün yeni sorun doğurduğu sahneler.

Murphy Kanunları ve Hayatın İronik Yasaları

Hayatın en ciddi anlarında bile alaycı bir gülümseme saklıdır. Çünkü insan plan yapar; hayat ise o planı sabırla bekler ve tam da en uygun anda bozar. İşte bu küçük kırılma anlarının felsefi mizaha dönüşmüş hâlidir Murphy Kanunları.

Eğer bir işi halletmek için birden fazla olasılık varsa ve bu olasılıklardan biri felaket doğuracaksa; kesinlikle o gerçekleşir.” Bu söz yalnızca talihsizlikle ilgili değildir. Bu, insanın kontrol yanılsamasına indirilen ince bir darbedir. Aşağıda yer alan yasalar, gerçeklik iddiası taşıyan kurallar değil; gündelik hayatın ironik anlarına düşülmüş notlardır.

Murphy Kanunları ve absürt yaşam yasalarını alegorik biçimde anlatan, 1200x675 ölçülerinde Bosch tarzı sürreal tablo; yavaş ilerleyen kuyruk, yanlış numara çeviren adam, dolu elle anahtar arayan figür ve çözümün yeni sorun doğurduğu sahneler.

Axwell Yasası

“Eğer havayı soluyabiliyor ama suyu içemiyorsanız geri kalmış bir ülkedesinizdir. Oysa, suyu içebiliyor ama havayı soluyamıyorsanız kalkınmış bir ülkedesinizdir.”

Murphy yasası (4 nolu ölçütü)

“Ne zaman bir işi yapmaya karar verirseniz, o anda yapmanız gereken bir başka iş çıkar.”

Lofta’nın gözyaşları

“Hiç kimse sizi kendinizi iyi hissettiğiniz zaman terk etmez.”

Murphy yasası (5 nolu ölçütü))

“Her çözüm beraberinde yeni sorunlar getirir.”

Fant yasası

“Bir eliniz dolu iken diğer elinizle kilitli bir kapıyı açmak zorunda kaldığınızda, anahtar kesinlikle elinizin dolu olduğu taraftaki cebinizdedir.”

Monly’nın kuralı

“Mantık, yanlış sonuca özgüveninizi yitirmeden sistematik bir biçimde ulaşma yöntemidir.”

Murphy ilkesi

“İyi bir yanlış yapmanın her zaman bir yolu vardır.”

Goodwin yasası

“Gözle görülen eleştirilmeye mahkûmdur.”

Kovac’ın yasası

“Telefonda yanlış numara çevirdiğinizde, asla meşgul çalmaz.”

Önemli insanlar kuralı

“Büyük hayranlık ve saygı duyduğunuz insanların derin düşüncelere daldığını gördüğünüzde, kendileri büyük olasılıkla öğle yemeğinde ne yiyeceklerini düşünüyorlardır.”

Alaturka’nın kuyruk yasası

“Markette veya herhangi bir yerde sıraya dikilirseniz, sizin geçtiğiniz kuyruk mutlaka en yavaş ilerleyen kuyruk olacaktır…”

Aynı Absürtlüğün Farklı Tonları

Read more