Sizin de ininiz var mı?

Sizin de ininiz var mı
Sizin de ininiz var mı

“İnsanın kendi ininden başka gidecek yeri olmaması ne kötü! Görünürde kendi evin gibisi yok. Var mı? Doğru zamanda doğru soruyu sormak kimin haddine?

Ne demek, her zaman kendi evin gibi bir yer mutlaka vardır. Neresi olduğu kesin değildir ama! Madem bu kadar huzursuzsun, öyleyse nereden kovulduğuna bak. Sataşmalara aldırmadan git ve otur oraya.

Ait olduğun yer her zaman kovulduğun yerdir. Ama oraya ait olabilmen için oranın da sana ait olması gerekir.

Lakin çevresi çitlerle çevrilmiştir. Kapıda azgın dişli fikir köpekleri bağlıdır: sıkıysa buralıyım de!

 

Günay Aktürk

Read more

Öğrencilerinizin İnsan Olması İçin Çaba Harcayın

Öğrencilerinizin İnsan Olması İçin Çaba Harcayın
Öğrencilerinizin İnsan Olması İçin Çaba Harcayın

Almanya’da bir lise müdürünün her eğitim-öğretim yılı başında öğretmenlere gönderdiği mektup, çok bilinen bir hikayedir…

Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan birisiyim. Gözlerim, hiç bir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettikleri gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğneler ile ölen bebekler, üniversite ve lise mezunlarının vurup yıktığı insanlar… Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum. Sizlerden istediğim şudur; öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın. Çabalarınız, bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin… Okuma-yazma, matematik, çocuklarımızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa, ancak o zaman önem taşır…

Konunun etrafından dolaşalım biraz. Eğitim anlayışının insan sevgisi üzerine kurulu olmadığı bir ülke bizimkisi . Her gün siyasilerin ağızlarından damlayan nefret salyası sokağı kirletiyor: bazen namus cinayetiyle bazen de şeriat nidalarıyla. İnsan hakları Beyannamesi bile Komünizme karşı çekilen bir set olduktan sonra hangi sisteme sarılacaksın? Alevi felsefesini öneriyorum. Bir din öğretisi ne kadar ideal görünürse görünsün, başına geçen din adamımın rotayı şaşırmasıyla sorgu mekanizması kapanıveriyor ve ahlaksızlık dereyi geçiyor.

Peki neden? ‘Oku’ diye başlamamış mıydı? Şems ne demişti Mevlana için: “Mevlana Konya’ya imanı getirdi ama sevgiyi getiremedi!” Özünde cihadın, insan öldürmenin, eğitimsel cehaletin ve kültürel yobazlığın olmadığı bir yol! İşte bu Alevilik! Bin yıldır kapanmayan bir yol! Ve hakikati şerden ve şeriata komşu olan yabancı fikirlerden ayıklama zamanı!

 

Günay Aktürk

Read more

Yılbaşı Planları

Yılbaşı Planları

Yılbaşında Ne Yapılır?

Yılbaşı Planları

Kara softa değilim, yılbaşına düşmanlığım yok. İsteyen Noel tadında da kutlayabilir. Sonuçta bize giren çıkan var mı? Hatta “seninleyiz İsa korkma” dizelerini de tekrarlayabilirler. Bu sanırım bir Hristiyan duasıydı. Yıllar önce bir kiliseye gittiğimde yapışmıştı kulağıma. Dini bir vecibe değildi tabi. Papaz olduğuna ikna olduğum sakallıdan mahzende şarap olup olmadığını sormuştum. Papazların yılbaşı planları da pek sıkıcıdır diye düşünüyorum. Üzüm suyunu mahzende boşuna çürütüyorlar. Bence papazların da rahibelerin de kafeslerini bu yılbaşında açmalılar.

Efendim yılbaşında çalışıyorum. O yüzden salt öneride bulunabilirim. Özel gün gibi bir takıntım yok. Mesela geçen sene gece yarısı kuran okumuştum. Benden de iyi mümin olur ya… Üzerinde çalıştığım bir proje için lazımdı canım…

Gençlerin bu seneki yılbaşı planları ne ola! En azından onlardan feyz alın ve bir bardak bile olsa alkol alın. Lütfen. Rica ediyorum. Gül rengi şarap mesela. Hoş, benim hitap edeceğim kitle de şerbet içecek değildi ya. Lakin bu sene bilinçli bir şekilde için. Usturuplu için. Ağzınızla için : )

Ülkenin durumu mulûm. Zift gibi. Ama bu yılbaşında az da olsa renk katabilirsiniz. Bakın zamanında Şii yobazlar İran’da devrim yaptıktan sonra kadınlara ne oldu biliyorsunuz. Sokak milisleri bile kafası birazcık açık bir kadın görseler ellerindeki kezzabı kullanıyorlardı ve bu suçun cezası da yoktu. Yıllar sonra İran’da bazı eğlence evleri keşfedildi. Orada birbirlerini hiç tanımayan insanlar gelip beraber oluyorlar birbirleriyle. Söylemek istediğim şey bundan sonra başlıyor. Kadının birine soruyorlar neden yaptıklarını. Diyor ki “burada yaptıklarımızla bu yobaz devrime bir darbe vuruyoruz.” İşin ahlaksal kısmıyla yormayın beni. Zaten özünde her insan ahlaksız. Eğer güncel ahlak kurallarına göre konuşuyorsak…

Yobazlığa darbe vurmak! Rakı iyi giderdi hani. Yobazlığın özgürlüğü hangi şartlar altında olursa olsun esir alamayacağının bilinciyle yapın bunu da. Ana fikir bu olsun. Zihninizi esir almalarına izin vermeyin. Asıl esirlik orada. Asıl azap, işkence ve kölelik zihnin baş eğmesiyle başlıyor. Bir özgürlük mahkûmu şöyle diyordu: “İnsan zindandayken bile sırf direnmek için umuda sırtını dönüp dış dünyadan yüz çevirebilir.”

Yılbaşında ne yapılır? En okkalısını söyleyeyim. Gece yarısına doğru herkesi susturup Hayyam’ın şu dizelerini okuyabilirsiniz:

Yüreğinde sıkıntı varsa esrar iç,
Ya da birkaç kadeh gül renkli şarap iç.
Onu içmem, bunu içmem der durursun:
Ahmak herif, git zıkkımın pekini iç.

 

Günay Aktürk

Read more

Deli Ruhlu Milena | Böcek Kralı Kafka

Deli Ruhlu Milena Ve Böcek Kralı Kafka
Deli Ruhlu Milena Ve Böcek Kralı Kafka

Deli bir kadındı şu bizim Milena. Bizim Milena’mız. Hemen de bizim olur. Tutkulu bir âşık. Gazeteci, yazar ve çevirmen. Kafka gibi bir dehayı bile dize getirmiş bir kadın. Kafka açısından akıl hastalığına dönüşmüş bir sanrı! Kadının öyle kudretli bir ruhu var ki sevişmeye bile korkmuştu şu bizim böceklerin tanrısı Kafka!

Aslında Milena’nın yanında Kafka’nın varlığı biraz sönük kalıyor. Onu bizim Milena’mız yapan şey, yalnız Kafka’nın gölgesi altında kalmış olması değil. Zaten öyle de olmadı. Milena’nın ruhundaki anarşist ve devrimci güç, yaşamındaki çalkantılar, tımarhanedeki sinir krizleri, sonrasında da göçük altında kalan karanlık bir ruh. Bu kadar kudretli bir ruh, ancak kendi denginde bir ruhla ayağa kalkabilirdi. Kafka’nın kudreti! Belki Kafka’nın kangrene dönüşmüş aşkına rağmen bedenleri ihtirasla hiç sarmadı birbirini ama çok daha etkili bir şey oldu. Çağımızda pek görülmeyen o zihinsel aşkı dibine kadar yaşayabildiler. Çok mu basit görünüyor peki, çok mu eksik? Mektupla başlayıp mektupla biten bir aşk mı sadece?

Bugün yaşasa kendimi tutamaz sarsılırdım. Milena’dan. Çünkü biliyorum insanlığımın eksik yanını. İnsanın aslen bu konularda iki tür açlığı var gibi. Biri beden biri de ruh açlığı. Güçlü bir ruh aç bir bedeni pekâlâ doyurabilir ama her beden her ruhu doyurabilir mi?

…bir ben ölmek istiyorum, bir sen, bir ben senin önünde küçücük bir oğlan çocuğu gibi ağlamak istiyorum, bir sen benim önümde küçük bir kız çocuğu gibi… Ve bir kez, on kez, bin kez, sürekli senin yanında olmak istiyorum, sen de aynısını söylüyorsun. Artık yeter.

Yaşayabilmek için fazla öngörülü, fazla bilge, savaşabilmek içinse fazla güçsüzdü.” diye yazar Milena Kafka için. Kafka’yı her anımsayışımda onu tekerlekli sandalyedeki bir bilgeye benzetirim… Kalkıp iki adım atamaz ama dünyayı yerinden oynatabilir. Yaşayan insanlar arasında, onun kitaplarını okuduktan sonra geceleri gözüne uyku girmeyen koca bir insan yığını var! Bu tam olarak Kafka sarsıntısı!

Peki ya Milena’nın da kitapları olsaydı? Kaç şiddetinde olurdu sarsıntısı?

 

Günay Aktürk

Read more

Sor Ve Cevapla Kendini

Sor Ve Cevapla Kendini

Sor Ve Cevapla Kendini

Sor Ve Cevapla Kendini

Bir daha filizlenebilsin diye özenle kopartılan bir üzüm salkımıdır insan. Tertemiz çizmelerle, özene bezene bir güzel çiğnenir. Üstelik sevgiyle yapılır bu iş! Sevginin ve aşırılığın eşlik etmediği bir acı gerçekten var mıdır dünyada? Şimdi sor ve cevapla kendini. İnsan sonunda nerede rast gelir kendine bilir misin? Kararmış kazanların içinde. Ateşle kaynatılan ve kaynadıkça tava gelen bir dönüşüm ayininde bulur kendini! İnsan ne de güzel kokar ateşte piştikçe! Tadının değerini de evvelce benzer ateşlerde pişenler bilir üstelik.

Ama her zaman böyle mi olur bu? Bazen de yeni başlıyordur yolculuk. Bu yüzdendir ki dipsiz kuyulara düşmeyen her çukuru kendi boyunca zanneder. Oysaki elleri nasırsız olan asla göremeyecektir, kazılan kuyuların gerçek derinliğini… Arıyor insan, boyuna arıyor. Henüz bulduğunu fark edemeden de kaybediyor onu. Bir insanın bir ömür aradığı şeyi bulamamasından daha kötü bir şey varsa, o da bulduğunu sanmasıdır.

Kendi ruhlarıyla başa çıkamayanlar, işte hep böyle başka ruhların ışığını söndürürler. Tam da etin tırnağı sahiplendiği anda olur bu. Ağacı öz yaprağından ayırıp onu solmaya zorlayan döküm gerçekte neydi, diye sormazlar? Üstündeki yükten kurtulup kendini bahara hazırladı, diyerek acınası bir öfkeye kapılır insan.

Bazen de değişir düzenin dümeni. İnlete inlete öldürerek doğurma hastalığına tutulur yaşam! Gökyüzünün bazen gülümseyen ve bazen de kararan öfkesini önceden kestiremiyor insan. Hayat, saate bakarak yaşamak mıdır gerçekten? Haber güvercinlerinin artık iyice yaşlanmış ve hatta ölmüş olabileceğini düşünerek, kedere dalmak mıdır? Boğulmak mıdır hayat: soluğunu tuta tuta kabarcıklarda nefes almak mıdır? Yoksa yaşamın en kısa tarifi, mevsim geçişlerinde tutulduğu hastalığa bir çare aramak mıdır?

Belki de her şey göründüğü gibidir. Mesela çam ağaçlarının yaz kış altı kat giyinmesi gibi. Diğer tüm ağaçlar dönüşüm için soyunurlarken, o bir burjuva rahatlığıyla kışa hazırlık bile yapmaz. Görünürde hayat kaynağıdır, ömre ömür katar lakin dondurucu soğuklarda dışarıya adımını atamayan için herhangi bir karaltıdır işte.

Sor ve cevapla şimdi kendini. Kızılcık ateşinde yandığın oldu mu hiç bu güne kadar? İyice piştin mi yoksa çiğ misin hala? Yoksa şarap oldun da yıllandın mı kimselere görünmeden? Daha kötüsü, bilge bir ayyaşın özlemle baktığı bir küpün içinde sirkeye mi dönüştün çoktan?

 

Günay Aktürk

Read more

Ayıp Değil ya

ayıp değil ya
ayıp değil ya

Ne yazıp ne anlatabilirim ki size? İş yaşamaya gelince kırıp döktüğüm bir kadına duyduğum duyguları anlatmanın ne önemi var! Alçakça bir davranış bu. Kendini temize çekmek! İstesem cümlelere öyle bir yön verirdim ki werther’e duyulan acıdan aynı oranda ben de nasiplenirdim. Ama hakkım değil bu övgü! Kendime ondan bahsetmeyi bile yasaklamalıyım. Çünkü gecenin bir yarısı kendi sesimi işitiyorum bomboş bir gezegende ki, uzak mahallelerden duyulan şu köpek ulumalarından farkı yok bunun.

O kadının kim olduğunu, onunla nerede tanışıp nasıl ayrıldığımızı (konuşmalarıma bakılırsa ayrılmış olmalıyız) anlatacağımı sanıyorsanız, evet bunu yapak istiyorum. Çünkü bu asla sonu gelmeyecek bir sanrı. Saplantı da diyebilirsiniz. Ama hissedilen duyguların her geçen gün daha da ağırlaştığı bir yaşam karşısında hangi kelimenin ne anlama geldiğinin ne önemi var…

Evet! İnsan insanla nasıl karşılaşırsa biz de öyle karşılaşmıştık işte. Kocasını savaşta kaybetmişti. Evi de yakılıp yıkılınca bir çocuğuyla kalakalmıştı ortada. Kocaman, asırlık bir çınarın altında oturuyordu onu gördüğümde. Hani eksi otuz derecede donup kalmış insanlar vardır ya, başları önlerinde, gözleri açık ve bakışları bu civarlarda olmayan bir anıya kilitlenmiş gibidir. Kızına sımsıkı sarıldığı o kısacık anda aklıma üşüşen şeylerdi bunlar. Gerçekte ne yaşadığının ne önemi var ki? Ayıp değil ya çoktandır ölü olduğunu düşündüğüm duygularım ayaklarını oynatmaya başlamıştı. Şöminenin başında uyuyakalmış bir kedi gibi mırıl mırıl mırıldanıyordu yüreğim. Uzatmayalım. Aradan birkaç sene geçti. Onunla sevgili olduğumuz gün, ülkem yavaş yavaş karanlığa bürünüyordu. Yaklaşan karabulutları görebiliyordum lakin bu gizli kasırgayı ‘bizden’ uzaklarda hayalleme gafletinde bulunmuştum bir kez. Onu hep böyle talihsiz toplumsal olaylarla hatırlıyorum. Çünkü yaşamla bir bütün halinde sevmiştim onu. Yani onun sahip olduğu toplumsal statüsünü, zenginliğini, giydiği pahalı elbiseleri ve makamını elinden alırsanız geriye ne kalıyorsa, işte ben de tam olarak ona âşık olmuştum. Zekâsı ve kadınlığı baştan çıkartıcıydı.

Ha bakın, neredeyse unutuyordum. Onun nasıl gülümsediğinden bahsetmiş miydim laf arasında? “Bana ne” deyip de ensemde boza pişirmeyin yine gece gece. Sizin de gülüşlerine vurulduğunuz, aynı kareyi yüzlerce defa anımsadığınız ve akla karayı ters düz eden birileri mutlaka olmuştur. Biliyorsunuz! Hepsi birbirine benzer duyguların. Siz bu ihtirası hangi mevsimde yaşadınız bilmiyorum ama yaprak döküyordu bizimkisi. Başını sağ yana çevirip içten mi yoksa yapmacık mı olduğunu asla anlayamadığım bir garip gülüşü vardı onun. Kahkahaları sanki uzun bir yolculuktan dönmüş gibiydi. Son zamanlarda sık sık aklıma geliyor yüzü. Ayıp değil ya özlediğim bile oluyor. Buna uzun zaman önce son vermeliydim.

İktidarın başımıza yenice çoraplar ördüğü bir gündü. Elimden tuttu. Bunun bana bir uyarı olduğuna inanacak kadar batıl inançlarım yoktu. Önünü sonunu düşünmediğim bir yoldu bu. Bunun bende sürekli tekrarlayan bir alışkanlık olduğunu saklamayacağım. Zekâyı ve onun öngörülerini görmezden geldiğim tek şey aşktı. Bunu bir araba yolculuğuna benzetiyorum. Aşkla zekânın aynı arabada yolculuk ettiği bir kış akşamına mesela… Direksiyonda oturan aşkın burnuna bahar çiçeklerinin kokusu geliyordu. Kendini hala ağustos ayında zanneden soluk bir güneş, yeryüzünün keskin ayazını kırma çabasındaydı!

Yüreği sevince boğuldukça ibre daha da yüksek bir rakama tırmanıyor, bu da yan koltukta elleri ve kolları emniyet kemeriyle bağlanmış zekânın endişesini arttırıyordu. Bu talihsiz yolculuğun kırılma noktasını pek hatırlayamıyorum. Tam seçemediğim bazı görüntüler var. Şarampole yuvarlandıkları kesin ama ilk bakışta aşkı göremiyorum. Ama zekâ… İşte yanan bir arabanın içinde emniyet kemerinin sıkı sıkıya tutsak ettiği zekâ, hem bilinci karmaşık bir halde yarı baygın yatmakta, hem de öfkeli mırıltılarla sövüp saymakta aşka.

Beyaz giysili bir kadın kurtarıyor onu. Sürükleyip çekiyor açık bir alana. Zekânın şakağından kan sızıyor. Durumu kritik. Ama asla can vermez delirmedikçe! Beyaz giysili kadın kurtarmaya kararlı onu. Kalp masajı sırf aşka yapıldığı için, bu müdahale işe yaramaz, zira zekâda kalp yok! Hayat öpücüğünde kararlı kadın. Üstelik tek yolu da bu! Kadın, dudaklarını zekânın dudaklarına dokundurduğunda, yaptığı şeyin ölümcül bir hata olduğunu anlayamazdı elbette. Canını daha yeni kurtarmış olan zekâyı görmeliydiniz! Yeni bir bedende yamacına gizlice sokulmuş yeni bir tehlikenin varlığını görünce, saçlarından kavradığı gibi savurup attı bir yana! Kendini silkeleyip olanları hatırladığında çevresine bakındı. Alevler içinde yanıyordu araba. Umutsuzca aşkı aradı gözleri.

Bir süre bulamadı onu. Aşk, en az otuz metre ileride kan revan içindeydi. Bir koluyla bir bacağı kopmasına rağmen sanki hiçbir şey olmamış gibi bir yandan sürünüyor, bir yandan da sevinç çığlıklarıyla şarkılar söylüyordu. Anlaşılan ya şoka girmiş ya da normal karşıladığı bu kazayı, yaşamın bir parçası olarak görüp solumaya devam ediyordu hissettiği duyguları. Zekâ, küçümseyici gözlerle bakıp sövüp saydı bir iki. Yumruğunu sıkıp, “Allah senin belanı versin” deyip tükürdü bir güzel. Sonra ne mi oldu? Kendi yoluna gitmedi. Kendine ait, aşktan bağımsız bir yol yoktu onun için. Aşkla zekâ, tıpkı bir kaplumbağa gibi, kabukla et nasıl ayrılamaz bir bütünse, onlar da öyleydiler. Kalktı, bir ayağı aksayarak yürüdü vardı yanına. Aşk, zekânın gözlerinin içine bakıp bir süre memnun süzdükten sonra bir kahkaha patlattı. Ve dedi ki, “tam virajı dönüyorduk kiiii, oooww uçuyoruuz. Hahahah. Nasıl bağırdığını hatırlıyor musun zekâ? Seni zavallı korkak! Hahaha.” Zekâ alışkındı aşkın bu tür zevzekliklerine.

Aldırmadan kucakladı ve aldı kollarına. Bir ayağı ve bir kolu yoktu artık. Ama yakın zamanda yenileri çıkacaktı yerinden. Daha işlevsel, daha güçlü ve daha kullanışlı… Tıpkı bir yılanın deri değiştirmesi gibi… Donanımlı ve profesyonel bir hekimdi çünkü Zekâ. Her zaman aşkın ardını toplar, kan izlerini siler ve yeni bir çiftlik evine taşırdı onu. Aşk, sağlam kalmış tek kolunu zekanın boynuna dolayıp hayran baktı ona. Ve dedi ki: “Sevgilim, yine pırlanta gibi parlıyorsun bugün. Hahaha.” Zekâ, başını bir sağa bir sola sallayıp belli belirsiz güldü. Yorgundu aşk. Onlarca dakika konuştu da konuştu. Sonra ağır ağır yarım kaldı birkaç cümlenin sonu. Başı zekânın göğsüne düştü ve derin bir uykuya daldı. Zeka yine acıyan gözlerle baktı ona. Daha bir sıkı kavrayıp daha bir sıkı kucakladı. Yürüdüler ufuk çizgisine doğru…

Arkalarından bakan biri vardı bu sırada. Uzun uzadıya bakıyordu. Aklını yitirmiş bir delinin boşluğa bakması gibi… Görmüşler miydi onu? Bilmiyorum…

Yani ben de öğreniyorum işte sevmeyi. Ayıp değil ya … Kara sevdaya tutulan insanların yaşamlarındaki aşk daima tek kişilik oluyor. İki kişilik olduğunu söyleyen şairler de var. Ama ben bunun üç kişilik versiyonunu da gördüm. Bazı insanların yaşamlarına başını yanlışlıkla uzatanların başları pencere pervazında parçalanır! Daha fazla detay vermenin anlamı kalmadı artık. Lakin insan olabilmenin bu acımasız sınavında sınıfta kaldım ben. İlk bakışta gördüğüm tek şey, enkaza dönmeden önce cayır cayır yanan bir arabaydı! Ağır ağır uzaklaşan iki siluet vardı ötelerde. Uzun zamandır arkalarından bakıyorum onların. Aklını yitirmiş bir delinin boşluğa bakması gibi…

O kadın mı? O bensiz daha mutlu değil. Daha mutsuz da değil. Sadece var işte. Kendi başına mutlu olmayı da beceremez o. Yalnız ve bolca çığlıklı kadınların bir yanı çürümüştür çünkü. Onunla beraberken bile hissedebiliyordum bunu. Bazen güldürmek, değilse bile düşündürmek lazımdı. Yaptım. Ve kaybettim…

Benimkisi kara sevdaya mı dönüşmüştü bilmiyorum. Ama bir soru soracaksanız, çaresizliği sorun bana. Onun çevirisini bozuk bir Fransız aksanıyla bile yapabilirim. Bir közün bir et parçasına değdiğinde çıkarttığı sesmiş, kara sevdanın çaresizliği. Hepsi bu kadar…

 

Günay Aktürk
Ankara
18.10.2017

Read more

İnsan Şeytanın Aynasıdır

İnsan Şeytanın Aynasıdır

İnsan Şeytanın Aynasıdır

İnsan Şeytanın Aynasıdır

Arada mola vermek iyidir. Yol uzun olunca insan yoruluyor. Fakat görünüş o ki gayemiz yol üstünde konaklamak. Asla ilerlemek gibi bir amacımız yok. Zengin mineralli bir göletin yanında konaklıyoruz.

Mesleğimiz haramilik. Bu yüzden insan şeytanın aynasıdır diyoruz. Haram lokma gibisini tatmadık henüz. Hem kan emici hem dar kafalıyız. Tecavüzün bini bin para.

İyilerimiz de var içimizde. Onlar bizden ileride olsalar da bir arada yürümek zorundayız. Kör testeremiz ara sıra kemiklerine değiyor onların. Henüz hiçbir tanrı tam olarak helak edemedi bizleri. Halbuki Nuh’un gemisi bile bizim gibi piç kurularını becermek için inşa edilmişti.

Fakat kimse sormadı ki tekrar nasıl ortaya çıktık biz! Aslında güverteye gizlice sızmıştık. Onlardan görünüp vaazlarına “amin” demiştik. Hâlâ da diyoruz! En sonunda baktık ki kârlı iş, meslek edinmeye karar verdik iki yüzlülüğü. Şu atasözü bizim için söylenmiştir: “Gahpe içeriden olunca kapı kilit tutmazmış!

Günay Aktürk

Read more

12- En İyi Kitap Alıntıları

Günay Aktürk

Kitap Alıntıları Ve Sözleri

Seçmece kitap alıntıları. Bu makale şu yazarlara ev sahipliği yapmaktadır: Günay Aktürk, İbrahim İnecik, Sezai Karakoç, Franscis Bacon, Osho, Walter benjamin, Halil cibran, Abraham flexner, Tolstoy, Aristoteles, Dostoyevski, Erich fromm, Fakir Baykurt, Frida Kahlo, Michel Foucault, Friedrick Nietzsche, Paolo Coelho, Platon, William Shakespeare, Ayn rand.

1

“Şunu unutmayın! Ateş eti her koşulda yakabilir ama eti pişiren közdür!”

Günay Aktürk

2

“Herkeste bir gelecek kaygısı, bende bir gelmeyecek kaygısı!”

İbrahim İnecik

3

“Kardeşiz demek yetmez. Habil misin Kabil mi? Onu netleştirmek lazım.”

Sezai Karakoç

4

“Yaşlanmak bilge olmak değildir. Eğer gençken bir aptalsan,yaşlandığında sadece yaşlı bir aptal olursun!”

Osho

5

“Umut iyi bir kahvaltı,kötü bir akşam yemeğidir.”

Francis Bacon

6

“Bir kitap doğru okuruna rast gelene kadar bin yıl bekleyebilir.”

Walter Benjamin

7

“Gündelik yaşamınız, tapınağınız ve dininizdir.”

Halil Cibran

 

8

“Bu dünya daha iyi ve adil kılınmadığı sürece milyonlarca insan mezara suskun, üzgün ve kırgın gitmeye devam edecek.”

Abraham Flexner

9

“Siz böyle güzel şeyler söylemeyi beceremiyorsunuz.”

Tolstoy / Anna Karenina

10

“Defalarca ne yapıyorsak oyuz. Bu yüzden mükemmellik bir eylem değil alışkanlıktır.”

Aristoteles

11

“Gerçekler bir dilekle gerçekleştirilemez fakat dileyeni yok edebilir.”

Ayn Rand

12

“Babalar annelerden daha çok düşkündürler kızlarına. Bu yüzden bir kız baba evinde çok mutlu yaşar. Öyle sanıyorum ki kızım olsaydı kocaya bile vermezdim.”

Dostoyevsk

13

“Önemli olan bir problemde yetkinizi aştığı halde size danışılıyorsa kahramanlık yapmayın. Çünkü mutlaka olaya çözüm değil suçlu aranıyordur.”

Erich Fromm

14

“Yani insanı dünyaya geldiğine pişman ederler. Öte dünyada yanacaksın, donacaksın… Ulan ha biraz tatlı konuşun. Yanacaksam yanacağım, sana ne?”

Fakir Baykurt

15

“Bir gün gittiğimde geride hiçbir izim kalmasını istemeyecek kadar kırgın ayrılacağım dünyadan.”

Frida Kahlo

16

“Günümüzün sorunu artık ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir.”

Michel Foucault

17

“Eğer eşler birlikte yaşamasalardı iyi evlilikler daha yaygın olurdu.”

Nietzsche

18

“Ona ceketimi verme önerimi reddetti. Belki de onun dünyasında mevsim yazdı.”

Paolo Coehho

19

“İnsanın kendini fethetmesi zaferlerin en büyüğüdür.”

Platon

20

“Utan ey çağ! Soylu insan yetiştirmez oldun.”

William Shekespeare

 

Bugünlük “kitap alıntıları” bu kadar : )
Daha fazlası için İnstagram sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

Read more

Erkeklerin Hoşlanma Belirtileri

kadın erkek ilişkileri

Erkeklerin Hoşlanma Belirtileri

Erkeklerin hoşlanma belirtileri dişisine kur yapan bir güvercinde rahatlıkla gözlemlenebilir. Hoşlanan erkek nasıl davranır diye soruyorsanız, çevresinde pervane olur mesela. Tabii ki hoşlanma da kademe kademe. Duygular ne kadar yoğunsa bakışlar o kadar ürkektir. Aslında kadın bunu anlar. Kadınların bu konuda erkeklerden daha deneyimli olduklarını düşünüyorum. Cephaneliğe sızmaya çalışan düşmanın ayak tıkırtılarını işitebilen usta bir nöbetçiye benzer kadınlar. Erkek çoğu kez birbirine karıştırır bu sesleri.

Erkeklerin hoşlanma belirtilerini ve duygusal yaklaşım biçimlerini anlatan alegorik illüstrasyon

Rakiplerinden bir adım önde olmak için bir takım özelliklerini ön plana çıkartma gayretindedir erkekler. Mesela güçlü kaslar, meslek, servet ya da toplumsal statü gibi. Gerçi bunları bütün kadınlara karşı kullanmak erkeğin huyudur fakat özellikle bazı kadınlara ustaca sergiler bunları. Sahip olduğu bunca şeye rağmen hala yalnız bir adam olduğunu söylemesi gibi. Sergilediği özellikleri fazlaca abartmaması dikkate değer bir ayrıntıdır.

Şimdi hoşlanmanın bir adım ötesine geçip artık sevmeye başlamış olduğunu düşünelim. Peki, hoşlanmak ile sevmek ayrı şeyler midir? En nihayetinde hoşlandığımız şeyleri sevebilir, sevdiğimiz şeylerden de pekâlâ hoşlanabiliriz. Fakat insan sevince zamanla saygı duymaya başlar. Zaman ayırır ve en önemlisi de emek verir. Zaten buraya kadar gelebilmek bile büyük bir başarıdır. Artık eskisi gibi değil hiçbir şey. Ruhlarımız istilacı barbarlara dönüşmüş durumda. Hemen olsun bitsin istiyoruz.

hoşlanma belirtileri

Karşı cinsi soymadan sevin. Belki vitamini kabuğundadır.” demiş adam. Asıl bunları konuşmalıyız biz. Çünkü artık sorularımız da değişti. Eskiden, hoşlanan erkek ne yapar diye soruyorduk, şimdi ise erkekler kadınların neresine dokunmak ister diye sorar olduk. Ben hayattan kısaca bir şey öğrendim ki vitamini belki de kokusundadır diyorum artık. Bir de koklamayı deneseniz ya. Esansından arındırılmış haliyle yani. Sahip olduğu bütün o ıvır zıvırları çıkartıp atın üstünden. Önce suya sokun mesela. Suyun altında nefes alabiliyor mu bakın! İç çatışmalarını gözlemleyin. Sonra birden bire batırın gemiyi. Sarıldığı filikaya odaklanın. Sizinkini andırıyor mu yoksa civarda yabancı bir gemi daha mı var?

Belki de gözlerindedir vitamini. Bakışları cam gibi donuk mu yoksa okyanus derinliği mi var? Kendi bakışlarımıza o kadar odaklamışız ki muhatabımızın gözlerinde sürüklenen küçücük bir tekneyi bile fark edemiyoruz.

kadın erkek ilişkileri

Ya da hepsini boş verin gitsin. Hiçbir şey talep etmeyin. Sevmek ile sevilmek arasında bir fark var. Sevmek iyidir. Ama yine de bir talep barındırır içinde. Bizi beslediği için onu kontrol edebilmek de elimizde değildir. Bu yüzden kaybetmek korku vericidir. Ama sevilmek daha kıymetli bir olay. Derler ki sevildiğinden asla emin olamazsın. Neden emin olman gerekir? Sevgini emin olduğun müddetçe canlı tutmak gayretinde misin? Bu bir alışveriş değil. Eğer seviliyorsan, sen de onu sevmek zorundasın. Seni seven birine nefret hissi beslemek daha zordur.

Demek ki hoşlanma belirtileri tek başına hiçbir anlam ifade etmiyormuş. Bilinç düzeyinin bu kadar düşük olduğu coğrafyalarda kişilikli insan bulmak en zoru. Yeri gelmişken şu aforizmamı da hizmetinize sunayım diyorum: “Bu ülkede adam gibi adam bulmak, kadın gibi kadın bulmaktan daha zordur.” Belki bir yerlerde yorgun bir insanla karşılaşırsınız, arayın bakalım. Kadını ya da erkeği değil aslında, insanı arayın…

 

Günay Aktürk

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Kabinde Şehvet

Kabinde Şehvet
Kabinde Şehvet

Dün Kızılay’da bir giyim mağazasına uğradım. Beş katlı büyükçe bir mağazaydı burası. Saati soracak olursan, üç buçuk suları. Hava sıcak mı sıcak… Tam da şehvetin ılıman havaları. Daha önce de aynı saatlerde birkaç kez gitmiş, o saatlerde içerisinin pek de kalabalık olmadığına kanaat getirmiştim. Bu ayrıntının neden akılda tutulmaya değer olduğunu birazdan anlayacaksınız. İtiraf etmeliyim ki kaçamak şeyler var işin içinde.

Ben gözüme kestirdiğim kanvas türü siyah pantolonu kabinde denerken kapının önünden iki kişi geçti. Fısır fısır konuşarak yan kabine girdiler. Çoğul mu düşünsem yoksa tekil mi bilemedim o anda. Kapı kapandı ve iki ses tek bir noktadan gelmeye başladı. Gelen seslere bakılırsa yirmili yaşların başlarında olmalıydılar. Sevgililer için gidilecek yerler arasında bir mağazanın küçücük kabini de olması sanırım gençliğin becerilerinden biriydi. Hey gidi damardaki hırçın kan hey, diye mırıldandım, yine asit yağmuru gibi yağıyorsun şuracıkta.

Parçalı bulutluydu zihin denen meret. Güldüm. Bari kapıya bu kabinde şehvet var, lütfen gidin ve kendi derdinize yanın yazsaydınız. Sonra aferin çocuklar dedim, bu yaratıcılık, bu deha, hayat size güzel valla. Demek ki başı sıkışınca insanın, icatta çığır açıyor.

Sonra bir ışık çakıverdi birden. Benim aklıma hiç gelmemişti doğrusu. Sanırım dünya dursa akıl edemezdim bunu. Hem de her an kapının önünde soyunmaya hazırlanan sabırsız bir kuyruk oluşabilecek bir ortamda… Allah Allah! Akıllarına nereden geldi acaba! Sen anca felsefe yap. Yaşam epeyce doğurgan. Zaman geçiyordu ya kime nasıl geçiyordu… Piç kuruları da epeyce sessizleşmişlerdi bu arada. Demek ki ustalaşınca insan…

Birkaç pantolon daha denedim. Onu çıkart bunu giy benim iflahım tecavüze uğrarken yan kabin yorulmak nedir bilmiyordu. Bravo gençler dedim, şehvetin tanımı yapılacak olsa iyi iş görürdünüz. Biraz bokunu çıkardınız ama olsun.

Günün sonunda bir karara vardım. Benim kaçamak dediğim şeye ahlâksızlık diyeceķti birileri. Boş versenize… Daha geçenlerde sırf kendisinden ayrılmak istiyor diye adam kılıklı bir şeytan tarafından öldürmedi mi bir kadın? Kırk kişi bir çocuğa tecavüz ederken neredeydi o soylu ahlak kuramınız? İhtimal dâhilindeki bütün tanrıların laneti suskunluğunuzun üzerinize olsun. Ölümü sokak ortasında doğurtup, doğurganlığı topluca linç etmekten başka bir iş gelmez elinizden. Orospu diyen ağızlara giren çıkanın haddi hesabı yoksa şayet, ahlak tanımlarınızı da önemseyecek değiliz. Şurada iki sevgili sevişmiş ne ki… Hem de sevgiyle ve belki de yakalanma korkusunun tatlı heyecanıyla. Açlıktan öldüğün bir ülkede özgürce sevişemiyorsan, başına yıkılsın ağzına salya olan fikirlerin.

 

Günay Aktürk

Read more