Güzel Olan Her Şey Günahtır

güzel olan her şey günahtır

Güzel Olan Her Şey Günahtır

güzel olan her şey günahtır

“Hayatta sevdiğim ne varsa ya yasa dışı, ya ahlak dışı ya da şişmanlatıyor.”

Woody Allen

 

Günahın olduğu yerde birileri cehennemin konforlu köşelerine kurulmuş demektir. O halde ne zebani bildiğimiz türden bir zebanidir, ne de azabın tadı katran tadındadır.

Yasanın dışına itilmiş olan davranış biçimlerini en iyi yasa koyucular yaşıyor. Önümüze konulan ahlâk kurallarını gerçekten savunuyor olsalardı, sanırım bin katına çıkardı zalimlikleri! Ya o şişmanlatan şeyler? Bakın işte onu kıçından anlamışlar. Bu yüzden şeytanın asıl şeytanlığı orada çıkıyor ortaya. İblis “ayin” filminde söyle bağırıyordu: “Hastalıklı dünyanın çürümüş gerçeğini o çok kıymetli rahmine yerleştirmemi ister misin?” Şeytan tayfasını tanımak kolay. Kadınsı olana saldıran her zihniyet şeytanın yaveri olsa gerek.

Onlarınki “edep yetmezliği” ise bizimkisi yaşamın özü. Bu “özü” eski bir Çin Atasözüne bağlayıp yatayım artık. Şöyle der Çin’in artık geçmişe gömülmüş bilgeliği: “Hayatta üç şey güzeldir. Et yemek, ete binmek, etin içine et koymak!

Ve dikkat edin, tarihte yapılmış olan ve bugün bile tekrarlanan bütün kötülükler o üç şeyi sorunsuzca yaşamak uğruna. Bedenin ve ruhun keyfi için… Mecaz yeteneğiniz gelişmişse kitaplığınızı şu kitap ile şereflendirin: “Hakk’ın Emri Rızası – Başköylü Seyyid Hasan Efendi.

 

Günay Aktürk

Read more

Melankolik Bir Piç Kurusunun Duygudurum Bozukluğu

Majör depresif

Yine Geliyorlar

Bunun olacağı sabahtan belliydi. Çöpleri atmadığım için öfkeli ve seri katillere özel ses tonunu kuşanan ablam Canay: “Sende Majör depresif bozukluk var.” dedi. O sırada elimdeki şarap kadehiyle mutfaktan balkona doğru seyir halindeydim. Zınk diye durdum. Ancak bir meteorun başarabileceği şeyi başarmış, bütün dikkatimi üzerine çekmişti. Önce okuduğu şeyleri üzerimde deniyor sandım ama daha sonra anladım ki telefonla konuşuyormuş. Ama yine de söylediği o Freud tarzı sözcük gün boyu kulaklarımda çınlayıp durdu.

Akşama doğru hedefini şaşıran o kehanet bir anda gerçekleşiverdi. Ayaklarımı ya da göbeğimi gıdıklayan enerjinin içimden gizlice sıvışmaya çalıştığını fark ettim. Bu bir depresyon belirtisi olmalıydı. Bu kara kaygı bozukluğu denilen tünele ara sıra girip çıktığım için maruz kaldığım şeyi iyi tanırım. Sanki dünyada bir başıma kalmıştım da insanlık tekrardan üreyip çoğalana kadar yatıp uyuyasım vardı.

duygudurum bozukluğu

Enerjinin içimden gizlice sıvıştığını söylemiştim. Sanırım benden bağımsızdı o enerji. Devlet içinde devlet: paralel yandaşım gibi davranıyor bana. Üstelik kendi yasaları da var ha! İşine gelmedi mi resti çekip gidebiliyor. Ruhun bile duymuyor gittiğini. Aslında yolunda gitmeyen şeyler olduğunun bal gibi farkında. Mahallemin delisi o benim. Zihnimde yuvalanmış. Başına ödül koyacağım ya, en değerli hazinelerimi de beraberinde götürmüş. Yani ayyaşa bu gecelik bütün kapılar kapalı. Geceyi bir bankın üstünde yatarak geçirecek.

İçimden kaçanı tekrar sokmam gerek içime. Bir yabancıyla anlaşma mı yapsak acaba! Birbirimizin kaçağını arayabiliriz diye düşünüyorum. Onunkini bulursam onu sokarım içime. Bu sokup çıkartma işi pek hayra alamet görünmüyor. Buna mı ihtiyacım var? Olası değil gibi. Şimdi bir yabancı çırılçıplak soyunup yatağa uzanacak olsa, burnuna konan sineğe bile aldırış etmeyen bir ayyaş gibi kalçasını kaşımakla meşgul olurdum herhalde.

Kitaplar tat vermiyor böyle zamanlarda. Böyle zamanlarda işe yaramayacaklarsa ne diye başköşeye kurulmuşlar ki? Belki de ruhuma tecavüz eden onlardı. Kendi kütüphanesi tarafından binlerce karakterin marifetiyle, binlerce mekânda defalarca doğmuş ve öldürülmüş aydın bir piç kurusuna benziyor benim gibi melankolikler!

Majör depresif

Sevince bulanmak için başka şeyler de denedim. Bir saatte üç tane sade kahve içmek gibi. Bunun keyifli bir şey olduğu izlenimini yaratan filmlere dava açmalı. Oyunculuğunuz bir kere de berbat olsun yahu! Sonra da sizleri örnek alıyor izleyenler. Ama hakkınızı vermek gerek. Yalnızlığınız gerçekçi durduğu kadar özendirici de. Sanki bir başınıza olmaktan keyif alıyorsunuz. Ben mi? Benimkisi kara safra vakası. Başkalarında iyi görünen şey bende yamalı duruyor. Kendimi zaman zaman yırtık dondan kafasını çıkartmış bir penis gibi hissediyorum. Bir şekilde işe yarayacağımı bilsem de zamanlamayı tam olarak tutturamıyorum. Zihnimin artık bütün bunlara dur demesi gerek. Bunu yapacak kadar gücü yoksa kendisiyle övündüğü için başını yere yıkmalı artık…

Bütün bunları düşünmekten o kadar bunaldım ki üşenmeden kalkıp parka kadar gittim. Çocuklar ve kuşlar için. Demek ki başıbozuk bir melankolik değilmişim. Hem onlar genelde yataktan bile kalkmak istemezler. Kendim için neleri göze aldığıma baksanıza…

Üç yaşlarında bir kız çocuğu… Salıncakta sallanırken, dünyada salıncakta sallanmak kadar önemli bir şey olmadığını kavramış görünüyor. Görmeliydiniz onu, insan türünün en muhteşem ürünü. Hayvan doğası insan zekâsıyla birleşerek yerkürenin en saf ve en kusursuz canlısını yaratmış. Elleri küçücük, yanakları pamuk kadar yumuşak. Üstelik ablaları, teyzeleri gibi saçları da var. Ama oyuncak bebeklere benziyor yahu! Günün birinde koskoca bir kadın olup çıkacak. İnanılır gibi değil. Dünyada işler böyle yürüyor ve çoğu insan gördüğü şeyin anlamını kavramaktan çok uzak. İnsanlığa giden yolun başlangıcı çocuklar. Ama ne yazık ki yaş aldıkça uzaklaşıyorlar o yoldan.

melankoli

Ruhumun karası beyazlıyor mu ne! Kendimi daha iyi hissediyor gibiyim. Demek ki böyle zamanlarda ya parka gelmeli ya da yapmalı ondan bir tane. İkincisi için suç ortağı gerek. Acaba çocuk yapmayı (şu çağda) insanlık suçundan sayabilir miyiz? Zira ne insan yetiştirme işinde becerikliyiz, ne gelecek yaratmada ne de akıl sağlıklarını korumakta. Bak yine başladım gırnata çalmaya …

Son tahlilde bana ne olduğunu kavrayabildim. İçine düştüğüm dalgalanma ne depresyon ne de melankoli. Çünkü hiçbir şey öyle aşırı falan değil. Kendimi öldürmek gibi bir niyetim yok. Üstelik yasta da değilim. Ne bir insanı/eşyayı kaybettim ne de özel biri tarafından reddedildim. Benimkisi başka. Benimkisi gündelik. Ruhum olacak it soyu epeyce saldırgan ama şimdilik canıma kast etmiyor. Melankolik ya da depresif duygudurum bozukluğu dedim ama olay bundan çok daha basit. Sadece birazcık hüzünlüyüm o kadar. Çok fazla çalışıyor, az uyuyor, çok yazıyor, az sevişiyor, çok düşünüyor, azdan az çoktan çok geçinip gidiyorum kendimle. Sağlam vücut sağlam kafa demişler. Enerji istiyorsan bedenine iyi davranacaksın. Kendini sevecek, barış içinde yaşayacaksın onunla. Ama aşırıya kaçar da fazla seversen kendini, narsisizme kadar yolun var! Bizim her şeyden önce öz güvene ihtiyacımız var…

Kendimi çocuklarda bulduysam bu şekilde tedavi edebilirim kendimi. Daha fazla zaman geçirmek onlarla, oyunlarına karışmak… Şehirden köye göç gibi yani. Bir zamanlar biz de çocuktuk, deneyimli sayılırız. Gerçi o saflıktan uzaklaşalı çok oldu ama pratik yapabilirim. Hem anneme göre de örnek bir çocukmuşum ben küçükken. Diyor ki o günlere dair: “O kadar nazlımdı ki altına sıçsa üç gün oturduğu yerden kalkmazdı.” O günlerde ben dedem neden artık şeker almıyor diye düşünüyordum. Bir de şemsiye istemiştim. Demek ki büyükler gerçekten uzaklaşıyorlarmış çocukluk halinin saflığından…

Melankolik Bir Piç Kurusunun Duygudurum Bozukluğu

Büyüklerle ben yapamıyorum, çocuklar da almıyor beni oyunlarına.” demişti Sunay ağabey. Ama başaracağız bunu. Enseyi karartmak yok. Hele can suyumuza yaşam dolsun da… Hadi öyleyse, gidip biraz çizgi film izleyelim.

 

Günay Aktürk
18 Ağustos 2019

Read more

En Büyük Mutluluk Kerevet Midir

En Büyük Mutluluk Kerevet Midir Nedir

Az Mutluluk Çok mutluluk
Vanası Kesilmiş Bir Suluk

En Büyük Mutluluk Kerevet Midir Nedir

“Azıcık mutluluk herkes için iyi olur. Ama hiç kimse azıcık mutluluk istemez. Ve mutluluk fazla büyük oldu mu değeri azalır.”

Ana
Maksim Gorki

 

En büyük mutluluk gelsin ve yapışsın yakamıza istiyoruz. Ama Gorki işi çözmüş. Ebatı büyük olursa çabuk sıkılırsın diyor. Öyleyse büyük olmasın ve biz de sürekli avans alalım ondan. Yani o zaman da azıcık olmuş oluyor. Diyor ki “Kimse azıcık mutluluk istemez.” Yahu biz kimse miyiz? Madem yürekte ve akılda durumlar kesat, idareli kemirelim o zaman. O da bizden bazen bir ısırık bazen de ufak bir lokma koparsın. Kimse azıcık lokmaya talim etmez mi? Ben ederim. Madem kıtlık var, ucundan azıcık…

Sanırım sünnet de böyle peyda oldu. Kimine fazla geldi kimine az. Kiminin aklından hiç çıkmadı. Peki, ya emri kim verdi? Konu başka yerlere kaymak üzere. Biz de kaydık çocukken naylonla tepelerden derelere doğru. Ne çıkarttık bu deneyimden? Eyleme soyunarak mutluluğu dibine kadar yaşamak istersen fazlasıyla üşürsün ahbap.

Sevgilim de bana ahbap diyor. Yani henüz sevgili değiliz aslında. Ama müzakereler devam ediyor. Dozunu ayarlayabiliriz gibime geliyor mutluluğun. Sen bir gel, ben üstüne beş koyarım.

Aslında gelmesen de cehenneme. Gelirsen cennette elma var. Sahibi genelde kovuyor ama biz de pek cennetlik sayılmayız ve dahi yakışmayız oraya. O yüzden “cehenneme” dedim ya. Dediklerine göre pek ateşli katları varmış. Daha sırtımız yere gelmez. Huri olup da yedi erkek gücündeki ahmak bir aygırla kerevette çile mi çekeceksin?

En büyük mutluluk kerevet midir? Kerevet nedir peki? Şöyle tanımlanıyor: “Üzerine şilte serilerek yatmaya ya da oturmaya yarayan ahşap ayaklı tahtadan seki. Sedir, karyola, yatak olabilecek eş anlamları.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine! Bizim hınzır atalar ne demek istiyor acaba bununla! Muradına ermişler, onlardan önce kerevete çıkıp bekleyelim mi demek? Elbette masum bir söz canım. Güzellik de masumiyetle karıştırılır. Ve güzellik, bir parça günahkardır da!

En büyük mutluluk diyorduk. Aşk mutluluk getirir mi dersiniz? Yedinci Mühür filminde pek hoşuma gitmişti şu söz: “Mükemmel olmayan bu dünyada en az mükemmel olan şey aşktır. Aşk, mükemmellikten en mükemmel uzaklıktadır!” Ama ben onun ötesine geçtim ve orada ne olduğunu biliyorum. Aşk, yangın geçtiği zaman başlayan şeyin adıdır. Ve dua edelim ki az alev ile çok alevin arasını ayarlayabilecek kadar deneyim sahibiyim. Biraz kan kaybettim ama zaten şimdiden kanımı ısıtıyorsun bile : )

Sözün özü şu ki problem ne kadar büyük olursa olsun her problemi çözecek bir formül mutlaka bulunur : )

 

Günay Aktürk

Read more

Mutluluk Üzerine Yazılar

mutluluk üzerine yazılar

Mutluluk Üzerine Yazılar

mutluluk üzerine yazılar

Mutluluk, elde etmek için peşinden koşulacak ve sonra da kaybetmemek için çaba sarf edilecek bir şey değildir.

Sefiller
Victor Hugo

 

Kalabalıklara karışmak isteyen insanlar geldi aklıma. Sürekli eğlencenin süresiz mutluluk getireceğine inanan insanlar. Her yerde olan hiçbir yerdedir sözüne inanırım. İnsan kendini kalabalıklarda kaybeder. O kadar uğultuludur ki duyamaz iç sesini. Bakın, psikolojik rahatsızlık duymaksızın iki gün evde kalamıyorlar.

Ne yapıyorlar? İş güç icat ediyorlar. Yeni yemek tarifleri ya da dizi abonelikleri gibi. Sıradan gibi görünüyor ama ciddi bir sorun. Kimse kusura bakmasın ama bu işe yaramaz kalabalıklar hayattan zevk almak konusunda henüz emekleme çağında bile değiller. Kendilerini adayacak dişe dokunur hiçbir şeyleri yok. Bütün gün evde kalsa sıkıntıdan patlayacak kadar boş zamanı olması hiç normal görünmüyor gözüme. Yani bakıyorum içi boş.

Normal zamanlarda her şey neden normal görünür anlamış değilim. Nefes al ve gündelik saçmalıklardan bahset. Avm açılışlarını kaçırma. Diskoda eğlen. Her gün bir yerlerde boy göster ve sürekli poz ver. Mutlu ve sağlıklı görünmeyi unutma. Bir de epeyce eğlenmiş... Hemen paylaş bir yerlerde. Seksi unutma. Bu kadar boş bir hayatın en büyük heyecanı bedensel tatminlerdir. Peki, mutluluk nedir sorusunun yanıtı mıdır bunlar?

Aslında sorun bunların yapılıyor olmasında değil. İnsan nefes almak ister ama aslen soluksuz kalmaya ihtiyacı var. Sorun, bunların artık rutine dönüşmüş olması. Yaptığınız şey bir başkasına saçma gelebilir ama bunların hiç birisi uğraştan sayılmaz. Bu ruh ne ile dolacak? Hem, zihin zorlanmalı ki elde edilen şeyler kıymete binsin. Bu insanlar için hayatın hiçbir değeri yoktur ve dünya üç günlüktür. Zira içi boş bir yaşam ancak zevk ile yaşanırsa yaşanmaya değerdir. Onu kaybetseler bile yasını tutmaya değmez zira yas tutacak hiçbir şey yaşanmamıştır.

İnsanın dişe dokunur bir uğraşı ve kavgası olacak arkadaş. Mutluluk dışarıdan gelirse, bir gün girdiği kapıdan çıkıp gider. Ve o “bir gün” sürekli tekrarlanır…

 

Günay Aktürk

Read more

İnsanlığı Utanç Kurtaracak

İnsanlığı Utanç Kurtaracak

İnsanlığı Utanç Kurtaracak

İnsanlığı Utanç Kurtaracak

1972 yapım bir Sovyet filmi olan Solaris’te söylenen replik. “İnsanlığı utanç kurtaracak.” Yüreği güzel insanların başlarını okşarken söylenebilir bu. Ötekilere gelince, önce onları bulmalıyız. Robin Sharma bu durumu fark etmiş.

Diyor ki: “İnsanlık çok ilerledi, artık gözükmüyor.” Ne kadar da utanç verici! Sahiden! Nerede bu insanlık? İzini gören, sesini duyan var mı? Sanırım bize bir dürbün lazım. Ama nereye bakacağımız da önemli. Yine geriye doğru gitmiş olabilir. Huyu kurusun, hep yapar bunu. Yularını gevşetmeye gelmiyor. Binlerce yıl önce çıktığı kulübesini has yuvasıdır zannediyor zavallı.

Ne vardı orada avcılıktan başka? Boğazlamak da değildi marifeti. Leş yiyiciliği… Bunları konuşasım var yine. Her gün haberlerde görüyorum o kayıp insanı. Görünüşe bakılırsa yine bir yalak bulmuş kendine. Ya girip yıkanacak pis suda ya da içecek onu. Bir ucu lağıma karışmış ama bunu düşünmesi gerekmez. Çünkü işini tartarak yapanlardan değildir o. Birilerini linç ederken alacağı kârı düşünür sadece. Avını boğazlarken vahşeti vahşet olarak görmez de, bataklığın doğası budur zanneder.

Açıp okudum tarihi. Katran dozunda bir karanlık… İçine işlemiş olan o “geriye dönme” hevesi her çağa bulaşmış görünüyor. Bu yobazlık illeti doğasında mı var insan denen yamyamın? Bakın ben söylüyorum size. Eğitilmezse başka bir türe dönüşüyor. İnsan ile alakası yok. Hayvana da çok uzak. Sadece bizim ırkımızda görülen tehlikeli bir ara tür.

Düşünme yeteneğine sahip olduğu belli. Onu tehlikeli kılan da bu zaten. İnsan olabilmek için sadece düşünebilmek yetmiyor. O düşünceyi zevkini kurgulamak için kullandığı gözden kaçmasın. Yarattığı teknolojinin altında kaldı mendebur. Elma ağacında armut yetiştirebiliyor fakat çığlık seslerine kulakları hâlâ tıkalı.

Peki, nasıl kurtarabiliriz onu? Eğer iğnesini batıracağı bir damar arıyorsa, damarına iğne batırılmalı. Yani utanç duyması için utanca maruz kalmalıdır mı diyorum? Sanırım kast ettiğim şey o. Özümüzde hayvan olmamız hayvanlığın kötü bir şey olduğunu göstermez. Savaşılacak tek düşman doyumsuzluktur ve o, havanın doğasında olan bir şey değil.

Çağdaş demek yalnızca görgülü ve bilgili demek midir? Hiç sanmıyorum. Şuna yürekten inanıyorum ki bunların hepsi vicdan yetmezliğinden. Yaşını başını almış, duyguları ve zihni nasırlaşmış insanlardan umudumu kestim. Eğer insanlığı utanç kurtaracak ise, insan bu duyguya çocukluğunda sahip olmalı. Bu da demek oluyor ki gelecek yalnızca çocukların omuzlarında yükselecek. Bu yüzden bir tanesine bile olsa sanatı ve bilimi aşılayabilmek hayat memat meselesidir.

 

Günay Aktürk

Read more

Tarih-i Kadim’e Zeyl (ek) Şiiri | Tevfik Fikret

Tarih-i Kadim’e Zeyl şiirinin polemik bölümünü anlatan, kürsüden itham eden bir vaiz figürü ve aşağıda vicdanıyla ayakta duran bir şairin alegorik sahnesi

Tevfik Fikret ve Tarih-i Kadim'e Zeyl Şiiri

Tarih-i Kadim’e Zeyl Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadim şiiri üzerinden kendisine yöneltilen suçlamalara verdiği sert ve düşünsel bir cevaptır. Süleymaniye kürsüsünde verdiği vaazlarda Mehmet Akif Ersoy bazı yazarları ve Tevfik Fikret i ağır bir dille suçluyordu. Tarih-i Kadim e Zeyl (ek) şiiri ise, “Târih-i Kadîm” şiirinden dolayı Tevfik Fikret’i “zangoçlukla” itham eden Akif’e cevaben yazılmıştır.

Tarih-i Kadim’e Zeyl şiirinin polemik bölümünü anlatan, kürsüden itham eden bir vaiz figürü ve aşağıda vicdanıyla ayakta duran bir şairin alegorik sahnesi

Tarih-i Kadim'e Zeyl (Ek) – Video ve Şiir Metni

Ben ki üç beş kuruşu tercihinden
Protestanlara “zangoçluk” eden
şairim… Yaldızlı kürsünün üstadına!
İslam dininin şair yorumcusuna.
Hazret-i Molla Sırat’a edebî
saygılarımı takdim ile hiç
hiç tereddüt etmeden diyorum ki:
layık olduk, lütfettiği “zangoçluk” sıfatına.

Lakin üstadım sakın aldanma,
müslüman evladıyım ben de bir parça.
Bana anlatma o güzel dini;
bilirim ben de senin bildiğini.
Okudum ben de ahiret kitabını.
dinledim ben de ahiret hitabını
Ben de zatın gibi cami, cami,
dolaşıp Halik’a ettim rüku.
cennetin şevki ile meşgul hayalim;
cehennem korkusundan bıkmış yüreğim
ben de tırmandım ulu Tûbâ’ya.
ben de çıktım Mele-i Âlâ’ya.
Ben de âşıktım ezan nağmesine,
bir koşardım ki, o Allah sesine!
Ben de tespihle dua, oruçla namaz
heyhat! hepsini yaptım, hepsini biraz.

Tarih-i Kadim’e Zeyl şiirinde inançla hesaplaşmayı anlatan, parçalanan kutsal semboller, yanan kitaplar ve kendi yarattığı putla yüzleşen insanın alegorik sahnesi

Çünkü telkinlere aldanmıştım,
kandığım şeylere hep kanmıştım
Bilmeden, görmeden iman ettim,
Nefsimi dinime kurban ettim.
Sevdim Allah’ı da, peygamberi de;
o şeyler kaldı bugün hep geride.
Anladım çünkü hakikat başka;
başka yoldan varılırmış Hakk’a.
Saydığın harikalar, mucizeler
birer zekâ büyüsüdür ki, beşer,
duraklamadan açıyor sırlarını;
mucizeler ehli, unutmuş yarını.
aldatılmış, aldatmış o İsa, Musa;
köhne bir tılsımlı yalandır âsâ.
Beşerin böyle işaretleri var;
putunu kendi yapar, kendi tapar!

Ara git kilisesini, gez Kabe’sini,
Dinle tekbiri, işit çan sesini,
göreceksin ki hepsi boştur;
umduğun, beklediğin şeyler yoktur.
Allah’ı gibi düzme şeytanı,
Buda’sı, Ehrimen’i, Yezdan’ı.
Topunun esası bir korkak vehim.
Gölgeler, gölgeler… Onlarda derin
bir karanlık sezerek çevrildim,
acı bir darbe yiyip devrildim.

Tarih-i Kadim’e Zeyl şiirinin son bölümünü anlatan, doğa içinde duran bir insan figürü, gökyüzü altında vicdanına yönelmiş sade ve alegorik sahne

Şimdi cenneti ve nurları önemsemeden;
süzerim yaradılışı hayran hayran; ben
ne tapılacak, ne taptıracak bilirim;
Kendimi yaradılışa kul bilirim.
Gökte binlerce mescit görürüm,
orda vicdanımı secde ederken görürüm.
Bu secde işte benim itaatim;
bu ibadette geçer saatim.
Bu ibadette övüncüm ve sevincim;
bence, ben bir kayadan farklı değilim.
Bir minik kuşla biriz tapmakta;
ben de Allah’tan başka yoktur derim, ishak* da.
Doğruluk, ahde bağlılık, tevazu, muhabbet,
hayır, haysiyet, insaf, merhamet;
sonra bir şaire zangoç dememeli…
İşte bunlar vicdanımı hareketlendirdi .

Düşünüp yapmak ayinimdir;
yaşamak dini, benim dinimdir.
Müminim, varlığa imanım var;
her kanat bir melek yapar.
Yaşarım, peygamberlere duymam gerek.
Beni Hakk’a götürecek: bir örümcek …
Kitabım doğa sahnesi kitabı,
bendedir hayır ile şerrin sebebi.
Varırım böylece ben mezara dek,
ahirette dirilmeye mahal görmem pek.
taşırım sevecen kalbimi ölçüsünde,
beşerin aşkını da, kederini de.

Hak dini bence bugün yaşam dinidir.
Ey Molla Sırât! Söyle, öyle değil midir?

TEVFÎK FİKRET
Günümüz Türkçesine uyarlayan: Sunar Yazıcıoğlu

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Onun Kalbinde Delik Var

Bataklığıma Gel!

Kısa Ama Derin | Aşırı Ve Anlamlı

Kısa yazılar
Evet, birazcık boydan kısa olabilirler.
Olsun, manası uzun ama!
Derin ve iç gıdıklayıcı…
Biz buna kısaca etkileyici mavallar da diyebiliriz.

Bu sayfada yer alan kısa yazılar

1- Onun Kalbinde Delik var
2- Akıl İle Aşkın Çatışması
3- Bataklığıma Gel
4- Baykuşun Gözleri
5- Bir tutkudur yalnızlık rüzgar fısıltısında.

Onun Kalbinde Delik Var

Onun kalbinde delik var

Onun kalbinde kocaman bir delik var. Altına gümüşten bir tas koyup içtim içine dolan o soğuk, o renksiz ve kokusuz duygusuzluğu.

Belli ki hırpalanmış. Ne varsa içinde güzele ve umuda dair, boşaltılmış içi. Ama zihin tedavi edecek kendini zamanla. Kalbindeki o neşter yarığı kapanacak ve tekrardan açacak kanatlarını sevilmek için.

Yaşanan şey kendini tekrarladıkça daha da umursamaz olacak umuda karşı. Nasırlaşan kabini kesmek için daha da keskin neşterlere ihtiyaç duyulacak.

İlk yaranın muhatabı her ilişkide daha da derinden hissedilecek ve yeni deneyimlerde kıyas olarak kabul edilecek.

Bütün bunlar en başından beri böyle olmak zorunda değildi, eğer ki vakti zamanında güzelce sevilmiş olsaydı. Ama bazen en başından beri gerektiği gibi sevilmiş olmak da, kalbin zamanla vebalı bir kemirgene dönüşmesine engel değil.

İnsan neyse odur. Kişinin kendi zihnini yararak içinden yeni birisini çıkartabilmesi bazen bütün bir ömre dahi sığmayabiliyor.

Akıl İle Aşkın Çatışması

Aşk İle Aklın Çatışması

Akıl der ki: “Bana bırak bu işi, kenara çekil sen. Geçmişte çektiğin acılardan haberdarım. Bunu sana duygular yaptı. Yürek köşkünde oturuyor o namussuz. Beni o kapıdan az kovmamıştın! Ama yine de affettim seni!

Çekil, henüz yeterince güçlü değil. Bırak başlamadan bitireyim işini. Akıl tarafından idare edilmeyen bir beden daha çok acılar çeker. Çekil diyorum sana. Duyguların peşine takılıp bir yabancıyla sevişeceğine gel ve benimle seviş. Ben tek gerçeğim.

Onun tüm marifeti hayaller kurdurtup kudurttukça kudurtmak seni! Ne çabuk unuttun ihaneti ve de yüz çevirmeleri Tatlı bir surete ilk günden kanacak kadar aptal yetiştirmedim seni. Sana önümden çekil diyorum!“

Bu tartışmaları yürek köşkünden huzursuzlukla izleyen “duygu” da der ki cevaben: “Çevir önünü çevir, sakın bırakayım deme ukala aklı! Her geçen gün daha da kararan nefreti yıkmaya kararlı gönül köşkümü. İnsanlıktan çıkmış. Kimseye güveni yok.

Sevmek denilen erdemi yanlış öğretmişler ona. Yarattığım tutkuları yaşamak yerine işi gücü hesap kitap tutmak hepten istila edip köleleştirme peşinde başını okşayanları. Akıl tarafından mı idare edilmek istiyorsun? İçinde yaşadığı toplum kadar kirlenmiş aklın mayası bozuktur.

 

Günay Aktürk

Evet, ihanete uğradın. Yüz çevirenler de oldu senden. Seni acıyla büyüttüğüm doğru. Ama yaralarını yine sevgiyle saracağım. Acıda hiç bir mana göremeyen akıl zevkten başka neyin peşine düşer Akılla kardeş gibi yaşayamayacaksak eğer, batır aklın bağrına huzursuzluğun kara oklarını. Çevir önünü seni beceriksiz! Kirletmesin bahçemin güllerini çamurlu botlarıyla!”

 

Günay Aktürk

Bataklığıma Gel

Bataklığıma Gel!

Beklenilen kişi gelmesin. Onun kendi bataklığında mutlu olduğu yadsınamaz. Bir yabancı gelsin bunun yerine. Gelsin ve yarının bekleneni olsun. Herkes herkese aşık olamaz. Elektirik meselesi var. Şu sıralar bayağı zamlı. İçini titretmiyorsa aradığın o değildir. Bunu aklına çivile.

 

Sen körsün. İlk önce bedenine baktığın için körsün. Şehveti gören “göz” değildir. Şehveti cinsel arzular görür. Ve de o en puslu silüetleri bile akıl almaz şekillere sokabilecek bir yeteneğe sahiptir. Öyle bir sokar ki bir daha çıkartamazsın oradan.

İlkin gözlerine bak. İki göz arasında görünmez bir sicim vardır. İletkendir o. Elektrik geldi mi? Hâlâ yok mu? Şalter atmıştır. Depoya in bak bakalım ana şalter kalkık mı. Bedenine fazla bakma ki yanlış şalteri kaldırmış olmayasın.

Şunu diyorum, bakışlarından etkilenmediğin hiçbir yabancıyla bataklıkta cilveleşmeye kalkışma. Onunla dibe dalamazsın. Daldığını mı ima ediyorsun? Yanlışın var. Şehvetin bataklığıdır o. Bu akşam içime “Vüs’at O. Bener” kaçmış olmalı. Çok fena elektrik aldım herhal.

 

Günay Aktürk

Baykuşun Gözleri

Baykuşun Gözleri

Sevgili kadınımızın doğum günü hediyesi. Başbaşa neler konuşuyoruz neler. Ne devletler yıkıp ne anarşik yazılar yazıyoruz. Salıyorum onu Atlas okyanusunun beri tarafından havaya, Hızır aleyhisselam’ın batırdığı gemileri bile görebiliyorum.

Baykuşun gözleri benim gözlerim. Acısı benim acım. Varlığı tarafından ehlileşen kara kanatlı bir yırtıcıyım ben. Kanat çırpışında yıkadım kanlı gagamı. Şimdi her şey için iki kez düşünüyorum.

Pençelerini omuzlarıma saplıyor bazen. Kendi yükümü onda hayalliyorum. Bazen de bizzat sevgilim oluveriyor. “Özledim” diyorum, “ne zaman geleceksin?”

“Gelmem için önce gitmem gerek” diyor. “Ben sendeyim, kokun burnumun direğinde… Gözlerim yaba gibi ellerini süzüyor geceleri çalışma masandan. Saçlarımı okşayan parmakların mapushane duvarları gibi son zamanlarda. Dokunduğun anda alev alıyorum. Seni çok özledim…”

 

Günay Aktürk

Bir tutkudur yalnızlık rüzgar fısıltısında.

Bir tutkudur yalnızlık rüzgar fısıltısında. Acı çekmeden dalıp gitmenin ender yollarından biridir. Ama için bir tuhaf olur bir yaprağın sallandığını görünce. Ah evet, kalp sadece kan pompalamaya yarar ama bazen etrafının karıncalandığı da olur.

Severim insanlardan arınmış yalnızlığı. Gün olur, bir çekirge sesini en güzel insan melodisine bile değişmem. Ama insansız da yapamam. Ama yaklaşamam da. Acıtacağını bilirim çünkü. Bilirim tutkuları olduğunu. Sürekli mızmızlanıp bir şeyler ister senden.

Bazen el uzatır. Bazen de kırıverir uzattığın eli. İnsanın insana yenilmediği an yok gibidir. Bu yüzden ihtiyaç duymuştur dosta.

Bir keçiyle dost olmak isterdim. İnadı doğaldır onun. Seninle gönül bağı da yoktur. Bir gün çekip gitse belki canın da yanar ama yine de bir başka güzeldir gidişi. Bir köpeğin evcil insanı olmak isterdim mesela. Bakışlarındaki saflığı arıyor insan. Bir Golden köpeğinin Sapiens maymunu! Ah ne güzel bir dostluktur bu.

Kelimeler olmayınca yanlış da anlaşılmıyorsun. Düşünce olmayınca bir de… Sırf düşünebiliyorum diye bir köpeğin karşısında başımı yere yıkmışımdır. Ah hayır, ondan daha üstün olmamın aramızdaki eşitliği bozduğu için değil. Düşüncenin beni eninde sonunda kirleteceğinden… Bu yüzden bilgeleri tanrılardan daha çok severim. Bütün hayvanlar arasında en fazla kirlenen hayvan benim, ah ne acı… Çünkü ben bir insanım ve bilinçli hesaplarım var.

Sevgilimle konuşmam gerek. O anlar dilimden. Ah benim küçük yazarım… Merhaba de seninle aynı oranda kirlenmiş sevgiline…

 

Günay Aktürk

Read more

Akraba Mı Akbaba Mı

akraba mı akbaba mı

Akrabayı Akrep Soksun

akraba mı akbaba mı

Akraba mı akbaba mı? Çok çetrefilli bir meseleyi hümâyun. Ben de dikkat ediyorum. Bu samimiyet tahrip gücü yüksek saatli bir bomba gibi. Her an her şey olabilir.

Dostoyevski’den bir alıntı yapalım. Akrabalar arasındaki ilişkileri söyle tanımlıyor: “Akrabalar arasında zorunlu bir sevgi bağı vardır. Oysa sevginin önce hak edilmesi gerekir. İşte bu yüzden akrabalar arasındaki sevgi, samimiyetsiz ve iğrençtir.

Aslında başarılı kötülük eylemlerinin sırrı çok açık. Bir yabancıdan çok daha kolay sızabiliyorlar içimize. Zaten içimizdeler. Acaba bu yüzden mi “kötülük içinizde!” diyorlar? Değilse bile umursamakta fayda var.

Akrabayı akrep soksun” demiş atalar. Soksun tabii. Yengeçler de yardıma gelsin. Akraba değil akbaba çünkü. Az biraz yılanlığı da var. Sanki bir yollu hayvanat bahçesi. Ama değil. Hayvanlara hakaret etmek istemeyiz. Ne demiş Nietzsche: “Hayvan olmak için masumiyet gerekir.” Normalde birine güvenmek için belli sınavlardan geçiririz onu. Fakat kan bağı için bu sınava gerek duyulmuyor. Neden çünkü evrim tarafından bile desteklenmiş bir seçilim mekanizması bu.

Biyolojinin penceresinden bakarsanız, akrabalarınızın hayatta kalmasıyla sizin hayatta kalmanız arasında pek fark yok. Buraya kadar güzel. Güzel ama evrim mekanizmasının bizim 21. yüzyılda yaşadığımızdan haberi yok ki. Bu kadar bencil ve aşağılık yaratıklara dönüştüğümüzden de haberi yok. O bizi hâlâ milyonlarca yıl önce Afrika savanasında yaşam mücadelesi veren orta halli bir Erectus ya da Habilis sanıyor. Bu mekanizmaya birilerinin artık gerçekleri hatırlatması gerekiyor.

Neyse… Hepsi tastamam kötü değil tabii ki. Akraba denilen şey seçmece karpuza benzer, seç seç al. Ama yine de o soruyu zaman zaman sormakta fayda var: “Akraba mı akbaba mı?

Günay Aktürk

Read more

Aşk Nedir | Kamburumdaki Odun Ve Ateş

Sırtında su küfesi taşıyan yaşlı bir adam, ayağına diken batan ve yürümeyi bilmeyen bir figürü kamburunda taşırken arkada cayır cayır yanan bir şehir görülür; aşkın yük, fedakârlık ve terk ediş alegorisi.

Aşk Üzerine Bir Tanım

Aşk nedir? Aşk, insanın kendisiyle kurduğu en sert yüzleşmelerden biridir. Kimi zaman arzu, kimi zaman delilik, kimi zaman da ateşe gönüllü bir yürüyüştür. Bu metin, aşkı romantik bir masal olarak değil; yakıcı, eğip büken ve insanı kendine yabancılaştıran bir deneyim olarak ele alıyor.

“Aşk nedir? Bana kalırsa, güzel bir nesnenin bizim üzerimizdeki etkisinden başka bir şey değildir. Bu etkiler bizim başımızı döndürür, bizi yakıp kavurur. Peki, bu duygunun temeli nedir? Arzu. Bu duygunun devamı nedir? Delilik.”

Yatak Odasında Felsefe
Marquis de Sade

Sırtında su küfesi taşıyan yaşlı bir adam, ayağına diken batan ve yürümeyi bilmeyen bir figürü kamburunda taşırken arkada cayır cayır yanan bir şehir görülür; aşkın yük, fedakârlık ve terk ediş alegorisi.

Kamburumda Su Küfesi...

Pişmen için ateş, yanman için köz gerek sana. Ya bir cadı kazanı lazım ya da üç ayaklı bir sac: ki iyice pişire etini. Aşk, ateşe gönüllü odunluktur ama benden de oduncu olmaz ki şimdi. Sırtımdan Yunus’un odunlarını atalı çok oldu, kamburumda su küfesi taşıyorum artık! Ve bu şehir cayır cayır yanıyor!

Eski mesleğimdir ateşe yarenlik etmek. Bunu biliyor ve çığlık çığlığa “gel” diyorsun. Seninle yanmaya gelirdim ama o kadar yolu geri dönüp de kolundan tutup bu günlere yetirmeye gözüm kesmiyor. Hem canın tatlıdır senin, ayağına diken batarsa yarı yolda korsun beni. Çünkü henüz yürümeyi bilmiyorsun. Bir ömür kamburumda da taşıyamam ki seni!

Senden önce çok kurt sürüsü geçti buralardan. Ormanın derinliklerinde gördüm seni! Kış uykusuna yatmış ayılara dokunuyordun. Yaşama henüz yabancı olan sen, yolunu sürdüğün ayak izlerine de yabancısın. Ne yazık ki diğerleri gibi seni de (muhtemelen) onlar yetiştirecek.

Aslında bu sendeki şehir yangını. Ateşi besleyecek odun değil aradığın. İstiyorsun ki ateşin sönsün! Ama bu senin suçun değil! Bu çağda böyle gördün ve bu işin aslı budur sanıyorsun.

Öyle ya da böyle elindeki anahtar doğru kilidi açmayacak! Zaten kimse layığına eş değil. Hiç de dengini rast getirdiği olmamıştır. Dengini seçmez ki denk getirebilsin!

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Virüs Günlerinde Aşk Ve Kapı Tokmağı

virüs günlerinde aşk ve kapı tokmağı
virüs günlerinde aşk ve kapı tokmağı

“Ah, ne delilikler yaptım bir bilsen! Elinin değdiği kapı tokmağını öptüm, dairene girmeden önce fırlatıp attığın izmaritini çaldım ve onu, dudakların değmiş olduğu için kutsal bir nesne saydım…”

Bilinmeyen Bir kadının Mektubu
Stefan Zweig

 

Ne diyeceğimi biliyorsunuz. Geniş zamanlarda herkes yapar bunu. Hayal için de, acı için de bol bol zaman vardır. Şimdi de öpsene o kapı tokmağını! O izmarite çıplak elinle dokunsana! Gözler de can telaşına düşmüş, tanıdık suretlerde bile hastalıktan kuşkulanıyorlar.

Aman canım boş verin bunları. Hep tanrılara kurban verecek değiliz ya, bir de aşka kurban gidelim ve öpelim kapı tokmağını. Ödülü tatlı bir öpücük olduktan sonra, boğularak ölmeyi göze alamaz mı insan?

Alamaz mı gerçekten? Yunus boşa yanmış öyleyse, yok yere dönmüş Mevlana. Bunlar sizin kutsalınızdı hani? Yalnızca sağlıklı ve barış zamanlarında mı tutunursunuz tutkuya? Dün Boğaziçi Köprüsüne çıkanlar, haftada üç litre kefir içmeye başlamışlar bugün!

Düşman başına bugün kapı tokmağı. Ama evet, yaşatmalı insan insanı. Kutsayıp durmamalı ölümü. Lakin bu mudur mesele? Bir öpücük uğruna can veren avanak belli ki pazarda pazarlığa oturmuş. Gider ayak aklı fikri işgalde! Savunma hattındaki doruklarda o zevki avlayalım da, tek dert ölüp gitmek olsun! Bir de yüce bir madalyon takarlar ardından. Bu yüzden çoğu aşk yanlış anlaşılmıştır.

Ödülsüz aşk yolculuğu da en az ödülsüz inanç kadar gerçekçidir. Peki, o tokmağa dokunacak mıyız yoksa bulanın münasip bir yerine gitsin mi diyeceğiz? Bu mesele bizimle ilgili değil. Boşuna ota boka kutsamayalım ölümü. Bu onunla ilgili. Onu yaşatmak için ne kadar ileri gidebilirsiniz? Ama Evrim yasaları da der ki: “Bırak önce o dokunsun!”

 

Günay Aktürk

Read more