Aşk Nedir | Kamburumdaki Odun Ve Ateş

Sırtında su küfesi taşıyan yaşlı bir adam, ayağına diken batan ve yürümeyi bilmeyen bir figürü kamburunda taşırken arkada cayır cayır yanan bir şehir görülür; aşkın yük, fedakârlık ve terk ediş alegorisi.

Aşk Üzerine Bir Tanım

Aşk nedir? Aşk, insanın kendisiyle kurduğu en sert yüzleşmelerden biridir. Kimi zaman arzu, kimi zaman delilik, kimi zaman da ateşe gönüllü bir yürüyüştür. Bu metin, aşkı romantik bir masal olarak değil; yakıcı, eğip büken ve insanı kendine yabancılaştıran bir deneyim olarak ele alıyor.

“Aşk nedir? Bana kalırsa, güzel bir nesnenin bizim üzerimizdeki etkisinden başka bir şey değildir. Bu etkiler bizim başımızı döndürür, bizi yakıp kavurur. Peki, bu duygunun temeli nedir? Arzu. Bu duygunun devamı nedir? Delilik.”

Yatak Odasında Felsefe
Marquis de Sade

Sırtında su küfesi taşıyan yaşlı bir adam, ayağına diken batan ve yürümeyi bilmeyen bir figürü kamburunda taşırken arkada cayır cayır yanan bir şehir görülür; aşkın yük, fedakârlık ve terk ediş alegorisi.

Kamburumda Su Küfesi...

Pişmen için ateş, yanman için köz gerek sana. Ya bir cadı kazanı lazım ya da üç ayaklı bir sac: ki iyice pişire etini. Aşk, ateşe gönüllü odunluktur ama benden de oduncu olmaz ki şimdi. Sırtımdan Yunus’un odunlarını atalı çok oldu, kamburumda su küfesi taşıyorum artık! Ve bu şehir cayır cayır yanıyor!

Eski mesleğimdir ateşe yarenlik etmek. Bunu biliyor ve çığlık çığlığa “gel” diyorsun. Seninle yanmaya gelirdim ama o kadar yolu geri dönüp de kolundan tutup bu günlere yetirmeye gözüm kesmiyor. Hem canın tatlıdır senin, ayağına diken batarsa yarı yolda korsun beni. Çünkü henüz yürümeyi bilmiyorsun. Bir ömür kamburumda da taşıyamam ki seni!

Senden önce çok kurt sürüsü geçti buralardan. Ormanın derinliklerinde gördüm seni! Kış uykusuna yatmış ayılara dokunuyordun. Yaşama henüz yabancı olan sen, yolunu sürdüğün ayak izlerine de yabancısın. Ne yazık ki diğerleri gibi seni de (muhtemelen) onlar yetiştirecek.

Aslında bu sendeki şehir yangını. Ateşi besleyecek odun değil aradığın. İstiyorsun ki ateşin sönsün! Ama bu senin suçun değil! Bu çağda böyle gördün ve bu işin aslı budur sanıyorsun.

Öyle ya da böyle elindeki anahtar doğru kilidi açmayacak! Zaten kimse layığına eş değil. Hiç de dengini rast getirdiği olmamıştır. Dengini seçmez ki denk getirebilsin!

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Virüs Günlerinde Aşk Ve Kapı Tokmağı

virüs günlerinde aşk ve kapı tokmağı
virüs günlerinde aşk ve kapı tokmağı

“Ah, ne delilikler yaptım bir bilsen! Elinin değdiği kapı tokmağını öptüm, dairene girmeden önce fırlatıp attığın izmaritini çaldım ve onu, dudakların değmiş olduğu için kutsal bir nesne saydım…”

Bilinmeyen Bir kadının Mektubu
Stefan Zweig

 

Ne diyeceğimi biliyorsunuz. Geniş zamanlarda herkes yapar bunu. Hayal için de, acı için de bol bol zaman vardır. Şimdi de öpsene o kapı tokmağını! O izmarite çıplak elinle dokunsana! Gözler de can telaşına düşmüş, tanıdık suretlerde bile hastalıktan kuşkulanıyorlar.

Aman canım boş verin bunları. Hep tanrılara kurban verecek değiliz ya, bir de aşka kurban gidelim ve öpelim kapı tokmağını. Ödülü tatlı bir öpücük olduktan sonra, boğularak ölmeyi göze alamaz mı insan?

Alamaz mı gerçekten? Yunus boşa yanmış öyleyse, yok yere dönmüş Mevlana. Bunlar sizin kutsalınızdı hani? Yalnızca sağlıklı ve barış zamanlarında mı tutunursunuz tutkuya? Dün Boğaziçi Köprüsüne çıkanlar, haftada üç litre kefir içmeye başlamışlar bugün!

Düşman başına bugün kapı tokmağı. Ama evet, yaşatmalı insan insanı. Kutsayıp durmamalı ölümü. Lakin bu mudur mesele? Bir öpücük uğruna can veren avanak belli ki pazarda pazarlığa oturmuş. Gider ayak aklı fikri işgalde! Savunma hattındaki doruklarda o zevki avlayalım da, tek dert ölüp gitmek olsun! Bir de yüce bir madalyon takarlar ardından. Bu yüzden çoğu aşk yanlış anlaşılmıştır.

Ödülsüz aşk yolculuğu da en az ödülsüz inanç kadar gerçekçidir. Peki, o tokmağa dokunacak mıyız yoksa bulanın münasip bir yerine gitsin mi diyeceğiz? Bu mesele bizimle ilgili değil. Boşuna ota boka kutsamayalım ölümü. Bu onunla ilgili. Onu yaşatmak için ne kadar ileri gidebilirsiniz? Ama Evrim yasaları da der ki: “Bırak önce o dokunsun!”

 

Günay Aktürk

Read more

Cinsel Aksaklıklar ve Ahlak Yitimi

Cinsel Aksaklıklar ve Ahlak Yetmezliği nedir

Ahlak Alçaldı Ve Namus Bir Adım Öne Çıktı!

Cinsel Aksaklıklar ve Ahlak Yetmezliği

“Ruhsal bozukluklar, içinde yaşadığımız toplumun doğurduğu cinsel aksaklıkların sonucudurlar.”

Wilhelm Reich

 

Aksatmayın dedik şunu. Kendi mezarınızı kazıyorsunuz ördüğünüz geleneklerinizle. Peki, ne oldu karşılığı? Kural koyan da sizsiniz, “Yasaklar delinmek içindir.” diyen de. Öyleyse bazıları bazı geceler mutlak suretle aksatmalı bu işi. Ama kim aksatacak ve hangi gece olacak (doğru bir deyimle olmayacak) bu iş bilmiyoruz. En azından kimleri kısırlaştırmamız gerektiğini biliyoruz.

Her şey cinsel yasaklarla başlıyor gibi. Kadın cinayetleri, çocuk suçları ve eğitimin bunca çökmesi de bizzat bununla ilintili. Ahlak yitimi diyorum ben buna. Kadına saygısızlığın temeli de ahlaksız bir namus algısı değil midir? Namus da penise hizmet ediyor. Ahlâkın temeli böyle kurulunca diğer suçlar da peşinden geliyor onun.

Kadına saygı duyan birisi başka ne gibi suçları işlemeye yönelebilir? Sanırım sadece düşünce suçu! Açıklayayım. Böyle bir ortamda baş etmesi gereken o kadar ahlaksızlık vardır ki karakter zamanla doğru bir zemine kendiliğinden oturacaktır diye düşünüyorum. Sırf üç gramlık et parçasına ulaşmak için göstermelik basit bir yöntem olmamalı bu. Zira böylesi çok var. Kendisini içeriden parçalayarak içiyle bir olmuş hakiki bir ahlaktan bahsediyorum.

O halde çözüm basit. Sadece kadına saygı duy ve bırak gerisi kendiliğinden düzelsin. Biz bu fikri daha da genişleterek ucu ta Şamanizme kadar uzanan eski bir bilgiyle birleştirelim. “Eline, beline ve diline hakim ol.” İnsanlık bu üç maddeye tıpkı bir tanrıya tapar gibi tapsaydı bugün böyle mi olurdu? Yo tanrıya tapar gibi olmasın. Tapınmanın olduğu yerde ahlaksızlık belli ki yeniden doğuyor. Biz evrensel bir bilgi diye kabullenelim.

 

Günay Aktürk

Read more

(14) En İyi Kitap Alıntıları

Günay Aktürk

Kitap Alıntıları Ve Sözleri

Bu sayfada yer alan kitap alıntıları; Edgar Allan Poe, Jo Cotterill, Jean-Jacques Rousseau, Sabahattin Eyüboğlu, Zülfü Livaneli, Lucille Ball, Francis Bacon, Birhan Keskin, Richard Lewontin, Friedrich Nietzsche, Mihail Bulgakov, Sabahattin Ali, Murathan Mungan, Wilhelm Reich, Clarissa P. Estes, William James, Carl Gustav Jung, Romain Gary, Ernest Hemingway, Mark Wolynn, Franz Kafka, Carl Sagan, Romeo ve Juliet, Stanley Coren, Dostoyevski ve Ceyhun Atuf Kansu gibi edebiyat, felsefe, psikoloji ve bilim dünyasının güçlü isimlerinden seçilmiş sözlerden oluşmaktadır.

Dünya edebiyatının önemli yazarlarından seçilmiş kitap alıntılarını temsil eden edebi kolaj görseli

1

“Her şey tersine dönmüş. Katiller masumları yargılıyorlar.”

İki Şehrin Hikayesi
Charles Dickens

2

Mutsuzluğumuzun yegane nedeni, bir başımıza kalamamamızdır.”

Kızıl Ölüm Maskesi
Edgar Allan Poe

3

“Kitaplar size hikayelerden fazlasını verir. Kitaplar size kaybettiğiniz insanları geri verir.”

Limon Kütüphanesi
Jo Cotterill

4

“Bilgiye aşıktı, kendisi de bilgiliydi ama biraz ukalalığı vardı.”

İtiraflar
Jean-Jacques Rousseau

5

“Softalık bütün insanlığın baş belasıdır.”

Sabahattin Eyüboğlu

6

“Apaçık ve hazır olanı reddedip uzaktaki ve belirsiz olanı yeğlemek insan doğasının sapkınlığının bir özelliğidir.”

Bütün Hikayeleri
Edgar Allan Poe

7

“Bu kadar cinayetten sonra şunu kabul edelim artık. Bu ülke hasta. İşin kötüsü bunu düzeltmesi beklenecek kurumlar da hasta.”

Zülfü Livaneli

8

“Egoistlerin iyi bir yanı vardır: Başkaları hakkında konuşmazlar.”

Lucille Ball

9

“Servetiyle her şeye sahip olabileceğini sanan pek çok kişi, evvela kendisini satışaçıkartmıştır.”

Francis Bacon

10

“Bilme, tanıma beni. Merdivenleri üçer beşer çıkmanın sevinci yok içimde.”

Birhan Keskin

11

“Bizi biz yapan iki milyar yıllık evrimin yanında yüz günlük devrimin bizi değiştireceğini nasıl düşünebiliririz ki?”

İdeoloji Olarak Biyoloji
Lewontin

12

“Bari hayvan olarak mükammel olsaydın. Fakat hayvan olmak için masum olmak gerekir.”

Nietzsche

13

“Ah, şikayet edemeyeceğiniz biri tarafından inciltilmek ne acı!”

Francis Bacon

14

“Seven kişi, sevdiğinin kaderini paylaşmak zorundadır.”

Usta ve Margarita
Mihail Bulgakov

15

“Dünyada hayatın bir tek manası varsa o da sevmektir. Hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sadece sevmek. Başka insanı bahtiyar edebilmek, kendini bahtiyar edebilmekten daha güç fakat daha insancadır.”

Canım Aliye Ruhum Filiz
Sabahattin Ali

16

“Hiç kimsenin iyi gelmediği yerden sarıyorsun yaralarımı. Hiç kimsenin dokunamadığı yerden kanatıyorsun sonra.”

Murathan Mungan

17

“Ruhsal bozukluklar, içinde yaşadığımız toplumun doğurduğu cinsel aksaklıkların sonucudurlar.”

Bedensel Boşalmanın İşlevi
Wilhelm Reich

18

“Erkek, eşinin mezarından dönerken kimi alsam ki diye düşünür.”

Eskiler

19

“Elinizden geldiğince bağışlayın, biraz unutun, epeyce yaratın.”

Kurtlarla Koşan Kadınlar
Clarissa P. Estes

20

“Eğer birinin ruhunu görmek istiyorsan ona hayallerini sor.”

Öğretmenlere Öğütler
William James

“Eğer birinin ruhunu görmek istiyorsan ona hayallerini sor.”

Öğretmenlere Öğütler
William James

21

“Bir erkeğin tam olabilmesi için daha ne kadar kadınlığa gerek duyduğunu biliyor musun?”

Kırmızı Kitap
Carl Gustav Jung

22

“Seksen dört yaşındayım ama üzülecek hiç kimsemyok. Sevdiği birini yitirmek korkunç bir yalnızlık, hiç kimseyi yitirmemiş olmak daha da korkunç bir yalnızlık.”

Kral Salomon’un Bunalımı
Romain Gray

23

“Öleceğiz ama köprüyü de uçuracağız.”

Çanlar Kimin İçin Çalıyor
Ernest Hemingwey

24

“Karanlık zamanlarda göz görmeye başlar.”

Seninle Başlamadı
Mark Wolynn

25

“Güzel günlerdi onlar. O ilk güzel günler, en azından aynı güzellikte bir daha tekrarlanmamıştı.”

Dönüşüm
Franz Kafka

26

“Kitaplar tohum gibidirler. Yüzyıllarca bir yerde uyuyakalmış durumdadırlar. Sonra da birden beklenmedik ve umut vaat etmeyen topraklarda çiçek vermeye başlarlar.”

Carl Sagan

27

“Ah, uzaktan görünen aşk, nasıl da acımasız ve kaba denendiğinde…”

Romeo ve Juliet

28

“Köpeklerin en büyük korkusu evden onsuz çıktığınızda tekrar geri gelmeyeceğinizdir.”

Stanley Coren

29

“Artık susmuyor da eskisi gibi. Durmadan konuşuyor. Kitapları da düşürmüyor elinden.”

Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları
Dostoyevski

30

“En güzel oyuncağı yaşamaktır çocukların.”

Halk Albümü
Ceyhun Atuf Kansu

Kitaplar karanlıkta bir ateş lavrasıdır. Onlar olmadan dünyanın karanlığa bürünmesi kaçınılmaz. Tiranlığın hüküm sürmesinin nedeni de tam olarak bu. Gerçeklik algımız kirli. Tüm çabamız, kendi payımıza temizleyebildiğimiz kadarını temizlemek. Bu çaba yalnız yozlaşan aklı temizleme çabası da değil. İşe kendimizi yontmakla başlıyoruz.

Bugünlük kitap alıntıları bu kadar : )

Daha fazlası için İnstagram sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

Read more

Bertolt Brecht – Bizden Sonra Doğanlara

Bertolt Brech

Bertolt Brecht

En güzel şiirler serisine yeni bir video daha. Bu defa Bertolt Brecht ve Bizden Sonra Doğanlara adlı şiiri | Seslendiren: Günay Aktürk | Sözleri aşağıdaki gibidir. Bundan sonraki çalışma ise “Madem İyisin” adlı şiiri olacak sanırım.

Bizden Sonra Doğanlara - Sözleri

I

Gerçekten karanlık bir çağdır yaşadığım!
Ahmaktır hilesiz söz.
Düz bir alın
Vurdum duymazlığa işaret.
Gülen Kötü haberi almamış henüz.

Nasıl bir çağdır bu?
Ağaçlardan bahsetmenin neredeyse suç sayıldığı
Birçok alçaklığa suskun kalışı içerdiğinden.
Yolu kaygısızca karşı karşıya geçen
Ulaşılmazdır artık herhalde
Zorda kalan arkadaşları için.

Doğrudur: geçimimi sağlamaktayım hala
Fakat inanın: bu sadece bir tesadüftür.
Yaptıklarım arasında hiçbir şey hak vermiyor
karnımı doyurmaya.
Tesadüfen ayaktayım.
(Şansım ters giderse mahvoldum.)

Diyorlar ki: ye ve iç sen!
Sevin neyin varsa!
Fakat nasıl yiyip içeyim ki
yediğim bir açın ellerinden kaptığım lokmaysa,
bir susuzun sorduğu bardak suysa içtiğim?
Ve yine de yiyip içiyorum ben!

II

Ben de bir bilge olmak isterdim.
Yazıyor eski kitaplar bilgelik nedir:
Dünya kavgalarına uzak durmak
ve o kısa zamanı korkusuz geçirmek
Şiddete başvurmadan hem
Kötülüğe iyilikle karşılık vermek
Düşlerini gerçekleştirmek değil,
unutmak, bilgelik olarak kabul ediliyor.
Tüm bunları yapamıyorum:
Gerçekten karanlık bir çağdır yaşadığım!

II

Kargaşalık döneminde geldim şehirlere
Açlığın hüküm sürdüğünde.
Girdim insanlar arasına isyan döneminde
Ve öfkelendim onlarla birlikte.
Böyle geçti zamanım
yeryüzünde verilmiş bana.

Savaşlar ortasında yedim ekmeğimi
Katiller arasında yattım uykuya
Özensiz yaklaştım aşka
Ve doğayı sabırsızlıkla izledim.
Böyle geçti zamanım
Yeryüzünde verilmiş bana.

Yollar bataklığa gidiyordu zamanımda.
Cellada bildiriyordu beni konuştuğum dil.
Çok değildi yapabileceklerim.
Fakat iktidardakiler
daha güvende hissediyorlardı kendilerini bensiz,
ümit ediyordum.
Böyle geçti zamanım
Yeryüzünde verilmiş bana.

III

Battığımız dalgalardan
yükselecek olan sizler
Zaaflarımızdan söz ederken
Unutmayın karanlık çağı da
Sizlerin kurtulmuş olduğu.

Yürüdük ya, pabuçlardan çok ülke değiştirerek
Sınıf savaşlarının ortasında çaresiz
Haksızlığın olup öfkenin olmadığı yerde.
Biliyoruz halbuki:
Aşağılıklara duyulan nefret de
Bozar şeklini yüzün.
Kısar sesi haksızlık karşısındaki
Öfke de.
Ah, güler yüzlülüğe ortam hazırlamak istemiş bizler
Güler yüzlü olamadık kendimiz.

Sizler fakat, geldiğinde vakit
İnsan insanın yardımcısı olduğu
Zaman hatırlayın hoşgörüyle bizi.

 

Bertolt Brecht

Read more

Kavra Kırbacın Sapını

kavra kırbacın sapını
kavra kırbacın sapını

Al şu zinciri ve kendi yamaçlarındaki paslı kazıklarına bağla beni. Bir gün eninde sonunda kavgasını yapacağız nasıl olsa. O güne kadar en derin çukurlarında demirleyip azgın kasırgalarına bırakıyorum bu yelkenliyi!

Kavra kırbacın sapını, kesiver cezasını erdemli davranışlarımın. Şimdiden kara bulutlarını serbest bıraktın, gökyüzüm çamurlu ya, yine de tam gezmelik! Öyle görünür başlarda. Ama önünde sonunda fırtına çıkar. Kimin kurtulup kimin kaybolacağına fırtına karar verecek.

Her insan bir nebze yük gemisine benzer. Zamanla yolcu gemisine evrilir ve en nihayetinde savaş gemisi olarak ortaya çıkar. Bazen de öyle olmaz. Bir sandaldır o. Denize fazla açılmamışken: “Bu sandalın kürekleri tuzlu sulara dayanamıyor artık!” deyip bırakır kendini kara sulara.

Elimizde (Nietzsche’nin deyimiyle) evrim kuramımız var. Ve bu evrimin dişiler hakkında neler söylediğinden haberdar mıyız? Kadın da bir dişidir ama insana doğru evrimleştikçe kadınlaşıyor. Görünen o ki sırf medeniyetimizin bir dizi getirilerinden ötürü evrimin bazı maddeleri saf dışı kalmış durumda. Kadınlarımızın (ev bekçisi) olma zorunluluğu gibi. Kadın artık kazanabiliyor. Onu dört duvar arasına sıkıştıran zihniyet Orta Çağ zihniyetidir ve kadının hiçbir derdine deva olamaz. O kadar!

 

 

Günay Aktürk

Read more

Kirli Yolların Adamı

Kirli Yolların Adamı - günay aktürk
Kirli Yolların Adamı - günay aktürk

Kirli yollardan geçti, çamura bastı ama pahalı çizmeleri vardı ayaklarında, kirlenmedi. Çamurlu yağmur yağdı havadan ama bir tek o ıslanmadı. Çünkü şemsiye tuttu paralı yamakları!

Mahkeme kayıtlarında izine rastlamadınız çünkü satın aldı adaleti. Fakat çıktı dedikodusu. Ocakta ateş vardı ve dumanı tüttü.

Zırhlı ve görkemli arabasıyla evinden aldı sevgilisini bir akşam. Diksiyonuna ve cakasına diyecek yoktu. Saygı uyandırdı önce. Ilk buluşmaya göre gelecek vaat ediyordu. Fakat dönüş yolunda okşadı yanaklarını ve yavaş yavaş indi elleri memelerine…

Yoksullar ahlaklı, zenginler kötüdür demiyorum. Yoksulun ahlaksızı daha da beter oluyor hani. Yani sonradan görme olmayacak insan. Bugün yüzüne bile tükürmediğin hem aptal hem de yoksul adamların, yirmi yıl sonra saltanat edindiği bir ülke burası.

İki farklı hayat yaşamış iki insan tanımıştım bir zamanlar. Biri bilge bir adamdı. Bir akşam hırpani vaziyetiyle oturduğu yol kenarında ufaktan demleniyordu. Sakalı üç karış. Beş liralık köpek öldüren şarabından sundu bana. Ve sohbetin konusu kuantum fiziğiydi…

Öteki eskiden zengin mi zengin bir kadın. Şimdi birazcık darlıkta vaziyeti. Çirkefin içinde koruyabilmiş erdemini. Onunla ilk karşılaştığımızda eski soyluluğunu gülüşlerinde görmüştüm.

Erdem insanın içindedir ve çoğu zaman eskiden neyse şimdi de odur. Pahalı parkalar da, yağdalı ceketler de insanın içinde olana yeni bir şekil veremez. İnsan kafasının içinde bir “ur” ile yaşar. Ya iyi huyludur o “kitle” ya çok daha ölümcül…

 

Günay Aktürk

Read more

Sonlunun İçindeki Sonsuzluk

sonlunun içindeki sonsuzluk

İçim Hakikat Dışım Kara Kitaplı Bir Organizma

sonlunun içindeki sonsuzluk

Ahh sonlunun içindeki sonsuzlukVarlığın birliği. Küçücük bir cam parçası kırılmış ve saçılmış etrafa. Saçıldıkça çoğalmış, çoğaldıkça türlü donlara girmiş. Ben! Yani ben işte! Bedenim dört duvar, tepesinde delikli bir dam. İçimde volta atmakta hapisliğinden habersiz bir aptal… İçim hakikat, dışım kara kitaplı bir organizma!

Yeni yeni anlıyorlar beni. Tarih boyunca çirkin bir çamur yavrusu diyerek küçümsemişler varlığımı. Demişler ki aslın bir balçıktır ve içine görünmez bir ruh üflenmiştir. “O yüce ruh sana sordu bir zamanlar. Ben senin rabbin değil miyim? Sen de tasdik ettin bunu.” Hatırla! İyi ama nasıl? Hangi zamanda sorulmuş bu sual? Ezelde. Kâlû Belâ derler adına: bezm-i elest. Anıların kayıt altına alınmadığı bir zamanda. Ruhların yaratıldığı bir gün olası… Şimdi kimselerin hatırlayamadığı bir cevap, inkârın suçuna delil olarak gösterilmekte! Gece karanlığında tanıksız bir cinayete mi kurban gidiyoruz yoksa?

Göz görmek ister, akıl da gördüğünü onaylamak. Gözün görmediğine akıl yalancı şahitlik yapamıyor işte. Ama bazen de öyle görüntüler olur ki onları göremesek de bütün deliller ona işarettir. Fakat bir iz olmalıdır ona dair. Buradan bir kurt sürüsü geçmişse birileri mutlaka görmüş olmalı. Ya işemiş, ya da ayak izlerini bırakmışlardır. Koyuna keçiye musallat olmadan gitmezler.

Yolumu kaybetmiş gibi mi görünüyorum? Beni atınızın arkasına bağlayıp kendi yörüngenizde yol almamı istiyorsunuz. Yolu yarılamadan yorulmuş bir kertenkeleyim kabul. Ama kimin ruhu tastamam dingin ki? Bir de benim yoluma bakın. Tarih tanıklık etti bana.

Yitik bir gerçeğim ben. Susuz bir vaha. Yolcusu katledilmiş yataklı bir tren… Hem kafesim hem de güvercin. Yemlendim asırlarca şaklaban vaazlarında. Şimdi sonu gelmez bir açlık grevindeyim. Ne olmak istediğim gibiyim ne de göründüğüm gibi.

Bir fırıncı benim tanrım. Ama su muyum yoksa bir un mu? Uzun saplı bir sopa mıyım yoksa alevli bir ocak mı? Ateş mi bana dokunmakta yoksa ben mi pişirmekteyim ateşi? Tüm bu sesler, zerresinde katır yükü ilhamıyla mı fısıldamakta kulaklarıma yoksa sonsuzluk mudur bu konuşup duran?

Kör müydü gözleri hakikatin? Sağır mıydı kulakları? Bilinci kapalıydı da benimle mi erdi aslına? Düzmece beceriksizliğiyle sürekli yok etti ve yeniden şekillendirdi. Sonunda fark etti kendini hakikat. O ben, ben de o. Ne demiş Hallacı Mansur: “Kâinat içinde bir zerre noktacık. Noktanın içinde, nokta onun içinde. Hem kâinatın içinde, hem kâinat onun içinde. O’ndan ama o değil.

O da benim gibi acı mı çekmekte şimdi? Yoksa bilincin en ilkel zerresi miyim ben? Yoksa ben, savruk bir generalin en önde can veren değersiz bir neferi miyim?

 

Günay Aktürk

Read more

Zaman Seni Değiştirdi – Konak Virüsü

Zaman seni değiştirdi

Zaman Seni Değiştirdi - Konak Virüsü

Zaman seni değiştirdi

Zaman seni değiştirdi. Biliyorum. Peki, ya kaç konak değiştirdin benden sonra? Yaşadığı bedene uyum sağlamak için mutasyon geçirmiş bir virüs gibisin. Ama gerçek şu ki dahamı uyumlu oldun yoksa çok daha mı ölümcülsün artık, bilmiyorum.

Biri karantinaya öteki sokaklara. Fazla yaşamaz dediler benim için. Ve sen bu esnada her yerdeydin; Kapı kollarında, süpermarketlerin içki reyonlarında ve bilirsin, havalandırılmamış rutubetli odaların kirli çarşaflarında…

Zaman seni değiştirdi. Ya beni? Seni hiv virüsüyle aldattığım doğru. Hastalıklı bir ruhun küresel çapta bir salgına dönüşebildiği şu yerkürede kim ne kadar temiz kalabildi ki?

Seni yok etmenin yolu her zaman bulunabilir ve ben bir dahaki mutasyona kadar sağlıklı yaşayabilirim. Sen ve ben aynı sayılırız. Hem bozulmayı bekleyen sağlıklı bir beden, hem de kendine yeni avlar arayan cansız bir mikrop!

 

Günay Aktürk

Read more

Benim Bu Hikayede Ne İşim Var | Hikâyesiz Bir Anlatı

Saatine bakan bir kadın figürünün etrafında, bankayı soyan hırsız, balkonda yalnız oturan adam, kavga ayırırken dayak yiyen bir sahne ve ekmeğin içinden çıkan şüpheli cisim gibi olayların üst üste bindiği alegorik kompozisyon.

Benim Bu Hikayede Ne İşim Var?

Bu yazı, bir dönem Ot Dergisi’nde yayımlanmış bir metinden alınmıştır. Benim bu hikayede ne işim var sorusu, burada bir yakınma değil; başına “hikâye” gelmeyen bir anlatıcının, başkalarının hayatlarında geçici roller üstlenerek var olma hâlinin ifadesidir. Metin, sıradanlıkla değil, öznesiz kalmış bir hayatın ironik bilinciyle konuşur.

Saatine bakan bir kadın figürünün etrafında, bankayı soyan hırsız, balkonda yalnız oturan adam, kavga ayırırken dayak yiyen bir sahne ve ekmeğin içinden çıkan şüpheli cisim gibi olayların üst üste bindiği alegorik kompozisyon.

Bütün günü kendime üzülerek ve tanımadığım insanlarla hayali konuşmalar yaparak geçirdim. Kafamı kaldırdığımda saat beş, yaşım da elli olmuştu. Kendime yüz vermeyi pek sevmem aslında. Şımarmaya müsait bir yapım var. Anlatacak esaslı bir hikayem yok. Hiçbir zaman da olmadı. O yüzden başka insanların hikayelerine bulaşmaktan ve onları ben yaşamışım gibi anlatmaktan kendimi alıkoyamıyorum.

Çünkü benim başıma hiçbir şey gelmiyor. Hiçbir hırsız çalıştığım bankayı soymaya kalkışmıyor, güzel bir kadın bana âşık olmuyor. Aldığım ekmeğin içinden gazete haberlerine konu olabilecek şüpheli bir cisim çıkmıyor.

En güzel hikayeler hep başkalarının başına geliyor. Bu yüzden akşamları balkonda oturup konuşmalarımı dinlerim. Yolda kavga eden birilerini görsem mutlaka ayırırım, kimin haklı olduğuyla ilgilenmem. Mesela, iki sevgili tartışırken konuya müdahil olmuşluğum, temiz bir dayak yemişliğim ve ardından olay yerini efendi gibi terk etmişliğim var. Bu hikayeyi ayrılmak üzere olan iki sevgiliyi barıştırdığım gün olarak anlatmayı severim.

Pastanede tek başına oturan bir kadının masasında gizemli bir not tutarken, karşısında onu telaşla durduran bir adama hayretle baktığı; arka planda bir taksinin başka bir arabayı takip ettiği çok katmanlı alegorik sahne.

Hafta sonları bir pastanenin aile salonuna gider, belki bir olay çıkar diye tek başıma otururum. Bir kişi de gelip “Hop hemşerim burası aile salonu!” deyip beni kaldırmaz. Birileri için tehlike arz etmiyor oluşum beni bazen çok sinirlendiriyor.

Cümbüşlü bir şeyin parçası olma peşinde değilim. Öylesini istesem aile bireylerimin ve eski dostlarımın hikayelerine karışırdım. Bakmayın, ben aşırı tatlıyım da muhitim berbat. İncelikli bir şeyin parçası olmak istiyorum. Masamda gizemli bir not bulayım mesela. Bilmediğim bir dille yazılmış olsun. O dili konuşan birini bulmak için günlerce uğraşayım. Adamın biri taksiye binsin ve “Öndeki arabayı takip et” desin, öndeki arabada ben olayım.

Hiç tanımadığım biri beni yoldan çevirip:”Merhaba, mutlaka tanışmalıyız.” desin. Tanışalım ve hayatım bir daha eskisi gibi olmasın.

Masada başını eline dayamış bir kadının etrafında, vapura yetişen insanlar, barışan çiftler, terk edilen bir şehir ve yüzleşme sahnelerinin sisli katmanlar halinde belirdiği alegorik kompozisyon.

Ama olmuyor. Ben de mecburen hikayelerinizi kısa bir süreliğine ödünç alıyorum. Bir kahkahalık, iki hayretlik, en fazla üç alkışlık. Sizin başınıza daha ilginç şeyler geliyor olabilir ama inanın benim versiyonlarım daha renkli. Kaçırdığınız vapurları yakalıyorum. Size mutlu sonlar veriyorum, bazen de hicran yaraları. Bir türlü terk edemediğiniz şehirden çekip gidiyorum. Ertelediğiniz özürleri diliyorum. Patronunuzdan zam istiyor, alamazsam istifayı basıyorum.

Kaybettiğiniz savaşları kazanıyorum. Yerini unuttuğunuz eşyalarınızı buluyorum. Kötü biriyseniz sizi elbette daha iyi biri yapamıyorum ama emin olun pişman olmanızı sağlıyorum. Sizin hiç haberiniz olmuyor.

Siz o hikayelerin içinde “Acaba şimdi ne olacak?” diye debelenirken ben hepsini anlatıp bitiriyorum. Tabii bazen o kaçınılmaz an geliyor ve o hikayelerdeki insan olmadığımı hatırlıyorum. Sonra bütün günü kendime üzülerek ve tanımadığım insanlarla hayali konuşmalar yaparak geçiriyorum. Mesela tam da şu an: Benim bu hikayede ne işim var ulan?

İlkay Yıldız
Not: Bu yazı Ot Dergisinin 2020 Haziran tarihli sayısından alınmıştır. 

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more