Hasta Ruh

Hasta Ruh uzun makaleler

Bir Virüsün Ete Kemiğe Bürünmüş Hali

Hasta Ruh uzun makaleler

Yüzlerce doktor tarafından tedavi edildi de bedenim, tek bir neşter darbesiyle ruhumdan içeri girmeyi beceremedi hiçbir cerrah! Karşılaştığım bütün hekimler sol yanımı deşerek kendilerini tedavi etmeye çalıştılar. Bir gece yarısı yarı canlı bir halde masada yatarken ben, o soğuk zemine acımasızca devirdi de beni, soylu ya da soysuz bir yabancıyla sevişmeye koyuldu hekimin biri.

O günlerde sürekli olarak şu alıntıyı tekrarlıyordum oysa: “Hayatım artık senindir. İhtiyacın olduğunda gel ve onu al!” Nedir bu yarım yamalak işler, bu beceriksizlik, adam sendecilik? Bu dünya kirli bir şehir hastanesi. Hakikî hekimler nerede? Kulağıma çalınmıştı geçenlerde. Bir çoğu çook ötelerde, sınır ötesindeki bir savaş cephesinde!

Gördüm onlardan bazılarını. Döndüklerinde ölümcül yaralar almış, bir çoğu da bırakmıştı hekimliği. Çocuk yapmıştı bazıları. En azından buydu işin kârı. Kimisi zıpkınla vurulmuş, kimisi de vurgun yemişti dip dalgasından. Olta diyordu içlerinden en acılı olanı, bir anda avlandım sazan gibi!

Kitabın birinde okumuştum bir zamanlar aşağıdaki dizeleri. Sanırım Longfellow:

“Deniz durgun ve derin
Kucağına aldığı her şey uykuda
Tek bir adım ve her şey bitecek
Bir atılış, bir kabarcık ve sonsuzluk.”

İyileşirsin. Önce hastalanıp sonra iyileşen kıymetli bir hazinedir gözümde. Tüm bunların dışında bir de yalancı hastalar vardır. Hekimler kadar günahkardır onlar da. Bir virüsün ete kemiğe bürünmüş halidir. Bakarsın, “En kıymetli hazinem!’ filan dersin. Sen aşk mı sandın bütün bunları? Bütün bunlar bay penis ile bayan vajina arasında geçen hastalıklı diyaloglardır. Asıl aşkın, aşk geçtikten sonra başlayan bir şey olduğunu söyleyen bilge ne güzel söylemiştir! Her şeye rağmen gereklidir bunlar.

Doğası gereği tutku, bir üreme aldatmacası olsa da bizleri dünyaya bağlayan şeyler tensel ve tinsel gereklilikler değil midir? Zaten gerçek diye kabullendiğimiz ne varsa gerçeğin soluk birer kopyası değiller midir? Ne çelişkidir ama! Görüyorum insanı. Bir dizi ilkel komutlarla çalışan organik maddeleriz. Üzerine giydiğimiz çıplak bedenin ihtirasları bu gerçeği iyi saklıyor. Bir de etkileyici suretlerin çekimi tarafından eklenmiş tanrısal yakıştırmalar var. Bütün bunlara 21. yüzyılın medeniyetini de katarsak cennet kaçakları olduğumuza inanmamak için hiçbir sebep bulamaz olduk. Yani neredeyse!

Günay Aktürk

Read more

Boğacaksınız Kadını Yahu

arkamı sana yaslıyorum makale

Kısa Ama Derin | Aşırı Ve Anlamlı

Kısa yazılar! Evet, birazcık boydan kısa olabilir. Olsun, manası uzun! Derin ve iç gıdıklayıcı… Biz buna kısaca etkileyici mavallar da diyebiliriz.

Bu sayfada yer alan kısa makaleler

1- Arkamı Sana Yaslıyorum
2- Boğacaksınız Kadını Yahu
3- Kötü Bir Yazgı
4- Hiç Mi Sevilmemiş
5- Tolstoy’un Elması

Arkamı Sana Yaslıyorum

arkamı sana yaslıyorum makale

Aman ha, arkamı sana yaslıyorum, cüzdanı yoklayayım deme. Ha dersen ki bu başına gelebilecek en iyi şey olur, o başka. Esprili insan evladını severim. Yapacağı şeyi önceden sızdırmaz. O zaman yasla sırtını sırtıma. Yine de haberin olsun, arkadan iş çevirenleri sevmem. İste verelim birader. Yani cüzdanı. Yahu seninle uğraşmaktan düşmanı gözleyemez olduk! Ne de olsa uzun yıllar iş çevirmişler arkamızdan. Şimdi dolu görünce insan huylanıyor.

Dostluk da bu değil midir zaten? Güven denilen imdat halatı, sevginin de dostluğun da mimarıdır. Hakkım var güzel bağladım meseleyi. Yoksa sonu şerre yanaşıyordu. Öyle pis pis yanaşan şeylerden zeval gelir. Şimdi asıl soruyu sorma zamanı: ya senin sırtın sağlam mı?

 

Günay Aktürk

Boğacaksınız Kadını Yahu

Boğacaksınız kadını

Açılın bakalım, bırakın da rahat nefes alsın kadıncağız. Sevmez öyle bulaşıkvari işleri. Duyguları henüz toy, fazla sevgi şımartmaz belki ama soğutabilir. Vantilatör planını harekete geçirmek lazım. Hay Allah! Boğacaksınız kadını yahu! Geri çekilin dedik. Yani size de pes bayım! Durup dururken nereden çıktı bu ilk yardım uzmanlığı! İlle de ille sunni solunum mu yapmanız gerek?

Çayıra çıksın biraz, kendine gelir. Otlamasa da çimen kokusu kendine getirir onu. Çoktandır dışarı çıkmadı ya, ihtiyacı var. Ama durun bir dakika! Asıl patlayacak olan siz değil misiniz bayım? Ne bu deli haller böyle? Neydi o söz? “Aklı tarafından terk edilmiş olmak koymaz adama. Akıl, alışkanlığa çevirmesiyse kaçılığını!” Aa kızmaya başlıyorum ama geri çekilin biraz!

 

Günay Aktürk

Kötü Bir Yazgı

kötü bir yazgı

Kötü bir yazgı. Evet, anlıyorum. Her şey arap saçına dönmüş. Elimi atsam elim kurur. Hani nerede ellerin, kolların nerede? Belli ki ruhun epeyce ecel teri dökmüş, savrulmuş hayallerin. Yetişmen gereken menzilin on mil daha gerisindesin. Dağınık bir hangar gibisin anlıyorum. Fakat işe iyi yönünden bakmalısın. Yapacak çok işin var daha. Belki yıllarca oyalanacaksın bununla. Onu al buraya koy, o düşü kaldır bu sevinci parlat, olmadı yeni bir hangara taşın. Hayatında senin gibi sorunları olmayan insanlar senden daha kötü durumdalar. Ne heyecan, ne bir yenilik ne de bir milimlik ilerleme…

Dereden akan sular hep aynı damlacıklardan oluşuyor. Ruhu sarsıntı görmeyenlerin zihinleri ne kadar da acınası… Vur kaşığı kafasına, sonsuz bir boşlukta çınlasın dursun… Her şeyin yolunda olması, yıllardır hep aynı yerde duruyor olduğuna delalet. Durmak debelenmek demek. Çamura batmış bir araba gibi. Öyleyse haydi, ilerleyelim biz…

 

Günay Aktürk

Hiç Mi Sevilmemiş

hiç sevilmemiş

Üç şairi emziren kadına katılıyorum. Anlatmalı. Dinlemeli. Herkes anlatmak istemez. Herkes dinlemek istemez. Özel olduğuna inandığın kişiye açarsın çeneni. Yalnız onun hizmetine verirsin kulaklarını. Her şeyde ortak olmak faydalıdır. “Sende yara varsa ben de merhem fabrikatörüyüm!” Herkes herkese sığınmaz. Herkes de açmaz barınağını bir başkasına. Bu iş böyle olduktan sonra nerede soluklanacak hiç sevilmemiş olanlar?

 

Günay Aktürk

Tolstoy'un Elması

tolstoy ve elma

Çünkü artık ağacın elmaya, elmanın da ağaca ihtiyacı kalmamıştır. Ağaç, elma yeterince olgunlaştığı için besin takviyesini keser. Elma da: “Lanet gelsin senin besinine!” diyerekten kendini bırakıverir aşağıya.

Elma olgunlaşmadan da düşebilir. Bunu belirleyen şey elmanın gelişim sürecindeki aksaklıklar olabileceği gibi, çevre şartları da olabilir.

Aslında birbiri ardına gelen olaylar belirler bunu. Sebep, sonucun maktülüdür.

Belki meyvelikte ölümcül bir salgın vardır. Belki don vurmuştur. Belki birileri meyveliği yok etmek istiyordur. Kim bilir…

 

Günay Aktürk

Read more

Francis Bacon’un Bilim Felsefesi

francis bacon ve bilim felsefesi

Francis Bacon - Bilim Felsefesi Ve İdoller

francis bacon ve bilim felsefesi

Platon ve Aristoteles‘ten başlayarak “Evreni anlama ve bilgiye ulaşma konusunda kullanılan yöntem, tümdengelimci Aristoteles mantığı idi. Fakat bu mantığa aykırı olduğu apaçık belli olan birçok gözlem mevcutken, bilginin nasıl analiz edileceği konusunda ortada bir çıkmaz söz konusuydu. Bu durum en nihayetinde “Aristoteles nerede hata yaptı?” sorusunu akıllara getirdi.

Bu çıkmaz, Descartes ve Bacon ile yavaş yavaş değişmeye başladı. Descartes, şöyle bir açıklama geliştirir: “Pek yavaş yürüyenler de, eğer daima doğru yolu izliyorlarsa, koşup da doğru yoldan uzaklaşanlardan daha çok ilerleyebiliyorlar.” “Yöntemli bilme” mantığına bir taş da Bacon ekleyerek şu ifadeyi kullanır: “Doğru yolda giden bir topal, yoldan çıkan süratli bir kişiyi yarışta geçer ve doğru yolda koşmayan birinin ustalığı ve hızı da onun hatasını arttırmaktan başka bir işe yaramaz.” Aslında bu iki ifade de, yeni bir bilim anlayışının ilk sinyalleridir. Başat mesele, sorulan soruya doğru yanıt vermemizi sağlayacak hakiki yöntemi bulabilme çabasıdır diyebiliriz.

Francis Bacon‘un “Büyük Yenilenme” diye de bilinen ve onun bir parçası olan “Novum Organum” isimli çalışması, Aristoteles mantığının yerini almasını amaçlamıştır. Bacon, bu eserinde doğanın anlaşılabilir olduğunu savunmuştur. Ona göre insan, tabiatın hakimi ve yorumlayıcısıdır. Eğer tabiat yeterince iyi gözlemlenirse kaçınılmaz olarak onu anlayabilir ve doğal olarak da onunla başa çıkılabilir. Bacon’a göre bilimin asıl hedefi, yeni keşiflerle gelen zenginliklerin insan yaşamını besleyip büyütmesidir. “Tabiat, sadece yine tabiatın kurallarına uyularak kontrol altına alınabilir.”

Bacon, bilgiye giden yolda öncelikli yaklaşımın “kuram“lar yaratmak olduğunu savunur. Ona göre kuram olmadan olgular yeterince görünür değillerdir.

Bacon’a göre insan zihninde dört tane idol vardır.

1- Soy İdolleri
2- Mağara İdolleri
3- Çarşı İdolleri
4- Tiyatro İdolleri

Soy idolleri, insan doğasında bulunan ve “şey”lerin ölçüsü olduğunu iddia eden kavrayıştır. Bu idole göre bilgi dışarıda değil insan zihninde olduğu için gerçeğin bilinemez olduğu zannına kapılır.

Mağalara idolleri daha çok kişiseldir. Ama bilgi akışı dışarıdan gelir. Eğitimin öğretileri ya da hayranı olduğumuz insanların görüşleri, bu idolü besleyen başlıca etkenlerdir.

Çarşı idolü ise dil kullanımında yatar. Bozuk, tanımı belirsiz ve amacını isabet ettirememiş muğlak cümleler insanı yanlış anlama ve yönlendirme yoluna sürükler. Bacon’a göre bu nedenle bilim dili temizlenmelidir.

Tiyatro idolleri ise ideojilerden edinilmiş yöntemlerdir. Bu yöntemler bizleri “gerçek”lerden uzaklaştırır. Aslında Bacon’un tarif ettiği Tiyatro idolü Aristoteles felsefesinden başka bir şey değildir.

Tüm bu bilgilerin ışığında anlıyoruz ki Bacon, toplumun yaşadığı sıkıntıların ancak deneysel bilgi yoluyla giderilebileceğini savunmuştur. Tecrübeye dayalı bilgi edinme biçimi!

Read more

Emeğin Marjinal Ürünü

Emeğin Marjinal Ürünü
Emeğin Marjinal Ürünü

Ben de bir zamanlar nohut ekmiştim. Ama hasat zamanı geldiğinde tarla onu mısır koçanı olarak algıladı. Emeğin marjinal ürünü! Dikkatinizi cezbederim mısır değil, koçan olarak. Sapı elimde kaldı sanki.

Bunca emeğin karşılığı bu mu, dedim, ters düz konuşma, dedi. “Verdiğin emekle ancak bu kadar oluyor.” Sulak bir tarlaydı. İnsan tarlayı seçer ama tarla da sahibini seçmez mi? Terini toprağa dökmeyen insanı sahibi olarak benimsemez.

Ama ellerim nasırlıdır!” dedim. Tarla bilmez mi o nasırın hangi toprağın marifeti olduğunu? Uzlaşamadık. Acaba tohumumu mu beğenmedi?

Belki de benden kaliteli başaklar üretileceğine inanmadı. Gitti ve savruk bir çiftçiye verdi kendini.

Günay Aktürk

Read more

Oscar Wilde İle İnsan Portresi

Oscar Wilde İle İnsan Portresi

Oscar Wilde İle İnsan Portresi

Oscar Wilde İle İnsan Portresi

Oscar Wilde demiş ki: “Hayatınızı cahillere, sıradan insanlara ayırarak heba etmeyin.”

Hele kırbacı yesinler de ondan sonra Wilde gardaşım. İnsan figürü bu, uzak durmak için önce ona maruz kalmak gerek. Bekle ki şişe geçirilip ateşte yansınlar hele. Suda boğularak dipteki çamura batmadan olmaz o dediğin. Önce bedenleri istila edilsin. Hamam böcekleri gibi ezilsin gurur denilen soytarı, anladın mı?

Bekle canım ne acelen var! Geçip gitsin ilk gençlik dönemi en güçlü darbelerle. Bekle ki fırtınaya kapılsınlar. Denize düşen yılana sarılsın. Belki içlerinden bazıları yılan olmaya heveslidir, ne malum? Öğüt denilen şeyi kulaklar işitmez Oscarcığım. Deneyim gerek onlara. Denesinler de görsünler karadeliği tersinden!

Zerrelerine kadar parçalanmadan akıllanmaz bunlar. Termodinamiğin ikinci yasasını hiç duymadın mı şekerim! Her şey bir gün bozulmaya mahkumdur. Ama sen ne yapıyorsun? Yamalı bohçadan fistan dikmeye çalışıyorsun. Gözünün çapağını yerim senin. Onların gözlerine gençlik perdesi inmiş. Kanları deli akıyordur şimdi. İlle de o uçurumdan aşağıya atlayacaklar. Tutabildiğimize yetiştik. Hem bu dünyada kim kimin kurtarıcısıdır, orası belli olur mu hiç? Düşünsene bir kere! “Akıl veren akılsızlığından haberdar değil bu dünyada.

Son bir söz etmesem eksik kalırdı cümleler. Ne demiş Mevlana: “Cahille girme münakaşaya; Ya sinirini zıplatır tavana ya da yazık olur adabına.” Ah bu sözler yok mu, at izini it izine karıştırıyorlar. Mevlana’nın bu sözünü cahiller de okuyor. Üstüne alan bir tek cahil var mı şu memlekette? “Bilenle bilmeyen hiç bir olur mu?” İşte bu söz ağızlara pelesenk olmuş. En çok da cahil ehlinin ağzında. Neyi biliyorsun? Kendinden haberdar mısın mesela? Hani derler ya, beyinden kalbe giden yol, en uzun yoldur. O mesafeyi kat etmeyi başarabildin mi? Kendini bilmeden neyini bileceksin bir başkasının?

İnsan figürü Oscar’ım, bizler de o portreye dahiliz. Bizler bilge insanlar mıyız peki? Aşabildik mi o en uzun mesafeyi? Hiç sanmıyorum. “Hayatınızı cahillere, sıradan insanlara ayırarak heba etmeyin.” diyorsun. Doğru diyorsun. Peki, sorarım sana, kimdir cahil? Sıradan insan kimdir? Aslında değişir kişiden kişiye. Kendimden misal vereyim. Dindar insanlar nazarında cahilin önde gideni olduğum açık. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” meselesi. Aslında çatışma buradan başlıyor: Bilgiyi yorumlama şekli!

Sezgi Mi Akıl Mı Oscarcığım?

Bir kimse savunduğumuz bir inanışı/gerçekliği reddediyorsa, o kimse cahil donunda görünüyor gözümüze. Benim cahil tanımım ise şu şekildedir: Bir bilgiyi deney yoluyla kanıtlayamadığı halde ona körü körüne inanan insan, düşünebilme kabiliyetine rağmen cahildir. İki tanım arasındaki çelişkiye bakın hele. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” Bilmekten kasıt nedir burada? Dini ya da bilimsel bilgilerin söyledikleri mi? Öyleyse size şöyle sorayım: Mantığın peşinden mi gidiyorsunuz yoksa sezginin peşinden mi?

Müsaadenle küçük bir farkı daha beyan edeyim Oscarcığım. Bir şeyin gerçek olduğundan kuşkulanmak başka, emin olmak bambaşkadır. Sana şu anda kapının arkasında, karanlığın içinde pusuya yatmış iri bir kurdun beklediğini söylesem bana inanır mıydın? Bence sadece bir anlığına ürperirdin ama inanmak için bakıp test ederdin. Bununla beraber…

Bu bilgiyi (kurdun varlığını) sana çok güvendiğin insanlar söyleseydi ve bunu yaparken suratları kaskatı kesilseydi? Ülkede herkes kendi karanlıklarında kocaman bir kurdun yaşadığına inansaydı? Okullarda ders olarak öğretilse ve nesilden nesle aktarılsa ve bu konuda kutsal kitaplar yazılsaydı? O zaman inanırdın. Bu kurt örneğini Bertrand Russell‘ın kutsal demlik benzetmesinden uyarladım. Kısaca metafiziğin iddia ettiği bilgilerin ispatlanması bilimin değil, dinin sorumluluğu altında demek istiyor.

Derinlerde bir şeylerin var olduğuna inanmak sizi tek başına cahil yapmaz. Ara sıra kuşkulanmayı öğrenmek kaydıyla… Ama bana öyle geliyor ki kapının arkasındaki karanlığa bakmadan orada bir kurdun yaşadığına inanmak, ürpermek, ondan korkmak ve tüm bunlara rağmen onu sevmek akıl ve ruh sağlığı için pek de yararlı bir şey değil.

 

Günay Aktürk

Read more

İnsan Psikolojisi – Sosyal Hayvan

insan davranışları

İnsan Mezarlığında Klinik Bir Vaka

İnsan Psikolojisi

Dikkat! Makalenin kimi kısımlarını çocuklarınızdan uzak tutunuz : )

Bugün Fernando Pessua’nın şu sözleri beni çok etkiledi: “Nasıl yaşadıysam öyle öleceğim. Kenar mahallenin birinde, bir eskicide, alıcısı bulunmamış mektuplara düşülmüş notların arasında kiloyla satılacağım.

Birilerine çok fazla işledik, birileri çok fazla geçti bize. Tıpkı iki tas suyun birbirine karışması gibi. Ayır bakalım şimdi nasıl ayıracaksan damlaları. Sosyal hayvan olmanın getirisi. Ya da götürüsü. Kısaca getir götür işlerine bakıyoruz. Gerisini karıştırma.

Bakın söylüyorum. Bu bir hafıza kaydıdır. Birilerinin bilinçlerinde yaşamaya devam edeceğiz. Mesela bu sabah başını okşadığım köpeğin içgüdülerine yerleştim artık. Zamanla havlaması azalacak diye umuyorum. Korkusuz yatacak kaldırımlarda. Kendine güveni geldiği zaman, belki de sert bir tekmenin bedelini ağır ödetecek sahibine.

Yarını şu anda ilmek ilmek örüyoruz diyorum. Birbirimize tattırdığımız duygusal deneyimlerde belirlenecek yarınlardaki biz. Bunda bir anormallik yok. İnsan psikolojisine en ağır darbeyi yine insan vuracak.

Al sana bir örnek daha. Bugün aşırı yağmurdan giderler tıkanmış. Balkonu su bastı. Bir yandan aşağıdan gelen çamurlu su, diğer yandan şiddetli rüzgâr ve yağmur… Kasırgaya yakalanmış gemilerden hiçbir farkım yoktu. Gökyüzünün delinmiş haliydi bu ayrıca. Soğuk ve ıslak bir gömlek gibi yapışıverdi ruhuma kara duygular. Şimdi neler olacağını söyleyeyim. Bir süre baş etmeye çalıştığım o çamurlu suyla beraber yaşayacağız. Onun bana yaşattığı deneyim zihnimde bu şekilde tanımlandı demek oluyor bu. Sabah olduğunda hava yeniden açacak, biliyorum. O an geldiğinde yeni tanımlamalar için burada bekliyor olacağım onu.

İnsan Psikolojisi

insan psikolojisi nedir

Yaşam zincirinde hayvanların belli bir yeri ve önemi varken, yıkıcı varlığıyla “insanı” tanımlamakta zorlanıyorum. Önceleri doğaya aykırı bir ucube olduğumuzu düşünürdüm. Düşünen aklıyla bile kendini doğaya adapte edemeyen hakiki bir aptal! Bence yerimizi yaşamın başıyla kıçı arasında geçen zamanın bir yerinde kaybettik. Bir avuç yem için gıdaklayan tavuklar olmak mıdır amaç? Sahibinin amaçlarına hizmet ettiğinin bile farkında olmayan horoz sürüsü olmak mı? Asıl evimiz olan doğayı cehenneme çevirip, içinde sahte uygarlıklar yaratmak!

İnsan zekası medeniyetler kurduğundan beri yapmayı bildiği tek şey birbirlerine bir şekilde dokunmak. Ne yani, kâr olarak elimize geçen yalnızca bu muydu? Bence ondan sonra başlıyor iş. Bakın anlatayım. Yüzlerce şiir yazdım kadınlara. O şiirler şimdilerde başka insanların ruhlarına yuvalanmış durumdalar. Dizelerim halka açık bir gemi filosu. Onlara kattığım duyguların binlerce şekle girdiğinden haberdarım. Artık tanınmaz hale geldiklerini de biliyorum. Farklı suretlerde can buldum demek oluyor bu. İnsan da böyle. Zamanla dönüşüyor ve onu değiştiren şey ile beraber yaşamaya başlıyor.

Yaşama insani anlamlar katmak zorundayız. Zira insan psikolojisi denilen o özel ve milattan kalma aygıt çok çabuk bozuluveriyor.

Sosyal Bir Hayvanın Anormal Halleri

Ne olursa olsun batsın demekten hoşlanıyorum… Birbirlerinin dokularına karışmaya çalışan şu insanların izledikleri yol yerin dibine batsın. Bakış açıları bir bataklık şapırtısına benziyor. Başlarda bir taraf köleyken diğer taraf efendi. Sonlara doğru iki ezeli düşman çıkıyor ortaya. Yıpratıcı bir karışım modeli. İşte aptal insan yığınlarının keşfettikleri sahte gerçek! Birine dokunduğumuz zaman sizce de onun dümenine çabucak geçmek istemiyor muyuz? Nasıl düşünmesi ve yaşaması gerektiğini ondan daha iyi biliyor gibi bir halimiz var. Bu, kendi boktanlığımızdan doğan bir telafi çabası değil. “Bana bak, beni besle. Beni farklı yollarla doyur. Kölem ol ve kırbaç tapınağıma çaputlar as.” “Eğer benim gibi düşünüyorsan seninle aynı fikirdeyim!” İçler acısı değil mi sizce de? Bir de halk olarak nefret ediyoruz domuzlardan!

sosyal hayvan

Dünya, içinde çok fazla sahtekâr barındıran bir gezegen. Birçoğu eli kırbaçlı efendisinin şatosunda süt banyosu yapmaktan memnun. Buralarda hile ve hurdayla karışır insanlar birbirlerinin dokularına. Onur gereksizdir onlar için. Hayatta kalmanın en iğrenç yolları araştırılır. Alçalmaktan korkmazlar çünkü alçalmak onların nazarında sadece aç kalmaktır. Yoksullaşmaktan korktukları için nefretle bakarlar yoksullara. Bir gün onlar gibi yoksul olmaktan it gibi tırstıkları için.

Yoksullara nefretle bakan yalnız varsıllar değildir. Önüne bir parça kemik atılmış olan ruhu satılıklar da nefretle bakarlar. Halkın içinde ama halka düşman olarak… Birbirine karışmanın en iğrenç yoludur bu. İnsanlığa giden yolu tıkarlar çünkü.

Hane hane, birey birey sahtekar sürüsü barındırır içinde bu gezegen. Orgazm taklidi yapan kadınlar, sözde en sadık ve babacan erkekler. Kendini lükse ve şöhrete satan kadınlar, paranın ve penisin fahişesi olmuş erkekler… Sadakatsiz kadınlar, sadakatsiz erkekler. Kadınlar ve erkekler. Cinsel organları tutuşmuş sadakatsiz… Kadınlar… Ve erkekler…

Bu dünya, hiç kuşku yok ki kaliteli insanları da barındırıyor içinde. Onların hep azınlıkta olduklarını düşünmüşümdür. Bir araya gelseler belki sadece muhtar çıkartabilecek bir köy kadar kalabalıktırlar. Hatta bu kalitelerini bir zamanlar kire pise çok fazla bulanmış olmalarına borçlu bile olabilirler. Belli olur mu hiç?

Bununla birlikte anormal bir psikolojiye sahip oldukları kaçmadı gözümden. İnsan insana rastlar da sağlam kalır mı hiç psikolojisi? Onlar yine de daha fazla karışmalı dokumuza. Bize huzuru getirecek olan o azınlıktır. Ama lütfen başlarına bela olmayalım onların!

Günay Aktürk

insan davranışları

Bu da belki kısa bir dipnot olarak burada kalabilir: “Satılmış olan soysuz bir haraminin koynuna girdiğinde, soluk bir hayalet olarak biz de orada olacağız.

Read more

Behçet Necatigil Sevgilerde Şiiri

Behçet Necatigil - Sevgilerde

Sevgilerde - Behçet Necatigil

Behcet Necatigil – Sevgilerde

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)

Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı

Read more

Adalet İçin İsyan Gereksinimleri

kitap önerileri listesi

Her Şey İnsanlaşabilmek İçin

adalet için isyan gereksinimleri

Adalet için isyan gereksinimleri nelerdir? Sonunda özgürlük var beybaba, öğrenmek gerek bunları. Öncelikle geniş bir hafızaya ihtiyacımız var. Çok fazla yükleme yapacağız çünkü ortaya saçılan iğrençlikler artık yerküremize bile sığmaz oldu. Ama insan belleği bu işin üstesinden gelir. Gelir gelmesine ya, önce bir bakalım çalışıyor mu. Özgürlüklerin kısıtlandığı bir ülkede ilkin hafızanın onarılması gerek. Yanılıyor olamayız.

Okumak Bir İhtiyaç Mıdır

Hem de en âlâsından beybaba. Düşmanı gözetlemek için bol bol kitap gerekecek bize. Okuyalım ki kitabın hangi satırını gizlemişler görelim. Bizleri din ile uyuşturuyorlarsa önce onu okuyalım. Sizden önce kısa bir araştırma yaptım. Bakın ne yazıyor kitapta:

Çalmayacaksın.
Öldürmeyeceksin.
Zina etmeyeceksin.

Çalmayacaksın

Hadisler var arkadaş. Dindarım demek kolay da, kılıfını sokacak deliği bulamamışlar henüz. Ortada alengirli bir havadis dolaşıyor. Neymiş efendim, din için yapıyorsan her şey mubahtır. Bak sen şu şeytanın talebesine! O halde şunu hatırlat ona. Hazreti Ömer’den rivayet edilen hadis aynen şöyledir:

Hayber savaşının vukû bulduğu gün Resulullah (asm)’in ashâbından birkaç kişi gelerek ‘Filân şehit, filân şehittir!’ dediler. Nihayet bir kişinin yanına vararak ‘Bu da şehittir!’ dediler.Bunun üzerine Resulullah (asm):“Hayır! Ben onu aşırdığı bir hırka yahut yağmurluktan dolayı cehennemde gördüm.” buyurdu. (Müslim, Îmân 182. Ayrıca bk. Dârimî, Siyer 48.)

Hüküm kesin. “Devlet malından bir hırka bile olsa aşıran, çalan, şehit olmaz!” Bu sebepten her kim olursa olsun sözlerine şüpheyle yaklaşmamız gerekecek. Bizler şeytanı alnındaki deccal damgasından tanıyacak değiliz ya, bizden biri gibi görünecek elbet. Selamı selamımıza, vakti beş vaktimize benzeyecek. Siz başka türlü olacak mı sanıyordunuz?

adalet ve isyan

Öldürmeyeceksin

Maide Suresi 32. Ayet:Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.” Dolaylı ya da dolaysız yoldan bir cana mı kıydı, uzaklaş ondan. Belki yine kılıf uydurabilir bu işe. Mesela “Din düşmanı” diyebilir. Ya da “Vatan haini” de diyebilir. Kanıtı nedir peki? Aslında kendisini eleştirmesidir en büyük gerekçesi. Peki, insanlık için ve bu ülke adına sen ne yaptın, diye sormazlar mı adama? Yani, tecavüzcüleri aklamak dışında demek istiyorum. O işin insanlık adına yapılmadığı aşikar. Güpegündüz sokak ortasında öldürülen çocukların katillerini temize çıkartmak da ne oluyor? Dinde yeri var mı bunun? Öldürüyor ve dahi kitleleri buna teşvik ediyorsan, iyi bir insan değilsin demektir bu.

Zina Etmeyeceksin

Bakın işte buna cafcaflı bir gerekçem var. Zinayı on adım geçtik artık. Tecavüzde bir nevi öncü sayılırız. Zinanın haram sayıldığı bir ülkede tecavüz vakalarının bu kadar yoğun yaşanması sizce de garip değil mi? Ne kadar haram saysak da ilgi alanlarımızın en başında yer alıyor.

Hadi tutun elimden de bir adım daha ileri gidelim. Evliliğin kutsallığından bahsediyoruz boyuna. Ama “Yasal tecavüz” diye bir olayın varlığını keşfettim yenice. Yenice değil ya, yenice yazıyorum diyelim. Sevgi ve saygının sona erdiği tonlarca evlilik var. Bu evliliklerde kadının rızasını bile almadan günde en az birkaç defa hadi bakalım, diyoruz, soyun ve uzan şu yatağa!

Yahu “Ters ilişki” kelimesinin Google’da aylık aranma sayısı on bin civarında. Bu insanlar zina deyince ne anlıyorlar acaba! Onları topyekun düşkün ilan ediyorum ben. Demek ki ilkin kadınların isyana yeltenmeleri gerekiyor. Gerçi kadınların isyan etmeleri için o kadar gerekçeleri var ki…

Gözümüzün açılması için ilkin bunların farkına varmalıyız beybaba. İsyan diyorsam, onuru kırılmış insanlığın kurtarıcısı olan isyandan bahsediyorum. Zulüm üstüne kurulmuş bir krallıkta kimse bol keseden adalet dağıtmaz. Çoğunluğun nefret kustuğu bir yerde uyanış da kolay olmayacak. Bu yüzden önce kendi bilincimizi kurtarmalıyız ki bir işe yarayabilelim. Bu işte kitaplar rehberimiz olacak. İlkin dünya edebiyatı. Sonra araştırma kitapları. Ardından felsefe yazıları. Felsefesiz olmaz. En iyi önerileri söylüyorum. Distopya kitaplar da iyi iş görür.

Kitap Önerileri

Son model bir zihin için sistem gereksinimlerinden sekiz on tanesini şöylece sıralayabiliriz.

kitap önerileri listesi

George Orwell – 1984
Ray Bradbury – Fahrenheit 451
İlya Ehrenburg – Paris Düşerken – Fırtına ve Dipten Gelen Dalga üçlemesi
John Steinbeck – Gazap Üzümleri
Khaled Hosseini – Bin Muhteşem Güneş
Gabriel Garcia Marquez – Yüz Yıllık Yalnızlık
Dostoyevski – Suç Ve Ceza
Eric Maria Remarque – Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok
Georges Politzer – Felsefenin Temel İlkeleri
Yuval Noah Harari – Hayvanlardan Tanrılara Sapiens
Richard Dawkin – Tanrı Yanılgısı
Bobby Henderson – Uçan Spagetti Canavarının Kutsal Kitabı

İş kitaplar olunca listenin sonu asla gelmez ama bunlar gerçekten iyi kitaplardır. Yapılan hiçbir şeyi unutmamak gerekir. Bu yüzden sağlam bir hafızaya ihtiyacımız var diyorum.

Son olarak bugün Alıntı kitapta bir paylaşım yapmıştım. Aslında bu makale onun devamı olacaktı fakat bambaşka bir şey çıktı ortaya. Bernard Shaw’ın: “Adamı astık, şimdi sıra duruşmaya geldi.” sözünden yola çıkarak. Onu olduğu gibi son söz olarak buraya alabilirim artık.

“Alimallah güpegündüz mıhlarız adamı. Herkesin gözü önünde olur bu. Sonra yalancıktan bir mahkeme kurar ve: “Vay efendim şurada burada bilmem kimlerle görülmüş.‘ deriz. “Kanıt var elimizde beybaba! Protesto etmiş bizleri. Bizler eleştiriye gelemeyiz ki! Böyle demeyelim de ne diyelim? Tekerimize çomak soktu da o yüzden mi sildik diyelim yeryüzünden? Tehlike altında ülke. Parça parça bölüp ızgara yapacak haydutlar. Bir de kalkmışlar cebimize giren haramın hesabını soruyorlar. Haramın hesabı verilir mi hiç? Biz de doladık boynuna urganı, saldık boşluğa… Belki üç beş kırıntısı kalmıştır adaletten geriye diyerekten mahkeme istediler bizden.”

Yani bu şöyle bir söyleme benziyor: “Hey cellat! Adamı öldürdün bari kadıyı getir de gerekçe göstersin kitaptan.” Kara defter elimizde. O iş öyle olmuyor. Falanlar filanlar. Ölenlerin ozanlarından biri demiş ki vakti zamanında: “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner!

 

Günay Aktürk

Read more

Semeri Sırtımıza Vurdular

Semeri sırtımıza vurdular

Semeri Sırtımıza Vurdular

Semeri sırtımıza vurdular

Binek hayvanlara zam geldi diyorlar. Semeri sırtımıza vurdular. Gelir yok gider çok. İşsizlik ve açlık, birileri sağlam semirdiğinden. Öyle ya, bu aklımla bile ben tek çözümün fabrika açmak olduğunu kavrayabiliyorum.

Bal kovanı olduğumuzu düşünün. Arı gibi çalıştığımız halde istifledigimiz petek başka kovanlara gidiyor. Bizim kovan tamtakır. Neden oluyor bunlar? Çünkü ülkede namuslu işler yapılmıyor. Namuslu işlerde para yok çünkü.

Bari birkaç maske uzat da ağzımızı kapatalım. Yo, susmak için değil, nalları dikmemek için. Nal vergisini bir kez alırsın ama eskimiş toynaklar daha çok mal getirir bu dükkana.

Dünyanın efendisi bile olabilirdin. Pek seversin böyle şeyleri. Bölgesel konumun itibarıyla oldum olası sahiptin o randımana. Ama sen uşak olmak niyetindesin. Görmemiş! Gözü doymaz! Evveli bitli herifler! Kimden bahsediyorum? Yani sülalesini beslemek için ülkeyi parselleyenler. Dini para, vicdanı “çıkar” olanlar. Tek başına pek bir beceriksizdir onlar. Ya ona el uzatanlar? Omuz verenler? Destek olanlar?

Ölüyü mezarından çıkarıp yakacak kadar cani azmanlar var bu ülkede. Baş bozulunca gövde sağlam kalır mı hiç? Kimliksiz ve kişiliksiz bu insanlar. Tam olarak kimler? Nereden beslendiği belli olmayanlar…

 

Günay Aktürk

Read more

Nazım Hikmet Hikayeleri – Nikah Hikayesi

nazım hikmet hikayesi

Nikaha Dair - Nazım Hikmet

nazım hikmet hikayeler

Şu fani dünyada cancağızım, ne garibeler var da, ne garibeler var.

Garibelerden Murat: Amerika’da milyoner bir hatunun, kocasını jilet bıçağıyla kestikten sonra, ölüsünün başucunda yedi gün yedi gece dans edip kırk gün kırk gece ağlamış olması değildir. Sinema yıldızlarından bilmem kimin, zayıflamak için, altı sene uyku uyumadığını da garip bulmuyorum cancağızım… Yangınları susuzluktan, milleti tifo hastalığından kırıp geçiren İstanbul Terkos Şirketinin hala feshedilmemiş olması da garip gelmiyor bana doğrusu…

Milyoner karısı kesmiş kocasını, keser a! Kestikten sonra başucunda yedi gün yedi gece dans etmiş, eder a! Kim bilir, zavallı hatuncağız herifin elinden neler çekmiştir. Danstan sonra kırk gün kırk gece ağlamış, ağlar a! O ağlamasın da ben mi ağlayayım cancağızım… Amerika hakimlerine para yediremezse soluğu elektrikli koltuğun üstünde aldığının resmidir hani…

Sinema yıldızı zayıflamak için altı sene uyku uyumamış, uyumaz a! Ben, cancağızım, kendimi bildim bileli uyku uyuyamıyorum. Kışın soğuktan, yazın tahtakurusu, pireden gözümü kırptığım yok efendiciğim…

Terkos şirketi yangınlara su vermezmiş, vermez a! Su onun. Millete tifo aşılıyormuş. Seni zorlamıyorlar a, Terkos suyu içmeyiver a efendim! Şirketi feshediyorlarmış! Etmezler a, sana ne cancağızım…

Ne kocasını jilet bıçağıyla kesen Amerikalı karı, ne altı sene uyku uyuyamayan yıldız, ne de Terkos Şirketinin hali garip gelmiyor bana iki gözüm. İlle ve lakin kendi başımdan bir hal geçti, garibe diye ona derler işte.

Ben cancağızım, geniş düşünürüm senin anlayacağın. Ne mahalle kahvesinde oturup alemin girdisini çıktısını dikiz ederim, ne de belediye intihabatında kafa göz yorarım…

Eh bu ölümlü dünyada hep bekar yaşayacak değiliz a! Kumrular bile çift çift geçinip giderler… Kumru kadar olamayacak mıyız, dedim, bir hatun peydahladım. Şöyle bana göre, karınca kararınca kaderince hatuncağız… Başladık beraber ömür sürmeye…

Bir altı ay geçindik. Aramızda nikah falan yoktu. Nasıl olsa imamlardan sıdkım sıyrılmıştı. Ubeydullah Efendiye de müracaat müracaata üşendim doğrusu cancağızım. Bizim hatun bir manifatura mağazasında tezgahtardı. Ayda kırk papel getiriyordu eve. Ben de atmış beş yetmiş lira bırakıyordum piyasadan, gül gibi geçinip gidiyorduk iki gözüm.

Günlerden bir gün bizim hatun alı alına moru moruna, ateş püskürerek çıktı karşıma: “Sen” dedi, “beni metres gibi kullanıyorsun. Herkes bana namussuz diyor. İlle de nikah isterim.”

Amandı, zamandı, şalabansın, balabansın, karıya meram anlatamadık.

Duvarlara ilanlar astırdık, falan filan ettik, gittik Ubeydullah Efendiye, deftere yazıldık…

Nikah kıyıldığının ertesi günü bizim hatun işe gitmedi. “Ben” dedi, “senin nikahlı karınım. Bana bakmaya mecbursun kanunen.”

Şimdi iki gözüm, cancağızım, bizim nikahlı hatun elini sıcak sudan soğuk suya sokmuyor. Onu yediren, içiren, giydiren, besleyen bendenizim. Yani senin anlayacağın asıl şimdi nikahlı hatunum bana metreslik ediyor. Oysaki, herkes ona namuslu kadın diyor şimdi…

Nikahta keramet var cancağızım! Dünya Garibelerle dolu iki gözüm, garibelerle dolu…

Nazım Hikmet / Ben
Yenigün Gazetesi
24.02.1931
YKY

Read more