Affetmek, tasmayı sahibine teslim etmektir.

kendini affetmek - günay aktürk

Affetmek Nedir Ne Değildir?

kendini affetmek - günay aktürk

Affetmek, tasmayı sahibine teslim etmektir. Dersin ki: “Artık onun tarafından kontrol edilmeyeceğim!” Yorgunluğun dinginliğidir affetmek. Sırtındaki kamburu kesip atmaktır.

Hayat, elimizdeki bir tek sayfayı benzer cümlelerle doldurmaktan ibaret. Eski yazılanları silerek yeni deneyimler eklemek. Alttaki yazı ne kadar iyi silinirse üzerine yazılanlar o kadar belirgin olur. Yoksa birbirine karışır cümleler! Okuyana da okutana da zulümdür.

Ama bağışlamak yanlış anlaşılıyor. Onunla yeni bir kahve randevusu için sözleşmek değildir bağışlamak. Sırf bağışladın diye konuşmak ve görüşmek zorunda da değilsindir. Aslında onun o bütün yapıp ettiklerine karşı öfkeye, nefrete ya da kedere bulanmadan yapılan bir bağışlamadır bu. Çoğu zaman sandığımız kadar ağır darbeler almamışızdır. Bizleri sinir hastası ederek vücudumuza yüksek tansiyon illetini bulaştıran ana neden, aslında alabildiğine güçlü ‘duygusal‘ tepkilerimizdir. İnsanları kafamızda değerli ve değersiz gruplar halinde kategorileştiren de bu duygusal anlamlar değil midir? Öyleyse insanın acı çektiği zindanı, kendi zihninin zindanlarında aramalı.

Affetmek İyi Mi?

Affetmek nedir diye sorarsanız, tüm bu şeylere karşı yeni bakış açıları getirmektir. Bize iyi gelmeyen kişileri ya da olayları olmadıkları şekilleriyle yorumlamaktan vazgeçmek. Her şeyin belki de göründüğü gibi olduğunun kabulü. Affetmek, pekişmiş bakış açılarının anlamını yitirmesidir.

Affetmek her ne kadar bağları koparmak anlamına gelse de, yine de sıcağı sıcağına olmaz. Bunun için zaman gereklidir.

affetmek psikolojide ne demek

Dün akşam on sekiz yaşlarında iki sevgiliye rast geldim. Yanlarından geçip giderken genç kadının ağlayarak şunları söylediğini duydum: “Her ne kadar sineye çeksem de kırıldım, kırıldım, kırıldım…” Belli ki çocuğun yaptığı hatayı görmezden gelse de, bunun iç dünyasındaki ağırlığını fazla taşıyamamış. Duygusal bağımlılığın yoğun olarak yaşandığı ilk günlerde kırılmak çok kolay, affetmek ise daha zordur. Bir duruşa sahip olandan beklenen budur. Yara tazeyken yaralayana yaralasın diye ikinci bir şans daha verilmez. Akıl da bunu gerektirir ama duyuların bu denli güçlü olması kişide akıl bırakmaz ki. Sıklıkla affeder. Ama bu affediş yalnızca görünüştedir. Kaybetme korkusu, kıskançlık ve öfke gibi duygular tarafından daha da artar köleliği. Unutmayın, faydalı affedişin asıl amacı kamburlarımızdan kurtulmaktı.

Kaşınan yara enfeksiyon kapmış olabilir.” diyor doktorlar. Yaranız kaşınıyor ve acı çekerek hatırlıyorsanız muhtemelen affetmenin zamanı gelmemiştir. İnsan kendi değerini bilmeli. Sevgiliye yüklenen anlamların gerçek olup olmadığı sorgulamalı.

Ah Şu Leyla İle Mecnun Çarpıntısı Yok Mu...

Ama bizde Leyla ile Mecnun kültürü var. Ferhat’ın Şirin için dağları delmesi kutsallaştırılır da, Şirin’in bu aşk için neler yaptığı sorulmaz. Elbette elmanın da bizi sevmesi gerekmez. Ama elmanın ödül olarak kendini sunduğu durumlarda içinin biraz kurtlanmış olması lazım. Yani içine kurt düşürecek bir sevgi olması lazım ortada. Oysa boyuna karşılıksız aşklar yaratıp: “Ne gelirse yardan, razı ol yarandan!” Diyoruz. Derdi görmezden geldikten sonra, ortada affı gerektirecek sorun da olmuyor doğal olarak. Karşılıksız aşkın kutsallığını savunanlardan mısınız? O zaman asla ısırık istemeyeceksiniz elmadan. Karşılıksız aşklar insana kederli duygulanışlar getirir ki özgürlüğün de baş düşmanı sayılır. Neşenin az olduğu kederli ama ilahi bir dervişlik mi hayal ediyorsunuz? Karşılıklı zihinsel beslenmelerle büyüyen bir ilişki yerine istediğiniz bu mu?

Yavaştan toparlanalım. Aklıma şimdi kurduğum bir benzetme geldi ki söylemeden bitirmek istemem. Affetmek, elektrik gidip geldiğinde masadaki son lokmayı kimin çaldığını artık umursamamaktır. “Senden beklenir.” dersiniz umudunuz kırılarak. Doygunluk ve bıkkınlık iç içedir burada. Artık laf sokma zahmetine bile katlanamadan Nazım’ın: “Artık sen de de herkes gibisin!” dizeleri şimdi daha iyi anlaşılır.

affetmek nedir - günay aktürk

Allah Değil Affetmez O!

Bir de şunu söyleyenler var: “Çocuk değilim ağlamam, Allah değilim affetmem.” Vay canına! Bu sözün -farkında bile olmadan- Tanrıdan daha üstün olduğunu ima eden bir kibirden söylendiğini düşünmüşümdür hep. “O affeder ama ben affetmem! Benim çizgilerim daha keskindir.” Affetmeyen insanlar zayıf insanlardır zira duygularının tahakkümü altında bocalayıp dururlar. Bakmayın bağışlamıyorum dediklerine. Kapı bir kez aralanmaya görsün, kölemiz isyankar beddualarını o anda geri çeker.

Affetmek de affedememek de olayları yorumlama biçimimizdir. Kaybetmekten korkmamaktır affetmek. Daha doğrusu ortada kaybetmeye değer bir şey görememektir. Kıskanmamaktır. Belki de ondan sağlıklı çocuklar doğuramayacağını içten içe kabul etmektir.

 

Günay Aktürk

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
umudun çocuğu - günay aktürk
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
Read more

İnsanın Özü Arzudur

insanın özü arzudur - günay aktürk makale oku

Bedenini Kontrol Eden Zihnini de Kontrol Eder

İnsanın Özü Arzudur

Sonsuz karşılaşmalar içinde bir ağacı misal göster kendine. O da ister ki gövdesinde karıncalar dolansın. Bal yapsınlar kovuklarına kovanından kovulmuş arılar. Ama onun da neşesi borcun bahşişi kadardır. Bir yaz yağmuruna karşılık otuz kasırga… Bizde bedevi bahtı varsa, onda da çöl ayazı vardır. Her seferinde gelip onu bulur!

Onun kurtuluşu da bizimkine benzer. Kara kış bu yerküreyi terk ettiği gün ağaç da özgürlüğüne kavuşacak. Yapraklar da dertli soğuktan bir insan kadar. Belki insan gibi dile gelmez ama o da başka türlü üşür.

Ama rüzgara da hak verin. Karşı koyamaz doğa kanunlarına. Kavurucu sıcaklarda kaç dilenci duası biriktirmişti oysa! Bugün hortuma dönüştü ise, o da varlığının diğer yarısı. İlkinde iyiydi de şimdi mi kötü oldu? İyi ya da berbat olduğundan değil aslında, sadece bizdeki etkilerini yorumluyoruz.

insanın özü arzudur - günay aktürk makale oku

Ay, bu gezegenin güçlü çekimine yenilip neden düşmez dünyaya? Neden durur öylece ortalık yerde? Ne diye çekip gitmez ki kendi yoluna? Ya da neden düşmez? Çünkü o da aynı yasaya tabidir. Gel-git derler adına, eylemsizlik ilkesi derler. Duruyorsa durmaya, gidiyorsa gitmeye devam eder. Bütünlüğünü korumak için o ana kadar ne yapıyorsa, onu sürdürmeye devam etmek zorunda.

Kendinizi ne zaman farelerin bile burun kıvırdığı bir kalıp bozulmuş peynir gibi hissederseniz bu ilkelere sarılın: ‘Var kalma çabası‘na: Eylemsizlik ilkesine sarılın ve var kalın. Bilinçsiz bir rüzgar ve ay kadar kararlı olun.

Spinoza: “İnsanın özü arzudur!” der. Yaptığı bütün davranışlar belli bir isteğin arzusundandır. Sizi sert bir dille eleştiren patronunuz iyi ya da kötü değildir. Sadece olumsuz duygulanışların etkisinde kalmış zayıf bir insandır. Eğer ilgilendiğiniz bir kimse sizinle ilgilenmiyorsa, hissettiğiniz acıyı “kederli duygulanış” diye tanımlayabiliriz. O duygunun etkisinde kaldığınız ölçüde güçsüzleşir ve zevk aldığınız ölçüde güçlenirsiniz.

Hayatlarımızı sahip olduğumuz zeka ile yönetmemiz umulurken, duygularımız zihnimizden daha çok çalışıyor. Ve baştan aşağı duygu alıcılarıyla doluyuz. İnsanın iki şekli vardır. İlki neşeli duygulanış, ikincisi ise kederli duygulanış. İnsanları hep bu iki halden birini yaşarken görürüz. Zihinde oluşan fikirler aslında bedenin fikirleridir. Birisiyle göz göze geldiğimizde arzunun türlü hallerinden biri öne çıkar ve bedenimiz zihnimize kendi fikrini sunar. Anılarınızı düşünün. Eski deneyimlerinizle ya seviniyor ya da acı çekiyorsunuzdur.

Meselâ hoşunuza gitmeyen ‘çirkin’ bir bakışı daha sonra yeniden hatırlar ve o kişiden uzak durmayı seçersiniz. Bedeninizin cinsel doyuma ulaşmak istediği güzel bir beden daha sonra ‘aşk’ denilen acılı duyguyu doğurabilir. Bedenlerin karşılaşması! Şiddet için de benzer şeyler söylenebilir. Vücudunuzda acılara yol açan o elleri düşünün! İnsan zihninin zevke kucak açarken acıya karşı nefret besleyen bir yapısı var. O insan sırf şiddete başvurduğu için kötü değildir, sizde uyandırdığı kederli duygulanıştan dolayı kötüdür. Yoksa V For Vendetta filminin o meşhur repliğindeki: “Şiddet iyi yönde kullanılabilir!” sözünü nereye koyacaksınız!

O halde bedenini kontrol eden zihnini de kontrol eder, dersek yanlış olmaz.

Kaşınan deri sadece zevk verebilirdi eğer fazla kaşımaktan dolayı acıyı doğurmasaydınız. Önce zevk vardı. Ve hiç doğmamış olan bu acı, yarının bir mucizesi olarak kalabilirdi. Ama acıyla da barışmak gerek. Onu düşmanımız olarak görürsek, kederli duygulanışların hakim olduğu şu dünyada zihnimizin iç çatışmalarından asla kurtulamayız. Zevk alma yöntemlerimizi çeşitlendirirsek neşeli duygulanışlarımızı da çoğaltabiliriz. Ama bunu yaparken arzunun neşe ve keder adında iki yüzü olduğunu kabullenmek kaydıyla.

Size sadece zevk vaat edildi. Herkesin cennete gitme gibi bir çabası olduğu tesadüf değil. Oysa cehennem cennetin içindedir. Asıl “sonsuz cennet” fikri zihni uyuşturan bir morfindir ki sizi cennetten uzak tutan da odur.

 

Günay Aktürk

Read more

Aptal İnsanlarla Fingirdeşen Aptal İnsanlar

Şelale Balıkları Bu İnsanlar!

aptal insanlar - günay aktürk

“Kendi başının çaresine bakan bir kızın gözleri yumuşak ve kibar olamaz.”

Martin Eden
Jack London

Dün bir mekanda otururken Bukowski okuyordum. Yalnızlığı anlattığı bölümünde bir cümle özellikle dikkatimi çekti. Diyordu ki: “Aptal insanlarla fingirdeşen aptal insanlar…” Kaliteli bir yalnızlık tarifi.

Hayat ya gerçekten köküne kadar maymuni ya da bizde bir tuhaflık var. Kendi başının çaresine bakabilen insanlar! Güzel. Yazıda yabanda kalırlarsa kurt sürüsüne kumanya olmazlar. Ama siz de onun süregelen alışkanlıklarına kurban gidersiniz.

Bu değil meselenin özü. İnsanı yalnızlığa sürükleyen aptal insanların çokluğu. Çok fazla seçeneğin olmaması. Ve günün sonunda oltada balık olursun. Aşık olsan bile gider karakterine en ters insanı seçer içgüdülerin. Sonra bir ömür iğneyi çıkartmak için uğraş.

Doğru insan doğru zamanın kayıp kişisidir. Alıcılara takılan yanlış titreşimlerdir aşk. İster aklı başında yetişkinler gibi davransınlar, isterse de memeden kesilmemiş bir çocuk gibi ağlamaklı… Doluluk ve olgunluk ne güzel sözler edebilme yeteneğinde, ne de güce ulaşabilmek için gerekli yeteneği sergileyebilmektedir.

Köpeklerin başını okşuyormuş olgun şahıs! Peki, kedileri sıkıştırmayacağının garantisini vermiş mi? Çok fazla okuyormuş. Hiç değilse Kant’ın etik anlayışına benzer bir felsefeyi içselleştirebilmiş mi? Hiç aldatmamış. Hiç deneyimlemiş mi bunu?

Şelale balıkları bu insanlar. Derin dalışlar bekleyemezsiniz. Sürekli bir düşme hali söz konusudur. Sersemlik ve sarhoşluk düzeni. Ne farkı var sanki kafa travmasından…


Günay Aktürk

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
umudun çocuğu - günay aktürk
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
Read more

Ey Cemaat, Ön Sevişin!

ön sevişme

Diri Tutar O Tüm Bağları

ön sevişme

“Lakin sevişmeyerek geçen ömür hederdir. Dünyada aşık olmak herkese mukadderdir.”

Sabahattin Ali

Bizim Camal Ağabey anlardı o işlerden. Şu dizesini bilirsiniz ustanın: “Sayın Tanrıya kalsa seninle yatmak günah. Daha neler! Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının!

Saçı uzuyorsa, boy verip serpiliyordur. Devamını kendi kalemimden sürdüreyim bunun: “işte tam zamanı kederin, cenk meydanlarında kadeh tokuşturmanın, aşkın tam zamanı…”

Tek bilen o değil, İlhan Berk de az değil. Şu da onun marifeti: “Kirlidir aşk çocuğum, o sıvı fosil, dölyatağı, o sürgün her şeydir…” Onun bu şiiri soyun devamına hizmet eder. “O sürgün her şeydir.” diyor. Bir can geliyor dünyaya. Şiirin yarısı biyolojikse, öteki yarısı zevkin hizmetkarı. Madem girdik yatağa, güzel bitirelim sonunu, biraz zevk alalım diyor. Çünkü öncesinde: “Daya ağzını kasığıma!” diye yön veriyor gidişata.

Sevişmek yalnız şair ve yazarlar tarafından kutsanmıyor ki. Dinde de var. Şöyle bir hadis: “Ola ki hiçbiriniz karınızın üzerine bir hayvan (deve) gibi çullanmayınız.” İslam, ‘ön sevişin’ diyor. Bana bunlarla geleceksin fetvacı başı!

Güzeldir sevilmek ve dahi aşk etmek. Ömrü uzatır, psikolojiye yağlı ekmek sürer. Ama özü de bambaşkadır. Ön sevişme dediysek, sonu yatağa, ucu cinselliğe varan bir şey değildir. Sabah evden çıkarken boynuna iştahlı bir dudak harekatı, mutfakta aniden sıkıştırma türünden şeyler. Pek çok insan bunun, cinsel ilişki öncesinde tavuğu kızartıp tava getirmek eylemi olduğunu sanır. Amma değildir. Öyle olsaydı geri kalan zamanlarda ne olurdu? Pencereden giren bir sonbahar esintisi gibi bir üşüme, bir soğuma yaratırdı.

Ön sevişme, sevginin ve tutkunun avansıdır. Aslında gerçek aşk tam olarak budur. Bağları diri tutar. Gün içinde telefondayken sıcak bir nefes… Sonu her zaman cinselliğe bağlanmaz. Onunla her karşılaşma, her randevu yeni bir tanışma evresinden sayılır.

Günay Aktürk

Read more

Her Zaman Daha Cazip Ve Daha Lezzetli

alışkanlık

Hep Aynı Alışkanlıkların Kurbanıyız

alışkanlık

Dedi ki: “Hep aynı alışkanlıkların kurbanıyım. Ciğerime sürüngen dişlerini geçiren ne kişilerdir ne de olaylar. Hatalarını her yeni insanda bir kez daha tekrarlayan biriyim. Farklı sonuçlar alabileceğimi mi düşünüyorum? Benim yöntemlerim ilkel.

Bu bağımlılık aşılabilirdi şayet sigara filtresinin dudaklarımda bıraktığı lezzetten kurtulabilseydim. Sonunda beni ne öldürecek? Lezzetten uzak mı durmalıyım? Daha pahalı bir tütün mü içmeliyim?

Kumara yeniden dönmezdim eğer kaybetme riski zihnimde bir zevke dönüşmeseydi. Suç, kart çalanlarda mı yoksa kumarhanede mi? Her seferinde aynı kumarbaza mı yeniliyorum? Yoksa içimdeki açgözlülüğün lezzeti yeni kumarbazlara mı götürüyor beni?

Bu okların ucu ne kadar da sivri. Her seferinde delip geçeceğini anlamam için daha ne kadar vurulmam gerek? Kendime yeni bir çalılık mı bulmalıyım yoksa ormanı mı değiştirmeliyim? Yeni ormanda kurumuş yeni dallar: hani basınca çatırdayan ve kendine yeni avcıları çeken türden. Kurumuş dalların ne suçu var, adımlarım pek avanakça…

Bu şehirde yeni bir “ben” olarak doğmam gerek. Avcının şekli değişebilir ama avlanma güdüsünün lezzeti sona ermez. Yem olma alışkanlığım sona ermedikçe bugünkü tuzaklar yarın şekil değiştirebilir. Ama her zaman daha cazip ve daha lezzetli görünürler. Av ile avcı tam da bu ortak paydada buluşurlar. Ama ona yaklaşmanın, koklamanın ve ısırmanın da bir yolu yöntemi var.

Evrim, doğaya uyum sağlamayan canlıları affetmez. Ve ben insan olarak bundan neden muaf olayım ki? Uyum sağlamak onlardan biri olmak ya da onlara yaklaşırken kalkanı indirmek anlamına gelmez. Tuzağa sevdalanmadan onları alt etmek gerek. İlkel olandan lezzeti uzak tutmalı…

Read more

Kim Soktu O Kızgın Demirleri İçine

ilk aşk emareleri

İlk Aşk Emareleri!

ilk aşk emareleri

O kızgın demirleri kim soktu içine? Gölgede bir demirci var belli. Saplandığı gibi delip geçmemiş! Binlerce parçaya ayrılmış da her parçası bir hücrene yerleşmiş.

Bir demirci gölgesi… Yıllar geçtikçe kendine has huylar edinmiş. Tutmuş köşe başlarını geçtiğin sokakların. Öğle arasında kahvenin şekersiz olduğunu hatırlatmış. Açtığın kargonun, giydiğin elbisenin, sıktığın parfümün kokusuna sinmiş. Banyoda soğuk bir su damlası olmuş da üşütmüş! Olanca ağırlığıyla çöreklenen gece uykularında bir yabancı gibi uzaklaşmış senden. Ama sabah altı otuz otobüsünü kaçırmamak için koşarken ensende hissetmişsin nefesini…

Dinlemez olmuş medeni halini. “İyi ve kötü günde” dileklerine bile galip gelmiş. Dolanmış evin içinde salkım saçak. Mobilyalarına ve çocuklarına takılmadan yürümüş yıllar boyu. Usulca süzülüp geçmiş duvarların içinden gece yarıları. Uykunda bile seyrettiğini fark etmişsin, kan ter içinde.

Onu iyi diye tanımlayamazsın. Kötülemek için bile sebebin yok. Gençlik dönemlerinde zihnine yerleşen anılar birikintisidir. Bir hayale dönüşebilmesi için kendini sana vaadetmesine ihtiyacı da yoktur bu gölgenin. Yıllarca emzirerek kendi kendine “bağ”lar yumağına çevirdiğin bir çocuktur o. Seni besler aynı zamanda. Beslerken acıtır. Derin acılardan derin kabullenişler doğar. Kendi kendine yetmeyi öğrenirsin. Belki bir hayat felsefesine dönüşür de, bu yüzden daha yorgun ama daha bağışlayıcı olursun…

Ne zaman bulaşacağı belirsiz, duyguların mevsimsel gribidir bu! Zaman zaman yoğunlaşır ve iyileşmeye yakın daha da ılık olur ateşi. Ne ayda kaç kez geleceği bellidir ne de ne kadar süreceği konukluğunun… Ama hastalık diyemezsin buna. İnsani bir durumdur ve atlatmaktan ziyade alışmakla alakalıdır. Kimileri ilk aşk diye tarif eder.

Belki de aşkın asıl tarifi budur: cehennem ateşinin yıllar içinde bir cennet esintisine dönüşmesi… Perdeleri çekin öyleyse, dışarıda kalsın hayaletler. Ve bir hayal uğruna yanı başınızdakilere cehennemi yaşatmayın!

Günay Aktürk

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
umudun çocuğu - günay aktürk
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
Read more

Yozgat : Haçlıları Bile Korkutan Şehir!

haçlıları korkutan şehir yozgat

Belki Bir Faydası Olabilir Bu Şehrin!

haçlıları korkutan şehir yozgat

Bir Yozgat’lı olarak ne yazık ki yozlaşmış bir kent olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Ne olmuş yani, insan hep doğduğu şehirle övünecek değil ya. Kendini dünyalı olarak ilan eden biri için böyle bir övünç saçmalık. Nereli olursanız olun. Her yıl bahar şenliklerimizde kadınlarımıza sarkmak için Sorgun ve Yozgat merkezden gelenlerin varlığını iyi biliriz.

Belki bir faydası olabilir bu şehrin. Dünya nereye doğru gittiğini bilen ama sonunu umursamayan hastalıklı liderlerle dolu. Olası bir 3. Dünya Savaşı’nda ne olacak? Bugün onu konuşuyoruz arkadaşla. Büyük şehirler felaketin olur. Hele ki bizim gibi başkentte yaşayanlar için. Kızılaya atılacak bir bomba Polatlı’ya kadar uzanır.

Kurtulsan bile kıtlık ve ölüm bekleyecek seni. Akıl hastalarından liderler yaratmanın bir sonucu. Deli gibi Nükleer bomba istifleyen bir ırktan bahsediyoruz. Kitabın beşinci sayfasında başını gösteren bu silah, ellinci sayfada umarım patlamaz. Olursa da geri zekalı bir türe dahil olduğumuzu kanıtlamış olurlar.

Yozgat bunun neresinde? Ne alakası var? En azından böyle silahlar yapacak düzeyde değil. Bu kent ile tek derdimiz olsa olsa “imam hatipler kapatılsın” düzeyinde kalır. Şöyle bakıyorum da ne masumane bir sorunmuş aslında.

Bağın bahçen varsa sahip çık kardeşim. Paran varsa altın al, platin al, hatta teneke bile işini görür. Şehirler Walking Dead dizisindeki sahneleri aratmaz. Yozgat’a gelirseniz bahçeden bir salkım domates verebilirim, şayet akşama gitmiş olursanız. Espri mi bu şimdi? Evet öyle. Dünya birbirini yemeye başladığında aklınızı kaybetmemek için bolca ihtiyacınız olacak!

Ufak bir parantez. Tanrının bu felakete karşı çıkmayacağına bahse girerim. Ortada dua edilecek bir mezar kalmayacağı için de kutsal ananelerimizi yeniden elden geçirebiliriz. Açlığın aşktan daha tez zayıflatıp avurdu avurduna geçecek suratlardaki kaybolan güzellik sebebiyle ayna satışlarında azalma görülebilir. Şimdiden aklımızı başımıza devşirmemiz lazım. Her şakaya aptalca gülen gerilemiş bir zekayla dünyayı nükleer silah ile yok edecek aptal liderler arasında sanırım her zaman tuhaf bir paralellik var!

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
umudun çocuğu - günay aktürk
Read more

Her Can Yaratabilir Kendi Benzerini

Her can yaratabilir kendi benzerini

Arandı ve Bulunamadı

Her can yaratabilir kendi benzerini

Yükünü hafifletebilirdim oysa. Kaygı semerini çözüp tırısa kalkabilirdin. Don mu tuttu havalar, al sana sıcak elim. Kaynıyor mu gökyüzü? Dokun buz gibi elime. Cehennemin yedi katı iyilik için kullanılabilirdi…

Yüzleri olmayan kara gölgeler için bir savaşçı gerek sana. Çığlığın ve çıldırmanın geri dönüş geçidi. En çok da kendini asmaya karar verdiğin gecelerde en zayıf noktası urganın! Sonra… Sonra bilmem ki çay mı dilersin kahve mi…

Her ruhun bir ikizi var mıdır bilmem. Bana sorarsan safsata furyası bu. Ama inanırım ki her can yaratabilir kendi benzerini. Bir kez yollar kesişmeyegörsün. Bir kez büyütüp besletilmesin.

Bir yerlerde nefes alıyor musun? Yoksa ölü mü doğdun kundağında? Seni neden bulamadığımı henüz anlamış değilim. Belki “Çince”, belki “Fince” belki de “Danca” konuşuyorsun.

Belki henüz yeterince pişmedi hamurun. Yaş farkından mı dersin? Yaşça büyük müyüm senden, yoksa sekseninde ve ölüm döşeğinde misin? Belki bir cadı avında diri diri yakıldın yüzyıllar önce. Belki daha binlerce yıl var ana rahmine düşmene…

Günay Aktürk

Read more

Rahim Mağarası

Bulgaristan’daki Utroba Mağarası’nın rahmi andıran doğal kaya oluşumunu gösteren iç mekân görüntüsü.

Doğa, İnanç ve Dişil Sembolizm: Rahim Mağarası

Rahim Mağarası, doğanın insan zihninde nasıl kutsal bir anlama dönüştüğünü gösteren en eski sembollerden biridir. İnsan, henüz kelimelerle düşünmeyi öğrenmeden önce, şekillerle inanıyordu. Kaya, boşluk, karanlık ve mağara… Bütün bu doğal oluşumlar, insanın kendini ve dünyayı anlamlandırma çabasının ilk aynalarıydı.

Doğa, insanın kendini okumayı öğrendiği ilk metindir. İnanç dediğimiz şey çoğu zaman gökten inmez; yeryüzünde şekillenir. Rahmi andıran mağaralar bu yüzden yalnızca jeolojik yapılar değil, insanın varoluş algısına dokunan sembolik mekânlardır. Rahim Mağarası da tam bu noktada, dişil sembolizmin ve korunma fikrinin doğal bir ifadesi hâline gelir.

Dişil sembolizm burada biyolojik bir çağrışım olmaktan çıkar. Rahim; başlangıcı, kapsayıcılığı ve karanlıkta olgunlaşmayı temsil eder. İnsan, bu karanlığın içinde korkusunu da umudunu da aynı anda taşır. İnanç, burada bir dogma değil; anlam arayışının sessiz bir biçimi olarak ortaya çıkar.

Utroba Mağarası

Bulgaristan’daki Utroba Mağarası’nın rahmi andıran doğal kaya oluşumunu gösteren iç mekân görüntüsü.

Utroba Mağarası Bulgaristan. Kıymetli bir mağara! 3000 yıllık. Hayır hayır, sizin fikriniz kötü değil, Bulgarca “Rahim” demekmiş ve Bulgaristan topraklarında 25 yerde benzeri yer altı kazıları var imiş.

Kostsadin Dimov diyor ki: “Bu doğal oluşmuş mağaralar, şekillerinden dolayı “rahim” olarak adlandırılıyor. Dört mevsimi bulunan dünyadaki bütün bölgelerde benzeri şekilleri olan kaya mağaralar var.”

Tatul Trak tapınağı yakınındaki İzgrevna adlı üç ağızlı rahim mağarasının iç yapısını gösteren kaya oluşumu.

Tatul Trak tapınağında İzgrevna adlı pek kıymetli Üç ağızlı rahim Mağarası. (üstteki) Bu mağaranın bir özelliği var. “Güneşin mağaranın derinliklerine girebildiği üç ayrı dönem var. Eskiden insanlar bu optik yolu tarım işleri, orak zamanı, biçme zamanı gibi dönemleri ölçmek için takvim gibi kullanırmış.

Krumovgrad yakınlarında Kovil köyündeki kaya tapınakta yer alan rahim mağarasının iç görünümü.

Üçüncü fotoğraftaki muhterem mağara en eskilerden. İçinde 25 bin yıllık figürlere rastlanmış. Ne kadar da bizden ve bize benzeyen oluşumlar. Tabii hepimize değil, dişilerimize. Benzetebildiğimiz şeylere ayrı bir anlam katıp tapınak haline bile getirebiliyoruz. “Bu tapınaktaki figürlerin Tanrıça Ana’ya sunulduğu tahmin ediliyor.” And olsun ki sizler neye tapacağınızı iyi bilirsiniz.

Muhtemelen ilahi bir anlamı olduğu düşünülüyordu. Normaldir. Allah diyen hayvanların kutsal kabul edildiği bir ortamda, koca bir penis figürünün şemsiyesi altında birleşmiş şu erkeksi dünya gezegeni, ancak dişiliği anımsatıyorsa baş tacı edebiliyor bu mağaraları!

Bu türden dişi mağaralara daha sık girebilmeniz temennisi ile!” Böyle demeyeceğim. Cinsiyetine bakmadan merak salmalı. Peki, neden? Yaşadığımız şu “iki kibrit alevi arasındaki” küçücük dünyamızın dışına taşıp, insanlığa dair izler bulmak umudu ile… Çünkü dar düşünen her zaman dar sonuçlar üretecek!

Gitmeden bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Rüyada Cin Görmek ve Cini Çıkartmak

Cin çıkarma sahnesini hicivli biçimde anlatan illüstrasyon, hocanın cinle konuştuğu ve hastanın yerde olduğu karanlık ritüel sahnesi

Cin Suresi Olmadan Cinlerle Nasıl Başa Çıkılır?

Rüyada cin görmek ya da cin çıkarmak ve benzeri anlatıların gerçekliğini tartışmaktan çok; bu anlatıların nasıl sorgulanmadan kabul edildiğini, korku ve inanç üzerinden nasıl bir alışkanlığa dönüştüğünü göstermeyi amaçlamak, bu yazının çıkış noktasıdır. Metin, herhangi bir inancı hedef almak için değil; kanıt, akıl ve hurafe arasındaki sınırları hiciv yoluyla görünür kılmak için yazılmıştır.

Cin çıkarma sahnesini hicivli biçimde anlatan illüstrasyon, hocanın cinle konuştuğu ve hastanın yerde olduğu karanlık ritüel sahnesi

Başarılı bir cin çıkarma operasyonunun ilk kuralı, önce girdiğinden emin olmaktır. Aksi takdirde hastayı pişman etmekle kalmaz, boşa kürek çekersiniz.

Girip girmediğinden tam olarak emin değilseniz kendinize şu soruyu sorun: girdiğine dair kanıt var mı? Genelde ilk yanaşmanın rüyada gerçekleştiği söylenir. Kabus görmediğinizden emin olun. Belki epeyce zorlamış ama tam girememiş de olabilir.

Diyelim ki girdiğinden emin olduk. Peki, nasıl ve nereden çıkartacağız bu kafiri? Elbette nereden girdiyse oradan çıkartacağız. Bu mekruhların ayakları ters ve biraz da büyük olur. Ayağı büyük olan cinin başı da büyük olur. İşinde uzman hocalar iyi bilirler bunu! Büyük olduğu için de çıkarken acı verebilir, korkmayın. “Girerken acı vermemişti!” diyebilirsiniz ama unutmayın ki girerken hevesli olan cini istemi dışında çıkartmaya çalışırsanız girdiği bölgeyi kanırtma ihtimali var.

Hastayı kıblenin tersi yönünde çevirerek işe başlıyoruz. Neden tersi, çünkü kafirin başı göründüğü zaman kıbleyi fark ederse, onu dine döndürmeye çalıştığımızı sanıp kızabilir. Bundan hoşlanmazlar. Boşuna ayet okumayın. Kafirle kâfir dilinde konuşmalı. Demeli ki: “Cin yoldaş, tebelleş olduğun bedenin zaten bir sahibi var. Sizin taifeden biri. Senin bu azgın kanırtmalarını duyarsa kan çıkar alimallah! Sen, eli kitaplı, dili ayetli, işi gücü şaibeli bedenlere layıksın. And olsun ki onların kim olduğunu sen iyi bilirsin!” Yani hedef saptıracağız.

Çıktı çıktı! Çıkmadı geçmiş olsun. Çıkıp çıkmadığından tam olarak emin değilseniz kendinize şu soruyu sorun: gerçekten içimden çıkmasını istiyor muyum ve haftaya tekrar gireceği ihtimali bende korku mu yaratıyor yoksa heyecan mı?

Son olarak… İçine cin girdiğinden şüphelendiğiniz birini hocaya karşı domaltmadan önce, hastanızın şizofren ya da manik depresif olmadığından emin olmalısınız.

 

Günay Aktürk

Read more