Genç Erkeklere Tavsiyeler

Genç erkeklere tavsiyeler temasını anlatan sahne; Konur Sokak’ta beş genç erkeğin ilişki üzerine konuşurken, yaşça büyük bir adamın şaşkınlık ve tepkiyle dinlediği an.

Sevmenin Adamcası ya da Kadıncası Yoktur

Gençler sevmesini bilmezler efendim. Sevdikleri doğrudur ama yöntemleri hatalıdır. Erkek, kadını elimde tutayım derken o kadar sıkar ki sonunda canını çıkarır. Genç kadının duygusallığı ise kaldırma kuvvetinden yoksun bir göle benzer, önce kendi batar içinde. Genç Erkeklere Tavsiyeler sonraki iş. Önce şunu belirtmeli: Ne suçu var çocukların? Kimse öğretmiyor ki onlara. “Yaşın geçiyor evladım, hayırlısıyla bir an önce baş göz edelim seni.” diyorlar. Bırakın evde kalsınlar daha iyi. Mühim fısıltıları yaymadan yurt yuva sahibi etmek boşanma sebebi.

Sevmeyi bilmezler bilmesine ya, zamanında biz de sağamadık o sütü. Sonunda ne oldu? Keçinin memeleridir diyerek tuttuğumuz şeye de bir bakın! Sonunda iş, yaşın kemale ermesine kalıyor. Erdin erdin! Eremedin, elinde kova, süt pazarında bir keçi avcısı olur çıkarsın! Şahsen yaşın kemale ermesine de biraz laf atmalı. Bunca kötülüğün müsebbibi gençler midir yoksa yaşları kemal mertebesinde saygı dilenen zavallı muhteremler mi? Demek ki evliyalık yaşta değilmiş!

Amacım Öğüt Vermek Değildi!

Geçen günlerde denk geldiğim bir karşılaşmayı anlatayım. Köşede oturmuş ufaktan demleniyordum. Ankara’yı bilenler bilir. Konur sokağın oralar. Sokak kalabalık, ben ayyaşların bankı sayılan kaldırımda kendime misafir. Sol yanımda beş tane liseli genç, hoş beş ediyorlar. Şahsım ise tam bir kulakçık! Gençlere kulak kabartmayı severim, diri duyguların daimi müdavimleridir bendeki kulaklar. Konu basittir ama oldukça mühimdir. Baktım ki bir zamanlar benim de geçtiğim yolları süpürüyorlar… Şöyle bir konuşma dönüyor:

Geçen gün Efe ile konuştum. Ela’ya mesaj atmış. Demiş ki ben senden hoşlanıyordum. Ama Volkan ile çıktığını duyunca senden vazgeçtim. Bir ay sonra ayrıldı dediler. içimdeki sevgi yeniden alevlendi. Sonra Erhan ile çıktığını duyunca senden yine vazgeçtim.”

Genç erkeklere tavsiyeler temasını yansıtan sahne; Ankara Konur Sokak’ta bir adamın, genç erkeklerin sevme üzerine yaptığı konuşmayı dinlediği alegorik anlatım.

Kendimi ne kadar kaptırmışsam çocuk konuşurken heyecanla ona baktığımı bile fark etmemişim. Normalde böyle yapmam. Ama ne yapayım, hikaye orijinal. Sonra sustu ve bana baktı. Diğer çocuklara dönünce onların da bana bakarak güldüklerini fark ettim. “Ee” dedim “sonra ne olmuş? Anlat canım merak ettim.” Konu basitti ama meseledeki bu saf ciddiyete ancak Sabahattin Ali hikâyelerinde denk gelirdiniz. “Ne olsun ağabey” dedi “Hâlâ Erhan ile çıkıyormuş.” Bak sen şu zilliye!

30'luk Ağabeyden Tavsiyeler

Gençlere nasihat vermekten nefret ederim. Bu kimsenin hoşuna gitmez. Hayatı başkalarından daha iyi yaşadığını iddia eden asalaklardan hiç olmadım zira hayatın öyle orta yollu bir reçetesi yok. Bakın, benden en az yirmi yaş küçük olan bu çocuklar beni nasıl hayrete düşürdüler. Ama konu bireysel olmaktan çok toplumsaldı. İlle de açacaksın o mendebur ağzını…

Genç erkeklere tavsiyeler temasını anlatan sahne; Konur Sokak’ta beş genç erkeğin ilişki üzerine konuşurken, yaşça büyük bir adamın şaşkınlık ve tepkiyle dinlediği an.

“Arkadaşın kendini yanlış ifade etmiş. Sanmayın ki öğüt vereceğim çocuklar. Ben kendi kendime konuşayım da varın siz kitap okuduğumu düşünün. Ama hayır, yanlış söylemiş.”

“Neden ağabey?”

“Sence karşı taraf ne düşündü? İki kez vazgeçmiş. Bir kez daha vazgeçmesi an meselesi. Adeta tetikte bekliyor. Bana hiç güven vermedi.”

İyi ama sevgilisi varmış ağabey, ne yapabilirdi ki?”

Adam gibi sevmek kavramını sorgulayan alegorik sahne; sevmenin cinsiyetle değil insani bir bilinçle mümkün olduğunu anlatan sembolik anlatım.

Arkadaşın vazgeçmiş ama o ilişkiye saygı duyduğu için değil. Sadece umudu kırılmış. Ama tetikte beklemenin başka yolları da var. Mesela şöyle diyebilirdi: “Ben seni diğer tüm insanlardan bağımsız seviyorum. Hatta seni, sana rağmen seviyorum.

“Ooo güzel söyledin ağabey!”

Acı bir tebessüm suratımda…

“Ama ne yazık ki hayat güzel sözlerle yaşanamayacak kadar ağır! Sizin yaşlarınızdayken işi bilen biri tarafından yönlendirilmezseniz, kendi kendinize öğrenirsiniz sevme işini. Ya da zararlı bir aşığa dönüşürsünüz. Bakın ne diyeceğim…”

Genç Erkekler Sevmeyi Nasıl Öğrenmeli?

“Adam gibi sevmek, diye bir söz vardır. Ama hatalı bir sözdür bu. Bir kadın katiline de sorsanız o da adam gibi sevmiştir. İşte bu yüzden hatalıdır. Çünkü sevmenin adamcası ya da kadıncası yoktur. Sevmek sevmektir. Mühim olan da insanca sevmektir. “İnsanca sevmek!” Bakın, kulağa ne basit geliyor değil mi? Bir çırpıda söyleyiverdim. “İnsanca sevmekten kolayı mı var, biz de insanca seviyoruz.” dersin. Ama zordur. Belki de bu kadar basit söylendiği için zordur. Üstelik o kadar çok tekrarlandı ki sonunda anlamını kaybetti. Bunu unutmayın. İnsanca sevmek, belki de dünyanın en zor işlerinden biridir.”

Ne yaşadın sen ağabey! Bu söz kendime idi. Çocuklar derin düşünüyor.

Evet, amacım asla öğüt vermek değildi. Zaten amaç bu olsaydı pek işe yaramazdı da. “Değişim dışarıdan değil içeriden gelir.” derler. Gerçekten öyle midir? Cengizhan mı söylemişti yoksa bir Hint atasözü müydü ne, hiç unutmam: “Çocuklarınızı altı yaşına kadar bana verin, altmış yaşına kadar sizin olsun!” Çocukluk ve gençlik dönemi zihnin en azılı dönemleri sayılır. Doğrunun ve yanlışın oturmaya başladığı dönemler. Bu bilindiği için henüz çocuk yaşta din öğretiliyor ya çocuklara. Bilim, sanat ve felsefe bu yüzden yasaklanıyor ya. Zaten toplum bugün o tava geldiği için avazı çıktığı kadar vaazı verilebiliyor ya kadın düşmanlığının!

İnsanca sevmek kavramını anlatan alegorik sahne; fırtınalı denizde tek başına kürek çeken bir adam ve sevginin ağırlığını temsil eden hayali kadın figürü.

Hayır, amacım öğüt vermek değildi. Ama şu sözlere dikkat edin: “Sevmenin adamcası ya da kadıncası yoktur.” “Bir kadın katiline de sorsanız o da adam gibi sevmiştir.” “En zoru insanca sevmektir.” İşte akılda kalacak olan bunlardır. Yani hafızaya kazanacak olan. Genç bir erkek bunları asla unutmaz. Beyin her şeyi depolar ve bazen en asil olanların peşinden gider. Asil adamlar yetiştirmek istiyorsanız çocukları asilce yetiştirmelisiniz. Muhtemelen bu da bir öğüt değildi!

Genç erkek kardeşlerime bir şair kafasıyla söyleyeceğim şey şudur: Sevmek ve değer vermek bizim seçimimizdir. Karşı tarafı pek alakadar etmez. Bu yüzden de karşılık vermedikleri için onları suçlayamayız. Çünkü Kuran da kurgulayan da bizleriz. “O halde sevmeseydin!” derlerse hakları vardır. Çünkü ortaklaşa verilmiş bir karar değildir ki. Öyle bile olsa şunu anlayın kardeşlerim. Beraberce yaşadığınız aşk olabildiğince hararetli bile olsa, eninde sonunda sonu gelir. Hiçbir şey sonsuza kadar aynı kalıpta sürüp gitmez. Bozulur ve şekli değişir. Bilimseldir de. Termodinamiğin ikinci yasasıdır. Bunu unutmayın.

Son sözler… Sevmek karşı tarafın kendini özel hissetmesini sağlayabilir. Bazen de küstahlaştırır. İnsan doğasıdır, büyüklük gösterin. Ama en kıymetlisi bu değildir. En kıymetlisi sevilmektir kardeşlerim. Özel olan budur. Harcanan emeğin karşılık bulmasıdır. Siz siz olun, sevilmediğiniz bir kalbin peşinden gitmeye kalkmayın. Zira kendinize neyi reva görürseniz, karşılığında alacağınız da odur…

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Günay Aktürk Kitaplığı

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
umudun çocuğu - günay aktürk
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
Read more

Dişi Gönder Azrailimi | Günay Aktürk – Felsefi Deneme

Dişi Gönder Azrailimi adlı edebi denemeye ait dua, arzu ve ölüm temalı alegorik illüstrasyon.

Dua, İtaat ve İnsanın Aczi Üzerine

Dişi Gönder Azrailimi

Dile, zarar gelmez dilemekten. Şu dilenci dünyasında bir çaput da sen bağla Tanrı katına. Bak her şeye bir cevabımız var. Olursa Tanrı’nın gücüne yorarsın. Olmazsa da gücüne gitti dersin. Gücüne gitti de yapmadı. Canı sağ olsun, hayır ve şer işleri. Kaybı baştan kabullenerek dua ediyoruz. Ne eziklik ama! “Efendim bu ay maaşıma zam yapsanız? Öyle mi, canınız sağ olsun, böyle de geçiniriz!”

Allahım sen bilirsin demem. Madem bilir de neden yapmaz? Hayır ve şer işleri dedik ya. Hem bildiğinden emin olup yine de ısrarla dua etmem. Zaten bildiği bir konuyu hatırlatmak küstahlık olur. Muayyen günündeyse iş alırsın başına.

Beni duygulu bir hayvan olarak yarattın. Dualarımın yarısı bu duygunun tatmini içindir efendimiz! Ve İstedin ki neslim yürüsün. Etimin içine ne koyduysan sürekli ateş basıyor.

İnsandan yana umudum yok tanrıcım, Adem’e geçtiğin yüce torpilinden biz de nasiplensek? Hayır, Havva istemiyorum. Cennet katından bir tane huricik! Nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum ama melek de olur. Aptallarından yollama lütfen. Mümkünse kitap okusun. Öylesi daha dişli olur.

Hayır onu kapatmam yapmayacağım. Aşk olsun beni sakallı ve ahlak ölçer kullarından mı sandın! Biz yan yana yaşamayı bilmeyiz zaten. Sen gönder, benim parlak bir fikrim var.

Dua edince böyle edeceksin. Ama sen yapıyorsun? Detay vermiyorsun. Bana şunu ver bunu ver! Elinin körü!

Ben dua etmem. Önce emek verir, sonra beklerim olmasını. Ama asla boyun eğmem dileklerime. Dilek, arzuların en vahşi ve belki de en aciz yansımasıdır çünkü!

Dişi Gönder Azrailimi adlı edebi denemeye ait dua, arzu ve ölüm temalı alegorik illüstrasyon.

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Rahim Mağarası

Bulgaristan’daki Utroba Mağarası’nın rahmi andıran doğal kaya oluşumunu gösteren iç mekân görüntüsü.

Doğa, İnanç ve Dişil Sembolizm: Rahim Mağarası

Rahim Mağarası, doğanın insan zihninde nasıl kutsal bir anlama dönüştüğünü gösteren en eski sembollerden biridir. İnsan, henüz kelimelerle düşünmeyi öğrenmeden önce, şekillerle inanıyordu. Kaya, boşluk, karanlık ve mağara… Bütün bu doğal oluşumlar, insanın kendini ve dünyayı anlamlandırma çabasının ilk aynalarıydı.

Doğa, insanın kendini okumayı öğrendiği ilk metindir. İnanç dediğimiz şey çoğu zaman gökten inmez; yeryüzünde şekillenir. Rahmi andıran mağaralar bu yüzden yalnızca jeolojik yapılar değil, insanın varoluş algısına dokunan sembolik mekânlardır. Rahim Mağarası da tam bu noktada, dişil sembolizmin ve korunma fikrinin doğal bir ifadesi hâline gelir.

Dişil sembolizm burada biyolojik bir çağrışım olmaktan çıkar. Rahim; başlangıcı, kapsayıcılığı ve karanlıkta olgunlaşmayı temsil eder. İnsan, bu karanlığın içinde korkusunu da umudunu da aynı anda taşır. İnanç, burada bir dogma değil; anlam arayışının sessiz bir biçimi olarak ortaya çıkar.

Utroba Mağarası

Bulgaristan’daki Utroba Mağarası’nın rahmi andıran doğal kaya oluşumunu gösteren iç mekân görüntüsü.

Utroba Mağarası Bulgaristan. Kıymetli bir mağara! 3000 yıllık. Hayır hayır, sizin fikriniz kötü değil, Bulgarca “Rahim” demekmiş ve Bulgaristan topraklarında 25 yerde benzeri yer altı kazıları var imiş.

Kostsadin Dimov diyor ki: “Bu doğal oluşmuş mağaralar, şekillerinden dolayı “rahim” olarak adlandırılıyor. Dört mevsimi bulunan dünyadaki bütün bölgelerde benzeri şekilleri olan kaya mağaralar var.”

Tatul Trak tapınağı yakınındaki İzgrevna adlı üç ağızlı rahim mağarasının iç yapısını gösteren kaya oluşumu.

Tatul Trak tapınağında İzgrevna adlı pek kıymetli Üç ağızlı rahim Mağarası. (üstteki) Bu mağaranın bir özelliği var. “Güneşin mağaranın derinliklerine girebildiği üç ayrı dönem var. Eskiden insanlar bu optik yolu tarım işleri, orak zamanı, biçme zamanı gibi dönemleri ölçmek için takvim gibi kullanırmış.

Krumovgrad yakınlarında Kovil köyündeki kaya tapınakta yer alan rahim mağarasının iç görünümü.

Üçüncü fotoğraftaki muhterem mağara en eskilerden. İçinde 25 bin yıllık figürlere rastlanmış. Ne kadar da bizden ve bize benzeyen oluşumlar. Tabii hepimize değil, dişilerimize. Benzetebildiğimiz şeylere ayrı bir anlam katıp tapınak haline bile getirebiliyoruz. “Bu tapınaktaki figürlerin Tanrıça Ana’ya sunulduğu tahmin ediliyor.” And olsun ki sizler neye tapacağınızı iyi bilirsiniz.

Muhtemelen ilahi bir anlamı olduğu düşünülüyordu. Normaldir. Allah diyen hayvanların kutsal kabul edildiği bir ortamda, koca bir penis figürünün şemsiyesi altında birleşmiş şu erkeksi dünya gezegeni, ancak dişiliği anımsatıyorsa baş tacı edebiliyor bu mağaraları!

Bu türden dişi mağaralara daha sık girebilmeniz temennisi ile!” Böyle demeyeceğim. Cinsiyetine bakmadan merak salmalı. Peki, neden? Yaşadığımız şu “iki kibrit alevi arasındaki” küçücük dünyamızın dışına taşıp, insanlığa dair izler bulmak umudu ile… Çünkü dar düşünen her zaman dar sonuçlar üretecek!

Gitmeden bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

İnsanın Geleceği İnsan – Felsefi Deneme

İnsan insanın geleceği fikrini anlatan alegorik sahnede, insanların birbirinde bıraktığı yıkıcı ve onarıcı izler, yol kenarı mekânlar ve yüzsüz figürlerle betimleniyor.

İnsan İnsanının Geleceği Üzerine

İnsanın Geleceği İnsandır metni, yıkıcı ve onarıcı ilişkileri ele alan felsefi bir denemedir. Yazı, bendeniz Günay Aktürk’ün İnsan İnsanın Geleceğidir adlı kitabından alınmış bir bölümdür ve bireyin bireyle kurduğu temasın ahlaki, psikolojik ve tarihsel sonuçlarını sorgular.

İnsan insanın geleceği fikrini anlatan alegorik sahnede, insanların birbirinde bıraktığı yıkıcı ve onarıcı izler, yol kenarı mekânlar ve yüzsüz figürlerle betimleniyor.

İnsan insanın geleceğidir. Bazen de gelmişi ve geçmişi. Küfrüdür insan insanın. Bazen düşü bazen de kâbusudur. Bazen gelecek vaat eder, bazen de hiçbir şey vaat etmez.

Bazen hiçbir şeyi değildir insan insanın. Çoğu zaman da bütün bir gezegenidir. Kimi zaman algısını kirletir, kimi zamansa pirüpak eder. Bazen tek bir insan bütün bir halkın geleceğiyle oynar, sefillik ve cehalettir getirdiği. Bazen de çekip alır onu karanlıklardan. İnsan insanın nankörüdür.

Birisi bir kitap yazar ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Öteki bütün bir yüzyılı kasıp kavurur, katliam ve işkencelerde geçer adı. Ama bir başkası çıkar ve tek bir fırça darbesiyle tarihin lanetli hücresine hapseder onu. Birisi “göğüsleri yeni çıkmış” küçük kızlardan aşağılık haremler kurarken, öteki soylu bir davadan senelerce gün giyer. İnsan insanın lanetidir.

Bazen daha da kolaylaşır insanın insana ulaşması, aydınlık bir günde bile yolunu şaşırtması. Ya da alabora olmaya yatkın bir gecenin zifirinde sakin sulara ulaştırması… Birisi “merhaba” der bir yabancıya, öteki ölüm döşeğinde bile hatırlar bunu. Birisi deli dolu sevişirken, öteki tüm deneyimlerinde onun hazzını arar. İnsan insanın gıdasıdır.

Birisi hiçbir iz bırakmadan silinip gider anılardan, öteki bütün bir ömrün travması olur. Birisi yaşama tutkuyla bağlatırken, bir diğeri her şeyde bir grilik aratır. Birisi güçlü ve saygın hissettirir, öteki değersiz ve fazlalık… İnsan insanın yamasıdır…

Yani kısaca insan bir dinlenme tesisidir. Aç yolcularına yemek molasıdır. Yanaşır ve park ederler ansızın. Bazen işemeye, bazen de işletmeye gelirler! Küçük kaç kuruştur, büyük rahatlatır mı her zaman? İnsan insanın molasıdır. Bazen yol tuttuğundan, plansız verilmiştir bu karar. Yel gibi gelir, sel gibi giderler.

Belki herkes herkese aynı kuvvetle çarpmaz ama çarpınca da şaşırtır feleğini. Ne için umut beslediğini bile anlayamadan umutsuzluğun akıntısında yeniden doğar. Farkında değildir ama en korunaklı barınaklar bile zamanla soğumaya başlar. Yeniden doğuşlar sancılıdır. Kendini anadan üryan hisseder zira gerçeğin rahminde doğanların kundağı poyraza karşıdır. İnsan insanın ayazıdır…

 

Yazar: Günay Aktürk
Yayın Tarihi: 07.04.2019

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Aşk ve Cinsellik

Birbirine dolanmış iki külotlu çorabın insan bacaklarını andıran alegorik formu, arka planda eski bir şehir silüetiyle birlikte aşk ve cinsellik arasındaki örtücü ilişkiyi simgeler.

Aşk Cinselliğin Külotlu Çorabıdır

Aşk ve cinsellik arasındaki ilişki, çoğu zaman romantik masalların süslediği ama gündelik hayatta sert, aceleci ve hoyrat biçimlerde yaşanan bir temas alanıdır. Peki, biz ne diyoruz? Aşk, cinselliğin külotlu çorabıdır. Oldukça yaratıcı bir benzetme. Aşk sırtını elbette fanteziye dayar Azizem.

Birbirine dolanmış iki külotlu çorabın insan bacaklarını andıran alegorik formu, arka planda eski bir şehir silüetiyle birlikte aşk ve cinsellik arasındaki örtücü ilişkiyi simgeler.

Hem tutkuyla sevişen çiftler zamandan da tasarruf ederler. Trenden beş dakika önce atlama olayı… İki taraf da aşırı özlem duyuyordur varacakları topraklara. Al sana başka bir misal. İhtiras, baş sancaktarımızdır. Birbirlerine aşık iki sevgilinin sevişmesi, kendi topraklarını güle oynaya teslim eden işgal altındaki devletlere benziyor. O kadar istekliler ki buna, işgal eden kim, işgale uğrayan kim belli değildir. Hem de karış karış gezdirirler topraklarını! Son demde ise “bak burası da başkentimiz!” derler.

Bakın, insanlar nasıl sevişirler anlatayım size.

“İşgal yönteminizden çok hoşlandım. Bir tatbikat daha yapmak istemez miydiniz! Yapalım güzelim. Topçu bataryaları hazır mı çavuş? Bir saate bayrağı dikeriz generalim! Canım ne acelesi var, ağırdan alın biraz. Önden bir keşif kolu yollayın. Dağ sırtı, tepe bayır gitsinler. Bak bir kurşun boynumu yalayıp geçti! Kucak dolusu sevgiler sunmak lazım karşılığında. Olmadı arkasından dolanırız. Yerin kulağı var, aman sessizce görün şu işi! Kulağına fısıltılar geliyor mu güzelim? Duy da duymazlıktan gel. Aç ağzını ve bak yukarı! Hava saldırısı mı bu? Bu dağın eteklerinde ancak kızgın lavlar yağardı başımıza, güzel, sevdim bu işgalimsi kuşatmayı!”

Betimleme bizim işimiz evelallah. Peki! Bugünkü aşkı nasıl tanımlarız? Çok basit. Kara treni buharlı trene çeviren sanayi devrimine benzetirim onu. Hayatı kolaylaştırır ama kıymeti bilinmez hiçbir şeyin…

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Tanrı Algısı | Herkesin Tanrısı Kendine Benzer

Herkesin tanrısı kendine benzer temasını anlatan Bosch tarzı çok sahneli illüstrasyon, tapınak sahnesi, cennette çöken Adem ve dünyaya vuran Adem ile Havva

Hakikat dediğin şaşası değil, şaşan insan zekası

Tanrı algısı çoğu zaman insanın kendini nasıl gördüğüyle ilgilidir. Bu yüzden de Herkesin tanrısı kendine benzer. Hakikat dediğin şaşası değil, şaşan insan zekâsı…

Bu işte bir sakatlık var! Zira en zalim, en anlayışsız insanlar; gözleri her türlü manadan yoksun, tıpkı bir ölü balık gibi bakan insanlar, cennete en önde gireceklerini düşünüyorlar! Onlar için insani yetilerin hiçbir değeri yok. Saf bir iman yeterli onlar için.

Herkesin tanrısı kendine benzer temasını anlatan Bosch tarzı çok sahneli illüstrasyon, tapınak sahnesi, cennette çöken Adem ve dünyaya vuran Adem ile Havva

Öte yandan yarattığı insanın en ileri seviyede olmasını isterdi Tanrı. Bu onun en büyük övünç kaynağı olurdu. Siz hiç çürük domatesleriyle gururlanan bir çiftçi gördünüz mü? Anlama yetisinden yoksun bir kula razı mıdır Tanrı? Ondan basit işler bekleyerek sadece iman etmesini, ibadetini aksatmamasını mı istiyor? Elinde daha iyi seçenekler varken, onun için en ideal insan tipi bu mudur? Peki bu, Tanrıya karşı yapılabilecek en büyük hakaret değil midir?

Geçen gün yine yazmaya başladım. Ortaya şöyle bir metin çıktı:

“Ve Tanrı kendi kendine mırıldandı: “Ben onlara fikir yürütmeleri için bir akıl verdim. Bakalım içlerinden kaç tanesi emirlerime uyma gafletine düşerek hak edecek cehennemi!

Hakikat dediğin şaşası değil, şaşan insan zekası. Belki de yanlış emirler vermişti Tanrı. Doğruyu bulması için ilkin yanlışı ayıklaması gerekiyordu… Ama yine ihtimal dahilinde değil. Zira bu kadar işlevsiz bir zihne bunca yükü yüklemezdi.

Belki de tamamen sürpriz olacak. Gözümüzü açtığımızda karşılaşacağımız Tanrı, işittiğimiz hiçbir tanrının eşgaline uymayacak! Ve hesap soracak bizden: “Ben size akıl fikir verdim. Lanetim üzerinize oldu ki yakınından bile geçemediniz hakikatimin!” Ve bütün ateistler taktir belgesiyle ödüllendirilecek…

Herkesin tanrısı kendine benzer, demişler. Benimkisi elim bir trafik kazasında tanrısına kavuştu!

Eğer gerçekten bir tanrı olsaydı bile, cehennemi kendi tebaasıyla doldururdu. Ve çocuklara tecavüz edilen bir dünyada oturur hüngür hüngür ağlardı. Ahh evet! Sanırım Tanrı’nın Adem’i cennetine yerleştirmekteki tek amacı, ağırlığını bize göstermekti! Suyu taşırmayan gül yaprağı hikayesini bilir misiniz?

Uzakdoğu’da bir Budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti.

Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak veya çan, zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerideki Budist, kapıda duran yabancıya baktı.

Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti.

Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı…

Kıssadan hisse odur ki Adem’in içindeki taş, cennetin derin dehlizlerinin diplerine kadar çöktü! Aslında onu cennetten kovan Tanrı bile değildi. Adem, temiz bir ummanda kendi kendini taşırdı ve ölüsü bu ummanın uğursuz kıyılarına vurdu: dünyaya…

Galiba insanlar cennetten kovulduklarına inandıkları gün, yani tam olarak o gün, yeryüzünde kötülükler yapmaya başlayan insansı şeytanlara dönüştüler!

Günay Aktürk

Read more

Büyük Adam Olmak | Günay Aktürk

Büyük adam olma fikrini sorgulayan alegorik sahne: bilgelik, savaş, iktidar, cehalet, çocuk ve satranç metaforlarıyla anlatılan toplumsal hikâye

Büyük Adam Nedir?

Ben küçükken bayağı iddialı bir çocuktum. Hayallerimin ardı arkası kesilmezdi. Gün oldu âşık olduğum edebiyat öğretmenime şiirler yazıp çalışma odasına astırttım, gün oldu matematik öğretmenime yazdığım eleştiri şiirleriyle zıvanadan çıkarttım onu. Şiir benim için hem saldırı silahı hem de savunma kalkanıydı. Bunun dışında dünyaya bakışım da oldukça farklıydı hani. Çocukça bile olsa kendi çapında bir mantık taşıyorlardı.

Çocukluk hayallerini temsil eden alegorik sahneler: erken evlilik reddi, masum aşk, ölüm korkusu, bilgi arayışı ve zenginlik düşleri

Dün gibi hatırladıklarımdan bazıları şunlar:

“Ben onlar gibi çocuk yaşta evlenecek kadar aptal değilim. Hayır hayır! Ne olursa olsun on altı yaşından önce evlenmek yok!”

“Büyüyünce mutlaka şu komşu kızıyla evlenmeliyim. Zaten başkasıyla da mutlu olamam. O da beni seviyor. Dün oynarken iki kez gülümsemedi mi.” (Bahsettiğim komşu kızı iki sene önce evlendi. Ogün bu gündür oyunlardan uzağım.)

“Babaannem ölürse yaşayacağımı sanmıyorum.”

“Eğer ileride çok zengin olursam ceketimin iç ceplerini pilot kalemlerle dolduracağım.”

– Hocam ben ileride çok bilgin bir insan olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?
– Çok okumalısın Günay.”

Bundan sonra dört ay boyunca sürekli olarak okudum. Ama hâlâ hiçbir şey bildiğim yoktu. Öğretmene tekrar gidip gayet ciddi bir tavırla bana neden yalan söylediğini sordum. Tabii ki ağlaya zırlaya. Sanırım on iki yaşlarındaydım.

Dere kenarında gizlice sigara içerken yanımdaki komşumuzun oğlu İsmail, büyüdüğümde sigara içip içmeyeceğimi sormuştu. Bunun malum bir cevabı var. “Aklını mı yitirdin be oğlum, tabi ki de içeceğim!”

Çocukluğumda kendimden çok şey bekleyip birçok şey olmak istemişimdir. Polis, öğretmen, felsefeci ve yazar bunlardan bazıları. Sonuncusu bayağı bir ilgimi çekmiş olmalı. Bir dönem bir sayfalık romanlar yazmıştım. Hatta birinde başkarakterimin hapse girmesiyle çıkması bir oluyor ve iki kelimeyle de romanın sonuna geliyorduk. Bunun üzerine sevgili ablam Canay, yazarlığımı ciddiye alıp bu bir sayfalık romanımı şöyle yorumlamıştı: “Hiç olmazsa cezaevinden çıkarken arkadaşlarıyla vedalaşsınlar.” Bir keresinde de babam başka bir romanımı okuyup aynen şöyle söylemişti: “Bu çocuk büyüyünce çok büyük adam olacak!”

Büyük adam nasıl olunur, söylemeyi unutmuştu ama. Ne vesikalık ne de boydan fotoğrafı vardı büyük adamın. Hiç kimse bu meçhul insanın fotoğrafını elime tutuşturmadığı için, her adıduyulmuşgillerin peşine takılıp gittim. Kimi bir yazarın veya şairin ya da bir devlet adamının hayranıyken, ben yine de yeni keşfettiğin hiç bir adıduyulmuşgillerden emin olamadım. O her kimse, ömrüm onu aramakla geçti.

Toplumsal çürüme alegorisi: ekmeğin aslanın ağzında olduğu bir dünyada siyasetçi, din tüccarı, savaş ve sahte büyük adam figürleri

Velhasıl ekmeği aslanın ağzında görünceye ya da çocukların boğazlandığını fark edinceye kadar sürdü bu arayış. Sonra bir gün nasıl olduysa oldu ve unutuverdim büyük adamlığı. Sanıyorum ki çocukluğumun o muazzam hayallerini büyüme sürecinde yavaş yavaş körelttiğim için olacak, mutsuzluk hastalığına yakalandım. Büyük adam, yiyecek ekmeği bile zor buluyordu çünkü.

Peki ya büyük adam karnını nasıl doyururdu? Çevreme bakındım anlayabilmek için. Gördüm ki hırsızı, arsızı, sapığı, dolandırıcısı, din tüccarı, savaş çığırtkanı. Öte yandan babama hak vermeden edemedim. Böyle bir dünyada büyük adam olmak, boyundan büyük işlere soyunmakla mümkün oluyormuş. Soyundukça üşüsen de önüne konulan pahalı kürklerle ısınmaya çalışmamakla! “Bildiğin yoldan şaşmamak” demiyorum. Nice insan zihni var ki doğru farz ettiği bir dizi bilginin yarattığı kötülükleri erdem diye yorumluyor. Bir insan nasıl anlar büyük adam olduğunu? Belki de bunu anladığı anda vazgeçiyor büyük adam olmaktan. Belki de büyük adamlık, büyük olmamayı istememekle oluyor…

Nasıl tanıyacağız büyük adamı? Diyelim ki şüphelendin birinden. Yüksekçe bir yere çıkmış, yalayıp duruyor elindeki mikrofonu büyük adam kılıklı. Önce sözlerine bakmalı. Ne anlatıyor, meramı ne? Öyle ele ayağa düşmüş sözler etmez sana büyük adam. Yenicedir sözleri. Kendi çağına uydurur eski bir kelamı. Zararlı olanları kesip atar.

Doğrusu, büyük adamların ortadan kaybolduğu ülkelerde kimsenin sözüne, edebine, ahlakına güvenilmez. Mesela yeraltında yaşayan beş gözlü köstebeklerden dem vurmaz büyük adam dediğin. Çünkü olmadığından şüphelenir de var diye konuşmaz. Sağ elinde mikroskobu, sol elinde teleskobu vardır. Mikroorganizma diye başlattığı sözünü, ışık yılı diye bitirir. Bilimsel konuşurken, vicdandan “tanrı” diye bahseder.

Eğer ki birileri sana irili ufaklı timsahların yoncalıkta otladığını söylüyorsa, oradan hemen uzaklaşmalısın. Tüm bunlardan nasıl bu kadar emin olabildiğimi soracak olursan… İzini buraya kadar sürdüm de ondan. Sonunda irili ufaklı sayısız büyük adam çıktı karşıma.

Kızını satranç kursuna götüren bir baba ile bilgelik ve softalık arasında sıkışmış toplum figürlerini anlatan alegorik sahne

Bir adam vardı, adı Mustafa. Öyle kitap falan okumaz, büyük şeyler düşünmezdi. Hatta evinde kütüphanesi bile yoktu. Yirmi yıl önce, şu bizim özgürlük düşmanı muhafazakar partiye oy verdiğini duyduğumda pek de şaşırmamıştım. Geçen gün çarşıda gördüm onu. Yanında on yaşındaki kızı vardı. Gidip selam verdim. Neler yaptığını sorduğumda, bana bu yazıyı yazmak için ilham veren o cümleyi kurdu: “Kızımı satranç kursuna götürüyorum.

O anda büyük adamlığın ne olduğunu fark ettim. Büyük adam herkesin tanıdığı biri olmak zorunda değildi. Üstelik herkesin tanıdığı, muhtemelen büyük adam da değildi. Kızını satranç kursuna götüren adamdı büyük adam.

Çünkü binlerce yıldır bilgelikle softalık savaş halinde. Tabuculuk softalıktır; yobazlık, kaburga kemiğinden kadınlar, fanatizm, otokrasi softalıktır. Bunlar toplumları geriye götürür. Beri yanda daha özgürdür bilge toplumlar. Çünkü bilim ve sanat vardır orada. Sanat, insanı ehlileştirir; daha anlayışlı, daha ılıman kılar.

İki kardeş tanrıya benzer bilgelikle softalık. Hangisinin taraftarı daha fazlaysa, o tanrı tarafından yönetilirsiniz. Kızını satranç kursuna götüren adam, bir taraftar daha kazandırmıştır bilge tanrıya. O çocuğun gelecekte dokunacağı insanları bir düşünün… Öyleyse birilerine ilham olandır büyük adam, dokunandır. Kaç kişiyi andınlatmışsan rütben de o derece yükselir.

Bir eylemin herkesin çıkarına olması, büyük adamlığın ön koşuludur. Peki, aklın özgürleştirilmesinde ne kadar pay sahibisiniz? Ne bırakacaksınız bu ülkenin gelecek kuşaklarına? Belki herkes tarafından tanınan birisinizdir. İnsanlar parmaklarıyla sizi gösterip: “Ne büyük adam be!” diyordur. Belki racon sahibi bir mafya babası… Peki, ne öğretiyorsunuz insanlara adam öldürmekten başka? Herkesin çıkarına mıdır bu?

Belki bir siyasetçisiniz. Hah, en yararsız olanlar da sizlersiniz. İki yüz kelimelik dağarcıklarıyla burunlarının ucunu bile göremeyen parlak fikirliler! Diyelim ki mankensiniz. Ya da büyülüyorsunuz güzelliğinizle. Faydası var mı kendinizden başkasına güzelliğinizin? Hoş, kendinize faydası ne ki? Üstelik o güzelliğin kendi emeğinizin ürünü olmadığını, ona doğuştan sahip olduğunuz düşünülürse…

Sosyal medya fenomenleri! Onlardan da softalık adına iyi malzeme çıkar hani. Zihnin büyümesinde olmasa bile, gerilemesinde epey yararlılar. Zengin takımını unutmayalım. Zenginlikle zeka en çok onlarda yamalı duruyor. Paralı ve güçlü olmanın saygı duyulması gerektiğini düşünüyor, hatta daha da ileri giderek kültürlü olduklarına inanıyorlar. Onlarla çok çalıştım. İnanın para insanı o kadar yanlış vehimlere kaptırıyor ki…

Bir de sanatçı takımı var. Meşhur olmanın topluma yön vermeye yeterli olduğunu sanan zavallılar. Mesleklerine o kadar yabancılar ki sanatçı olmanın muhalif olmaktan geçtiğini bile fark edemiyorlar. Hatta kendilerinden olanlara bile…

Büyük adam olma fikrini sorgulayan alegorik sahne: bilgelik, savaş, iktidar, cehalet, çocuk ve satranç metaforlarıyla anlatılan toplumsal hikâye

Bu ülkede pek çok insan pek çok şeye sahip de bir tek büyük adam ve kadın vasfına sahip değiller. Evet, onun izini yirmi yıldır sürüyorum. Neye sahip olmaları gerektiğini de çok iyi biliyorum. Bunlar da öyle sanıldığı gibi ruhani ya da ulaşılamayacak şeyler değil. Ama çaba gerektirir. Zirvedeki büyük adam tarifim ise budur artık; entelektüel bir yaşam, gelişmiş mizah yeteneği, naiflik; tarihten, felsefeden, edebiyattan ve bilimden anlamak; insanlık onur ve haklarına saygılı olmak; haddini bilmek, susmayı bilmek ve “ben”i susturabilmek…

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Ağlama Duvarı Hikayesi

Ağlama Duvarı önünde kuşkuyla taşlara bakan yaşlı Yahudi ve arkasında not alan gazeteci, zamanın sembolleriyle Bosch tarzı alegorik sahne

Ağlama Duvarı: Dua, Umut ve Sessiz Taşlar

Kudüs‘e atanan bir Amerikalı gazeteci, Ağlama duvarının önünden gelip geçerken, bir Musevinin her gün duvarın önünde diz çöküp dua ettiğini fark etmiş. Haftalarca aynı manzarayı görünce dayanamamış ve sonunda adamla bir röportaj yapmaya karar vermiş.

Ağlama Duvarı önünde kuşkuyla taşlara bakan yaşlı Yahudi ve arkasında not alan gazeteci, zamanın sembolleriyle Bosch tarzı alegorik sahne

Adamdan izin aldıktan sonra teybini açmış ve konuşmaya başlamış:

“İsminiz?”
“David. Polonya Yahudisiyim. Atmış beş yaşındayım. Smalla’da bir manav dükkanım var. Evliyim. İki çocuğum Tel Aviv’de bir çiçek serasında çalışıyorlar…”
“Sizi her gün burada, Ağlama Duvarında, dua ederken görüyorum.”
“Evet, her sabah dükkanımı açmadan önce buraya gelir, dünya barışı ve ulusların kardeşliği için dua ederim…Öğle tatilinde yine gelir; bu kez yeryüzündeki acıların ortadan kalkması ve bütün insanların refaha kavuşması için dilekte bulunurum. Aksam da eve dönmeden önce yine uğrar, bu kez iyi ve dürüst insanların esenliği için dua ederim. Cumartesi günlerimin tamamını da burada geçiririm, aynı şeyler için dua ederek.”

“Çok güzel. Ne kadardır sürüyor bu?”
“İsrail kurulup da buraya göç ettiğimden bu yana. Yani kırk yıldan fazla oldu.”

Gazeteci etkilenmiştir. Duygulu bir ses tonuyla sorar:

“Kırk yıldır burada dua ediyorsunuz. Bunca yıl sonra nasıl bir duygu var içinizde? Nasıl hissediyorsunuz?”

Yaşlı Musevi; ümitsiz, bitkin ve üzgün bir ifadeyle duvara bakar ve kırgın bir ifadeyle cevap verir:

“Bilmiyorum. Sanki duvara konuşuyormuşum gibi bir duygu var içimde!”

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more